|
Soykırım, Yahudiler ve Antisemitizm
Bu kitapta ele aldığımız Siyonizm, Yahudilik ve soykırım
konuları şimdiye dek sayısız tartışmaya konu olmuş kavramlar
olduğu için, öncelikle bazı temel prensipleri belirtmekte
yarar bulunmaktadır. Kitabın geneli, bu önsözde anlatacağımız
hususlar çerçevesinde anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır.
Soykırımın Ardındaki Gerçek
Bu kitapta II. Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından
Yahudilere ve diğer milletlere uygulanan zulüm, katliam
ve soykırımın boyutlarını ele alacağız. Öncelikle belirtilmesi
gereken husus ise, bizim hiçbir din, ırk ve etnik köken
ayrımı yapmaksızın, her türlü soykırım, işkence ve zulme
karşı olduğumuz gerçeğidir. Ne Yahudilere ne de bir
başka millete karşı gerçekleştirilen en ufak bir haksız
saldırıyı tasvip etmez, aksine telin ederiz.
Bu, Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlakın gereğidir.
Allah Kuran'da, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranları,
insanlara zulmedenleri, haksız yere cana kıyanları lanetler.
"Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir
fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları
öldürmüş gibi olur" (Maide Suresi, 32) ayetiyle
de bildirildiği gibi, cinayet işlemek tüm insanlara
haram kılınmıştır. Rabbimiz tek bir masum insanın katlinin,
bütün insanları öldürmek gibi büyük bir suç olduğunu
bildirmiştir.
II. Dünya Savaşı yıllarında ve öncesinde, pek çok masum
Yahudi insanın zulme maruz kaldığı ve hayatını kaybettiği
ise açık bir gerçektir. Bu masum insanlara Naziler veya
başka mihraklar tarafından uygulanan eziyetleri ve işlenen
cinayetleri şiddetle kınıyoruz. Sadece Yahudiler değil,
II. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybetmiş on milyonlarca
masum insana (Alman, Rus, İngiliz, Fransız, Japon, Çinli,
Çingene, Hırvat, Leh, Berberi, Sırp, Arap, Boşnak vs.
hangi milletten olursa olsun) karşı yapılanlar, asla
mazur görülemeyecek zulümlerdir. Tarihçiler, II. Dünya
Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında yaklaşık 29 milyon
sivil insanın Naziler tarafından (toplama kamplarında,
gettolarda, askeri kıyımlarda, siyasi cinayetlerde)
katledildiğini hesaplamaktadırlar.
 |
 |
II. Dünya Savaşı yıllarında, Avrupalı Yahudilerin Naziler tarafından büyük bir zulme uğratıldıkları tarihin tartışılmaz ve affedilmez bir gerçeğidir. Naziler, milyonlarca sivil Yahudiyi, aşağılayarak, hakaret ederek, küçük düşürerek evlerinden çıkarmış ve insanlık dışı şartların hakim olduğu toplama kamplarında esir etmişlerdir. Solda yer alan Auschwitzli Yahudi tutsakların ya da Buchenwald kampındaki ölü tutsakların aşağıdaki korkunç manzarası, Nazi zulmünün boyutlarını hatırlatmaya yeterlidir.
|
Bu kitapta incelenen iki önemli konudan biri, bu korkunç
vahşetin sorumlusu olan Nazi Almanyası'nın, İsrail'in
bazı kurucuları ile gizli bir iş birliği içinde olduğudur.
Bu pek çok insana şaşırtıcı gelebilir, ama tarihsel
gerçekler, İsrail'in kurucularının (yani bazı Siyonistlerin)
bir dönem Nazi Almanyası ile yakın bir iş birliğine
giriştiklerini göstermektedir. Bunun nedeni, Nazi baskısının
Avrupa Yahudilerinin Filistin'e göç etmeleri için iyi
bir gerekçe oluşturacağını düşünmeleridir. Kendi soydaşlarına
ve daha pek çok millete korkunç bir zulüm getirecek
olan Nazi İmparatorluğu'nu, ekonomik ve siyasi yönden
desteklemiş, Nazilerin ırkçı politikalarını alkışlamışlardır.
Bu ise önemli bir konudur, çünkü Nazi vahşeti ve bu
vahşete maruz kalan Yahudilerin trajedisi, II. Dünya
Savaşı'ndan bu yana politik bir malzeme olarak kullanılmaktadır.
İsrail Devleti içindeki bazı unsurlar, kendi işgal ve terör politikalarını
meşrulaştırmak ve kendisine yönelik eleştirileri susturmak
için, sürekli olarak "soykırım" kavramına sığınmıştır.
Gerçekte İsrail'in kurulması, büyük ölçüde soykırım
kavramının getirdiği uluslararası destek ve sempati
sayesinde mümkün olmuştur. Bu kitapta işleyeceğimiz
bir diğer konu ise, Nazilerin soykırım politikasının
sadece Yahudilere değil; Çingeneler, Polonyalılar, Slavlar,
dindar katolikler, Yehova Şahitleri, bedensel ve zihinsel
özürlüler gibi farklı etnik, dini veya sosyal gruplara
da yönelik olduğudur. Nazi vahşetinin en büyük mağdurlarının,
toplama kamplarında toplam 5.5 milyon insan yitirmiş
olan Yahudi milleti olduğu doğrudur. Ama toplama kamplarında
ölen insanların toplam sayısı 11 milyonu aşmaktadır
ve bunun yarısından fazlası yukarıda belirttiğimiz gruplara
mensup olan insanlardır. Bu insanların yaşadıkları soykırımın
da Yahudi soykırımı kadar hatırlanması gerekmektedir.
Nazi vahşetini sadece Yahudilere yönelik bir girişim
olarak göstermek, başta sözünü ettiğimiz "soykırımı
siyasi malzeme haline getirme" çabasının bir parçasıdır
ve yanlıştır.
Kuran'da Ehli Kitap'ın Durumu
Kitap boyunca Yahudilerden, yaşadıkları zulümden ve
bazı Yahudilerin de bu zulmün mimarları (Naziler) ile
gizli ilişki içinde olduklarından söz edeceğiz. Bu nedenle,
bazı ön yargı ve yanlış anlamaları gidermek ve bu konular
gündeme geldiğinde doğal olarak akla gelen "antisemitizm"
kuşkusunu gidermek için, "Yahudiler ve Yahudilik" konusuna
bir Müslüman olarak nasıl baktığımızı açıklamakta yarar
var.
Allah, insanların ırklarına, renklerine ve etnik kökenlerine
göre değil, asıl olarak ahlaklarına göre değerlendirilmesi
gerektiğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir
erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız
için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah
Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da
soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)

Allah Katında insanlar, dillerine, ırklarına veya cinsiyetlerine göre değil, takvalarına göre üstünlük kazanırlar. Farklı ırkların ve milletlerin olması kültürel bir zenginliktir, savaş ve çatışma amacı değildir.
|
Ayette bildirilen "tanışmanız için" ifadesi, Allah'ın
farklı ırklar veya etnik kökenler yaratmasının hikmetlerinden
birine işaret etmektedir: Hepsi Allah'ın kulu olan farklı
milletler veya kabileler, birbirleriyle tanışmalı, yani
birbirlerinin farklı kültürlerini, dillerini, örflerini,
yeteneklerini öğrenmelidirler. Farklı ırk ve milletlerin
bulunmasının amaçlarından biri, çatışma ve savaş değil,
kültürel bir zenginliktir.
Allah'ın bu ayette ve diğer bazı ayetlerde bildirdiği
ahlak ve hükümler, bir Müslümanı ırkçılık yapmaktan,
insanları ırklarına göre değerlendirmekten kesin surette
alıkoyar. Dolayısıyla bizim de bir Müslüman olarak,
Yahudilere veya bir başka ırka karşı sırf etnik kökeninden
dolayı olumsuz hisler beslememiz düşünülemez.
Konuya Yahudilerin inandıkları din açısından bakıldığında
da, yine Kuran'da bildirilen önemli bir gerçekle karşılaşırız.
Yahudiler, Hıristiyanlarla birlikte, Kuran'da Ehli Kitap
(kitap sahipleri) olarak anılırlar ve müşriklere (yani
putperest veya dinsizlere) göre, Müslümanlara daha yakındırlar.
Her ne kadar mevcut Tevrat ve İncil (Kitab-ı Mukaddes)
tahrif edilmişse ve Yahudi ve Hıristiyanlar bu tahrifler
sonucunda bazı batıl inanış ve uygulamalara sahiplerse de, sonuçta
Allah'a, O'nun birliğine inanan ve O'ndan gelen hükümlere
tabi olmuş insanlardır.
Kuran'da Ehli Kitap ile müşrikler arasında önemli ayrımlar
yapılır. Bu, özellikle de sosyal hayat açısından dikkat
çekicidir. Örneğin müşrikler için bir ayette "... ancak
bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık
Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe Suresi, 28)
diye bildirilmiştir. Çünkü müşrikler, hiçbir İlahi kural tanımayan,
hiçbir ahlaki kıstası olmayan, her türlü pislik ve sapkınlığı
tereddüt etmeden işleyebilecek insanlardır.
Ancak Ehli Kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan bazı
ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir.
Bunun için Kitap Ehli'nden kimselerin yemeği, Müslümanlar
için helal kılınmıştır. Aynı şekilde, Müslüman erkeklere
Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenme izni verilmiştir.
Bu konuyla ilgili ayette Allah şöyle buyurur:
"Bugün size temiz olan şeyler
helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal,
sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü'minlerden özgür
ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap
verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu,
fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak
-onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde-
size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa,
elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana
uğrayanlardandır." (Maide Suresi, 5)
Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehli Kitap arasında nikah
sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın
birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini
gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu
bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran'da
bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edilirken, biz
Müslümanların aksi bir fikirde olması düşünülemez.
Öte yandan Kuran'da Ehli Kitap'ın ibadet yerleri olan
manastır, kilise ve havralar da Allah'ın koruduğu ibadet
mekanları olarak bildirilir:
"...Eğer Allah'ın, insanların kimini
kimiyle defetmesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler,
havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler,
muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım
edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü
olandır, Aziz olandır." (Hac Suresi, 40)
Müslüman toplumlar tarih
boyunca farklı dinlerden ve ırklardan olan insanlara
hoşgörü ile davranmışlardır. Tabloda, Fatih Sultan
Mehmet'in, Ayasofya'ya girişi görülmektedir.
|
Bu ayet, her Müslümana, Ehli Kitap'ın mabetlerine saygılı
davranmanın ve bu mabetleri korumanın önemini göstermektedir.
Nitekim İslam tarihine bakıldığında da Müslüman toplumlarda
Ehli Kitap'a her zaman için ılımlı ve hoşgörülü davranıldığı
dikkat çeker. Bu durum özellikle de varisi olduğumuz
Osmanlı İmparatorluğu'nda çok belirgindir. Bilindiği
gibi, Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve
sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında
bulmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde
kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce
yaşam hakkı tanımıştır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca da
Yahudilere Ehli Kitap olarak bakılmış ve huzur içinde
yaşamalarına imkan tanınmıştır.
Avrupa tarihinde görülen ve taassuptan kaynaklanan engizisyon uygulamaları veya ırkçı fikirlerden doğan
antisemitizm (Yahudi aleyhtarlığı) İslam dünyasında
hiçbir zaman görülmemiştir. Yahudilerle Müslümanlar
arasında 20. yüzyılda Ortadoğu'da doğan çatışma ve huzursuzluk
ise, bazı Yahudilerin din ahlakına uygun olmayan ve ırkçı bir ideoloji olan radikal Siyonizmi
benimsemesiyle olmuştur ki, bunun sorumlusu da Müslümanlar
değildir.
Sonuçta, Kuran'ın emirleri doğrultusunda düşünen biz
Müslümanların, Yahudilere karşı, dinleri ve inançları
nedeniyle de bir husumet beslememiz söz konusu olamaz.
Antisemitizmin Karanlık Kökenleri
Belirtilmesi gereken bir diğer husus, "antisemitizm"
olarak bilinen ideolojinin, zaten hiçbir Müslüman tarafından
benimsenmesi mümkün olmayan putperest bir öğreti oluşudur.
Bunu görmek için antisemitizmin kökenlerini incelemek
gerekir. Genelde "Yahudi düşmanlığı" olarak anlaşılan
bu terimin asıl manası "Sami düşmanlığı"dır, yani Sami
ırkından gelen, diğer bir ifadeyle "semitik" milletlere
karşı duyulan nefreti ifade eder. Sami ırkı ise temel
olarak Araplardan, Yahudilerden ve diğer bazı Ortadoğu
kökenli etnik gruplardan oluşur. Samilerin dilleri ve
kültürleri arasında büyük benzerlikler vardır. (Örneğin
Arapça ve İbranice birbirine çok benzer.)
Dünya tarihine etki eden ikinci büyük dil ve ırk grubu,
"Hint-Avrupa" milletleridir. Bugünkü Avrupa milletlerinin
çoğu Hint-Avrupa kökenlidir.
 |
 |
19. yüzyıl Avrupası'nda doğan yeni-putperestlik akımı, Avrupalı toplumların Hıristiyanlık öncesindeki barbar pagan kültüre geri dönmelerini savunmuştur. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi İlahi dinlere düşmanlık besleyen yeni putperestlerin bir kısmı, putperest toplumlardaki batıl yaşam modeline özenmişlerdir. SS'leri antik pagan savaşçılarla özdeşleştiren Nazi propaganda posteri (üst sağda) bunun bir örneğidir.
|
Kuşkusuz tüm bu farklı medeniyetlere ve toplumlara
Allah'ın varlığını ve birliğini anlatan, O'nun emirlerini
bildiren peygamberler gelmiştir. Ancak yazılı tarihe
baktığımızda, Hint-Avrupa milletlerinin çok eski zamanlardan
beri hep putperest inanışlara sahip olduklarını görürüz.
Yunan ve Roma medeniyetleri, bu medeniyetler zamanında
Avrupa'nın kuzeyinde yaşayan Cermenler, Vikingler gibi
barbar kavimler, hep çok ilahlı putperest inanışlara
sahiptirler. Bu nedenle bu toplumlar ahlaki kıstaslardan
tamamen yoksun kalmışlardır. Şiddet ve vahşet meşru
ve övülen bir özellik olarak görülmüş, eşcinsellik,
zina gibi ahlaksızlıklar yaygın biçimde uygulanmıştır.
(Hint-Avrupa medeniyetinin tarihteki en önemli temsilcisi
sayılan Roma İmparatorluğu'nun, insanların arenalarda
zevk için parçalandığı bir vahşet toplumu olduğunu hatırlamak
gerekir.)

Friedrich Nietzsche, 19. yüzyıl Avrupası'nda doğan yeni-putperestlik akımı nın öncülerindendir. |
Avrupa'ya hakim olan bu putperest kavimler, Sami ırkına
gönderilmiş bir peygamberin, yani Hz. İsa'nın etkisiyle
Tevhid inancıyla karşılaşmışlardır. İsrailoğulları'na
peygamber olarak gönderilen ve kendisi de ırk ve dil
itibarıyla bir Yahudi olan Hz. İsa'nın tebliği, zaman
içinde Avrupa'ya yayılmış ve eskiden putperest olan
kavimlerin hepsi birer birer Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. (Hıristiyanlığın bu sırada dejenere olduğunu, sapkın
bir inanç olan "teslis"in, yani üçle Hristiyalığa dahil edildiğini de belirtmek gerekir.)
Ancak 18 ve 19. yüzyılda Avrupa'da Hıristiyanlığın
zayıflaması ve dinsizliği savunan ideoloji ve felsefelerin
güçlenmesi ile birlikte, Avrupa'da garip bir akım doğmuştur:
Yeni-putperestlik (neo-paganizm). Bu akımın öncüleri,
Avrupalı toplumların Hıristiyanlığı reddederek eski
putperest inançlarına geri dönmeleri gerektiğini savunmuşlardır.
Yeni-putperestlere göre, Avrupalı toplumların putperest
oldukları dönemdeki ahlak anlayışları, Hıristiyanlığı kabul ettikleri dönemdeki ahlak
anlayışlarından daha üstündür.
Bu eğilimin en önemli temsilcilerinden biri, faşizmin
de en önemli kuramcılarından biri sayılan Friedrich Nietzsche'dir.
Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı büyük bir nefret duymuş,
bu dinin Alman ırkının ruhunda var olan "savaşçı" ve
dolayısıyla sözde asil özü yok ettiğine inanmıştır.
Deccal adlı kitabıyla Hıristiyanlığa saldırmış, Böyle
Buyurdu Zerdüşt adlı kitabıyla da eski putperest kültürlerin
savunuculuğunu yapmıştır. (Zerdüştlük, eski İran'da
yaygın olan ve Hint-Avrupa kültürüne ait putperest dinlerden
biridir.)
Yeni-putperestler, Hıristiyanlığa düşman olurken, aynı
zamanda Hıristiyanlığın kökeni olarak gördükleri Yahudiliğe
karşı da büyük bir nefret beslemişlerdir. Hatta Hıristiyanlığı
"Yahudi fikrinin dünyayı istila etmesi" gibi yorumlamışlar,
bir tür "Yahudi komplosu" saymışlardır. (Yeni-putperestlerin
aynı şekilde yegane hak din olan İslam'a karşı da nefret
duydukları tartışılmazdır.)
İşte bu yeni-putperestlik akımı, bir taraftan din düşmanlığını
körüklerken, bir yandan da faşizm ve antisemitizm ideolojilerini
doğurmuştur. Özellikle Nazi ideolojisinin temellerine
bakıldığında, Hitler'in ve yandaşlarının gerçek anlamda
birer putperest oldukları açıkça görülmektedir.
Nazizm: 20. Yüzyıl Putperestliği
Almanya'da Nazi ideolojisinin gelişiminde en büyük
rollerden biri, Jörg Lanz von Liebenfels adlı bir düşünüre
aitti. Lanz, yeni-putperestlik düşüncesine şiddetle
inanıyordu. Sonradan Nazi Partisi'nin sembolü haline
gelecek olan gamalı haç sembolünü, eski putperest kaynaklardan
bulup kullanan ilk kişi oydu. Lanz'ın kurduğu Ordo Novi
Templi adlı örgüt, kendini tamamen putperestliğin yeniden
doğuşuna adamıştı. Lanz, eski putperest Alman kavimlerinin batıl
tanrılarından biri olan "Wotan"a taptığını açıkça ilan
etmişti. Ona göre Wotanizm, Alman halkının özgün diniydi
ve Almanlar ancak bu dine dönmekle kurtulabilirlerdi.
Nazi ideolojisi, Lanz ve benzeri yeni-putperest
ideologların açtığı yolda gelişti. Nazilerin en önemli
ideoloğu olan Alfred Rosenberg, Hıristiyanlığın, Hitler
önderliğinde kurulan yeni Almanya için gerekli olan
"ruhsal enerjiyi" sağlayamadığını, bu nedenle Alman
ırkının antik putperest dinine geri dönmesini açık açık
savunmuştu. Rosenberg'e göre, Naziler iktidara geldiklerinde
kiliselerdeki dini semboller kaldırılmalı, yerlerine
gamalı haçlar, Hitler'in Kavgam adlı kitabı ve Alman
yenilmezliğini temsil eden kılıçlar yerleştirilmeliydi.
Hitler Rosenberg'in bu görüşlerini benimsedi, ancak
toplumdan büyük tepki alacağını düşünerek söz konusu
yeni Alman dini teorisini uygulamaya geçirmedi.1
SS Şefi Heinrich Himmler
|
Ancak yine de Nazi rejimi sırasında bazı yeni-putperestlik
uygulamaları yaşandı. Hitler'in iktidarı ele geçirmesinden
bir süre sonra, Hıristiyanlıktaki kutsal günler ve bayramlar
yok olmaya ve yerlerine putperest dinlerin kutsal günleri
konmaya başlandı. Evlilik törenlerinde "Yer Ana" ya
da "Gök Baba" gibi hayali ilahlara yemin ediliyordu.
1935 yılında okullarda öğrencilere Hıristiyan duaları
yaptırılması yasaklandı. Ardından Hıristiyanlıkla ilgili
derslerin tamamı kaldırıldı.
SS Şefi Heinrich Himmler, Nazi rejiminin
Hıristiyanlığa olan nefretini şöyle ifade ediyordu:
"Bu din, tarih içinde taşınmış olan en büyük veba mikrobudur.
Ve ona öyle muamele etmek gerekir".2
Bu sözler, Himmler'in ve Nazi zihniyetinin cahiliyetini ve akılsızlığını gösteren ifadelerdir. Ve kabul edilebilir değildir.
İşte Nazilerin Yahudi düşmanlığı da, söz konusu din
düşmanı ideolojilerinin bir parçasıydı. Hıristiyanlığı
bir "Yahudi komplosu" olarak gören Naziler, bir taraftan
Alman toplumunu Hıristiyanlıktan koparmaya çalışıyor,
bir taraftan da Yahudilere karşı çeşitli baskılar, sokak
saldırıları düzenleyerek onları Almanya'yı terk etmeye
zorluyorlardı. (Radikal Siyonizm ile Nazizm'in ittifakı da bu
noktadan doğdu. Bu konu ikinci bölümde ayrıntılı olarak
incelenecektir.) Bugün de antisemitizmin öncüsü olan çeşitli
neo-Nazi ve faşist gruplara bakıldığında, hemen hepsinin
aynı zamanda din düşmanı bir ideolojiye sahip oldukları
ve putperest kavramlara dayalı söylemler kullandıkları
görülmektedir.
Nazizm'in Darwinist Kökenleri
Nazilerin dünya görüşünü ortaya koyan bir diğer önemli
husus, Darwin'in evrim teorisini kendilerine fikri temel
kabul etmeleridir.
Charles Darwin teorisini ortaya atarken, doğada daimi
bir yaşam mücadelesi olduğunu, bu mücadelenin bazı "ırkları"
kayırdığını, bazı ırkların ise mücadeleyi kaybederek
"elenmeye" mahkum olduklarını iddia etmişti. Bu görüşler
tahmin edilebileceği gibi, kısa sürede ırkçılığın bilimsel
temeli haline geldi. Oxford, Stanford, Harvard gibi
üniversitelerde yıllarca tarih profesörlüğü yapmış olan
James Joll, halen üniversitelerde ders kitabı olarak
okutulan Europe Since 1870 (1870'den Bu Yana Avrupa)
isimli kaynak kitabında, Darwinizm ile ırkçılık arasındaki
ideolojik ilişkiyi şöyle anlatır:
İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, 1859'da yayınlanan
Türlerin Kökeni, onu 1871'de takip eden İnsanın Türeyişi
adlı kitaplarıyla büyük bir tartışma başlatmış ve Avrupa
düşüncesinin farklı dallarını aynı anda etkilemiştir.
Darwin'in fikirleri ve onun İngiliz felsefeci Herbert
Spencer gibi bazı çağdaşlarının düşünceleri, çok hızlı
bir biçimde bilim dışındaki alanlara da uygulanmıştır.
Darwinizm'in toplumsal gelişmeye en çok uygulanabilir
olan yönü ise, dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği
bir nüfus fazlası bulunduğu ve bunun için her zaman
güçlülerin veya "uygunların" galip çıkacağı daimi bir
yaşam mücadelesi gerektiği yönündeki inançtır. Bazı
sosyal bilimciler için, bu noktadan hareketle, en "uygun"
kavramına ahlaki bir mana katmak ve dolayısıyla yaşam
mücadelesinde üstün gelen türlerin veya ırkların ahlaken
üstün olduklarını savunmak çok kolay olmuştur.
Dolayısıyla doğal seleksiyon doktrini, kolaylıkla Fransız
yazar Arthur Gobineau tarafından geliştirilen bir başka
fikir ekolüyle de birleşmiştir. Gobineau, 1853 yılında
İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Makale adlı
çalışmayı yayınlayan kişidir. Gobineau gelişmedeki en
önemli etkenin ırk olduğunu savunmuş ve diğerlerine
üstünlük sağlayan ırkların, kendi ırksal saflıklarını
en iyi koruyabilenler olduğunu ileri sürmüştür. Gobineau'ya
göre, tarihteki bu yaşam mücadelesinde en üstün gelen
ırk, Aryan ırkı olmuştur.
Bu fikirleri bir aşama daha ileri
götüren kişi ise, İngiliz yazar Houston Stewart Chamberlain'dir.
Hitler yazara (Chamberlain'e) o kadar hayranlık beslemiştir
ki, onu 1927 yılında ölüm döşeğinde ziyarete gelmiştir.3
 |
 |
|
İnsanları etnik kökenlerine
ve kalıtsal fiziksel ölçülerine göre değerlendirmek,
19. yüzyılda zirveye çıkmış bir saplantıdır. Bunun
en büyük nedeni ise, insanlığa tümüyle ırkçı bir
gözle yaklaşan Darwin'in evrim teorisidir. Darwin,
19. yüzyıl ırkçılığının ve 20. yüzyıldaki Nazi
vahşetinin perde arkasındaki mimarıdır. Üstte,
evrimci kıstaslarla yapılan sözde "ırk ölçümleri"
görülmektedir. |
Hitler'in Darwin'in fikirlerine olan bağlılığı,
kitabı Kavgam'ın isminde dahi ortaya çıkmaktadır: Nazi
liderinin kastettiği "kavga", Darwin'in ortaya attığı
"yaşam mücadelesi"dir.
Hitler'in ve dolayısıyla Nazilerin Darwinizm'e olan
ideolojik bağlılıkları, iktidara geldiklerinde uyguladıkları
politikalarla somut bir biçimde ortaya çıkmıştır. Nazilerin
ırk konusunda uyguladıkları politika "öjeni" olarak
bilinmektedir ve evrim teorisinin topluma uyarlanmasından
ibarettir.
Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı
bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah
edilmesi" anlamına gelir. Öjeni teorisine göre, nasıl
sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi
hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah
edilebilir.

Hitler'in Kavgam (Mein Kampf) adlı kitabının 1925'teki
ilk baskısının kapağı |
Öjeni kuramını ortaya atan kişiler, Charles Darwin'in
kuzeni Francis Galton ve oğlu Leonard Darwin'di. Öjeni
kuramını Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi ise, evrimci biyolog Ernst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin'in
yakın bir dostu ve destekçisiydi. Yeni doğan sakat bebeklerin
zaman geçirilmeden öldürülmesini, böylece toplumun evriminin
hızlandırılmasını önermişti. Daha da ileri gitmiş ve
cüzzamlıların, kanserlilerin ve akıl hastalarının da
acımasız bir biçimde öldürülmeleri gerektiğini, yoksa
bu kişilerin topluma yük olacaklarını ve evrimi yavaşlatacaklarını
savunmuştu.
Haeckel 1919 yılında öldü. Ama fikirleri Nazilere miras
kaldı. Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra,
resmi bir öjeni politikası başlattı. Hitler'in Kavgam
adlı kitabındaki şu cümleleri bu yeni politikayı özetliyordu:
"Devlet için, zihin ve beden eğitiminin
önemli bir yeri vardır, ancak insan seçimi de en az
bunun kadar önemlidir. Devletin, genetik olarak hastalıklı
veya alenen hasta olan bireylerin üreme için uygun olmadıklarını
deklare etme sorumluluğu vardır... Ve bu sorumluluğu
hiçbir anlayış göstermeden ve başkalarının da anlamalarını
beklemeden acımasızca uygulamalıdır... 600 yıllık bir
zaman dilimi boyunca vücudu sakat olan veya fiziksel
olarak hasta olan kimselerin üremesini durdurmak...
insan sağlığında bugün elde edilemeyen bir gelişim sağlayacaktır.
Eğer ırkın en sağlıklı olan üyeleri planlı birşekilde
ürerlerse, sonuçta bugün hala taşıdığımız hem ruhsal
hem de bedensel açıdan bozuk tohumların olmadığı...
bir ırk oluşacaktır."4
 |
 |
|
Hitler'in fikir babaları arasında,
evrim teorisini savunan biyologlar başta gelmektedir.
Özellikle Hitler'in öjeni (ırk ıslahı) düşüncesinin
kökeni, Charles Darwin'in kuzeni olan Francis
Galton ve yine Darwin'in Almanya'daki en ateşli
destekçisi sayılan Ernst Haeckel'dir. |
Hitler'in bu ideolojisi gereğince,
Naziler, Alman toplumu içindeki akıl hastalarını, sakatları,
doğuştan körleri ve kalıtsal hastalıklara sahip olanları,
özel "sterilizasyon merkezleri"nde topladılar. 1933
yılında çıkartılan bir yasa ile 350 bin akıl hastası,
30 bin çingene ve yüzlerce zenci çocuk, hadım etme,
x ışınları, enjeksiyon, genital bölgeye elektrik verilmesi
gibi yöntemlerle kısırlaştırıldılar. Bir Nazi subayı,
"Nasyonal sosyalizm uygulamalı biyolojiden başka bir
şey değildir." diyordu.5
Nazilerin "uygulamalı biyoloji" sandıkları şey, aslında
biyolojinin temel yasalarına aykırı olan Darwin'in evrim
teorisiydi. Bugün gerek öjeni kuramının gerekse diğer
Darwinist iddiaların bilimsel bir temeli olmadığı açıkça
ortaya çıkmıştır.
Son olarak, Nazilerin evrim teorisine
olan bağlılıklarının, ırk politikalarının yanında, dine
olan düşmanlıklarıyla da ilgili olduğunu belirtmek gerekir.
Önceki sayfalarda belirttiğimiz gibi, Naziler İlahi
dinlere şiddetle düşman olan, bunların yerine putperest
inançlar yerleştirmeyi hedefleyen bir kadroydu. Dine
düşman olan bir kadronun din aleyhtarı telkin ve propaganda
uygulaması gerekiyordu ki, bunun en etkili yönteminin
Darwinizm olduğunu fark etmekte gecikmediler. Daniel
Gasman, The Scientific Origins of National Socialism
(Nazizm'in Bilimsel Kökenleri) adlı kitabında "Hitler
biyolojik evrim düşüncesinin geleneksel dine karşı kullanılacak
en güçlü silah olduğuna inanıyordu" derken bunu ifade
eder.6
Nazilerin zalim ve acımasız karakterinin altında yatan
temel neden de, söz konusu din aleyhtarı ve Darwinist
ideolojileridir.
Kuran Ahlakı, Antisemitizmi ve
Her Türlü Irkçılığı Ortadan Kaldırır
Baştan beri incelediğimiz gerçeklerin ortaya koyduğu
sonuç ise şudur:

Irkçılık din ahlakına uygun olmayan sapkın bir ideolojidir, insanları sürekli felakete sürükler. Din ahlakı ise, hoşgörüyü, sevgiyi, merhameti, affediciliği, kısaca güzel ahlakı emreder.
|
Antisemitizm, kökeni yeni-putperestliğe dayanan, din
aleyhtarı ve Darwinist bir ideolojidir. Dolayısıyla
bir Müslüman'ın antisemitizmi benimsemesi, bu ideolojiye
sempati duyması düşünülemez. Bir antisemit, Hz. İbrahim'e,
Hz. Musa'ya veya Hz. Davud'a da düşmandır ki, bu peygamberlerin
hepsi Allah'ın seçip insanlara elçi olarak gönderdiği
mübarek insanlardır.
Öte yandan antisemitizm gibi diğer ırkçılık örnekleri
de (örneğin zenci düşmanlığı vs. gibi) yine İlahi dinlerin
dışındaki çeşitli ideoloji ve batıl inanışlardan kaynaklanan
sapkınlıklardır.
Antisemitizm ve diğer ırkçılık örnekleri incelendiğinde,
bunların Kuran ahlakına tamamen zıt bir düşünce ve toplum
modeli savundukları açıkça görülür.
Örneğin antisemitizmin kökeninde nefret, şiddet ve
acımasızlık hisleri vardır. (Bu nedenle antisemitler
eski barbar kavimlerin putperest dinlerine özenmişlerdir.)
Bir antisemit, Yahudi insanların (kadın, çocuk, yaşlı
ayrımı olmaksızın) katledilmelerini, işkence görmelerini
savunacak kadar zalimdir. Oysa Kuran ahlakı, insanlara
sevgi, şefkat ve merhameti öğretir. Müslümanlara, düşmanları
olan kimselere karşı dahi adil ve gerektiğinde bağışlayıcı
olmayı emreder.
Öte yandan antisemitler ve diğer ırkçılar, farklı etnik
kökenden gelen veya farklı inanıştaki insanların barış
içinde birarada yaşamalarına karşıdırlar. (Örneğin Alman
ırkçısı olan Naziler ve Yahudi ırkçısı olan bazı Siyonistler,
Almanlarla Yahudilerin birarada yaşamalarına karşı çıkmışlar,
her iki taraf da bunu kendi ırkı adına bir dejenerasyon
olarak kabul etmiştir.) Oysa Kuran'da ırklar arasında
en ufak bir ayrım yapılmadığı gibi, farklı inançtaki
insanların da aynı toplum yapısı içinde barış ve huzur
içinde yaşamaları teşvik edilir.
Irkçılık, her kime karşı
uygulanırsa uygulansın, büyük bir suç ve zulümdür.
Naziler, ırkçı vahşetin acımasızlığının hangi
boyutlara varabileceğinin bir örneği olarak tarihe
geçmişlerdir. 1940'larda Varşova gettosunda yerde
sürünen bu suçsuz Yahudi çocuk ve dünyanın dört
bir yanında yüzlerce farklı milletten zulme uğratılan
masumlar, ırkçılığın vahşetini göstermektedir. |
Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlakın bir diğer
gereği de, insanlar hakkında belirli bir ırk, halk veya
dinden oldukları için topluca hüküm vermemektir. Her
farklı insan topluluğunun içinde iyiler de kötüler de
bulunur. Bu durum Kitap Ehli için de geçerlidir. Ayetlerde
Ehli Kitap'ın bir kısmının Allah'a ve dine karşı isyankar
oldukları anlatıldıktan sonra, aralarında samimi dindarların
da bulunduğu belirtilir:
Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli'nden
bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın
ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah'a
ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker
olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar
salih olanlardandır. Onlar hayırdan her ne yaparlarsa,
elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri
bilendir. (Al-i İmran Suresi, 113-115)
Allah Kuran'da, iman etmeyen, Allah'ı
ve dini tanımayanlar hakkında dahi ayırım yapılmamasını,
dine düşmanlık göstermeyenlere iyilikle davranılmasını
bildirmiştir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din
konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüpçıkaranları
ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden
sakındırır. Kim onları dost edinirse, artık onlar zalimlerin
ta kendileridir. (Mümtehine Suresi, 8-9)
Adalet, Müslümanlara düşman olan kimseler için dahi
ayakta tutulması emredilen bir kavramdır:
Ey iman edenler, adil şahidler
olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa
olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın.
O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.
(Maide Suresi, 8)
Tüm bu ayetler bir kez daha göstermektedir ki, yalnızca inançları ve ırkları nedeniyle sadece Yahudilere değil hiçbir topluma karşı kin, öfke, nefret veya saldırganlık İslam ahlakına uygun değildir. Bununla birlikte Yahudilerin Hz. İbrahim soyundan olan insanlar olduğu gerçeği de göz önünde bulundurulmalıdır. Hz. İbrahim neslinin yok edilmesine yönelik herhangi bir girişime veya harekete İslam ahlakının müsaade etmesi asla söz konusu olamaz. Bu çok çirkin ve haram olan bir eylemdir. Kuran ahlakına ve sünnete uyan tüm Müslümanlar gibi bizim de böyle çirkin bir hareketi kabul etmemiz veya makul görmemiz mümkün değildir.
Sonuç
Buraya kadar anlattıklarımızı şöyle özetleyebiliriz:
1. Görüldüğü gibi, Kuran ahlakı her türlü ırkçılığı
ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle Kuran'a tabi olan
bir Müslüman asla ırkçılık yapamaz ve insanları belirli
bir ırktan oldukları için hakir göremez.
2. Kuran'da, İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanca
bir tavır göstermedikleri sürece, farklı dinlere karşı
da son derece ılımlı ve dostça bir tutum izlenmesi emredilir.
Bu nedenle Kuran'a tabi olan bir Müslüman, farklı dinlere,
özellikle Kitap Ehli'ne karşı müşfik ve dostane bir
tavır içinde bulunmalıdır.
3. Nazizm gibi ırkçı ideolojiler, antisemit
felsefeler, kökenleri eski putperest kültürlere uzanan
tamamen sapkın ve din dışı öğretilerdir. Bir Müslümanın
bu sapkın öğretilere itibar etmesi elbette mümkün değildir.
İşte bizim Yahudilik ve soykırım konularına bakışımız,
bu temel kıstaslara bağlıdır.
Nitekim elinizdeki kitap da, bu temel kıstaslara bağlı kalınarak hazırlanmıştır. İlerleyen bölümlerde; hem Nazilerin Alman Yahudilerine karşı uyguladıkları baskılar şiddetle eleştirilmekte, hem de Nazilerin ve bazı ırkçı Siyonistlerin ortak görüşü olan "farklı ırklar birbirleriyle karışmamalıdır" düşüncesinin çok yanlış olduğu izah edilerek "farklı ırk, etnik köken ve inançların birarada yaşaması" kavramı savunulmaktadır.
Dileğimiz, hem Nazizm gibi antisemit ırkçı hareketlerin hem de radikal Siyonizm gibi Yahudiler adına ırkçılık yapan ideolojilerin tarihe karışması ve her ırk ve inancın barış içinde yaşayacağı, adaletin hakim olduğu bir dünya düzeninin kurulmasıdır.
Siyonizm Hakkında Kısa Bir Açıklama
Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenerasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal bir anlayışa dönüşmüştür. Radikal Siyonizm ise, ırkçı, şoven ve işgalci bir ideolojidir. Temeli sosyal Darwinizm gibi din ahlakına uygun olmayan akımlara dayanmaktadır.
Çeşitli kitaplarımızda olduğu gibi bu kitabımızda da, eleştirilen vatansever Yahudilerin meşru davranışları ve talepleri değil, radikal ve ırkçı bir anlayışa sahip olan bazı Siyonistlerin zihniyetleri ve uygulamalarıdır. Nitekim Nazilerle iş birliği yapanlar da söz konusu radikaller ve bu tehlikeli iş birliğinin neden olabileceği felaketleri öngöremeyen bazı Siyonistlerdir. Ayrıca günümüzde de gerek barış yanlısı İsrail vatandaşları, gerek dindar Yahudiler, gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Yahudilerin önemli bir kısmı, hatta ılımlı Siyonistlerin bizzat kendileri radikal Siyonizme karşı çıkmakta, bu ideolojinin ırkçı ve din ahlakına uygun olmayan yorumlarını şiddetle eleştirmektedirler.
Siyonizmin ilk dönemlerinde öne sürülen propagandaların aksine, daha sonra bazı çevreler tarafından şiddet yanlısı bir akıma dönüştürüldüğü, huzur ve güvenliği açıkça tehdit ettiği ve radikal Siyonizmin yalnızca Arapların değil Yahudilerin de büyük kayıplar vermesine neden olduğu yaşanan tarihi tecrübelerle ispat edilmiştir. Tarih, radikal Siyonist ideolojiden vazgeçilmediği müddetçe, Yahudilerin -dolayısıyla da komşularının ve bölgenin- barışa kavuşamayacağını göstermektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarlanmaması, Ortadoğu'nun kalıcı barışa kavuşması, Yahudilerin ve Arapların kendi topraklarında huzur ve güvenlik içinde yaşamaları her iki tarafın da, her türlü radikal düşünce ve akımdan vazgeçerek, gerçek din ahlakına yönelmeleri ile mümkündür. Bu kitapta yer alan tarihi gerçeklerin bu yolda önemli bir adım olmasını temenni ediyoruz. |