TÜRKİYE'DE MASONLAR
(YA DA TAPINAK ŞÖVALYELERİ)
Masonluğun Türkiye'de ortaya çıkışı 19. yüzyılın ortalarına
kadar uzanmaktadır. Türkiye'de masonluk tarihi konusunda
yapılan ciddi çalışmalarda genellikle 5 dönemden söz edilmektedir.
Bunların birincisi "1909 yılı öncesi" dönemdir. Bu dönem,
Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bir takım locaların kurulduğu,
ancak özellikle Sultan Abdulhamid'in sistemli çalışmaları
dolayısıyla bunların bir türlü toparlanamadıkları dönemi
kapsamaktadır. Mason locaları bu dönemde dışa bağımlıdır
ve yönetim mekanizmaları da yabancı localar tarafından belirlenmektedir.
Türk masonluğunun ikinci dönemi "1909-1935 yılları arası"nı
kapsar. 31 Mart (13 Nisan 1909) ayaklanmasının ardından
Abdulhamid'in tahttan indirilmesi ile başlayan bu dönemde
masonlar siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Yurt dışından
yönetilen mason locaları, halktan gelen tepkiyi hafifletmek
amacıyla göstermelik olarak ilk kez milli bir kimliğe bürünmüşlerdir.
Bu dönemin başlarında masonların kontrolündeki İttihat Terakki
Cemiyeti ön plana çıkmıştır.
Üçüncü dönem "1935-1948 yılları arası" dönem olarak bilinir.
1935 yılında Atatürk'ün, kökü dışarıda ve zararlı kuruluşlar
olduğunu söyleyerek locaları kapatması üzerine masonluk
Türkiye'de "uyku" dönemine girmiştir. Ancak bu 13 senelik
uyku döneminde masonlar faaliyetlerini Halkevlerinde sürdürmüşlerdir.
Türkiye'de masonların örgütlenmeleri "1948-1966 yılları
arası"nda yeniden canlanır, ancak masonlar bu dönemde Fransız
ve İskoç ritleri paralelinde ikiye bölünmüşlerdir.
Son dönem olarak da kabul edilen ve "1966 yılı ve sonrası"nı
kapsayan dönemde masonlar, bölünüp iki farklı çatı altına
girdikten sonra, faaliyetlerini sürdürmeye devam ederler.
Günümüzde de hala bu durum geçerlidir.
Tanzimat, Mustafa
Reşit Paşa ve August Comte
 |
Koyu
bir ateist olan Fransız düşünür Auguste
Comte, masonluk kanalıyla Osmanlı
toplumunu dinden uzaklaştıracak telkinlerde
bulunmuştu. |
Masonluğun Osmanlı topraklarında ilk ciddi
çıkış denemesi, 1839 Tanzimat Fermanı dönemindedir. Gerçekte
mason localarının ilk kuruluşları biraz daha gerilere gitmekle
beraber bunlar pek etkili olamamış, ilk localar iyi bir
örgütlenmeye ve ciddi bir faaliyet içine girememişlerdir.
Bu dönemde masonluğun parlayan yıldızının ise, Tanzimat
Fermanı'nın da mimarı olarak bilinen Mustafa Reşit Paşa
olduğu söylenir.
Masonik kaynakların bildirdiğine göre, Mustafa Reşit Paşa,
ilk kez Londra'da masonlarla bağlantı kurmuş ve 1830'lu
yıllarda tekris edilerek örgüte katılmıştır. Hangi locada
tekris edildiği ise tam olarak bilinmemektedir. Türkiye'deki
masonların yayın organı Mimar Sinan dergisi, Mustafa
Reşit Paşa'dan şöyle söz eder:
"Doğru gördüğünüz yolda sizden daha kudretli
olanlarla mücadele etmeniz gerekiyorsa rahat ve fütur gerektirmeksizin,
düşünceye karşı savaşınız. Hak bellediğimiz yolda tek başına
olsanız ilerleyeceksiniz. İçtihatlarınızı hiçbir zaman gizlemeyeceksiniz."
(Bu) Telkin, Mithat Paşa ve daha pek çok masonun kabul ettiği
gibi Koca Reşit Paşa'nın da yaşantısının önderi, buyruğu
değil midir? Kendi idam talebini padişaha götürürken, Hattı
Hümayun'u okumaya giderken, Hattı Hümayun'u okurken, dimdik,
kendine güven içinde, kendini bilen, yaptığını, yapmak istediğini
bilen, gerekirse başını verebilecek kararlı Koca Reşit Paşa,
yukarki ritüelik emirlerin insanı değil midir? 135 yıl önce
Gülhane Meydanı'nda Hattı Hümayun'u tam bir cesaretle okuyarak
insanlık ve millet yolunu aydınlatmak üzere yaktığı nurun
aydınlığını hala görmekte olduğumuz büyük kardeşimiz Koca
Reşit Paşa'nın hatırası önünde saygı ile eğiliyoruz.59
Aynı derginin bir başka sayısında ise şöyle
denir:
Koca Reşit Paşa, masonluğun yontup is'ad eylediği bir ulu
yurtseverlik anıtı, tarihin vefalı koynunda ölümsüzlük uykusuna
dalmış bulunuyor; bu uyuyuşta, bir mabetten aldığı nur ve
ziya ile vatan mabedini aydınlatmış olmanın derin huzuru
var.60
Peki Mustafa Reşit Paşa'nın mimarı olduğu
Tanzimat'ın anlamı ve sonucu nedir?
  |
Sultan
Abdülhamid, yıkılmanın eşiğine
gelmiş olan dev imparatorluğu 33 yıl
boyunca son derece akılcı ve başarılı
bir politika ile ayakta tuttu. Dahası gerçekleştirdiği
reformlarla modern Türkiye'nin temellerini attı. |
Abdülhamid döneminin bazı
önemli icraatları: Bağdat demiryolunun
açılışı, Dar-ül Fünun'un
(bugünkü İstanbul Üniversitesi) açılışı
ve Haydarpaşa Garı'nın inşası.
|
Tanzimat'ın hem olumlu hem de olumsuz sonuçları
vardır ve bu, 150 yıllık bir tartışma konusudur. Gerçekte
Tanzimat'ın çıkış noktası, yani Osmanlı'nın Batılı güçler
karşısında geri kaldığı, dolayısıyla bir reform süreci başlatması
gerektiği doğru bir tespittir. Ancak Tanzimat'la birlikte
sadece gerekli teknik reformlar değil, aynı zamanda o dönemde
Avrupa düşüncesine egemen olan materyalist felsefenin Osmanlı'ya
ithali de başlamıştır.
Konu incelendiğinde, Avrupalı masonların, localar aracılığıyla,
Mustafa Reşit Paşa gibi Tanzimat erkanına materyalizm telkini
yaptıkları görülmektedir. Mustafa Reşit Paşa'nın bu anlamda
çarpıcı bir bağlantısı, ünlü ateist Fransız düşünür Auguste
Comte ile kurmuş olduğu yakınlıktır. Ateizmin ve din aleyhtarlığının
doruk noktası olan "bilim dini" pozitivizmi ortaya atan
Auguste Comte, Mustafa Reşit Paşa'yı etkisi altına almaya
çalışmış, hatta bu yakınlık Padişahın, Reşit Paşa'yı ilk
Sadrazamlığı döneminde görevden almasına sebep olmuştur.
Sık sık Mustafa Reşit Paşa'ya mektup yazarak ona ateist
ve din aleyhtarı bir felsefe aşılamaya çalışan Auguste Comte,
bir mektubunda şunları yazmıştır:
Dirayetle başarmış olduğunuz görevinizden
geçici olarak ayrılmak sureti ile elde ettiğiniz boş zamanlarınız
bugün bana şunu ümit etmek imkanını vermiştir ki, önce kendi
doktrinimin genel hatlarını size arzeden pozitivist kateşizmaya,
sonra da onu değişmez bir şekilde kuran pozitif politika
sistemine gereken dikkati esirgemeyeceksiniz....
Birçok yüzyıldan beri, gerek Doğu gerekse
Batı, bugüne kadar bir türlü elde edilemeyen evrensel
bir din aramaktadır... Halbuki tek dine inanış,
muayyen hümanite duygularına hareket getirmektedir. Bununla
beraber tecrübe ve akıl böyle bir ümidin boş olduğunu ispat
etmiştir.
Hiçbir metafizik intikal devresine lüzum hasıl olmadan doğrudan
doğruya İslamlıktan Pozitivizme geçerken,
Müslümanlar, din inancıyla ve hümanite anlayışı ile evrensel
muzafferiyeti sistemleştirecek olan büyük peygamberlerine
mahsus olağanüstü değerde yüksek fikirlerinin gerçek devamcılarını
anlamakta gecikmeyeceklerdir.
Müslümanlar böylelikle esasen faydasız olan bir siyasi birlik
fikrinden vazgeçerlerse Osmanlı İmparatorluğu'nun lüzumlu
görünen dağılışından üzüntü duymayacaklar, tersine olarak,
geçici hakimiyetlerinin vermiş olduğu kazançlarını sınırlayan
sosyolojik kanun tatbikatını görmüş olacaklardır.
Aynı zamanda Osmanlı şefleri hala kendilerinden
daha az mütecanes bir devletin müstakbel istilaları ile
ilgili ve kendiliğinden bir dağılmaya tamamen boyun eğmiş
olarak hayali de olsa felaketli ve korkunç endişelerden
milletlerini kurtulmuş göreceklerdir. Politik tesirler,
ancak İslam dini'nin temel ruhuna göre, umumi efkarın ve
örflerin beraberliğini sağlamak ve sağlamlaştırmak gayesine
mutaf olduğu içindir ki, Osmanlılar yakın bir gelecekte
Tanrı yerine hümaniteyi benimsemek sureti ile bu
büyük gayenin hedefine en kısa yoldan ulaşacağını göreceklerdir.61
Comte'un Mustafa Reşit Paşa'ya yazdığı
bu metindeki telkinler son derece dikkat çekicidir: Osmanlı
halkının İslam'ı bırakıp din olarak pozitivizmi benimsemesi
tavsiye edilmekte, böylece "faydasız olan siyasi birlik
fikrinden", yani Osmanlı'nın ve dünya Müslümanlarının birliği
düşüncesinden vazgeçecekleri ümid edilmektedir. Comte, Osmanlı
halkına "Allah yerine hümaniteyi" benimsemelerini de tavsiye
etmektedir ki bu, masonluğun temel felsefesi olan "seküler
hümanizm" adlı çarpık inanışın bir ifadesidir. (Seküler
hümanizm için bkz. Harun Yahya, Global Masonluk, 2002)
Comte'un satırlarında geçen bu
telkinlerin son derece akıl dışı olduğu
ise kolaylıkla görülebilir. Tüm insanlar Allah'ın
yarattığı ve dolayısıyla O'na karşı
sorumlu olan kullardır. İnsanların Allah'tan
yüz çevirerek "hümanite"yi, yani birbirlerini bir yaşam
gayesi haline getirmeleri ise, toplu bir cehalet ve aldanıştan
başka bir şey değildir. Peygamberler tarih
boyunca bu cehaletle savaşmışlardır.
Kavmine "Ey kavmim, sizce benim yakın-çevrem,
Allah'tan daha mı üstündür ki, O'nu arkanızda-unutuluvermiş
(önemsiz) bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim,
yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır"
diyen Hz. Şuayb gibi. (Hud Suresi, 92)
Comte ve benzeri 19. yüzyıl ateistleri,
(örneğin Darwin, Marx, Freud veya Durkheim) en eski çağlardan
beri var olan bir yanılgıyı "yeni" gibi sunmak ve sistematize
etmekten başka bir şey yapmamışlardır. Bu yanılgının tüm
Avrupa'da, sonra da diğer medeniyetlerde hızla yayılmasının
en önemli nedenlerinden biri ise, masonluk örgütüdür. Pozitivizmi
ve diğer her türlü materyalist felsefeyi bir din gibi benimseyen
masonluk, bunları önce elitlere sonra da onlar aracılığıyla
kitlelere empoze etmek için sistemli bir mücadale yürütmüştür.
Masonluğun Osmanlı ve Türkiye içindeki misyonunu da asıl
olarak bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Örgüt, bir tür
"dine karşı propaganda ve dine karşı mücadele" birliği gibi
çalışmıştır. Yerli masonların tarihinden bazı önemli kesitlere
baktığımızda karşımıza anlamlı bir tablo çıkmaktadır.
Jön Türkler, İttihat
Terakki ve Masonlar
Tanzimat devrinden sonra I. Meşrutiyet
gelir. Bu kısa dönemin hemen ardından da, 33 yıl sürecek
olan Sultan Abdülhamid devri başlar. Abdülhamid meşrutiyet
yönetimini kaldırmış ve ülkeyi kendi yönetimi altında tutmuştur.
Bazı tarihçiler bu nedenle Abdülhamid devrini "istibdat"
(baskı) dönemi olarak kabul etmeye ve kötülemeye eğilimlidirler.
Oysa gerçekler farklıdır.
 |
Paris'te
düzenlenen "I. Jön Türk Kongresi"nden bir görünüm. |
Sultan Abdülhamid, dağılmanın eşiğine gelmiş
olan imparatorluğu, 1876'den 1909'a dek büyük bir diplomatik
denge politikası ile ayakta tutmuş ve ölümcül savaşlara
girmekten korumuştur. Dahası, yönetimi boyunca Osmanlı'nın
idari sisteminde, yargısında, eğitim sisteminde, askeri
düzeninde ve daha pek çok alanda çok önemli reformlar gerçekleştirmiştir.
Sonradan İstanbul Üniversitesi haline gelecek olan Dar-ül
Fünun (Bilim Yurdu) onun zamanında açılmıştır. Ülkedeki
telgraf ve demiryollarının temeli onun zamanında atılmıştır.
Cumhuriyeti kuran kuşak, Büyük Önder Atatürk de dahil olmak
üzere, Abdülhamid'in açtığı modern okullarda eğitim görmüş
ve yetişmiştir. Abdülhamid'in rejiminin "kanlı" olduğu iddiası
ise gerçek dışıdır. En şiddetli muhaliflerine bile idam
değil, sürgün cezası öngören bir padişah için böyle bir
tanım yapmak, en hafif ifadeyle haksızlıktır.
Bütün bu gerçekleri göz ardı eden "Abdülhamid
düşmanlığı"nın gerçek nedeni ise, bu büyük Sultan'ın dindar
bir Müslüman oluşu ve Osmanlı'yı İslam ahlakının gereğine
göre yönetmiş olmasıdır.
Abdülhamid döneminde
ona muhalefet eden aydınlar ise "Jön Türkler" (Genç Türkler)
olarak bilinirler. Jön Türkler ortak bir fikriyata sahip
değildirler, aralarında İslami duyarlılığa sahip olanlar
da vardır. Ancak çoğu, Batılı felsefe, ideoloji ve sistemleri
benimsemiş ve Osmanlı'nın kurtuluşunun bunları benimsemekten
geçtiğini sanan kimselerdir. Çoğu iyi niyetli olmasına,
ülkeyi kurtarma hayaliyle yola çıkmasına rağmen, savundukları
fikirlerin önemli bir bölümü yanlıştır ve nitekim Abdülhamid'i
devirdikten sonra ülkeyi sadece bir on yıl içinde yıkmaları,
bunun tarihsel bir kanıtı olmuştur. Jön Türkler'in bir fraksiyonu
olmasına karşın, 1910'dan itibaren bu hareketin tümüne egemen
olan, 1913'ten itibaren de ülkenin tek gerçek yöneticisi
haline gelen İttihat ve Terakki Partisi, "Abdülhamid karşıtlığı"nın
Osmanlı'yı iyiye götürmediğinin ispatıdır.
Jön Türkleri ve İttihatçıları yukarıda
sözünü ettiğimiz "Batılı felsefe, ideoloji ve sistemlere"
yönelten etkenlerin başında ise, bu hareketlerin içindeki
masonik etken gelmektedir.
Paris'te yayınlanan Le Temps gazetesinin
20 Ağustos 1908 tarihli sayısında, Selanik'teki iki önemli
İttihatçı, yani Refik Bey ve Binbaşı Niyazi ile yaptığı
röportajda verilen bilgiler, masonluğun bu hareket içindeki
etkisini göstermektedir:
Mülakatı yapan gazeteci İttihad-ı Terakki'nin
1905 ila 1908 tarihleri arasında masonluktan ne kadar yardım
gördüğüm ve etkilendiğimi sordu. Verilen cevap ilginçtir
ve şu şekilde özetlenebilir. Masonluk ve bilhassa İtalyan
masonluğu bize manen destek oldu. Selanik'te Müteaddit localar
faliyette idi. Hakikatte İtalyan locaları İttihat Terakki'ye
yardımcı oldular ve bizleri korudular. Çoğumuz mason olduğumuz
için genelde teşkilatlanmak için localarda toplandık. Üyelerimizi
de genelde localardan seçmeye çalışırdık. Localardaki faaliyetlerimizden
İstanbul şüphelenmeye başladı ve birkaç hafiye localara
sızmayı başardı.62
2. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a
gelen Balkan Komitesi'nin kurucusu Roden Buxton ise, İttihat
Terakki Cemiyeti'ne giriş töreninin, masonluğa giriş töreninin
bir kopyası olduğuna dikkat çekmiştir:
Cemiyete katılmak isteyen adaya, önce büyük
bir sır açıklanacağı bildiriliyor ve güvenilirliği araştırıldıktan
sonra yemin ettiriliyordu. Bundan sonra kabul safhası geliyordu.
Üye adaylarının gözleri bağlanıyor, ardından adaylar bilinmeyen
bir odaya götürülüyor ve gözleri açıldığında kendilerini
loş bir odada, kara maskeli üç yabancı karşısında buluyorlardı.
Burada her aday yemin ediyor, kılıca elini basıyordu. Bu
yeminde sırları gizleyeceği ve cemiyete ihanet edenler yakınları,
sevdikleri bile olsa öldüreceği gibi hususlar vardı. Haberleşme
ise kuryeler arasında sağlanıyordu.63
İlhami Soysal da masonluk ile
İttihatçılık arasındaki ilişkiye
ayrıntılarıyla değinmiştir:
Selanik'teki Makedonya Rizorta Locası ve
Veritas Locası başlangıçta içindeki Türkler azınlıkta olmasına
karşılık giderek Türklerin denetimine geçmiş ve İttihat
Terakki Cemiyeti'nin bir noktada kaynakları olmuşlardı.
İttihat Terakki Cemiyeti'nin önderleri Talat Paşa, Mithat
Şükrü Bleda, Kazım Paşa, Manyasizade Refik, Kazım Nami Duru,
sonradan Muş milletvekili olan Binbaşı Naki, Drama Jandarma
Komutanı Hüseyin Muhittin, Maliye müfettişi Ferit Aseo,
Makedonya Rizorta locasındandırlar. Emmanuel Karasu, sonradan
Bahriye nazırı olacak Cemal Paşa, Faik Süleyman Paşa, İsmail
Canbolat, Gümülcine Mebusu Hoca Fehmi Efendi, Mustafa Doğan,
sonradan Babıali baskınında vurulan Mustafa Necip ise Veritas
locasında uyanmışlardır. Sonradan Sadrazam olacak Talat
Paşa ile Binbaşa Naki Bey hem Makedonya Rizorta Locası'nda
hem de bu Veritas Locası'nda çalışmalara katıldılar.64
Selanik'te bu gelişmeler olurken, masonlardan
büyük bir tehlikenin geleceğini hisseden Abdülhamid, mason
localarını denetim altına almaya çalışmıştır. Localarda
neler konuşulduğu ve oradaki yapılan faaliyetlerin içeriği
konusunda bir haber alma sistemi kurmuştur. Üstad mason
Kemalettin Apak, o dönemleri kendi bakış açısından şöyle
yorumlar:
Masonluk ve masonlar aleyhindeki sistemli
takibat 2. Abdülhamid zamanında çok sıkılaşmıştır. Sultan
Abdülhamid masonlardan korkmakta idi. Şunu da ilave edeyim
ki Abdülhamid'in masonlardan korkması haksız çıkmadı. Filvaki
fani mason olan Beşinci Sultan Murad, 28 senelik mahbes
hayatından sonra 1904 yılında ebediyet maşrıkına intikal
etti. Böylelikle Sultan Abdülhamid bu kabustan kurtulmuş
oldu. Fakat birazdan arzedeceğim veçhile, üç dört sene sonra
Rumelideki masonların büyük bir rol oynadıkları yeni bir
hareket hürriyet ve meşrutiyet nurunu memleket ufuklarında
parlattı. 1908 yılında Abdülhamid'e zorla kabul
ve ilan ettirilen ikinci meşrutiyetin nurlu meşalesini tutan
eller ve öncüler birer masondu... Şunu da belirtmek
lazımdır ki, Abdülhamid yalnızca İstanbul'da masonları takip
edip buralara serbesti vermiş değildi. Tazyikler bu bölgeye
(Rumeli'ye) de şamildi. Bilhassa Selanik'te locaların kapılarında
kıyafet değiştirmiş memurlar bekletilir ve kimlerin girip
çıktığı kontrol edilirdi. Fakat ne de olsa sarayın İstanbul'daki
nüfuzu ve ceberrutu buralarda sökmüyordu. Çünkü Selanik,
Kosova ve Manastır vilayetlerinde ecnebi kontrolü mevcut
idi.65
Kısacası masonluk, Osmanlı'nın son yarım
yüzyılına damga vuran Abdülhamid-Jön Türk çatışmasında Jön
Türklerin yanında yer aldı ve bu hareketin içinde büyük
bir güce ulaştı. Bu, masonluğun siyasi etkisi-daha doğrusu
zararı-idi. Örgütün daha kalıcı olan etkisi ve zararı ise,
Avrupa'daki biraderlerinden öğrendiği materyalist felsefeyi
Türk toplumuna empoze etmek oldu.
Bir "örnek" üzerinde incelemede bulunmak,
masonluğun söz konusu materyalist felsefesinin ne boyutlara
uzandığını gösterebilir.
Osmanlı Döneminden
Din Karşıtı Bir Mason: Abdullah Cevdet
İttihat ve Terakki'nin kurucuları arasında
yer alan Abdullah Cevdet, dine karşı yürütülen savaşın Türkiye'deki
ilk öncülerinden biriydi. Toplumu dinden koparmak için kapsamlı
bir "dünya görüşü" oluşturmuştu. Ona göre, modern uygarlığın
temeli din dışı bir kültüre dayanmalıydı. İslam ise, sözde
"ilerlemeye engel olduğu" için toplumsal yaşamın tümüyle
dışına çıkarılmalıydı.
Abdullah Cevdet, adını asıl olarak İttihat
Terakki Cemiyeti'nin kuruluş aşamasında duyurdu. Kendisi
gibi İttihat Terakki'nin kurucularından olan mason İbrahim
Temo'nun görüşlerinden etkilendi. Temo'nun kendisine vermiş
olduğu Felix Isnard'ın Ruhçuluk ve Maddecilik ve
Louis Büchner'in Madde ve Kuvvet adlı kitaplarını
okuyarak materyalizme ilk adımı attı. "Biyolojik materyalizm"
konusunda yazmış olduğu yazılardan dolayı dindar kesimden
kuvvetli tepkiler aldı.66
Cevdet, Darwin'in evrim teorisinin büyüsüne
de kapılmış ve o dönemlerde Avrupalı ırkçılar arasında çok
popüler olan "öjeni" (bir ırkın seçmeli çiftleşme yönetimiyle
genetik olarak iyileştirilmesi) kavramından etkilenmişti.
Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi
Abdullah Cevdet'in görüşlerini şu şekilde özetler:
Abdullah Cevdet'in biyolojik materyalizminin
diğer bir özelliği de, toplumsal elit yaratmada elverişli
bir teorik açıklığa sahip oluşudur. Ernest Haeckel'in tüm
canlıların evrimleşmesi sürecindeki eşitsiz gelişim ilkesi
ve Darwin'in doğal eleme teorisi, Abdullah Cevdet'e bazı
insanların eğitim yoluyla diğerlerinden farklılaşarak seçkinleşebileceği
ve toplumsal ilerlemenin ancak bu seçkin kadronun öncülüğünde
gerçekleşebileceği inancını vermiştir. 67
Abdullah Cevdet 1903 yılında İçtihat dergisini çıkarmaya
başladı. Bu dergi aracılığıyla İslam'a ve Hz. Muhammed'e
sürekli sözlü saldırılar ve iftiralar içeren yazılar yayınladı.
Abdullah Cevdet Şubat 1909'da masonların desteği ile "İçtihat
Evi" adında bir yayınevi kurdu. Bu yayınevinde çıkarmış
olduğu bir dizi kitap, halk arasında büyük reaksiyonun oluşmasına
neden oldu ve önce yayınevi, ardından da İçtihat
dergisi kapatıldı. Abdullah Cevdet'in mahkumiyeti ve derginin
kapatılması dönemin bir gazetesine şu şekilde yansımıştı:
"Dinimize tecavüz edenlere ibret-i müessire: Abdullah Cevdet
Bey, bir makalesinde Din-i Mübin-i Muhammediye'ye tecavüz
ettiğinden dolayı iki sene hapse mahkum oldu." 68
Kapatılma kararının hemen adından İştihat,
İşhad, Cehd dergilerini çıkardı. Bir süre İkdam
ve Hak gazetelerinde başyazarlık yaptı. Yapmış olduğu
İslam'a saldıran yayınlar yüzünden Meşrutiyet döneminde
Şeyh-ül İslam'dan birkaç kez uyarı aldı.
Abdülhamid'in tahttan indirilmesine yardımcı oldu. Fakat
kendisi açısından ortamın hala güvenli olmadığını düşünerek
uzun süre ülkeye geri dönmedi. Döndüğünde ise İttihatçılar
tarafından Sağlık Umum Müdürlüğü'ne getirildi. Ancak bu
görevinde de aykırı fikirleri ile kısa sürede göze battı.
Kadınlara ilk kez genelev vesikası verilmesi uygulamasını
başlatınca, halktan gelen tepki üzerine hükümet tarafından
görevinden azledildi.
Abdullah Cevdet'in telif ve tercüme 70'e yakın eseri vardır.
Bunların arasında din aleyhtarı propagandanın en yoğun olduğu
kitap, Fransızca'dan tercüme ettiği Aklı Selim'dir.
19. yüzyılın tüm köhne ateist safsatalarının ısrarla işlendiği
bu kitabın önsözünde Cevdet, tapındığı "ilah"ın "hürriyet",
"fazilet" gibi Hümanist kavramlar olduğunu şöyle anlatır:
Aklı Selim, kudsi bir isyandır
ve bunu gönüllerde gezdirmek aşkının ateşi hiçbir zaman
söndürülemeyecektir. Promethe, Kafkas dağlarında değil,
gönül dağlarındadır ve zincirlerini kırmıştır. Mabudumuz
(İlahımız) fazilettir. Amali fazilet ise hürriyetsiz mümkün
değildir. Hürriyetlerin akdem ve akdesi fikir ve vicdan
hürriyetidir. Bu tercümenin mevzuu bir ubudiyet ve ibadettir;
hürriyet ilahına bir ubuduyet ve ibadettir.69
Abdullah Cevdet Fransız materyalistlerin
görüşlerini incelerken Fransız yazar Gustave Le Bon'un etkisinde
kaldı. Le Bon'un fikirleri doğrultusunda geliştirdiği "Türk
ırkının damızlık erkek yolu ile ıslah edilmesi projesi"
ise onu tekrar ülke gündemine getirdi.
Abdullah Cevdet'in inançlı bir aileden gelmesine rağmen,
ömrünü dine karşı mücadele etmekle geçirmesi son derece
ilginçtir. Osmanlı'nın son devrinde masonik öğretiyle zehirlenen
bir neslin en radikal temsilcisi olan Abdullah Cevdet'in
cenaze namazı da kıldırılmamıştır. Şu anda hayatta olmayan
tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı, Abdullah Cevdet'in cenaze
törenini şu sözler ile anlatır:
Abdullah Cevdet Allah'a inanmadığını söylüyordu.
İslam harflerinin şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Dini değerlerin
çoğuna karşı olduğunu yazıp söylüyordu. İşte bu adam ölünce
cenazesi Ayasofya Camii'ne getirildi. Öylece musalla taşında
duruyordu. Hocalar da namaz kıldırmaya yanaşmıyorlardı.
Bunun üzerine cenaze, belediyenin bir arabasına konularak
götürüldü. 70
Halkevleri, Köy
Enstitüleri ve Masonik Öğretinin Kitlelere Empoze
Edilmesi
Cumhuriyet'in kurulmasının ardından masonlar
CHP kadroları içinde örgütlenmeye başladılar. Atatürk 1935
yılında bu masonik örgütlenmenin farkına vararak locaları
kapattı. Ancak yine de masonik felsefe yaşamaya ve dahası
dönemin Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi kurumlarıyla
kitleselleşmeye devam etti.
Halkevleri'nin kuruluşunda tüm yetki, birçok
masum insanın asılmasından sorumlu olan Ankara İstiklal
Mahkemesi'nin mason reisi Dr. Reşit Galip'e verilmişti.
Dr. Galip, Halkevleri'nin açılışı ile ilgili TBMM'de yapmış
olduğu konuşmada İslam dininin Türkiye için yol gösterici
olamayacağını iddia etmişti. Halkevleri dergisinin
sahibi Doç Dr. Anıl Çeçen, bu fikirleri şöyle aktarıyordu:
Dr. Reşid Galip... Türk ulusunun ulusal
amacının artık değiştiğini, İslamcılık ve Osmanlıcılığın
ulusal hedef olamayacağını ancak çağdaş uygarlık yolunda
Türk ulusunun hakettiği yeri alabilmesinin yeni ulusal amaç
olabileceğini, Orta Asya'nın kuraklık içine girmesinden
sonra Türklerin dünyanın her köşesinde uygarlığı yakalamaya
çalıştıklarını, Türklerin tarihinin belirli dönemlerinde
bilim ve uygarlık açısından en üstün devletleri kurduklarını...(açıkladı)
71
Halkevleri'nin açılmasında adı geçen bir
diğer tanıdık isim, mason İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ydı.
Behçet Kemal Çağlar, 1935 Halkevleri adlı kitabının
önsözünü Kaya'ya ayırmıştı. Şükrü Kaya, Halkevlerini şöyle
anlatıyordu bu önsözde:
Halkevlerinin kültürel, sosyal ve ekonomik
bakımlardan az zamanda yaptıkları tenvir, irşat hizmetlerini
anlamak için kitaptaki yazılar ve rakamlar sağlamca şahittir.
Halkevleri vatandaşların medeni, bedii irfan ve zevk ihtiyaçlarını
tatmin edecek müesseselerdir. Her yurttaş orada bildiğini
öğretir, bilmediğini öğrenir. Her Türk münevveri bilgisini
istidadından ziyade bu milletin onu yetiştirmek için sarfettiği
emeği borçludur. Hiçbir makam, hiçbir memuriyet, hiçbir
eser bu borcu tam ödeyemez.72
1934 yılına gelindiğinde Halkevlerinin
sayısı 103'e çıktı. İlk olarak 1941'de açılan ve Halkevlerinin
köy şubesi konumundaki Halkodalarının toplam sayısı 4322'yi
bulmuştu. Üye sayısı 55 bini bulan Halkevlerinde 2 milyondan
fazla kişi "eğitim"den geçirilmişti bu süre zarfında.
1935 yılında Atatürk mason localarını yerinde bir kararla
kapattığında ise, masonlar kendilerine ilginç bir teselli
buldular. Ülkedeki en yüksek dereceli masonlardan biri olan
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, mason localarının kapatılması
kararını basına açıklarken Halkevleri'nin mason
localarının işlevini yerine getirdiğini ve bu yüzden mason
localarının kapatılmasında bir sakınca görmediklerini söylüyordu.
Üstad-ı Azam Kemalettin Apak Türkiye'de Masonluk
Tarihi adlı kitabında Kaya'nın bu yaklaşımını şöyle anlatıyor:
Bu 33 dereceli kardeşin toplantısında Şükrü
Kaya birader, masonluğun istihdaf eylediği sosyal
ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halk Evleri
ve Halk Odaları tarafından yapılmakta bulunduğu
gözönünde bulundurularak masonluğun artık faaliyetlerini
tatil etmesi lazım geldiğine partice karar verilmiş olduğunu,
Hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda olduğunu
bildirdi.73
 |
Mason
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel,
Köy Enstitüleri'ni masonik felsefeyi topluma
empoze etme aracı olarak kullanmak istiyordu. |
Yani Şükrü Kaya'ya göre masonluk ile
Halkevleri aynı felsefenin temsilcileriydi.
Halkevleri projesi ilerleyen yıllarda geliştirilmiş
ve "Köy Enstitüleri" adıyla daha da geniş ve kapsamlı bir
program başlatıldı. Mason Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali
Yücel'in yönetiminde kurulan Köy Enstitüleri de aynı Halkevleri
gibi, masonik felfeseyi topluma aktarma amacına yönelikti.
Bu felsefenin içeriği kısa sürede ortaya çıktı. 1945 yılında
Ankara'daki Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde kurulan
Köy Enstitüleri Dergisi, İslam dinine ve islam
dininin kutsal saydığı tüm değerlere gizli ve açık saldırmaya
başladı. Marksist eğilimleri ile tanınan İsmail Hakkı Tonguç'un,
adı geçen dergide yazmış olduğu bir makalede şu satırlar
dikkat çekiyordu:
Ümid edelim ki, yarının dünyası imanını göklerden gelecek
görünmez kuvvetlerle ve fizik ötesi fikirlerle beslenmesin.
Eğer onun kuvvetli ve mesut bir temeli olsun istiyorsak
biz insanlar yeni dünyaya şamil, ihtirassız, yalansız, insani,
rasyonel ve reel taze bir din vermeliyiz. Köy Enstitüleri'nde
yetiştirilen çocuklar, skolastiğe köle olmaktan kurtarılmaya
çalışılmıştır...74
Bu alıntıdaki "insani, rasyonel, reel ve
taze din" gibi içi boş kavramlar, da masonizmin temeli olan
seküler hümanizmin terimleridir.
Köy Enstitüleri'nin yayınlarında: Nazım Hikmet'in materyalist
felsefeyi savunan şiirleri, öğrencileri Allah'ın varlığını
inkara sürüklemeye yönelik mısralar, dinle ve kutsal değerlerle
alay eden hikayeler de yer alıyordu. Türkiye Gizli Komünist
Partisi'nin ilk Merkez Komitesi Azası Ethem Nejat'ın ve
Mustafa Suphi'nin fikirlerine dahi başvurulmuştu.
Dönemin güçlü kalemlerinden Peyami Safa,
Köy Enstitülerindeki Marksist propagandayı bir makalesinde
şu şekilde yorumlamaktadır:
Çocuklara Nazım Hikmet'in şiirlerini ezberleten,
marksizm hakkında konferanslar verdiren, dergilerinde de
marksizm hakkında makaleler neşreden Köy Enstitülerinin
komünist yuvaları olduğunu bilmeyen bir tek şuurlu Türk
aydını yoktur... Köy Enstitüsü mezunlarından yazı
hayatına girenleri Moskova Radyosu öve öve bitiremez. Daha
geçen gün bir lisede Komünist propaganda yaparken yakalanıp
ağır ceza mahkemesine verilen bir öğretmen de, yazıldığı
gibi filoloji mezunu değil, Köy Enstitüleri yetiştirmelerindendir.
Köy Enstitülerinin kapanması Kara Kuvvet'in zaferi ise,
30 Ağustos zaferine benzetilen kuruluşları Kızıl Kuvvet'in
zaferi midir? Kızıl olmayan mutlaka Kara mıdır? Hür milletler
camiası, kara milletler camiası mıdır?... Bu ters mantık
sistemine ve Moskova iddiasına göre Köy Enstitülerinin yerini
alan öğretmen okullarımız da kara öğretim okullarıdır. Çünkü
bu okullarda Marx'a kasideler okunmaz, Moskof hademesi Nazım
Hikmet'in plakları çalınmaz, şiirleri okutulmaz, şehirli
ile aynı hak ve imkanlara sahip köylü ayrı bir sınıf sayılmaz,
milli birlik parçalanmaz, sınıf kategorilere ayrılmaz.75
Köy Enstitüleri'ndeki bu Marksist propagandanın
ortaya çıkması üzerine TBMM üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı
oluştu. CHP saflarından da Köy Enstitüleri'ne karşı eleştiri
okları fırlatılmaya başladı. mason Milli Eğitim Bakanı Hasan
Ali Yücel'in yerine Milli Eğitim Bakanlığı'na getirilen
R. Şemsettin Sirer'in Bakanlık müfettişleri tarafından hazırlatmış
olduğu Köy Enstitüleri raporu ise ahlaki açıdan utanç vericiydi.
İşte bu rapordan bazı alıntılar:
1-12 Numaralı Belge: .... Enstitüsünün
kuruluşundan 1947 senesine kadar muhtelif zamanlarda kız
öğrencilerin büyük bir kısmı Enstitü öğretmenleri tarafından
rahatsız edilmiştir. Küme öğretmenlerinin, disiplin kurulu
üyelerinin, bakanlık müfettişi Ziya Karamuk'un imzalarını
taşıyan bu belgede, kız öğrencilerin öğretmenleri tarafından
bizzat öpülüp sıkılmak sureti ile çirkin muamelelere zorlandığı
ve ahlaksızlığa zorlandığı tesbit edilmiştir. Bu ahlaksız
ilişkiler sonucunda bazı öğretmenler, kız öğrencileri ile
kanun zoru ile evlenmek durumunda kalmıştır.
2-13 Numaralı Belge: ..... Köy Enstitüsünde
kız ve erkek öğrenciler enstitü civarındaki Kalaycı civarında
ve enstitü yatakhanesinde uygunsuz vaziyette yakalanmıştır.
3-14 Numaralı Belge:.... Köy Enstitüsü
mezunu bir köy öğretmeni, kendi okulu öğrencilerinden bir
kızı iğfal etmiştir. Ahlaki durumları arzedilen öğretmenlerin
yetiştirmiş olduğu öğrencilerin mezun olduktan sonra tayin
edildikleri okullarda öğretmenlerinden gördükleri gibi hareket
ettiklerinin delili olmak bakımından bu belge ayrıca bir
önem taşımaktadır.
Köy Enstitüleri ile ilgili raporda anlatılanlar
bu kadar değildir. Cinsel serbestliğin yanısıra öğretmen
ve öğrencilerin modernlik adına sabahlara kadar süren içki
alemleri raporda yeralan diğer örnekler arasındadır. Ayrıca
47 Numaralı belgede Enstitülerde gizli ve açık olarak ahlaksız
yayınlar yapıldığından ve Köy Enstitüleri Dergisi'nde
bu ahlaksız yayınlara çanak tutulduğundan, aile içi (ensest)
ilişkilere kadar vardırılan cinsel sapkınlıklara yer verildiğinden
bahsedilmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Fethi İsfendiyaroğlu,
Köy Enstitüleri'nde yapmış olduğu incelemeler sonucu elde
ettiği izlenimlerini şu sözleri ile ifade ediyor:
Umumiyetle sureti mahsusada köyden, köy
çocuğunun ailesi muhitinden çok uzaklarda, adeta dağ başlarında
kurulup, gerek köylülerin ve gerek şehirlilerin çevresinden
ayrı bulundurarak her türlü muzir telkinlere kolayca imkan
ve fırsat bulacak ıssız yerlerde işler hale getirilen ve
40 binden fazla köylümüzü milli ruhtan mahrum, muzir ve
solcu fikirlerin telkinine memur birtakım köy öğretmeni
yetiştirmeye çalışmışlar ve bunların vatan sevgisi ile dolu
olmayanlardan bir takımını maalesef tamamıyla zehirlemişlerdir.
Bereket versin ki bir çoğu, temiz köylülerimizin tertemiz
kanlı evlatları olduğundan bu menfi ve muzir propagandalar
ve yıkıcı telkinler onların asil ruhlarında bir iz bırakmamışlardır.
Hatta bir nevi reaksiyon husule getirmiştir...76
 |
Marksist
şair Nazım Hikmet'in materyalist felsefeyi
hararetle savunan şiirleri, Köy Enstitüleri'nin
yayınlarında özel bir yer tutuyordu.. |
Halkevlerinde ve Köy Enstitüleri'nde yürütülen
tüm bu ateist ve materyalist propaganda ile ahlaki dejenerasyon
sürecinin, masonların Türkiye için öngördükleri stratejinin
bir parçası olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu nedenledir
ki, Köy Enstitüleri'nin kapanmasından yıllar sonra bile
mason yazarlar ve gazeteciler Köy Enstitüleri'ni savunmuş
ve hatta bunların yeniden hayata döndürülmesi için çaba
harcamışlardır. Masonların yayın organlarından Mason
Dergisi'nde yer alan bir makalede, Köy Enstitüleri
için "Türk eğitim tarihinin en görkemli projesi" ifadesinin
kullanılması, yeterince açıklayıcıdır:
Orta eğitimin başlıca nitelikleri,
evrensel, insancıl, laik, pozitivist bir anlayıştan
kaynaklanan, ulusal bilinç veren eğitim program ve
politikalarıydı. Din dersleri kaldırılmıştı.
Kırsal Kesimin eğitimi T.C'nin karşılaştığı
en önemli sorunlarından biriydi. Köyün her açıdan
kalkınmasını sağlayacak, öğretim
biçiminin geliştirilmesi ve bu ereğe ulaşmaya
yönelik eğiticilerin yetiştirilmesi hızla
gerçekleştirilmeliydi. Köy Enstitüleri bu amaçla kuruldu.
Kanıma göre Türk eğitim tarihinin en görkemli
projesidir Köy enstitüleri.77
Aynı makalede mason yazar, Halkevleri için
de "misyoner bir anlayışın ürünü" ifadesini kullanmaktadır.
Söz konusu misyonerlik, kökeni Tapınak Şövalyelerine uzanan,
din düşmanlığını kendisine en büyük görev kabul etmiş bulunan
masonik misyonerliktir.
Masonların
Dine Karşı Savaşı
Kitabın önceki bölümlerinde incelediğimiz
gibi, masonluk, dine ve dini kurumlara karşı cephe alan
bir geleneğin temsilcisidir. Tapınak Şövalyeleri, Hıristiyanlık'tan
çıktıktan ve sapkın bir öğretiye kapıldıktan sonra Hıristiyanlarla
tarihsel bir mücadele içine girmiştir. Avrupa'da asırlar
boyunca dine karşı yürütülen mücadelede, öncülüğü Tapınakçıların
mirasçısı olan masonlar yapmıştır. Türkiye'de de masonluk,
pozitivist ve materyalist fikirleri kitlelere empoze eden
ve dindarlara karşı düşmanlık körükleyen bir örgüt olarak
işlev görmüştür.
Türk masonlarının kendi metinlerine baktığımızda,
dine karşı olan bu garip husumetlerinin ve bundan kaynaklanan
eylem planlarının ifadeleri ile karşılaşırız. Örneğin Mason
Mahfili'nin yayınlarındaki bir ifadede, "medreseler ve minareler
yıkılmadıkça, yani skolastik düşünceler, dogmatik inanışlar
ortadan kalkmadıkça, fikirlerdeki esaret, vicdanlardaki
ızdırap kalkmayacaktır" denmektedir. 78
Dini kurumların masonları ne kadar rahatsız
ettiği ise, Üstad-ı Azam Haydar Ali Kermen'in aşağıdaki
ifadelerinden anlaşılacaktır:
Nasıl ki Milli Meclis'te, hiç münasebet
almadığı halde caminin sıralarından yükselen ezan sesi "ben
yaşıyorum, ölmedim, ölmeyeceğim" diyen onun 'essela'sından
başka bir şey midir?... Memleket aydınlarının kulaklarını
tırmalayan bu ses, hepimizin ikaz ve basiret görevini ihtar
eden bir hatırlatmadır.79
Görüldüğü gibi ezan sesi masonların "kulaklarını
tırmalamakta" ve onlarca masonik görevlerini hatırlatan
bir uyarı gibi algılanmaktadır. "Ben ölmedim, ölmeyeceğim"
diyen dinin susturulmasını masonlar en büyük görev olarak
kabul etmişlerdir.
Masonlar din ahlakının yaşanmasını engellemek için çeşitli
yöntemler kullanırlar. Halkevleri veya Köy Enstitüleri gibi
kurumlar bu yöntemlerin sadece biridir. Bir başka yöntem,
masonların kontrolündeki medya kuruluşları yoluyla dine
ve dini değerlere karşı yürütülen aleyhte propagandadır.
Mason yazarların kitapları bir başka önemli
yöntemdir. Abdullah Cevdet ile başlayan bu gelenek, Cumhuriyet
döneminde Cemil Sena Ongun veya Orhan Hançerlioğlu gibi
en üst derecelere ulaşmış üstad masonlar tarafından sürdürülmüştür.
Cemil Sena Ongun'un Hz. Muhammed'in Felsefesi adlı
kitabında, İslam'ın (tenzih ederiz) güya peygamberimizin
bir icadı olduğu iddiası üstü kapalı ama çok ısrarlı şekilde
dile getirilir. Büyük Üstad Orhan Hançerlioğlu ise, Toplumbilim
Sözlüğü, İslam İnançları Sözlüğü gibi, pek çok üniversitede
kaynak olarak okutulan kitaplarında yine ateist ve din-dışı
bir propaganda yürütmüş, dindarlara karşı asılsız suçlama
ve iftiralar dile getirmiştir. Bu gibi mason teorisyenler,
ateizmi ve materyalist felsefeyi "bilimsellik" zanneden,
din-dışı bir dünya görüşüne sahip olarak "ilerici" olduklarını
sanan, Darwin'in evrim teorisine adeta bir din gibi inanan
ve tüm bu cehaletlerin içinde yaşarken de kendisini çok
akıllı ve kültürlü sanan bireyler yetiştirmişlerdir.
Masonluk Türk milletini bu şekilde inançlarından
koparmaya çalışırken, dindarlara karşı da yoğun bir baskı
politikası organize etmiştir. Bir loca kitapçığında yer
alan aşağıdaki ifade, bu konuda oldukça açıklayıcıdır:
Toplumumuzda İslam medeniyetinden kalma
ve onu medeniyete bağlamaya çalışan gizli kuvvetler vardır.
Bunun varlığını kabul etmekten kaçınmak lazımdır. Ama onu
ezecek tedbirleri düşünmek ve uygulamak şarttır.80
 |
| Büyük İslam
alimi bediüzzaman Said Nursi, masonluğun Türkiye'de
hedef aldığı dindarların başında
geliyordu. |
Dindarları ezmeye yönelik bu "masonik tedbirler"; geçmiş
yüzyıl içinde Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hamdi, İskilipli
Atıf Hoca, Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan
gibi büyük İslam alimlerine yapılan baskıların da perde
arkasını oluşturmaktadır. Bediüzzaman Said Nursi'nin eserlerinde
bu gerçeğe atıfta bulunan bazı kısımlar da vardır. Bediüzzaman,
Nur Risaleleri'nin değişik yerlerinde, masonluğun dine karşı
olan düşmanlıklarını şöyle vurgular:
Şimdi anlaşıldı ki, millet, vatan ve İslamiyete
en dehşetli zarar veren komünistlik, masonluk ve dinsizliktir.81
Çünkü masonluk, komünistlik, dinsizlik
doğrudan doğruya anarşistliği doğurur. Ve bu dehşetli duruma
karşı ancak ve ancak Hakikat-i Kuraniye etrafında İttihad-ı
İslam dayanabilir. 82
Bir başka yerde Bediüzzaman, masonların
din düşmanlığını şu şekilde ifade eder:
Bin yıllık Müslüman Türk'ün manevi bağlarını koparıp onu
başka bir yola sürüklemek isteyen bir güruh şöyle diyor:
"Biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız. Biz
bir gaye yarattık; o gaye Allah değil beşeriyettir."83
Mason ritüellerini incelediğimizde Bediüzzaman'ın
dikkat çektiği "biz artık Allah'ı hayat gayesi olarak tanımayacağız.
Biz bir gaye yarattık; O gaye Allah değil beşeriyettir"
ifadesinin, 1923 yılında yayınlanan Meşrik-i Azam İçtimai
Zabıtları adlı masonik dergide yayınlandığı görülür.
Yani, Bediüzzaman'ın "Türk'ün manevi bağlarını koparıp onu
başka bir yola sürüklemek isteyen güruh" derken kasdettiği
kişiler, "seküler hümanizm" dinine inanan masonlardır.
Bediüzzaman, Risale-i Nur'da masonların
kendisine olan özel düşmanlıklarını da ifade etmiştir. Bu
büyük alime yapılan haksız baskı ve zulümlerde masonların
büyük rolü vardır:
Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı,
Eskişehir'de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız
bir masonu bana musallat etmişler, ta ki hiddetimden ve
işkencelerine karşı "artık yeter" dememden bir bahane bulup,
zalimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını
gizlesinler. 84
Bediüzzaman'ın hayatını anlatan Son
Şahitler adlı kitapta, bu büyük İslam alimine karşı
masonların çektirdiği sıkıntı ve eziyetler anlatılmaktadır.
Bediüzzaman'ın kendi ağzından masonların suçsuz yere kendisini
hapse attırdığı bildirilmektedir.
Bediüzzaman kendisine ait suçlamaları cevaplandırdığı Ondördüncü
Şua'da da masonların düşmanlığını bir kez daha ortaya koyar.
Mahkemenin Bediüzzaman'ın gizli düşmanları olduğunu reddetmesine
karşılık, Bediüzzaman bu iddianın yanlış olduğunu, komünistlerin
ve masonların kendisine büyük düşmanlık beslediklerini ifade
eder. Bununla birlikte, Bediüzzaman, Nur Risaleleri'nde
kendi görevinin yalnızca Allah'ın varlığını anlatmak ve
dinsizlik akımına karşı imanı korumak olduğunu bildirmiştir.
Bir mektubunda bu durumu açık şekilde anlatmaktadır. Olaylar
detaylı bir şekilde incelendiğinde, kendisine eziyet eden
ve geniş ölçüde hakim olan gücün masonluk ve komünist ideoloji
olduğunu şu sözleriyle ortaya koyar:
Ben de beş on gün içinde üç defa siyaset
dünyasına baktım. Müdafaatımda dediğim gibi masonlar ve
komünistler hesabına çalışan iki yüzlü cereyan, baskı ve
rüşvet kullanarak bizi böyle işkencelerle ezmeye çalışmış.
Şimdi o kuvveti kıracak başka bir cereyanın bu vatanda tezahüre
başladığını gördüm. Fazla bakmak mesleğimce iznim olmadığından
daha bakamadım.85
Kendi görevinin, dinsizliğe karşı yerine
getirilmesi gereken üç büyük vazifeden birisi olan iman-ı
tahkiki kurtarmak olduğunu ve dinsizlikle, masonlukla yapılan
mücadelenin daha sonra tam olarak hedefine ulaşacağını anlatan
Bediüzzaman, talebelerine şu ünlü sözünü söylemiştir: "Ümitvar
olunuz, şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek ve gür
seda İslam'ın sedası olacaktır."
İslam'ın "en yüksek ve gür seda" olmasından
endişe eden masonlar ise, Bediüzzaman devrinden bu yana
din aleyhtarı propagandayı ve dindarlara karşı baskı politikasını
sürdürmektedirler. Örgüt, 14. yüzyıl Avrupası'nda Tapınak
Şövalyeleri tarafından başlatılmış olan "dine karşı savaş"ı
tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yürütmektedir.
Tapınakçı-mason örgütlenmesinin bir diğer önemli yönü ise,
daha önceki bölümlerde incelediğimiz gibi, siyasi ve ekonomik
menfaatlere yönelik illegal faaliyetlerdir. Türkiye'deki
masonluk, bu konuda da yabancı biraderleriyle uyum içindedir.
Türkiye'deki
P2'ler: Gizli Localar
Masonluğun en temel prensibi kendini gizlemek,
gerçek faaliyetlerini gizli tutmaktır. Bu, Tapınak Şövalyeleri'nden
bu yana değişmeyen bir yöntemdir. Tapınakçılar; Hıristiyanlık'tan
çıkıp sapkın bir inanca kapıldıklarını, Bafomet adlı bir
puta taptıklarını, Hz. İsa (as)'a düşman olduklarını veya sapık
cinsel ilişkiler kurduklarını gizlemişler ve kendilerini
son derece masum bir keşiş tarikatı gibi göstermişlerdi.
Masonluk ise bu gizlilik geleneğini devralmış, kendisini
hiçbir siyasi amacı olmayan bir ahlak okulu ve hayır kurumu
gibi göstermiştir. Oysa sahip oldukları gizlilik prensibi,
bunun inandırıcı bir tablo olmadığını göstermek için tek
başına yeterlidir: Masum bir "ahlak okulu", neden dünyanın
en gizli örgütlenmesi için çalışmaya ihtiyaç duysun?
Türk masonlarının yayın organlarından birinde
yer alan aşağıdaki ifade, "hayır kurumu" imajının bir kamuflaj
olduğunu göstermektedir. Mimar Sinan dergisinde,
mason Üner Birkan tarafından kaleme alınan bir makaledeki
ifade şöyledir:
"Masonluk da, toplum hizmetlerine
el atarak, kendini topluma hayırlı bir kuruluş
olarak tanıtabilir."87
Masonların bu kamuflajı kullanırken gerçek
amaç ve faaliyetlerini gizlemek için başvuracakları ketumiyet
ve gizlilik yöntemleri ise yine masonik yayınlarda açıklanmaktadır.
Örneğin masonların bir nevi "anayasası" olan Anderson Yasası,
Davranış Maddesi, dördüncü fıkrası şöyledir:
Mason olmayan yabancılar bulunduğunda,
sözleriniz ve tutumunuzla öyle ketum ve ihtiyatlı olunuz
ki, en ince zekalı yabancı bile duyulması uygun olmayan
şeylerin farkına varmasın.88
Şakül Gibi adlı mason dergisi
de örgütün bu gizlilik emrini "biraderlerine" şöyle aktarmaktadır:
  |
Eski
Mısır'ın pagan (putperest) sembolleri
ile donatılmış gizli mason localarından
biri. Karşı sol taraftaki sandalyeye
işlenmiş olan tapınakçı
haçı dikkat çekici... |
Eski
Yunan ve Roma'nın pagan (putperest) sembolleri
ile bezenmiş bir diğer mason locası |
Arılar karanlık olmazsa çalışamazlar...
Sol elinizin yaptığını sağ eliniz bilmesin.
Gizliliğin sayılmayacak çok etkileriyle ilgili olarak ve
daha büyük şeylerle alakalı olarak sembollerin gizemli işlevleri
vardır.89
Mason Dergisi'nin 1993 yılının
Mart ayında yayınlanan sayısında
"mabette yapılan Ritüel çalışmalarının
dışarıda konuşulmasının
yasak olduğu" açıkça söylenmektedir.
Yine masonların yayın organı olan Büyük
Şark Dergisi'nin 11. sayısında
"sembolleri ve localarda geçen olayları,
tartışmaları açıklamak ahlak dışı
bir harekettir; davaya ve yemine ihanettir"
denmektedir.
Mason örgütünün kendi üyelerine yaptırdığı
"Ketumiyet Yemini" ise gizliliğin örgüt içerisinde ne denli
önemli olduğunu açıkça ispatlamaktadır. "2. Derece Çırak
Ritüeli"ndeki bu yemin şöyledir:
Şimdi veya daha sonra öğretilecek Kadim
Masonluk Misterleri ile bunlara ait gizli sanatları, yönleri
ve noktaları, bu dereceye usulüne göre kabul edilmiş olanların
dışında hiç kimseye, kim olursa olsun hiçbir surette açıklamayacağım,
veya yalnız tam, kusursuz, muntazam bir locada iken ve onların
da kendim gibi düzenli olduklarına tam bir kanaat getirdikten
sonra usulüne göre açıklayacağım.
Yine söz veririm ve şerefim üzerine yemin ederim ki, bu
sırları, hareketli veya hareketsiz hiçbir şeyin üzerine
yazmayacak, basmayacak, kazımayacak, işaretlemeyecek, resmetmeyecek,
kesmeyecek veya elimden gelip gücümün yettiğince de başkalarına
yaptırmayacak, yapmalarına engel olacak, yapmalarına göz
yummayacağım ki, bu hareketli ve hareketsiz şeyler üzerinde
herhangi bir kelime, hece, harf, işaret veya şekil, yahut
bunların en küçük izi bile, benim ihmal veya liyakatsizliğimden
dolayı sırlarımız ile misterlerimizin usulsüz olarak başkasının
okuyup anlamasına, öğrenmesine, ortaya çıkmasına sebep olmasın.90
Peki nedir masonların gizlemekte bu kadar
hassas oldukları sırlar? İtalya'daki P2 locası bu sorunun
cevabını ortaya çıkarmıştır: Topluma bir hayır kurumu ve
ahlak okulu gibi gözüken mason localarında, gerçekte siyasi
ve ekonomik menfaatlere yönelik pek çok illegal faaliyet
yürütülmektedir.
Ancak bu faaliyetlerin yürütüldüğü localar göz önünde değildir.
Yani masonluğun geleneksel gizliliğine ilave olarak, bir
de "bilinen localar" ve "gizli localar" şeklinde ikinci
bir gizlilik prensibi vardır. P2, söz konusu gizli localardan
biridir. Bir önceki bölümde incelediğimiz gibi, bu loca
diğer mason locaları gibi yeri ve adresi belli bir binada
değil, Licio Gelli'nin gözlerden uzak villasının gizli bir
bölümünde yer almıştır. İtalya'nın pek çok ünlü siyasetçi,
bürokrat, iş adamı veya medya patronunun P2 toplantılarına
katılması, bu gizlilik sayesinde mümkün olmuştur. Aksi takdirde
P2 locası faaliyetlerini yürütemez, kısa sürede deşifre
olurdu.
İşte Türkiye'deki
P2'lerin sırrı da burada gizlidir:
Türkiye'deki masonların faaliyetlerinin
sadece çok küçük bir kısmı resmi makamların ve kamuoyunun
bilgisi dahilindedir. Masonlar resmi olarak bilinen bir
kaç ünlü loca merkezine sahiptirler. (İstanbul Nuru Ziya
Sokak ve Tepebaşı'ndaki localar. ) Oysaki Türkiye'deki
masonik yapılanmanın beyni, gizli localardadır.
Bunlar, mason locası olduğu hiçbir şekilde
bilinmeyen ve anlaşılamayan adreslerde yer alan özel ve
gizli mabedlerdir. Bu gizli localar, ya büyük mason üstadlarının
müstakil evlerinin yer seviyesinin altında kalan gizli mahzenlerinde
veya fabrikalarının ve holding binalarının yine gizli olan
bodrum katlarında yer almaktadır. Bu gizli salonların bazıları,
ayna görüntülü duvarların veya gardrop kapağı gibi gözüken
kapıların ardında gizlenmiştir. Son derece lüks ve ihtişamlı
bir şekilde döşenen bu localara giden masonlar, sanki sıradan
bir iş toplantısına veya dost meclisine gider gibi hareket
etmekte ve böylece şüphe çekmemektedirler. Toplantılara
katılanlar arasında, Türkiye'nin en üst düzey masonları
olduğu gibi, Tel-Aviv, Chicago veya Paris locası gibi yabancı
merkezlerden gelen ve hem uluslararası masonik kararları
yerli "biraderlerine" aktaran hem de onlarla görüş alış-verişinde
bulunan bazı yabancı masonlar da yer almaktadır. Eğer bu
mekanlarda detaylı bir araştırma yapılırsa, örgütün illegal
faaliyetlerine, yurtdışı bağlantılarına dair pek çok belge
ortaya çıkacaktır.
Söz konusu gizli locaların sis perdesini biraz olsun aralayan
önemli bir gelişme ise, bu localarda yapılan bazı garip
ayinlerin medyaya yansıması olmuştur.
Bu ayinler, bundan 6 yüzyıl önce Kilise tarafından yasaklanan
"Tapınak Şövalyeleri" tarikatının, günümüz Türkiyesi'nde
halen yaşadığını ve 6 yüzyıl önceki sapkın ritüelleri hala
uyguladıklarını göstermektedir.
Tapınakçıların
Gizli Ayinleri Ekranda: Mason Locası Çekimleri
1997 yılı masonlar açısından zor bir dönemdi.
İlk defa mason mabetlerinde gizli çekimler gerçekleştirildi
ve bu görüntüler Kanal 7 Televizyonu'nda günlerce yayınlandı.
İki ayrı locada çekilmiş olan gizli kamera görüntüleri hem
Türk halkını, hem de yüksek derecelere ulaşmamış masonları
şok etti. Bu gizli kamera görüntülerinin birisinde, yalnızca
33. dereceden masonların katılabildiği "şeytana tapma ayini"
icra edilmekteydi. Ayini yöneten Büyük Üstad, locanın ortasında
kesilen bir keçinin kanını içiyor ve İbranice bazı dualar
okuyarak şeytana tapma ayinini sonuçlandırıyordu. Diğer
görüntülerde ise masonluğu kabul edilen iki yeni kişinin
göğsüne, masonik ritüellere göre kılıçlar dayanıyor, bunlar
açıkça ölümle tehdit ediliyordu. Aynı locada kaydedilmiş
diğer bir görüntüde ise masonlar tarafından sürekli olarak
inkar edilen masonik nikah töreni vardı.
 |
|
Tapınakçıların sapkın öğretisi,
masonluk tarafından korunmaktadır. Tapınak Şövalyeleri'nin
tapındığı Bafomet isimli put, üstte masonik
sembollerle bezenmiş olarak tasvir edilmiştir.
|
Masonlarla ilgili gizli kamera görüntülerinin
yayınlanması ile birlikte masonluk, gündemin en üst sıralarına
yükseldi. Konunun üzerine giden diğer bazı gazete ve dergiler
önemli yorumlarda bulundular. Aşağıda bu yorumların bazılarını
aktarıyoruz:
7 Ocak 1997 Pazartesi... Kanal 7 Haber
Saati'ne bakıyoruz. Günün önemli olayları sıralanıyor ve
günün bombası patlıyor: 'Türkiye'deki 33. dereceden masonların
ayin törenlerinden ilginç görüntüler.' ...Masonların ne
oldukları, kime hizmet ettikleri, ne tür faaliyet gösterdikleri
biliniyor. Fakat çok gizli çalışma metodu uyguladıkları
için teşhir edilemiyorlardı. ... Masonlar gün ışığına çıktı.
Üst düzey bürokratlar ve seçkinlerin girebildiği mason
localarının ayinlerini izlerken dehşete düştük. Şeytana
tapanların dinlediği müzik, baştan aşağı beyaz giysiler,
kılıçlar, altı köşeli yıldız ve kesilen keçi. Kesilen
keçinin kanının bir tasa doldurulması, kafasının bir çubuğa
geçirilerek yakılması ve baş masonun İbranice duaları. Bütün
bu garip sahneler Türkiye'nin göbeğinde ve İstanbul'da yaşandı.
Törene katılanlara ettirilen yeminler ve kullanılan kelimeler
içinden çıkılamayacak cinsten... 'Yüce Kadoş Şövalyeleri,
verdiğin sözü yerine getirmezsen, kalbin, vücudun vahşi
atlar tarafından parçalansın. Bedenin kül haline gelsin.
Bu küller dört taraftan esen rüzgarlarla dağılsın..."
Ellerine geçen, rahatlıkla "Dünyada ilk
defa gerçekleşen bir gazetecilik olayı" diyebilecekleri
gizli kamerayla çekilmiş bir filmi, cuma gününden bu yana
ekranlara taşıyan Kanal 7 yönetimi başlarına geleni anlamakta
zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın; bir mason locasında gizlice
çekilmiş, üç adayın örgüte girişiyle ilgili tören ve bir
başka mason nikah töreni, medyada hiç ilgi görmedi. Ne
bir başka kanal çekimden görüntüler yayınladı, ne de bir
gazete ve dergi, konuyu sütunlarına taşıdı. Tam bir sessizlik.
Halbuki dini nikahın tartışıldığı bir ortamda mason
nikahı ilgi çekmeliydi. Aslında sessizliğin sebebi Kanal
7'nin gizli çekimlerinde de anlaşılıyor. Mason örgütüne
girerken adeta dini bir ritüel yaşıyorlar. Gizli kameranın
giremediği bir düşünce odasında bir süre tutuluyor, sonra
eğilmeye zorlanarak bir çıtanın altından geçiyorlar. İçeride
gözleri bağlıyken, elleriyle yoklamaları istenen bir kılıç
göğsüne dayanıyor. "Burada öğrendiklerini dışarıda açıklarsan
sonucuna katlanırsın" mesajı bir kez daha sözlü olarak aktarılıyor.
Gözlerini açar açmaz gördükleri 'biraderler' her hareket
ve konuşmalarından önce ellerini boğazlarına götürerek kesme
işareti yapan insanlar. 91
Kanal 7 kaç gündür masonluk ile ilgili
görüntüler yayınlıyor. Dünya tarihinde ilk defa gerçekleşen
bir gazetecilik başarısı bu. Bir masonun locaya kabulü gizli
kamera ile elde edilmiş görüntüler aracılığıyla kamuoyuna
aktarılıyor... Medyamızda, ya da alanen çağrı yapılmasına
rağmen masonlarda en ufak bir kıpırdama yok... Yeryüzünün
bilinen en eski ve en sürekli tarikatı ile ilgili görüntüler
Kanal 7 ekranlarında yer almasına rağmen, henüz bir televizyon
kanalı, bu görüntülere... ilgi göstermedi... Kanal 7'nin
günlerdir açıklama beklemesine, masonluk ayininden inanılmaz
görüntüleri ekrana getirmesine rağmen hiç ses çıkmamasında,
tepki verilmemesinde, hele medyanın olayı tamamen
görmezden gelmesinde, bu dünyanın içinde var olan etkili
isimlerin, localarına karşı ettikleri sadakat yemininin
payı var mı dersiniz?92
Bu görüntülerin televizyonlarda gösterilmesinin
ardından masonluktan daha önceki yıllarda ayrılan, ancak
kendilerine ayrıldıklarına dair hiçbir belge verilmeyen
Mümin Kılıç ve Önder Aktaç, kameraların karşısına geçerek
mason localarındaki kirli işler hakkında önemli açıklamalarda
bulundular.
Konu TBMM çatısı altında da gündeme geldi. Tokat Milletvekili
Ahmet Fevzi İnceöz, mason locaları konusunda İçişleri Bakanlığı'na
soru önergesi verdi. Önergede, televizyonlara yansıyan görüntülere
dayanılarak şu yorum yapılıyordu:
Görüldüğü gibi, Büyük Mason Mahfili Derneği
adı altında faaliyet gösteren mason derneği, devletimizin
güvenliğini ve milli menfaatlerimizi tehdit eden, insanların
açıkça tehdit edildiği, emniyet birimlerinin kontrol ve
denetiminden kaçan, içinde yasadışı nikahların kıyıldığı,
usülsüz paraların toplanıp harcandığı, izinsiz silahların
bulunduğu bir merkez durumundadır. Gerçek yönetim merkezi
yurtdışında olan, enternasyonal yapısı olan, milli çıkarlarımız
ve devlet güvenliğimiz açısından çok tehlikeli olan bu teşekkülün
faaliyetlerinin durdurulması gerekmektedir.
Ancak başta belirttiğimiz gibi tüm bu çağrılar yanıtsız
kaldı. Masonlar konu hakkında hiçbir açıklama yapmayarak
ve kontrolleri altındaki medyayı konudan uzak tutarak gündemin
değişmesini sağladılar. Birbirlerine "Kadoş Şövalyesi" (İntikam
Şövalyesi) olarak hitap eden bu günümüz Tapınakçıları, asırlardır
yaptıkları gibi yine yeraltında kalmaya başladılar.
Mafya ve Tapınak
Şövalyeleri
Bir ülkedeki masonik faaliyetleri anlamak
için kullanılabilecek araştırma yöntemlerinden biri, diğer
ülkelerde ortaya çıkmış olan masonik faaliyetlerle kıyas
yapmaktır. Masonluk enternasyonal bir örgüt olduğu ve her
ülkede aynı sisteme sahip olduğu için, bir ülkede ortaya
çıkan bir "masonik skandal" diğerleri için de aydınlatıcı
olabilir.
İtalyan masonlarının mafya ile olan yakın
ilişkileri, söz konusu "aydınlatıcı" gerçeklerden biridir.
P2 mason locası skandalı ve ardından yapılan diğer bazı
adli soruşturmalar, ülkedeki mason locaları ile mafyanın
pek çok yönden içiçe olduğunu göstermiştir. İtalya'da 1990'lı
yıllara damgasını vuran ve mafya örgütlenmesinin büyük ölçüde
temizlenmesiyle sonuçlanan ünlü "Temiz Eller Operasyonu"
çerçevesinde de, masonluk ile mafya arasındaki önemli bağlantılar
bir kez daha kanıtlanmıştır. İtalya'daki mafya örgütlenmesi
hakkında soruşturma yürüten İtalyan Parlamentosu'nun ilgili
komisyonu (Commissione Parlamentare Antimafia) masonluk
ile mafya arasındaki ilişkiyi 1993 tarihli bir
raporda şöyle açıklamıştır:
  |
|
Türkiye'de masonlar, Tel-Aviv,
Chicago veya Paris locası gibi yabancı merkezlerle
bağlantı içindedir ve bu merkezlerden gelen
talimatları masonların "obediyans" zinciri içinde
uygulamaktadırlar.
|
Cosa Nostra (Mafya) ile bazı resmi
görevliler ve özel sektördeki profesyoneller arasındaki
ilişkilerin kurulduğu ve yürütüldüğü en temel kanal masonluktur.
Masonluk bağı, (mafya ile resmi görevliler arasındaki) ilişkinin
daimi ve organik şekilde yürütülmesini sağlamaktadır. Masonların
mafya mensuplarını kendi aralarına, hem de en üst derecelere
kadar kabul etmeleri, tesadüfi veya istisnai bir durum değil,
stratejik bir tercihtir... Masonluk örgütleri, mafyaya kendi
güçlerini yaymak için çok önemli bir araç oluşturmakta ve
her alanda avantajlar ve imtiyazlar elde etmelerini sağlamaktadır.93
Peki İtalya ile kültürel, tarihsel ve sosyolojik
benzerlikler taşıyan Türkiye'de acaba durum nedir? Masonluk
ile mafya arasındaki ilişki, Türkiye için de geçerli midir?
Bu soruya yanıt veren bazı açıklamalar son yıllarda resmi
ağızlar tarafından dile getirilmiştir. Örneğin TBMM
Susurluk Komisyonu üyelerinden milletvekili Hayrettin
Dilekcan yaptıkları araştırmalar sonucunda elde ettikleri
bilgiler ışığında şu açıklamayı yapmıştır:
"...İtalya'da P2 locası vardı.
Türkiye'de İtalya'daki P2 locası gibi bir olayın olduğunu
artık rahatlıkla söyleyebiliriz... Mevcut durumu
mafya olarak tabir etmek olayı küçümsemek olur. P2 locasını
basit bir mafya olarak değerlendiremezsiniz. Türkiye'de
loca hakimiyeti söz konusu. Türkiye'de birileri
bir yere gelmek istiyorsa bu localarda karar veriliyor.
Bu locaları Türkiye aşamadığı müddetçe çözmemiz uzun zaman
alacak demektir... P2 locasına baktığımız zaman Başbakanı
ve bakanları belirleyen bir konuma ulaşmış... Türkiye'de
parti genel başkanlarının belirlenmesi konusunda dahi etkili
olmuşlar, artık gerisini siz tahmin edin." 94
Aynı şekilde, Susurluk Komisyonu'nun sözcüsü
olan milletvekili Bedri İncetahtacı da, yaptığı bir açıklamada
"mafya" olarak tanımlanan örgütlenmenin masonlukla olan
ilişkisine dikkat çekmiştir:
Geçen
sene "Gladyo" adıyla İtalya'da ortaya çıkan " Derin Devlet"
adını verdiğimiz organizasyon ile –ki arkasından mason locaları
çıkmıştır, İtalya'dakinin- Türkiye'deki şu anda adını tam
olarak koyamadığımız, ama sadece yaptıklarından anladığımız
ve varlığından haberdar olduğumuz organizasyon arasında
çok büyük benzerlik olduğunu biliyoruz..." 95
Kısacası, Türkiye'deki yolsuzluk olaylarının
üzerine giden milletvekileri, bu karmaşık olayların ardından
mason localarının bulunduğuna dair güçlü kanıtlar elde etmiş
ve bunu ifade etmiş durumdadırlar.
Gerçekten de Türkiye'deki yolsuzlukların,
haksızlıkların, masum insanlara karşı yapılan baskıların
ardında çağdaş Tapınak Şövalyeleri'nin, yani masonların büyük
bir rolü vardır. Bunlar, ülkemizi kendi siyasi ve ekonomik
menfaatlerine göre yönledirmeye çalışmakta, bunun için her
türlü kirli ve karanlık yöntemi kullanmaktadırlar. Dindarlara,
özellikle de masonik felsefeye karşı çıkarak dini savunanlara
karşı her türlü baskı, iftira, karalama yöntemini kullanmaktadırlar.
Bu nedenle Türkiye'yi seven, Türk Milleti'nin
milli ve manevi değerlerine inanan, inanç sahibi her insanın
"Tapınak Şövalyeleri"nin etkisine karşı tavır alması gerekmektedir.
Bu din alehytarı menfaat odağına karşı hem felsefi hem de
adli bir mücadele yürütülmeli, bu odağın kışkırtmalarına
karşı da çok uyanık olunmalıdır.
İnanıyoruz ki bu fikri mücadele başarıya ulaşacak ve Türkiye,
milli ve manevi değerlerine bağlı, çağdaş ve güçlü bir devlet
olarak önümüzdeki 21. yüzyıla damgasını vuracaktır.