TAPINAKÇILARIN KARANLIK TARİHİ
 |
Haçlı Seferleri her ne kadar Hıristiyan
inancının bir ürünü olarak bilinse de, aslında temeli bütünüyle
maddi çıkarlara dayalı olan savaşlardır. Avrupa’nın büyük
bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı bir devirde, Doğu’nun
ve özellikle de Ortadoğu’daki Müslümanların refah ve zenginliği,
Avrupalıları özellikle de Kilise’yi cezbetmiştir. Bu cazibenin,
Hıristiyanlığın dini öğretileriyle de süslenmesi sonucunda,
dini görünüm altında, fakat gerçekte dünyevi amaçlara yönelik
bir “Haçlı” zihniyeti ortaya çıkmıştır. Hıristiyanların,
daha önceki devirlerde temelde barışçı bir siyaset izlerken,
ani bir dönüşle savaşçılığa eğilim göstermelerinin asıl
nedeni de budur.
Haçlı Seferleri’nin başlangıç noktası, 1095 yılının Kasım
ayında, Papa II. Urban’ın başkanlığında ve üç yüz din adamının
katılımıyla gerçekleşen Clermont Konseyi oldu. Bu konseyde
o zamana kadar Hıristiyan dünyasında hakim olan barışçı
doktrin terk edildi ve Haçlı Seferleri’nin temeli atıldı.
II. Urban, Clermont Konseyi’nin sonunda, farklı toplumsal
sınıflara mensup bir kalabalık önünde yaptığı konuşma ile
bu durumu ilan etti.
Papa II. Urban bu meşhur söylevinde, Hıristiyanlardan
kendi aralarındaki çekişme ve savaşları bırakmalarını istedi;
zengin, fakir, “asil”, “köylü” herkesi tek bir bayrak altında
birleşmeye ve “kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak
için” savaşmaya çağırdı. Ona göre bu, “kutsal bir savaş”
olacaktı.
Tarihçilerin iyi bir hatip olarak tanımladığı
II. Urban’ın amacı, Hıristiyanları, Müslüman Türklere ve
Araplara karşı kışkırtmaktı; bunda da başarılı oldu. Doğu’daki
Hıristiyanların zor durumda olduğunu, hacıların taciz edildiğini
ve engellendiğini, Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerlere
saygısızlık edildiğini iddia etti.1
Elbette bunlar gerçeklere tamamen aykırıydı.
Zira tarihçilerin de ifade ettikleri gibi,
o dönem, Müslümanlar Ehl-i Kitaba büyük bir hoşgörü ve adaletle
davranıyor, her türlü ibadetlerine de izin veriyorlardı.
Kutsal topraklarda yaşayan tüm azınlıklar İslam ahlakının
getirdiği bu huzurlu ortamdan faydalanıyorlardı. Bununla
birlikte dönemin günümüze kıyasla son derece ilkel haberleşme
ve iletişim koşullarında, Avrupalıların bu gerçeklerden
haberleri yoktu elbette. (Latince yerine Yunancayı kullanan
Bizanslılar ve Ortodoks mezhebi hakkında bile az şey biliyorlardı;
İslamiyet ve Müslümanlara dair bilgileri ise bundan daha
da azdı, yalan yanlış kulaktan dolma şeylerden ibaretti.)
Bu nedenle, Papa, dinleyicilerin duygularını tahrik etmeyi
başardı. Dahası önemli bir teşvik olarak, söz konusu seferde
görev alanların tüm günahlarının bağışlanacağı vaadinde
bulundu. Konuşmanın sonunda büyük bir coşkuya kapılan dinleyiciler,
elbiselerine dikmeleri için kendilerine dağıtılan kumaştan
yapılmış haçları aldılar ve “kutsal savaş” çağrısını herkese
duyurmak için harekete geçtiler.
 |
| 11. yüzyıldan
bir Haçlı Şövalyesi çizimi. |
Tarihin akışına etki edecek bu çağrı “olağanüstü”
yankı uyandırdı. Kısa sürede hem profesyonel savaşçıların
hem de on binlerce sıradan insanın katıldığı dev bir “Haçlı
Ordusu” oluştu.
Bazı tarihçiler Doğu’nun zengin kaynaklarını sömürmeyi amaçlayan
Hıristiyan kralların Papa’ya böyle bir “kutsal savaş” çağrısı
için baskı yaptığını ifade ederler. Kimi tarihçiler ise,
Papa II. Urban’ın bu girişiminde, kendisine rakip olan bir
diğer papa adayını gölgede bırakabilme isteğinin rol oynadığını
düşünürler.
Papa’nın çağrısına heyecanla tabi olan
Avrupalı krallar, prensler, aristokratlar veya diğer insanlar
da aslında temelde dünyevi niyetlerle bu savaş çağrısını
kabullenmişlerdi. “Fransız şövalyeleri daha fazla toprak
ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti
büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da, sadece
gündelik sıkıntı ve zorluklarından kaçabilmek için bu seferlere
katılmıştı". 2 Nitekim
bu aç gözlü kitle, yol boyunca pek çok Müslümanı -ve hatta
Yahudiyi- sırf “altın ve mücevher bulma” hayaliyle öldürdü.
Hatta Haçlılar, öldürdükleri insanların karınlarını deşerek,
“ölmeden önce yuttuklarına” inandıkları altın ve değerli
taşları araştırıyorlardı. Haçlıların maddi hırsı o kadar
büyüktü ki, IV. Haçlı Seferi’nde Hıristiyan Konstantinopolis’i
(yani İstanbul’u) dahi yağmalamaktan çekinmemişler, Ayasofya’daki
Hıristiyan fresklerinin altın kaplamalarını sökmüşlerdi.
Haçlı
Barbarlığı
İşte kendilerine “Haçlılar” denen bu güruh,
üç büyük grup halinde 1096’nın yaz aylarında yola çıktılar;
farklı rotaları izleyerek Konstantinopolis’de bir araya
geldiler. Bizans İmparatoru I. Alexius’un elinden gelen
desteği verdiği bu topluluk, yaklaşık 4.000 atlı şövalye
ve 25.000 yaya askerden oluşmaktaydı.3
Ordunun kumandanları, Toulouse Kontu Raymond,
Taranto Dükü Bohemond, Godfrey of Bouillon, Vermandois Kontu
Hugh ve Normandiya Dükü Robert’di. Manevi liderliği ise,
II. Urban’ın yakın arkadaşı olan Piskopos Adhemar of Le
Puy üstlenmişti.4
 |
| Haçlı
Seferleri, barış içinde yaşayan
Ortadoğulu Müslümanlara karşı
barbar bir saldırıydı. |
Haçlılar yol boyunca pek çok yeri yakıp-yıktıktan,
pek çok Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra 1099 yılında
Kudüs’e vardılar. Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın
ardından şehrin düşmesiyle kente girdiler. Bir tarihçinin
ifadesiyle, “Buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler...
Erkek veya kadın, hepsini katlettiler.”
5
Kudüs’e giren Haçlılar karşılaştıkları
herkesi akla hayale gelmez işkencelerle öldürdüler, kılıçtan
geçirdiler; buldukları herşeyi yağmaladılar. Camilere sığınan
masum insanları çoluk çocuk, genç yaşlı demeden katlettiler,
Müslümanların ve Yahudilerin kutsal mabetlerini tahrip ettiler.
Şehrin sinagogunda saklanan Yahudileri, sinagogu ateşe vermek
suretiyle yaktılar. Eşine az rastlanır bu barbarlık şehirde
öldürecek kimse kalmayıncaya kadar devam etti.6
Haçlılardan biri, Raymund of
Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu:
"Görülmeye değer harika sahneler
gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları
-ki bunlar en merhametlileriydi- düşmanların
kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri
onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları
ise onları canlı canlı ateşe atarak
daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar.
Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar,
eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki, yolda bunlara
takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti.
Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı'nda
yapılanların yanında hafif kalıyordu.
Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem,
buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından
şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı'nda
akan kanların yüksekliği, adamlarımızın
dizlerinin boyunu aşıyordu."7
Araştırmacı Desmond
Seward ise, The Monks of War (Savaşın
Rahipleri) isimli kitabında bu vahşeti şu
şekilde tasvir ediyordu:
“Temmuz 1099’da Kudüs ele geçirildi. Yağmalamanın
vahşiliği, Kilisenin soydan gelen içgüdüleri Hıristiyanlaştırmakta
ne kadar az başarılı olduğunu ortaya koyuyordu. Kutsal kentin
tüm nüfusu kılıçtan geçirildi; Yahudiler, Müslümanlar, erkek,
kadın ve çocuk toplam 70.000 kişi üç gün süren bir soykırımda
katledildiler. Bazı yerlerde askerler ayak bileklerine kadar
yükselen kan gölü içinde yürüdüler ve sokaklarda gezen atlıların
üzerlerine kan sıçradı."8
Bir tarihi kaynağa göreyse, Haçlıların
vahşice öldürdüğü Müslümanların sayısı yaklaşık 40.000’dir.9
Her ne kadar öldürülenlerin
sayısına ilişkin rakamlarda farklılıklar olsa da, Haçlıların
kutsal topraklarda yaptıkları büyük bir barbarlık örneği
olarak tarihte yerini almıştır.
Birinci Haçlı Seferi, 1099 yılında Kudüs’ün
düşmesi ve yaklaşık 460 yıldır Müslümanların egemenliği
altında bulunan toprakların Hıristiyanların eline geçmesiyle
sonuçlandı. Haçlılar, Kudüs’ü kendilerine başkent yaptılar
ve sınırları Filistin’den Antakya’ya kadar uzanan bir Latin
Krallığı kurdular.
Bu tarihten sonra Haçlıların Ortadoğu’da
tutunabilme mücadelesi başladı. Kurdukları devleti ayakta
tutabilmek için örgütlenmeleri gerekiyordu. Bu nedenle daha
önce benzeri bulunmayan “askeri tarikatlar” kuruldu. Bu
tarikatların üyeleri, Avrupa’dan Filistin’e göç edip, burada
bir tür manastır hayatı yaşıyor, bir yandan da Müslümanlara
karşı savaşmak üzere askeri eğitim görüyorlardı.
İşte bu tarikatlardan biri, diğerlerinden farklı bir yol
tuttu. Ve tarihin akışına etki edecek bir değişim yaşadı.
Bu tarikat, “Tapınakçılar” tarikatıydı.
Tapınakçılar'ın
Kuruluşu
Tapınakçılar, Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmelerinden
ve bir Latin Krallığı kurmalarından yaklaşık 20 yıl sonra
tarih sahnesine çıktılar. 1118 yılında kurulan ve herkesçe
tanınan adı “Tapınakçılar” veya “Tapınak Şövalyeleri” (İngilizce’de
Templars ya da Knights Templar) olan bu tarikatın tam ismi
“İsa’nın ve Süleyman Tapınağı’nın Yoksul Şövalyeleri” idi.
(“Pauperes Commilitones Christi Templique Salomonis”) Kurucuları
ise toplam 9 şövalyeden oluşuyordu: Hugues de Payens, Godfrey
de St. Omar, Godfrey Rossal, Gundemar, Godfrey Bisol, Payen
de Montdidier, Archibald des St. Aman, Andrew de Montbard
ve Provins Kontu. Ortaçağ Avrupasının en güçlü, en etkili
ve hakkında en çok konuşulan örgütlerinden biri olacak bu
tarikatın kuruluşu Kudüs’te sessiz sedasız gerçekleşti.
(Bu tarikat hakkındaki bilgilerin önemli bölümü, 12. yüzyılda
yaşayan tarihçi Guillaume de Tyre kanalıyla günümüze ulaşmıştır.)
  |
| Haçlıların
Kudüs'ü işgalini gösteren bir Ortaçağ
gravürü. |
Tapınakçıları
Kudüs'te tasvir eden bir Ortaçağ çizimi. |
Yukarıda adı geçen kurucular dönemin Kudüs
Kralı II. Baldwin’in huzuruna çıktılar ve Birinci Haçlı
Seferi’nin ardından Kudüs’e akın eden Hıristiyan hacıların
mallarını ve canlarını koruma işine talip olduklarını belirttiler.
Kral Tapınakçılar’ın ilk “Büyük Üstadı” olan Hugues de Payens’i
yakından tanıyordu. Kendilerine büyük destek verdi; aynı
zamanda onlara bir zamanlar Süleyman Tapınağı’nın yer aldığı
(Mescid-i Aksa’yı da kapsayan) bölgeyi tahsis etti. Büyük
İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi’nin Hıttin Savaşı’nın
ardından Kudüs’ü geri almasına kadar geçen 70 yıl süresince
“Tapınak Tepesi”, Tapınakçılar’ın merkezi oldu. Kendilerine
“Süleyman Tapınağı” ile bağlantılı bir isim verilmesinin
nedeni de işte buydu. Özellikle burasını kendilerine üs
olarak belirlemeleriyse rastgele bir seçim değil, bilinçli
bir tercihti. Tapınak, Hz. Süleyman’ın gücünün bir simgesiydi;
Tapınak’tan geriye kalanlar ise büyük gizler barındırıyordu.
Kurucu şövalyelere göre, bir araya gelmelerinin,
diğer bir deyişle bu tarikatı kurmalarının amacı, kutsal
toprakların ve Hıristiyan hacıların güvenliğini sağlamaktı.
Ancak Tapınakçılar’ın gerçek amacı çok farklıydı.
Tapınakçılar'ın
Amacı
O dönemde Kudüs’te Tapınakçılar’dan başka
askeri tarikatlar da vardı. Ancak onlar kuruluş amaçlarına
uygun işlerle iştigal ediyorlardı. Örneğin Tapınakçılar’la
aynı dönemde kurulan ve büyük bir teşkilat olan St. John
Şövalyeleri ya da diğer adlarıyla Hospitaler Şövalyeleri
örgütü hayır işleri yapıyor, kutsal topraklardaki hastaların
ve fakirlerin yardımına koşuyordu. Diğer taraftan, 9 Tapınak
şövalyesinin, ilan ettikleri gibi, Hayfa’dan Kudüs’e kadar
olan bir bölgeyi kendi başlarına korumaları fiziksel olarak
imkansızdı. Tapınakçılar’ın yardımseverlik değil, aksine
ekonomik ve siyasi çıkarlar peşinde oldukları açıktı.
 |
|
Ünlü
mason üstadı Albert Pike ve Morals and
Dogma isimli kaynak kitabı |
Masonluğun en tanınmış isimlerinden biri
olan 33. dereceden büyük üstad Albert Pike (1809-1891),
masonluğun temel eserlerinden biri kabul edilen Morals
and Dogma (Ahlak ve Dogma) adlı kitabında, Tapınakçılar’ın
gerçek amacını şöyle açıklamıştır:
“1118’de, aralarında Geoffroi de Saint-Omar
ve Hugues de Payens’in bulunduğu, Doğu’daki dokuz haçlı
şövalyesi kendilerini dine adadılar ve Photius zamanından
beri Roma’nın dinsel otoritesine gizli ya da açık daima
düşmanlık gösteren bir Piskoposluk olan Constantinople’nin
Patriğinin önünde ant içtiler. Tampliyelerin ilan edilen
görevi, kutsal yerleri ziyarete gelen Hıristiyanları korumaktı.
Gizli amaçları ise, Ezekiel’in haber verdiği modele uygun
olarak Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmekti... Tapınakçılar,
en baştan beri Roma’nın (Papalık) ve onun krallarının egemenliğine
karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse
savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti."10
Her ikisi de mason olan İngiliz yazarlar
Christopher Knight ve Robert Lomas da, The Hiram Key
(Hiram Anahtarı) adlı kitaplarında Tapınakçılar’ın kökeni
ve amaçlarına yer vermektedirler. Onlar Pike’ın verdiği
bilgilere bazı ekler yaparlar. Yazarların tezine göre, Tapınakçılar
Kudüs’te bulundukları dönemde gerçekten de büyük bir değişim
yaşamışlar, Hıristiyanlık inancı yerine başka öğretiler
kabul etmişlerdir. Bunun temelinde ise, Kudüs’teki Süleyman
Tapınağı’nda “keşfettikleri bir giz” yatar. Zaten Tapınakçılar’ın
Kudüs’teki asıl hedefleri, Süleyman Tapınağı’nın harabelerini
araştırmak olmuştur. Yazarlar, Tapınakçılar’ın “Filistin’e
giden Hıristiyan hacıları korumak” şeklindeki görüntüsünün
sadece bir kılıf olarak kullanıldığını, tarikatın asıl hedefinin
çok daha farklı olduğunu şöyle açıklarlar:
“Tapınakçılar’ın kurucularının herhangi
bir zaman hacılara koruma sağladıklarına dair hiçbir kanıt
yoktur, ama öte yandan Herod Tapınağı’nın (Süleyman Tapınağı’nın
yeniden inşa edilmiş hali) yıkıntıları altında yoğun araştırma
kazıları yaptıklarına dair son derece ikna edici kanıtlar
buluyoruz.”11
Bu konuda kanıtlar bulan yegane araştırmacılar
The Hiram Key kitabının yazarları değildir. Fransız
tarihçi Gaetan Delaforge şu benzer yorumu yapmaktadır:
“(Tapınakçılar tarikatını kuran) Dokuz
şövalyenin gerçek amacı, Yahudiliğin ve Eski Mısır’ın gizli
geleneklerinin özünü içeren kalıntılar ve yazıları bulabilmek
için bölgede araştırma yapmaktı. Bu özel görevi yerine getirdiklerine
hiç kuşku yoktur”12
|
|
Haçlılar
döneminden kalma bazı mühür ve haritalar:
(Soldan sağa) Kudüs'ün dini merkezlerini
gösteren bir kroki; Kral III. Frederick'in mührü;
Kudüs'e ait bir başka kroki; Kudüs'teki
Haçlı Kralı I. Baldwin'in mührünün
ön ve arka yüzü; Sezariye Başpiskoposunun
mührünün ön ve arka yüzü. |
19. yüzyılın sonlarında Kudüs’te arkeolojik
bir çalışma yürüten İngiliz Kraliyet araştırmacısı Charles
Wilson da, Tapınakçılar’ın Kudüs Tapınağı’nın kalıntılarını
araştırmak için oraya gittikleri kanısına varmıştır. Wilson,
Tapınak’ın temellerinin altında bazı araştırma ve kazı izlerine
rastlamış ve incelemeleri sonucunda bunların Tapınakçılar’a
ait araçlar olduğunu belirlemiştir. Söz konusu araçlar halen
Tapınakçılar hakkında büyük bir arşive sahip olan İskoçyalı
Robert Brydon’un kolleksiyonundadır.13
The Hiram Key kitabının yazarları,
Tapınakçılar’ın bu araştırmalarının sonuçsuz kalmadığını,
bu tarikatın gerçekten de Kudüs’te, “dünya görüşlerini değiştiren”
önemli bir şeyler bulduklarını yazmaktadırlar. Pek çok araştırmacı
da aynı kanıdadır. Tapınakçılar’ın Hıristiyan bir dünyada
doğmalarına, Hıristiyan kökenden gelmelerine rağmen, Hıristiyanlıktan
tamamen farklı bir inanca ve felsefeye bağlanmalarına neden
olan, onları sapkın ayinlere, kara büyü ritüellerine yönelten
bir “kaynak” olmalıdır.
İşte bu kaynak, pek çok tarihçinin ortak
görüşüyle, Kabala’dır.
Kabala, kelime anlamıyla “sözlü gelenek”
demektir. Ansiklopedilerde veya sözlüklerde, Yahudi dininin
mistik, ezoterik (batıni) bir kolu olarak tarif edilir.
Bu tanıma göre, Kabala, Tevrat’ın ve diğer Yahudi dini kaynaklarının
gizli manalarını araştıran bir öğretidir. Ancak konuyu biraz
daha yakından incelediğimizde, karşımıza daha farklı gerçekler
çıkmaktadır. Bu gerçeklerin bizi ulaştırdığı sonuç ise,
Kabala’nın, Yahudiliğin temeli olan Tevrat’tan da önce var
olan, Tevrat’ın vahyedilmesinden sonra Yahudiliğin içinde
yayılan, “pagan” yani putperest kökenli bir öğreti olduğudur.
(Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Yeni
Masonik Düzen, Global Masonluk)
|
|
|
Haçliların Fimistin'e yaptıkları
sefereleri gösteren döneme ait bir harita.
|
Kabala, binlerce yıldır hemen her türlü
büyü ritüelinin temel taşlarından birini oluşturmuştur.
Yahudi olmayan pek çok insan da Kabala’nın gizeminden etkilenmiş,
bu öğretiyi kullanarak büyü ile uğraşmıştır. Tapınakçılar
da bunlardandır; “büyü gücüne sahip olmak” için Kabala üzerinde
çalışmalar yapmışlardır. Dahası gerek Kudüs’de, gerekse
Avrupa’da Kabalacılarla ilişkilerini sürdürmüşlerdir. (İlerideki
bölümlerde detaylı olarak ele alınacaktır.) Bu görüş, konuyu
araştıran pek çok araştırmacı tarafından paylaşılmaktadır.14
Tarikatın Gelişimi
Tapınakçılar örgütü kısa bir süre sonra
yeni katılımlarla hızla büyümeye başladı. 1120’de Foulgues
d’Angers, 1125 yılında Champagne Kontu Hugo Tarikat Şövalyesi
oldular. Tarikatın gizemli havası ve mistik öğretisi pek
çok Avrupalı “asil”in ilgisini çekmişti. Bu gelişim, tarikatın
1128 yılındaki Troyes Konseyi’nde Papalık tarafından resmen
tanınmasıyla daha da hız kazandı.15
Tapınakçılar’ın Roma Kilisesi tarafından
resmen tanınması Türk masonlarının en büyük yayın organı
Mimar Sinan dergisinde şöyle anlatılır:
“Bu dinsel onayı gerçekleştirmek üzere,
tarikatın önderi Büyük Üstad Hugues de Payens beş şövalyeyle
birlikte gider Papa II. Honorius’u ziyaret eder. Kudüs Patriğinin
ve Kral II. Baudoin’in mektuplarını sunar; Tampliyeler’in
görevlerini, hizmetlerini ve yararlarını anlatır. 13 Ocak
1128’de Troyes’da konunun müzakeresi için konsil toplanır.
Konsile çok sayıda yüksek din görevlisinin yanında özellikle
Citeaux Başrahibi Etienne Harding ve Clairvaux Başrahibi
Saint Bernard da katılır. Büyük Üstad, konsillere Tampliye
örgütünü yeniden takdim eder. Tatmin olan Troyes Konsili,
İsa’nın Fakir Şövalyeleri adıyla dinsel şövalyelik tarikatının
kurulmasına ve tüzüğünün Saint Bernard tarafından hazırlanmasına
karar verir. Böylece Tampliye tarikatı resmen kurulur.”16
Tapınakçılar’ın gerek örgütlenmesinde gerekse
ilerlemesinde en çok katkısı olan kişi Saint Bernard’dı.
Saint Bernard (1090-1153) henüz 25 yaşında Clairvaux Manastırı’nın
Başrahibi olmuş, Katolik Kilisesi içerisinde yükselmiş,
Hıristiyan dünyasının sözcüleri arasında yerini almış, hatta
Fransa Kralı ile Papa’ya sözü geçer duruma gelmişti. Şunu
da eklemek gerekir ki Saint Bernard, Tapınakçılar örgütünün
kurucularından Andrew de Montbard’ın kuzeniydi. Tapınak
Şövalyeleri’nin nizamnamesini, kendi mensubu olduğu Cistercian
mezhebinin ilke ve kuralları doğrultusunda kaleme aldı.
Diğer bir ifadeyle Tapınakçılar onun belirlediği ilkeleri
kendilerine rehber edindiler. Ancak şunu özellikle belirtmek
gerekir ki, bunların bir kısmı sadece kağıt üzerinde kaldı,
hayata geçirilmedi. Tapınakçılar Kilise tarafından yasaklanan
işleri yapmaktan çekinmediler.
Bernard muhtemelen aldatılmış, bilmeyerek
Tapınakçıların pis işlerine alet olmuştu. Nitekim Tapınakçılara
destek vermek için yazdığı “De Laude Novae Militae”de (“Yeni
Şövalyeliğe Övgü”), “büyük üstad” Hugues de Payens’in kendisinden
böyle bir şey yazmasını üç kez istediğini özellikle vurgulamıştı.17
Yani Tapınakçılar onun iyi niyetinden,
Hıristiyan Avrupasındaki güvenilirliği ve itibarından yararlanarak
büyük çıkarlar sağlamıştı. Zira o sırada Bernard, “Christendom”
yani “Hıristiyanya”da Papa’dan sonra en nüfuzlu kişiydi.
Bernard'ın desteğinin ne
kadar etkili olduğu bir kaynakta şöyle ifade
edilmektedir:
|
Şeytanların
kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim
mi?Onlar, 'gerçeği
ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya
inerler. Bunlar
(şeytanlara) kulak verirler ve çoğu
yalan söylemektedirler. (Şuara
Suresi, 221-223)
|
|


|
Kabala,
Tevrat'tan önce var olan bir takım pagan
öğretilerin sonradan Yahudilik'in içine
girmesiyle doğmuş mistik bir öğretidir.
Asırlardır büyü ile özdeş hale
gelmiş olan Kabala, Tapınak Şövalyeleri'nin
sapkın inancının oluşmasında
önemli bir rol oynamıştır. |
“Bernard’ın belgesi, De Laude Novae Militae
(Yeni Şövalyeliğe Şükran), Christendom’un bir ucundan diğer
ucuna kasırga gibi geçti, hemen ardından Tapınakçı askerlerin
sayısı arttı. Aynı zamanda Avrupa’nın kralları ve baronlarından
bağışlar, hediyeler Tapınakçılar’ın kapısına düzenli olarak
ulaşıyordu. Şaşırtıcı bir süratle, dokuz şövalyeden oluşan
küçük grup, Tapınakçılar Şirketi’ne dönüştü.”18
Kısacası onun sayesinde Tapınakçılar benzeri
görülmemiş ayrıcalıklara sahip oldular; diğer dini tarikatlara
tanınmayan imtiyazlar elde ettiler. Bu konudaki araştırmalarıyla
tanınan Alan Butler ve Stephen Dafoe’nin ifadesiyle, “Ortaçağ’ın
en başarılı askeri, ticari ve mali organizasyonlarından
biri” oldular. Kutsal topraklardan Avrupa’ya kadar her yerde
bir “efsane” olarak dilden dile dolaşmaya başladılar. Örgüt
kısa bir zaman diliminde, dokuz şövalyeden iyi eğitimli
on binlerce çalışana ve muazzam bir sermayeye sahip dev
bir şirkete dönüştü: “Yeni üyeler, para ve arazi teklifleri
her yerden akmaya başladı. Kısa zamanda inşa edilen pek
çok kale, çiftlik ve kilise, Tapınak Şövalyeleri ve hizmetçileri
tarafından kullanıldı. Tapınakçılar gemileri teçhiz ettiler,
hem ticaret hem de savaş gemileri filosu oluşturdular. Zamanla
dönemlerinin en tanınmış savaşçıları, seyyahları, bankerleri
ve finansörleri oldular.”19
|
|
Üst
solda ünlü kaşif Vasco de Gama da bir Tapınakçı
idi ve dünya denizlerinde yeni ticaret yolları
aramak için yelken açmıştı. Sol
altta, Vasco de Gama'nın, yelkenlerinde
tapınakçı haçları taşıyan
gemisi.Sağ üstteki resimde Ortaçağdaki
Yahudi Kabalacılarını gösteren
bir çizim |
Gerçekten de tarikat tam bir özerklik kazanmıştı.
Krallara, imparatorlara ya da piskoposlara karşı sorumlu
değillerdi. Yalnızca Papaya karşı sorumlulukları vardı.
Zenginlikleri günden güne artmaya başlamıştı. Kuruldukları
günden, Akka’nın düşüşüne kadar Kutsal topraklarda çok büyük
güç kazandılar. Avrupa’dan Filistin’e gelen Hıristiyan hacıların
ve yüklerin rotası tamamen bu tarikatın kontrolündeydi.
Ama bunlar bile Tapınakçıların genel faaliyetlerinin içinde
çok küçük bir bölümü oluşturuyordu.
“İsa’nın yoksul askerleri” olma iddiasıyla
ortaya çıkmışlardı. Oysa hiçbir şey, gerçeklerden bu kadar
uzak olamazdı. Tapınakçılar arasında Avrupa’nın en zengin
insanlarını, Paris ve Londra’nın önde gelen bankerlerini
görmek mümkündü. Champagne Kontu Hugh, Blanche of Castile,
Alphonso de Poitiers, Robert of Artois gibi. Aragon Kralı
I. James ve Napoli Kralı I. Charles’in maliye bakanları,
Fransa Kralı VII. Louis’nin başdanışmanı Tapınakçıydı".20
1147 yılına gelindiğinde sadece Kudüs’te
700 şövalye, 2400 hizmetli ve o dönemde bilinen dünyanın
bütün önemli noktalarına yayılmış 3468 adet şato vardı.
Hem denizde, hem karada önemli ticaret yolları ve merkezleri
oluşturmakla kalmamış, bir çok savaşa katılarak ganimetler
ve Avrupa devletleri arasında politik güç elde etmişlerdi.
Devlet içinde devlet görüntüsü veren Tapınakçılar o kadar
güçlüydüler ki, anlaşmazlıklarda veya krallar arasındaki
çatışmalarda bile hakem olarak görev alıyorlardı.
13. yüzyılda 20 bini şövalye olmak üzere
toplam 160 bin Tapınakçı olduğu tahmin edilmektedir. Elbette
o günün şartlarında bu büyük bir rakamdır.
İngiliz yazarlar Baigent, Leigh ve Lincoln’ün
The Temple and the Lodge (Tapınak ve Loca) adlı kitaplarında
da belirtildiği gibi, etkinlik alanları çok genişti; Hıristiyan
Avrupası’nda karışmadıkları hiçbir iş yok gibiydi. Magna
Carta’nın imzalanmasındaki rolleri buna bir örnek olarak
verilebilir.
Çok büyük bir servet biriktirmeyi başarmışlardı. Batı’nın
yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmıyorlar, aynı
zamanda en etkin bankerleri olarak da göze çarpıyorlardı.
Ayrıca katedraller inşa ettiriyorlar, uluslararası ilişkilerde
arabuluculuk yapıyorlar, hatta tüm saraylarda mabeyincilik
görevlerini üstleniyorlardı.
Örgütün Yapısı
Tapınakçılar’ın en dikkat çekici özelliği,
gizliliğe son derece önem vermeleriydi. Kuruluş ile kapanış
arasında geçen iki yüzyıl boyunca, bu ilkelerinden asla
taviz vermediler. Bu ise akla, mantığa ve sağduyuya ters
bir durumdu. Çünkü böyle bir gizlilik için hiçbir neden
yoktu. Eğer söyledikleri gibi Katolik Kilisesi’ne bağlılarsa,
zaten o dönemlerde Avrupa tamamen Katolik Kilisesi’nin egemenliği
altındaydı. Eğer Hıristiyanlığın gereklerini yerine getiriyorlarsa,
saklanacak, gizlenecek hiçbir şey yoktu; ketumiyetin hiçbir
anlamı yoktu. Yalnızca bu bile Kilise’nin uygulama ve öğretilerine
aykırı işler yaptıklarını gösteriyordu. Öyle ya, gizliliği
temel ilke edinen hayırsever ve yardımsever bir örgüt düşünülebilir
miydi?
Tapınak Şövalyeleri’nin kendi içlerinde
uyulması gereken ve başka hiçbir yerde olmayan sıkı disiplin
kuralları vardı. Her şeyden önce çok katı bir emir komuta
zinciri vardı. “Üstadlar”a ve “Büyük Üstad”a itaat en önemli
şartlardandı. Bu, Tampliye Tüzüğü’nde, “Üstad ya da onun
yetkilendirdiği kişi emrederse, sanki Tanrı’dan gelen bir
emirmiş gibi hemen yerine getirilmelidir” şeklinde ifade
ediliyordu.
|
 
|
|
Tapınak Şövalyeleri'nin
Filistin ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde
inşa ettikleri kale ve şatolardan
günümüze ulaşan kalıntılar.
|
Kıyafetleri de kendilerine özgüydü. Zırhlarının
üzerine, kırmızı renkli büyük bir haç işlenmiş, uzun beyaz
bir elbise giyerlerdi. Böylece gittikleri her yerde ayırt
edilebiliyorlardı. Tapınakçılar’ın sembollerinden olan kırmızı
haçı kendilerine veren, Saint Bernard’ın yetiştirdiği Papa
III. Eugene’di.
Her şey tarikatın malıydı. Bir Tapınakçı’nın
kişisel mal varlığı yoktu. Atlar, gemiler, silahlar, çiftlikler,
ürünler, kaleler ve her türlü mal varlığının tamamının sahibi
tarikat idi.
Bu tarihi örgütün dikkat çekici diğer bazı kuralları ise
şunlardı: Evlenmek, aile sahibi olmak ve akrabalarla iletişim
kurmak yasaktı. Kimsenin kendine özel bir hayatı olamazdı.21
Yemeklerini topluca yerlerdi. Tapınak
Şövalyeleri’nin mühründe, aynı ata binmiş iki kişi olarak
tasvir edildiği gibi ikili gruplar halinde dolaşırlardı.
Bu iki şövalye herşeyi ortak kullanır, aynı kaptan yemek
yerdi. Birbirlerine “kardeşim” şeklinde hitap ederlerdi.
Her şövalyenin üç at ve bir hizmetçi bulundurma hakkı vardı.
Kuralları çiğneyenler veya ihmali görülenler ağır şekilde
cezalandırılırlardı.
Tapınakçılar üç ana sınıfa ayrılırdı. İlk
sınıfta “asil” şövalyeler ve çeşitli rütbeli askerler yer
alırdı. İkinci sınıf din adamlarından, üçüncüsü ise hizmetkarlardan
oluşurdu.
Kişisel bakım ve temizlik yapmayı küçük düşürücü ve utanç
verici olarak değerlendirirlerdi. Bu nedenle nadiren yıkanır,
tozlu ve kirli kıyafetlerle, sıcağın ve zırhın etkisiyle
terlemiş, pis bir halde dolaşırlardı.
Tarihi kaynaklara göre Tapınakçılar iyi
denizcilerdi. Kutsal topraklarda kaldıkları süre boyunca
Yahudi ve Arap kaynaklarından geometri ve matematik gibi
bilimleri öğrenmişler, haritalar elde etmişlerdi. Bu sayede,
Avrupa ve Afrika sahillerini dolaşmalarının yanı sıra uzak
denizlere de seyahat etme imkanı buldular.
Tarikata Giriş
|

|
|
İlk bankerlik sisteminin
kurucusu olan Tapınak Şövalyeleri'nin
bastırdığı çeşitli
para ve madalyonlar.
|
Adayların Tapınakçılar örgütüne kabul edilmeleri
için bazı ön koşullar vardı. Bunlar, hasta veya sakat olmamak,
bekar olmak, borçlu olmamak, başka bir tarikat ile bağlantı
içinde olmamak, her koşul ve durumda mutlaka itaat etmek
ve “tarikatın kölesi” olmayı kabul etmekti. Giriş töreni,
Kutsal Kabir Kilisesi’ndekine benzer kubbeli bir odada ve
büyük bir gizlilik içinde yapılırdı.22
Ezoterik ritüeller (aynı masonlukta
olduğu gibi) Tapınakçılar'ın ayrılmaz
bir parçasıydı.
1128 tarihli tüzüğün tekris töreniyle ilgili
bölümü, mason Teoman Bıyıkoğlu’nun “Tampliyeler ve Hürmasonlar”
adlı makalesinde şöyle anlatılmaktadır:
“Üstâd, Mâbet’te toplanan kardeşlere “Aziz
kardeşlerim, sizlerden bazı kardeşlerim Bay X adlı haricinin
kardeşliğimize kabulünü ekseriyetle teklif etmiştir. Şayet,
sizlerden biri bu kişinin aramıza katılmasına bir engel
durumunu biliyorsa şimdiden söylesin” diye sorar. Eğer,
kardeşlerden itiraz olmazsa, aday Mâbed’in bitişiğindeki
hücreye alınır. Hücredeki adayı, en tecrübeli üç kardeş
ziyaret eder ve katılmasının getireceği zorluklar anlatıldıktan
sonra yine de katılma isteyip istemediği sorulur. Cevabı
olumluysa, diğer sorulara geçilir: evli nişanlı olup olmadığı,
başka bir tarikata sözünün olup olmadığı, borcunun olup
olmadığı, vücutça sağlıklı olup olmadığı, köle olup olmadığı
sorulur. Bu cevaplar da olumluysa, soruşturucu kardeşler
Mâbed’e döner ve “Kendisine bütün zorluklar ve şartlarımız
bildirildi. Tarikatımızın kölesi olmakta ısrar etmektedir.”
derler. Aday içeri alınmadan, aynı soru kendisine tekrar
sorulur. Fikrini değiştirmemişse Mâbed’e alınır, diz çöktürülür
ve aday kabulünü rica eder. Üstâd, adaya cevap olarak, “Kardeşim,
sen bizden çok şey istiyorsun. Halbuki tarikatlarımızın
sadece dış kabuğunu görmektesin. Güzel atlara, iyi koşumlara,
iyi yemeğe ve güzel elbiselere sahip olmak istiyorsun. Fakat,
bizim şartlarımızın ne kadar ağır olduğunu bilebiliyor musun?”
der ve zorluklarını sıralar. Sonra konuşmasını “Mabedimize
intisabını ne zenginlik, ne de asalet için istememelisin.”
diye sürdürür. Aday olumlu cevap verirse, yine dışarı çıkarılır.
Üstâd, kardeşlere, aday hakkında söyleyecek
bir sözlerinin olup olmadığını sorar. Aleyhte bir söz söylenmezse,
aday içeri alınıp diz çöktürülür. Eline İncil verilir. Kendisine
evli veya nişanlı olup olmadığı sorulur. Olumsuz cevap alınırsa,
en yaşlı ve tecrübeli kardeşe , hariciye sorulması unutulan
bir sorunun olup olmadığı sorulur. Cevap olumluysa hariciye,
“Bütün kardeşlerine ve tarikata ölünceye kadar sadık kalacağına
ve Mâbed’de yapılan konuşmaları hiç bir şekilde dışarıya
ifşa etmeyeceğine” dair yemin ettirilir. Üstâd, yemini takiben
yeni kardeşi dudaklarından (diğer bir iddiaya göre de ensesinden
ve göbeğinden) öper. Kendisine bir şövalye elbisesi ve hiçbir
şekilde çıkarmaması tembih edilen ipten örülmüş bir kemer
verilir.”23
"Hıristiyan Tefeciler"
Alan Butler ve Stephen Dafoe örgütün bu
yönünü şöyle anlatırlar: “Tapınakçılar o dönem Avrupa’da
bilinmeyen ticaret tekniklerini kullanan uzman bankerlerdi.
Bu yeteneklerinin çoğunu Yahudi kaynaklarından öğrenmişlerdi.
Bununla birlikte mali imparatorluklarını büyütmek için,
o zamanın her Yahudi bankerinin kıskanacağı, çok büyük bir
özgürlüğe sahiplerdi."24
Tefecilik kesinlikle yasak olmasına rağmen
faizle ödünç para vermekten çekinmiyorlardı. Öyle bir güç
ve zenginlik sahibi olmuşlardı ki, hiç kimse sesini çıkaramıyor,
bir önlem alamıyordu.25 Sonunda
iyice şımarıp azgınlaştılar, tamamen kontrolden çıktılar.
Papa’ya ve krallara itaatsizlik etmeye, dahası onlara kafa
tutmaya başladılar. Örnek olarak, kapatılmadan hemen önceki
yıllarında, Fransız Kralı IV. Philip gerek 1303’de yardım
istediğinde, gerekse 1306’da Hospitaler Şövalyeleri ile
birleşmelerini istediğinde reddettiler.26
|
   
|
|
Tapınak Şövalyeleri'nin
Yahudilik'ten aldıkları tek etki,
Kabala gibi mistik öğretiler değildir.
Gerçek dinde makbul görülmeyen, ancak bazı
dejenere Yahudiler'in benimsediği mal biriktirme
ve tefecilik gibi faaliyetler, Tapınak
Şövalyeleri tarafından aynen uygulanmıştır.
Allah Kuran'da "altın ve
gümüşü biriktiren" haris kişiler hakkında
şöyle buyurur:
"Ey iman edenler,
gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve
(hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların
mallarını haksızlıkla yerler
ve Allah'ın yolundan alıkoyarlar.
Altını ve gümüşü biriktirip de
Allah yolunda harcamayanlar... Onlara acı
bir azabı müjdele. Bunların üzerlerinin
cehennem ateşinde kızdırılacağı
gün, onların alınları, böğürleri
ve sırtları bunlarla dağlanacak
(ve:) "İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır;
yığıp-sakladıklarınızı
tadın" (denilecek)." (Tevbe Suresi, 34-35)
|
Seyahat etmek 12. yüzyılda oldukça
tehlikeli bir işlemdi. Herhangi bir yolculuk
sırasında hemen her an haydutlarla karşılaşma
olasılığı söz konusuydu. Ticaret
için gerekli olan para ve değerli madenlerin
transferi de bu yüzden tehdit altındaydı.
Tapınakçılar işte bu konjoktürden faydalanarak
büyük paralar kazandılar. Keşfettikleri
sistem şöyle işliyordu: Londra'dan Paris'e
gitmek isteyen bir tüccar, öncelikle bu örgütün Londra'daki
merkezine başvuruyor, parasını yatırıyor,
karşılığında da şifreli
bir not alıyordu. Paris'e vardığında
ise, Tapınakçılar'ın buradaki merkezine
gidiyor ve belirli bir faiz bedeli ödedikten sonra
parasını çekiyordu.
Tüccarların yanı sıra bu sistemi en çok
kullananlar Hıristiyan hacılardı. Filistin’e gitmek için
yola çıkan zengin hacıların değerli eşyalarını Avrupa’da
devralıp karşılığında çekler veriyorlardı. Filistin’e ulaşan
yolcular orada bu çekleri paraya çevirebiliyorlardı ama
Tapınakçılar’a yüklü bir faiz geliri bırakarak. Çek hesabını,
Floransalı bankerlerden önce onlar icad etmişlerdi. Bağışlarla,
silahlı fetihlerle, parasal işlemlerden elde ettikleri yüzdelerle
adeta bir çok-uluslu şirket haline geldiler. İlk önemli
kapitalizm uygulamalarının Amsterdamlı yahudilerce uygulandığını
biliyoruz. Ama görülen o ki, Tapınakçılar da faiz kullanarak
bankerlik yapıp bir tür Ortaçağ kapitalizmi yaratmışlardı.
Para yatırıp çekiyorlar, faizi işletiyorlar, büyük bir özel
banka gibi işlem yapıyorlardı.
Tapınakçıların ekonomik boyutu, Michael
Baigent ve Richard Leigh’in birlikte yazdıkları The
Temple and the Lodge (Tapınak ve Loca) adlı
kitapta da vurgulanıyor. Yazarlar, "modern bankacılığın
kökeninin Tapınakçılar olduğunu", % 60'a
varan faiz oranlarıyla borç veren örgütün "Avrupa'daki
servetin büyük bir bölümünü elinde bulundurduğunu",
Fransız ve İngiliz saraylarının örgüte
büyük miktarlarda borçlandıklarını bildiriyorlar.27
Kitapta örgütün ekonomik rolü ile ilgili
olarak şöyle deniyor: "Hiçbir Ortaçağ kurumu kapitalizmin
yükselişine Tapınakçılar kadar katkıda
bulunmamıştır."28
Böylelikle o derece zenginleştiler ki Avrupa’nın
kralları borç para bulmak umuduyla kapılarını çalıyordu.
Bunun neticesinde de krallıklar büyük oranlarda borçlu duruma
düştüler. Diğer bir ifadeyle Avrupa ekonomisi bu örgüte
bağımlı hale gelmişti. Bir dönem, İngiliz Krallığının mali
işleri Tapınakçılar’ın Londra’daki merkezinden, Fransız
Krallığı’nın mali işleri ise yine bu örgütün Paris’teki
merkezinden yönetiliyordu. Söz konusu durum, onlara krallar
ve alınan kararlar üzerinde söz sahibi olma, hatta istedikleri
gibi kralları yönlendirme imkanı verdi.
Tapınakçılar'ın
Gizemi ve Gotik Mimari
 |
Tapınakçıların
ruhani lideri St. Bernard |
Adaylığı St. Bernard tarafından desteklenmiş
olan, II. Innocent, Papa seçilince, Tampliyelere verdiği
ilk ayrıcalık kendi kiliselerini inşa etme hakkıydı. Böyle
bir ayrıcalık Kilise’nin tarihinde ilk defa görülüyordu.
Bu ayrıcalık, bugün için çok fazla bir anlamı olmasa da,
Kilise’nin hüküm sürdüğü ve en yetkin güç olduğu o dönemde
çok fazla anlam içeriyordu. Tapınak şövalyeleri sadece Papa’ya
karşı sorumlu olduklarından, diğer yetkililerin -ki bunların
arasında krallar da vardı- kontrolünden kurtuluyorlardı.
Elde ettikleri bu hakla Papa’ya olan sorumluluklarını da
asgariye indirmiş oluyorlardı. Kendi kiliselerini inşa etmek
demek; aynı zamanda kendi vergilerini toplamak ve kendi
mahkemelerini oluşturmaları demekti. En önemlisi de kendilerine
has dünya görüşlerini de kilisenin hiçbir baskısı olmadan
buralarda gerçekleştirebileceklerdi.
Bu amaçla kendilerine özgü bir mimari anlayış
oluşturdular. Bu mimari anlayışa “Gotik” adı verildi. Graham
Hancock, The Sign and the Seal (İşaret ve Mühür) adlı kitabında
gotik mimarinin 1134 yılında Chartres Katedrali’nin kuzey
kulesinin yapım çalışmaları sırasında doğduğunu belirtiyordu.
Bu çalışmaların arkasındaki kişi de gene Tapınakçılar’ın
ruhani lideri St. Bernard’dı. St. Bernard kabalistik anlayış
ve Tapınakçıların çok önem verdiği gizemlerin bu mimari
şeklinde bulunmasına çok önem veriyordu. Aynı eser bu konuyu
şöyle anlatıyordu:
“Tampliyelerin dinsel önderi St. Bernard,
gotik mimarinin erken döneminde, bu stilin yaygınlaşması
ve gelişmesinde yapıcı bir rol oynamıştır. 1134 yılında,
Chartres Katedrali’nin kuzey kulesinin inşası sırasında
St. Bernard gücünün doruklarındadır ve bu harika yapının
inşasında, ama özellikle kuzey kulesinin yapımında kullanılan
kutsal geometri ilkelerini sürekli olarak eserlerinde vurgulamıştır.”
Tüm Chartres Katedrali, büyük bir dikkatle,
derin dinsel gizemlerin bir anahtarı olarak, özellikle dizayn
edilmiştir. Örnek olarak; mimarlar ve duvarcı ustaları,
yapının birçok farklı yerinde, taşlar üzerine karanlık anlamlar
taşıyan törensel sözleri kazırken “gematria” (alfabedeki
harfler yerine sayıların kullanıldığı eski bir ibrani şifre
sistemi) kullanmışlardır. Aynı şekilde, süslemeciler ve
heykeltraşlar da, yarattıkları binlerce farklı bezeme ve
figürlerde, insan doğası, geçmiş olaylar ve İncil’in anlamı
hakkında karmaşık mesajları dikkatlice gizlemişlerdir. Bir
diğer örnek, kuzey kapısı üzerinde yeralan bir sahnede,
bir öküz arabasına yerleştirilmiş olan Ahit Sandığı’nın
bilinmeyen bir yöne doğru taşınması temsil edilmektedir.
Silinmiş ve yıpranmış yazıtta “Hic Amicitur Archa Cederis”
(Ahit Sandığı burada gizlidir) sözleri bulunmaktadır.”
“Tampliyelerin mimari ustalıkları neredeyse
doğaüstü bir gelişmişlikte olup, özellikle kavisler ve sivri
çatılarla dikkat çekmektedir... Sivri çatılar ve kavisler,
aynı zamanda gotik mimari düzeninin ayırt edici özelliği
olup, 12. yüzyılda inşa edilen Chartres ve diğer fransız
katedrallerinde belirgindir. Bu yapıları, bilimsel anlamda,
o dönemin mimari bilgilerinin izin verdiğinden çok daha
üstün olarak değerlendiren uzmanlar vardır."29
Hıttin Savaşı
1186 yılında Filistin’deki Latin Kralı
Baldwin’in ölümüyle yerine Tapınakçılara olan yakınlığıyla
tanınan Lusignan’lı Guy geçmişti. Yeni kralın en büyük yardımcısı
ise Fransa kralı Louis’nin arkasından ikinci Haçlı savaşına
katılan Antioch (Antakya) prensi Reynald de Chatillon’du.
Haçlılar yurtlarına döndükleri zaman, Reynald geride kalmış,
Tapınakçılarla sıkı bir dostluk bağı kurmuştu. Aynı zamanda
Reynald’ın zalimliği kutsal topraklarda oldukça iyi biliniyordu.
4 Temmuz 1187 tarihinde haçlıların yaptığı en kanlı savaş
olan Hıttin Savaşı gerçekleşti. Haçlı donanması 20.000 piyade
ve yalnızca 1000 şövalyeden (atlı) oluşuyordu. Bu gücün
toplanması ve oluşturulması çevredeki sınırı oluşturan şehirlerin
gücünün tükenmesine, bununla birlikte ordusuz ve saldırıya
açık şehirlerin oluşmasına neden olmuştu. Savaşın sonu Haçlı
ordusu için tam anlamıyla bir hezimet olmuştu. Ordunun büyük
kısmı hayatını kaybetmiş, sağ kalanların tamamı esir olarak
alınmıştı. Kral da dahil olmak üzere ordunun önde gelenleri
de ele geçirilenler arasındaydı. Haçlı orduları Filistin’de
bulundukları 100 sene boyunca bölgedeki Müslümanlara çok
eziyet etmiş olmalarına rağmen, bu savaşın mağlubu olarak
kendilerine hiçbir kötü davranışta bulunulmamıştı.
|
 
|
|
Tapınak Şövalyeleri'ne ait altın
ve gümüş kılıçlar.
|
Özellikle Tapınak şövalyelerinin kendi
kaynaklarından elde edilen bilgilere göre, Müslüman ordusunun
sultanı Selahaddin hiçbirinin arasında ayrılık gözetmemişti.
Tapınak şövalyelerinin Büyük Üstadı ve Reynald de Chatillon
hariç. Bu ikili o zamana kadar yaptıkları zalimliklerin
karşılığında idam edildiler. Kral Guy ise bir yıl sonra
Nablus’ ta tutulduğu hapishaneden bırakıldı. Tapınakçılar
o döneme kadar Müslümanlara karşı yürütülen Haçlı saldırılarının
ve katliamlarının da baş sorumlularındandı. Nitekim bu nedenle,
Selahaddin Eyyübi, Hıristiyanların büyük bölümünü bağışlamasına
rağmen, Tapınakçılar’ı işledikleri katliamlara bir karşılık
olmak üzere idam ettirmişti.
Büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi,
Haçlı Orduları’nı yendiği Hıttin Savaşı’nın ardından Filistin
içindeki ilerlemesine devam etmiş ve ardından Kudüs’ü kurtarmıştı.
Kudüs’ü kaybetmelerine ve pek çok kayıp vermelerine rağmen
Tapınakçılar varlıklarını sürdürdüler. Filistin’deki Hıristiyan
varlığının giderek küçülmesine rağmen, Avrupa’daki güçlerini
artırarak başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde
“devlet içinde devlet” oldular.
1291 tarihinde Haçlıların son kalesi olan
Akka Müslümanlarca ele geçirildi. Kutsal Topraklar’ın tamamen
yitirilmesiyle Tapınakçıların göstermelik var olma sebepleri
de ortadan kalkmış oluyordu. Artık tüm dikkatlerini Avrupa’ya
verebilirlerdi. Ama kısa bir geçiş süresine ihtiyaçları
vardı. Bunun için Avrupa hanedanları içindeki dostlarından
faydalandılar. Bunların arasında en ünlülerden birisi de
Aslan Yürekli lakabıyla tanınan, dönemin İngiltere kralı
Richard idi.
“Gerçekten Richard, Tampliyelerle o kadar
iyi ilişkiler içindeydi ki, kendisi genellikle bir tür Onursal
Tampliye sayılıyordu."30
Dahası Richard, tarikata Kıbrıs adasını
satmış, ve ada Tampliyelerin merkezlerinden biri olmuştu.
Bir yandan Avrupa’daki durumlarını sağlamlaştırırken, öte
yandan da Filistin’deki durumun kötüye gitmesiyle geçici
olarak kullanabilecekleri bir yer arıyorlardı. Bu yer Kıbrıs
adası olacaktı.
Tapınakçıların
Geçici Üssü Kıbrıs
Tapınakçılar ve Kıbrıs adası arasındaki
bağlantıyı anlayabilmek için 3. Haçlı seferini başlatan
olayları gözden geçirmek gerekir. 4 Temmuz 1187’de Guy Lusignan
yakalanmış ve Kudüs Selahaddin tarafından ele geçirilmişti.
Sonra Guy bir daha saldırıda bulunmayacağına yemin ederek
serbest bırakıldı.
Kudüs’e tekrar girilme kararı Almanya, Fransa ve İngiltere
tarafından verilmiş ve Hıristiyan Dünyası için ilk önce
liman şehri olan bir alanın ele geçirilmesi gerektiği düşünülmüştü.
Bu alan Akka olacaktı. Bu amaçla Fransa Kralı Philip ve
İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard denizden yol almaya
başladılar. Richard, donanmasına Kıbrıs’ın alınması emrini
verdi.
Richard’ın Kıbrıs’ı ele geçirmesinin ardından Tapınakçıların
Üstadı olan Robert de Sable sahneye girdi ve Richard’a adayı
kendisinden satın almayı önerdi. Richard adayı 100.000 bezant
(Bizans’ın altın para birimi) gibi büyük bir bedele satmayı
hemen kabul etti. Tapınakçıların Üstadı De Sable’ın Hıttin
kaybından sonra çok hızlı bir şekilde 40.000 bezant gibi
bir parayı peşin ödemesi ne kadar büyük bir servetleri olduğunu
göstermektedir.
1291' de Akka’nın düşmesi ve Filistin’deki Hıristiyan varlığının
tamamen bitmesiyle, Akka’dan ayrılan tapınak şövalyelerinin
bir kısmı Kıbrıs adasına yerleşti. Kıbrıs Adası Tapınakçılar
için bir merkez haline geldi. Ne var ki, Kıbrıs sadece geçici
bir üstü. Tapınakçıların uzun süredir Töton şövalyelerinin
Avrupa’nın yukarı kısımlarında sahip olduklarının benzeri
bir prenslik istediklerini herkes biliyordu. Onların istediği
bu yer ise tam Avrupa’nın ortasında, muhtemelen Fransa toprakları
içindeydi.
Tapınakçıların geri kalan bölümü Fransa’daki Üstadları’nın
başkanlığında Avrupa’da faaliyet göstermeye devam ettiler.
Sınırsız bir serbestliğe sahiptiler. Büyük Üstadları krala
yakın haklara sahipti. Sınırlarının en geniş döneminde kuzeyde
Danimarka’dan güneyde İtalya’ya kadar her bölgede toprakları
vardı. Çok büyük ve savaşçı bir orduları vardı. Bu büyük
askeri ve siyasi güç, kuşkusuz Avrupa’daki kralları rahatsız
ediyor ve gelecekleri açısından bir tehlike olarak görülüyordu.
Dahası ekonomik olarak o kadar güçlüydüler ki; Avrupa’daki
hanedanlıklar arasında Tapınakçılara borçlu olmayan yoktu.
“Gerçekte İngiliz tahtı müzmin bir şekilde
Tampliyelere borçluydu. Kral John ve 1260-1266 yılları arasındaki
askeri seferlerde hazinesi tükenen 3. Henry sürekli olarak
Tapınakçılardan borç almıştı.”31
“...Fransa’daki Paris binası aynı zamanda
hem devletin hem de tarikatın zenginliğini barındıran en
önemli kraliyet hazinesiydi ve şövalyelerin haznedarı aynı
zamanda kralında haznedarıydı. Fransa krallığının tüm finansmanı
böylece Tampliyelerin boyunduruğu altına girmiş ve Tampliyelere
bağlıydı..."32
Ahlaki Dejenerasyonun
Açığa Çıkması
Hızla artan, yalnızca Tapınakçılar’ın maddi
imkanları ve sayıları değildi. Bunlara parelel olarak ihtirasları,
açgözlülükleri, kibirleri ve zalimlikleri de arttı. Tapınak
Şövalyeleri, Katolik Kilisesi’nin inanç esasları, uygulamaları
ve öğretilerinden tamamen uzaklaşmışlardı. Öyle ki haklarında
tek bir iyi şey dahi söylenmez oldu. Avrupalılar'ın genel
düşüncesi bu doğrultudaydı. Örneğin, halk arasında “Tapınakçı
gibi içmek” yaygın olarak kullanılan bir deyimdi. Almanya’da
“Tempelhaus” kelimesi, genelev ile eş anlamlı olarak söyleniyordu.
Büyüklenen bir kişi için “bir Tapınakçı kadar kibirli” deniyordu.33
16 Haziran 1291 yılında, kutsal topraklardaki
Hıristiyan varlığı sona erince, buralarda yerleşmiş olan
Tapınakçılar da Avrupa’ya dönmek zorunda kalmış, başta Fransa
olmak üzere çeşitli merkezlere yerleşmişlerdi. Asıl görevleri
sona ermiş olmasına rağmen siyasi güçlerini korumakla kalmamış
servetlerini ve üyelerini arttırmaya devam etmişlerdi.
Ancak bu tarihten itibaren, olaylar Tapınakçıların aleyhine
dönmeye başladı; giriştikleri politik oyunlar ve karanlık
amaçlar, başta Fransa olmak üzere ilgili krallıkların öfkesine
sebep oldu. Halk ise, bu garip tarikatı yakından tanıma
fırsatı bulmuş ve Tapınakçıların hiç de zannettikleri gibi
samimi dindar şövalyelerden kurulmadığını anlamaya başlamıştı.
Sonunda 1307 yılında, Fransa Kralı Philip ya da diğer ünlü
adıyla “Adaletli Philip”34
Tapınakçılar’ın Hıristiyan Avrupa’nın siyasi ve dini yapısını
kökünden değiştirmeye çalıştığını fark etti. Ve Papa V.
Clement ile birlikte, 1307 yılının Ekim ayında bu sapkın
ve kokuşmuş teşkilatı tamamıyla ortadan kaldırmak için harekete
geçti.
Tapınakçıların
Gerçek Yüzü
Tapınakçılar, misyoner bir Hıristiyan tarikatı
görünümünde, cahil halkın gözünü boyayarak büyük ve haksız
bir üne kavuşmuşlardır. Halk için onlar, Hıristiyanlığın
koruyucusu, fakirlerin yardımcısı, üstün ahlaki değerlere
sahip birer aziz ve bir tür destan kahramanıdırlar. Bu sahte
imaj o kadar güçlüdür ki, Tapınakçılar, hiç rahatsız edilmeden,
Hıristiyanlıkla taban tabana zıt bir hayatı sürdürmeyi başarmışlar,
ticaret, yağma, bankerlik gibi faaliyetlerle elde ettikleri
fahiş kazançların yanı sıra, yapılan bağışlarla da, servetlerine
servet katmışlardır. Bu durumu az çok fark eden kişiler
ise, bu güçlü örgüte karşı gelmeye cesaret edememişlerdir.
Fransa Kralı IV. Philippe ise doğru yoldan çıkmış Tapınakçıların
elde ettikleri maddi gücün ortaya çıkarabileceği tehlikelerden
korkmaktadır.
Tapınakçıların gerçek yüzünü ortaya çıkartmanın
vakti gelmiştir. 18. yüzyıldan kalma, masonik bir belgede
şu yorum yapılmaktadır:
“Birçok savaşçının yorgunluğa, kayıplara ve de felaketlere
rağmen inançlarını ispatladığı bu savaş, tapınakçılar için
ganimet elde etme ve ün kazanmak için bir fırsat oldu. Birkaç
göz alıcı eylemle kendilerini gösterdiyseler de, müttefikleri
bile yağmalayarak elde ettikleri ganimetlerle kendilerini
zenginleştirmeleriyle, ihtişam ve azamet konusunda saltanat
sahibi bir prensle rekabet edecek kadar kibirli olmalarıyla...,
son olarak, Dağların Yaşlı Adamı Haşhaşilerin kralı adındaki,
korkunç ve kan dökücü kralla işbirliği yapmalarıyla birlikte,
amaçları şüphe olmaktan çıktı.”
Tapınakçılar, kitleler üzerinde yarattıkları sahte olumlu
imaja güvenerek, gizli öğretilerini yaymak ve uygulamak
konusunda gitgide daha rahat ve pervasız davranmaya başlamışlar;
bu da sapkınlıklarına şahit olan ve dile getiren kişilerin
sayısını arttırmıştır.
Tapınakçıların, gizli törenler için kapandıkları özel şatolarda
yaşananlar, hem yerel halkın hem üst düzey Kilise yöneticilerinin
hem de krallığın merakına sebep olmuştur. Papalık, özel
izniyle hareket eden, ancak üzerinde hiçbir kontrol kuramadığı
bu grubun, din dışı bir hayat yaşadığından neredeyse emindir.
Tapınakçılar hakkında çok sayıda şikayet ve söylenti yayılmaya
başlamıştır. Dindar bir tarikatın büyük bir gizlilik içinde
hareket etmesi, yanlış ve yasak bir şey yaptıkları iddiasını
güçlendirmiştir. Şövalyelerin açgözlülüğü, vicdansızlığı,
servet tutkuları ve hırsları yaygın olarak bilinmektedir.
Ayrıca şatolarda düzenlenen gizli törenler, şeytana tapma
ayinleri, ahlak dışı ilişkiler halkın diline düşmüştür.
Bütün bu gerçekler, şatolarda hizmet eden ya da şatolara
yakın yerlerde yaşayan halkın korkunç gözlemleriyle birleşince
Papalık çok zor bir durumda kalmış, ne yapacağını şaşırmıştır.
Özellikle 1305 yılında Papa olan ve konuyla birinci dereceden
ilgilenen V. Clement, Tapınakçılar yüzünden Hıristiyanlığın,
dolayısıyla Vatikan’in uğrayacağı zararı hesap etmekte ve
bu olayı en hafif şekilde atlatmanın yollarını aramaktadır.
Fransa Kralı ve yerel dini teşkilatlardan gelen baskıları
da durdurmak zorundadır. Aynı yıl, Tapınakçıların lideri
olan Jacques de Molay, Kıbrıs’ta savaş hazırlıkları içinde
olmasına rağmen Fransa’ya geri çağrılmış ve Papa tarafından,
bu suçlamaları araştırması için görevlendirilmiştir.
Fransa Kralı için bu kabul edilebilecek bir durum değildir,
bu yüzden hemen harekete geçmiş ve bir kanun çıkartarak
13 Ekim 1309 yılında, ülkesindeki bütün Tapınakçıları tutuklatmıştır.
Fransa’da Tapınakçıları yargılayan mahkemede, yöneltilen
suçlamalar şunlardır:
1. Tarikata giriş töreninde, adaylardan
Hz.İsa’yı, Allah’ı ve kutsal şeyleri inkar etmesi istenmektedir.
2. Tarikat üyeleri törenler sırasında Hıristiyanlıkça
kutsal sayılan haç, kutsal figürler gibi şeylere tükürmek,
idrarını yapmak gibi iğrenç yöntemlere baş vurmuşlardır.
3. Vücudun çeşitli bölgelerine uygulanan
ve “The Oscolum Infame” ya da “Utanç Öpücüğü” adı verilen
tören uygulanmaktadır.
4.Kutsama töreni yapılmamakta
ve buna inanılmamaktadır.
5. Biraderler bir kedi veya kafa
figürüne tapınmaktadırlar.
6. Tarikat üyeleri homoseksüelliği
teşvik etmekte ve uygulamaktadırlar.
7. Büyük Üstad tarikat üyelerinin
günahlarını affetmekte, onları sözde
günahtan kurtarmaktadır.
8. Tarikat üyeleri kabul törenlerini
ve sapkın uygulamalarını geceleri,
gizlice yapmaktadırlar.
9. Tapınakçılar, varlık
elde etmek ve zenginliklerini arttırmak için
kanun dışı yollara başvurmuş
ve Kilise kurallarının dışına
çıkmışlardır.
Tapınakçıların
Sapkın İnanç ve Uygulamaları
Eldeki belgeler ve yapılan suçlamalar
Tapınakçılığın sıradan
bir şövalye tarikati olmadığını
ortaya koymaktaydı. Bu iddialar birleştirildiğinde
ortaya kimsenin beklemediği karanlık bir
tablo çıktı. Karşımızda farklı
sapkın inançlarıyla, korkunç yöntemleriyle,
kurnaz stratejileriyle, geniş çaplı ve ileriye
dönük planlarıyla, büyük bir hazırlık
içinde olan, o güne kadar eşine rastlanmamış
tehlikeli bir örgüt vardı.
 |
|
Tapınakçıların tapındıkları
ve şeytanı sembolize ettiği düşünülen Bafomet
isimli put.
|
Tapınakçıların, Ortadoğu’da bulundukları
dönemde çeşitli inançlara bağlı akımlarla, mistik tarikatlarla,
gizemciler ve büyücülerle bağlantı kurdukları bilinmektedir.
Örneğin Tapınakçılar o dönemde Ortadoğu’da fazlasıyla etkin
olan ve Müslümanlar tarafından da sapkın olarak bilinen
Haşhaşilerle yakın bağlantı içinde olmuş, onlardan bazı
mistik öğretileri, tarikat örgütlenmesini, vahşi yöntemleri
öğrenmişlerdir. Ayrıca sonraki bölümlerde de göreceğimiz
gibi Yahudi Kabalasına bağlı mistik öğretiler, Bogomillerin
etkisi, Satanizm gibi sapkın eğilimler, Tapınakçıların inanç
ve yöntemlerine temel oluşturmuştur. Bu çerçevede tarikatın
özellikle üst kademesi Hıristiyanlığı terk etmiş, Satanizmi
ve Kabala mistisizmini temel alan bir anlayışa yönelmiştir.
Tapınakçılara göre Hz. İsa başka bir dünyada hüküm süren
ve bu dünyada fazla gücü olmayan bir tanrıdır, bu yüzden
onun yerini, maddi dünyanın efendisi olan Şeytan almalıdır.
Tarikata kabul töreni sırasında yeni adayların
kurallara göre Allah’ı, Hz. İsa’yı ve azizleri reddetmeleri,
Hz. İsa ve kutsal değerler üzerine birçok saygısızlık yapmaları,
haça tükürmeleri ve idrarlarını yapmaları, daha eski olan
Tapınak şövalyeleri tarafından ağızlarından, göbeklerinden
ve kalçalarından, “Oscolum Infame” ya da
“Utanç öpücüğü” adı verilen yöntemle öpülmeleri,
homoseksüelliğin ve cinsel sapıklıkların serbest bırakılması,
büyük üstadın her türlü yetkiye sahip olması, Kabala sembolizmine
ve büyü törenlerine baş vurmaları tarikatın, Hıristiyanlıktan
çıkarak, bütünüyle sapkın bir tarikata dönüşmüş olduğunun
açık delilleriydi. Cinsel sapkınlıklarının yanı sıra tapınakçıların
diğer gizli bir yönü daha ortaya çıkmıştır. Sorgudan geçirilen
bazı tapınakçılar kendi aralarında yaptıkları törenler sırasında
bir tür idole tapındıklarını itiraf etmişler, bunun ne olduğu
ilk başta anlaşılmamış olsa da, sorgulamalar devam ettikçe
tapınak şövalyelerinin açık açık şeytana taptıkları ortaya
çıkmıştır. Tapınakçıların taptıkları put, daha sonra Şeytan
Kilisesi’nin de sembolü olacak olan Baphomet adlı keçi başlı
şeytanın sembolik figürüdür. Peter Underwood tarafından
yazılan “Ökült ve Doğaüstü” sözlüğünde Baphomet terimi şu
şekilde açıklanmaktadır:
 |
Tapınak
Şövalyeleri hakkındaki tutuklama kararını
veren Fransa Kralı Philippe. |
“Baphomet, tapınak şövalyelerinin tapındığı
tanrıydı ve kara büyüde kötülüklerin kaynağı ve yaratıcısıydı;
Sabbath cadılarının satanik keçisiydi...”
Tapınakçıların hemen hepsi, sorgu sırasında
Baphomet’ten bahsetmiş ve ona taptıklarını itiraf etmişlerdir.
Bu putu, uzun bir sakal ve parlak gözlere sahip korkutucu
bir insan başı olarak tarif etmişler, bunun yanı sıra kedi
ve kurukafa putlarından da bahsetmişlerdir. Ortak görüş
ise bu putların genel olarak şeytan ve şeytana tapınmayı
temsil ettiği yönündedir. Tapınak şövalyelerinin taptıkları
Baphomet isimli şeytan, o tarihten bugüne kadar şeytana
tapmanın sembolü haline gelmiştir. Günümüze Baphomet ile
ilgili en ayrıntılı bilgi ise 19. yüzyılın önemli okülist
ve kabbalistlerinden olan Eliphas Levi’ den gelmiştir. Levi,
Baphomet ile ilgili yaptığı çizim ve tasvirlerde onu genelde
iki suratlı, insan vücudunun üstünde bir keçi kafasıyla
ve kanatlarla göstermiştir. Baphomet’in insan vücudunun
üst kısmı bir kadına, altı ise bir erkeğe aittir.
Bütün bu itiraflar ve ortaya çıkan gerçekler
sonucunda Tapınakçıların çoğu hapse mahkum edilmiş, Tapınakçıların
gerçek yüzü de daha açık bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır.
Mahkemeye yapılan itiraflarda tarikat üyelerinin Hz. İsa’ya
inanmayıp onu ‘sahte peygamber’ olarak gördükleri, örgüte
giriş töreni sırasında ve daha sonraki aşamalarda homoseksüel
uygulamalar yaptıkları, belirli bir puta taptıkları, satanizm
yöntemlerini uyguladıkları kayıtlara geçmiştir. Tapınakçıların
homoseksüel ilişkileri hakkında çok şey söylenmiş, tarikatın
armasında, bir atın üzerinde oturmuş iki savaşçı resminin
de bunun göstergesi olduğu belirtilmiştir. Umberto Eco,
Foucault Sarkacı adlı romanında, tarikatın bu yönünü
vurgulamıştır.
Bu ciddi itiraflar sonucunda Papa 72 Tapınakçıyı
kendi huzurunda yeniden sorgulamıştır. Bu sorguda doğruyu
söylemek için yemin eden Tapınakçılar, önceki itiraflarının
doğru olduğunu tasdik etmişlerdir. Yani Tapınakçılar Hz.
İsa’yı reddettiklerini, tarikata kabul edilirken haça tükürdüklerini,
ve diğer Kilise kayıtlarındaki ifadeye göre ‘korkunç ve
iğrenç’ şeyleri yaptıklarını itiraf edip onaylamışlardır.
Daha sonra da diz çöküp, ağlayarak af dilemişlerdir.
 |
|
Tapınakçıların
itirafları arasında, sapkın cinsel
ilişkiler de yer alıyordu: Şövalyeler
arasında eşcinsellik yaygınlaşmıştı.
Tapınakçıların üstteki resmi
mühürünün bu sapkınlığı
sembolize ettiği söylenir.
|
Sorgular sonucunda ortaya çıkan gerçekler,
bu sapkın tarikatın yasaklanmasına ve büyük üstad Jacques
de Molay’ın 1314’de haç üzerinde yakılarak idam edilmesine
yol açmış, farklı ülkelere kaçmayı başarmış olan Tapınakçılar
dahi takibata uğramışlardır. Fransa dışında, İtalya, Almanya,
İngiltere gibi ülkelerde de Tapınakçılar sorgulanmış, bazı
ülkeler ise çeşitli sebeplerle onları korumaktan vazgeçmemişlerdir.
Özellikle İngiltere’de kral II. Edward 10 Kasım 1307de Papa’ya
yazdığı mektupla, Tapınakçıları korumuş ve onlara karşı
bir şey yapmayacağını belirtmiştir. Ancak iki yıl sonra,
V. Clement’in yaptığı sorgu ve papalık beyannamesinde geçen
ifadeler sonucunda Tapınakçıları yargılamayı kabul etmiştir.
Papalık tarafından yayınlanan belgeye göre Tapınakçılar
‘bilinen sapkınlığa ait söylenemeyecek günahlar ve nefret
uyandırıcı suçlar’ işlemişlerdir ve bu durum, herkes tarafından
bilinmektedir.
Sonuçta, 1312’de toplanan Viyana Konsülü’nün
kararıyla Tapınakçılık tüm Avrupa’da yasaklanmış, yakalanan
üyeleri cezalandırılmıştır. Papa V. Clement’in 22 Mart 1312’de
yayınladığı ve tarihe “Vox in excelso”
adıyla geçen fermanıyla tarikat dağıtılmış ve -kağıt üzerinde-
resmi olarak tarihten silindiği kabul edilmiştir:
“... Dinle! Hiddetlenmeye zorlanmış peygamber:
Şehrin halkından bir ses! Tapınaktaki bir ses! Değersizlikleri
kötülüklerinden dolayı görülmektedir. Onları evinden dışarı
at, köklerinin kurumasına izin ver, onların meyva vermelerine
izin verme ve bu evin, acının tökezleyen sütunları olmasına,
ya da can yakan bir diken olmasına izin verme.
Yakın geçmişte, başpiskopos seçimleri zamanında,
Lyon’daki taç giydirme töreninden önce ve sonra Tapınak
şövalyelerinin öğretmenleri, yönetimi ve kardeşleri tarafından
gizli tehditler aldık.
Roman kilisesi bu adamları onurlandırdı,
Tapınak Şövalyelerini Hıristiyanların düşmanlarına karşı
silahlandırdı ve onları özel bir şekilde destekledi. Bunlara
en yüksek düzeyde vergiler verildi. Ancak Hıristiyanların
düşmanlarına karşı oldukları zannedilen bu grubun karşısında
aslında Hz İsa bulunmaktadır. İnançlarını değiştiren bu
kafirler (Tapınak şövalyeleri) günahın içine düşmüştü, çok
kötü bir alışkanlıkları olan putperestlikleri, ölümcül sonuçlara
yol açan homoseksüellikleri ve diğerleri...”
Tapınakçılar Yeraltında
Tapınakçıları ortadan kaldırmak o kadar
kolay değildi. Büyük Üstad De Molay ve bir kısım şövalye
ortadan kaldırılmış olsa bile, bütün Avrupa’yı ve Ortadoğu’yu
sarmış olan Tapınakçılar gizli de olsa varlıklarını devam
ettirmişlerdir. Sadece Fransa’da şövalyelere ait 9000 temsilcilik
ve çeşitli ülkelere yayılmış binlerce şato ve Tapınakçı
merkezi vardır. Bu merkezler, hem Tapınakçıların organize
oldukları, tören yaptıkları evler hem de o dönemin para
trafiğini kontrol ettikleri yerler haline gelmişlerdir.
Dönemin kaynaklarına göre Fransa’da yaklaşık 2000 şövalyeden
sadece 620 tanesi engizisyon tarafından cezalandırılmıştır.
Tahminlere göre, o dönemde en az 20 bin şövalye ve şövalye
başına 7-8 kişilik kadro faaliyet halindedir. Yaklaşık 8
kişilik olan bu kadrolar, denizcilikten, ticarete kadar,
tarikat mensuplarının her türlü işlerini organize etmekteydiler.
Yani basit bir hesap yapıldığında, Tapınakçılar takibata
uğradıkları dönemde en az 160 bin kişilik bir güce sahiptirler.
Bir ağ gibi bütün Avrupa’yı ve Akdeniz kıyılarını ören bu
kadro, aynı zamanda dönemin en büyük lojistik gücünü de
meydana getirmekteydi. Bütün bu merkezlere dağılmış mal
varlığını ele geçirmek, ne Fransa Kralı ne de Papa için
mümkün olmamıştır. Krallarla yarışan bu mal varlığı, Tapınakçılara
her türlü korumayı ve güvenceyi sağlamaya yetmiştir. Yani
Kilise’nin resmen ortadan kalktığını öne sürdüğü tarikatçılar,
bütün Avrupa’da, özellikle de İngiltere gibi Kuzey ülkelerinde
yeraltında faaliyetlerine devam etmiştir:
“Kutsal Toprakların kaybını izleyen yıllarda,
Tapınakçılar, kendi devletlerini kurma konusunda gittikçe
artan bir arzu göstermişlerdir. Bu, ne Yeni Dünya’da (Amerika)
bir Eldorado (Altın Ükesi), ne de karanlık Afrika’da, Prester
John benzeri gizli bir krallıktır. Nitekim Tapınakçılar
kesinlikle Avrupa’da olup biten her şeyin merkezinde oldular,
ve dahası bugünkü bildiğimiz şekliyle Batı Dünyası’nın oluşumunda
kısmen aracı oldular. Tapınakçıların devleti İsviçre idi,
halen de öyledir."35
|
 
|
|
Tapınakçılar, dünya görüşü ve
yaşam felsefesi bakımından Yahudi mistik öğretisi
olan Kabala'dan etkilenmişlerdir. Üstte, Ortaçağ'a
ait bir Kabala metni.
|
16. yüzyıldan kalma Kabalistik
bir yazma.
|
Üstteki kaynakta da belirtildiği gibi,
Fransa’dan kaçan Tapınak şövalyelerinin yeniden yapılanmak
ve faaliyetlerini güvenli bir şekilde devam ettirebilmek
için seçtiği yerlerden biri bugün İsviçre olarak bilinen
bölgedir. İsviçre’nin geleneksel yapısının oluşmasındaki
Tapınakçı etkisi bugün bile kolaylıkla görülebilmektedir.
Kendisi de mason olan ve Tapınak şövalyeleri konusunda uzman
olan The Warriors And The Bankers (Savaşçılar ve
Bankacılar) kitabının yazarı Alan Butler, 1999 yılında yaptığı
bir şöyleşide bu konuyu şöyle delillendirmektedir:
"Bu konunun önemli birkaç nedeni
var, örneğin;
1. İsviçre'nin kuruluşu
Tapınakçıların Fransa'da zulme uğratıldığı
ana denk geliyordu.
2. İsviçre, Fransa'nın
sadece doğusunda olduğundan, Tapınakçı
kardeşlerin tüm bölgeden topluca kaçması
daha kolaydı.
3. İlk İsviçre kantonları
tarihinde bazı dedikodular vardı bunlar
da beyaz giysili şövalyelerin gizlice ortaya
çıktıkları ve yerli halkın yabancıların
egemenliğine karşı özgürlüklerini kazanmalarına
yardım ettikleri idi.
4. Tapınakçılar bankacılıkta,
tarımda ve mühendislikte gelişmişlerdi.
Bu benzer bakış açısı düşmanlarında
da görülüyordu ve bu bölgelerin birbirinden ayrılmasının,
nihayet İsviçre'ye geçilmesinin ilk basamağıydı.
5. Ünlü tapınak haçı, çoğu
İsviçre kantonunun bayrağında bulunuyor
ve tapınak şövalyeleri için önemli olan
diğer amblemlerde, anahtarlar ve lambalar gibi..."
Kaçak Tapınakçıların önemli bir bölümü
de, 14. yüzyıl Avrupası’nda Katolik Kilisesi’nin otoritesini
tanımayan yegane Krallığa, yani İskoçya’ya sığındılar. İskoç
KralI Robert Bruce’un himayesi altında yeniden örgütlendiler.
Bir süre sonra da, varlıklarını sürdürmek için iyi bir kamuflaj
yöntemi buldular: Ortaçağ’da Britanya Adası’ndaki en önemli
“sivil toplum örgütü” olan duvarcı loncalarına sızdılar
ve bir süre sonra da bu loncaları tamamen ele geçirdiler.
Birer mesleki örgüt olan loncalar böylece felsefi ve siyasi
bir amaç kazandı ve mason localarına dönüştü. (Masonların
“operatif masonluktan spekülatif masonluğa geçiş” dedikleri
süreç de budur.)
Fransa’daki takibattan kurtulan yaklaşık
30-40 bin kadar Tapınakçının yeraltında devam eden faaliyetleri
masonik bir kaynakta şu şekilde anlatılmaktadır:
“Bazı Tampliye şövalyeleri mason kılığına
girer ve masonların arasına karışarak hayatlarını kurtarır.
Bazıları, ülke dışına kaçabilmek için masonlara verdikleri
Laissez Passer’leri kullanır. Bir kısım Tampliye, İspanya’ya
geçerek, Caltrava, Alcantara, Saint Jacques de I’Epee tarikatlarına
katılır, diğer bir kısmı da, Portekiz’e geçip Ordre du Christ
örgütüne dönüşür. Başka bir grup Roma-Germen İmparatorluğuna
geçip Toton şövalyelerine katılır. Oldukça büyük bir grup
Hospitaliyeler’e iltihak eder. İngiltere’deki Tampliye’ler
bu olay sırasında önce tutuklanarak sorguya çekilir. Ancak
hemen serbest bırakılır. Hattâ bazı ülkelerde haklarında
hiçbir işlem yapılmaz.
Tampliye’ler, 1804 yılına kadar, yani Bernard-Raymond
Fabre Palabrat de Spolete bu tarikatın yeniden Büyük Üstadı
oluncaya kadar, tarih sahnesinden çekilmiş görünür. Bu kişinin
1814’de yaptığı tesadüfi keşif çok ilginçtir. Spolete, 1814
yılında Paris’te Seine nehri kıyısındaki sahafların tezgâhlarında
bir elyazmasına rastlar. Grekçe elyazmasında Yuhanna İncili’nin
bir tefsiri yer almaktadır. İncil’in son iki kısmı yoktur.
Onun yerine üçgenlerle ayrılmış bazı açıklamalar bulunmaktadır.
Bu kısımları dikkatle tetkik ettiğinde, bunun Tampliye’lerin
5. Büyük Üstadı Bertrand de Blanchefort (1154)’den başlamak
üzere 22. Büyük Üstadı Jacques de Molay’a ve devamla 23.Büyük
Üstâd Larmenius de Jerusalem (1314)’den Claude-Mathieu Radix
de Chevillon (1792)’a kadar uzanan bütün Tampliye Büyük
Üstâdlarını kapsayan bir liste olduğunu anlar. Bu belgeden,
Jacques de Molay’ın Büyük Üstâdlık görevini Larmenius de
Jerusalem’e vasiyet ettiği varsayılır. Bu da Tampliyeler’in
hiçbir zaman ortadan kalkmamış olduğunun kanıtı sayılır.
Nitekim, günümüzdeki Tampliyeler aynı zamanda birer Hürmason’dur.”
Umberto Eco’nun kitabında aktarılan bir
bilgi de bu açıdan ilginçtir:
“Beaujeu’den sonra, tarikat, varlığını
bir an bile ara vermeksizin sürdürdü. Aumont’dan günümüze
dek, tarikatın kesintisiz bir dizi Büyük Üstadı’nı biliyoruz.
Bugün tarikatı yöneten, ünün yüce görevlerini yürüten gerçek
Büyük Üstadın ve gerçek Üstlerin adları ve oturdukları yer
bir giz, yalnızca gerçek aydınlanmışlarca bilinen erişilmez
bir giz olarak kalmışsa, bunun nedeni, tarikatın saatinin
henüz gelmemesi, vaktin henüz dolmamasıdır...”
Konuyla ilgili çoğu kaynak tarafından,
Büyük Üstad Jacques de Molay’ın ölümüyle birlikte, hayatta
kalan Tapınakçılar tarafından bir komplo tasarlandığı öne
sürülür. Buna göre, Tapınakçılar’ın amacı, kendilerini yasaklayıp
Üstad’larını öldüren Papalığın ve bazı Avrupa krallıklarının
yıkılmasıdır. Bu amacın nesiller boyunca aktarıldığını ve
Tapınakçılık’ın devamı olan İllüminati ve masonluk gibi
örgütlerce sürdürüldüğü söylenir. Masonluğun etkisiyle gelişen
ve Fransız tahtının yokolmasını sağlayan Fransız Devrimi
de bunun bir sonucu olarak yorumlanır...
Hatta, yaygın bir söylentiye göre, Fransız
Devrimi sırasında Kral XVI. Louis’nin giyotinle kafasının
kesildiği gün, bilinmeyen biri sekiye çıkar ve ‘Jacques
de Molay, öcün alındı!’ diye bağırır.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu konuyu daha detaylı olarak
inceleyeceğiz.