|
3. BÖLÜM
Avrupa ve İslam
İslam Avrupa'nın İkinci
En Büyük Dini
Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa'da da İslam hızlı bir
yükseliş içerisindedir ve bu yükseliş özellikle birkaç
yıldır daha çok dikkat çekmektedir. Son yıllarda 'Avrupa'da
İslam'ın yükselişi', 'Müslümanların Avrupa'daki konumu',
'Avrupa toplumları ve Müslümanlar arasındaki diyalog'
gibi ana başlıklar altında toplanabilecek pek çok tez,
araştırma ve makale yayınlanmıştır. Akademisyenler tarafından
hazırlanan bu yayınların yanı sıra medya da, İslam ve
Müslümanlar konusunu oldukça sık ele almıştır. Bu ilginin
temelinde hiç şüphesiz Müslümanların sayısının gittikçe
artıyor olması yer almaktadır. Üstelik bu artış iddia
edildiği gibi yalnızca Müslüman ülkelerden Avrupa'ya
yaşanan göçten kaynaklanmamaktadır. Elbette bu göçlerin
de Müslüman nüfusun artışında önemli bir etkisi vardır,
ancak pek çok araştırmacının bu konuya yönelmesindeki
asıl sebep, din değiştirip Müslüman olmayı tercih edenlerin
sayısındaki artıştır.
Avrupa toplumları içinde İslam'ı
seçerek din değiştirenlerin gittikçe çoğalmasını ilgi
ile takip eden kurumlardan biri, merkezi Vatikan'da
bulunan Katolik Kilisesi'dir. 1999 yılının Ekim ayında
yapılan Avrupa Katolik Kiliseler Toplantısı'nın ana
gündem maddesi yeni milenyumda kilisenin hangi pozisyonda
olacağını değerlendirmekti. Toplantıya katılan hemen
hemen tüm din adamlarının asıl olarak üzerinde durdukları
konu ise İslam'ın Avrupa'daki hızlı yükselişi oldu.
Toplantıda yapılan konuşmaları sayfalarına taşıyan National
Catholic Reporter dergisinin verdiği habere göre, bazı
radikal kişiler, Müslümanların Avrupa'da güçlenmesini
engellemenin tek yolunun İslamiyet'e ve Müslümanlara
karşı hoşgörüden vazgeçmek olduğunu belirtirken, daha
objektif ve tutarlı olan kişiler de her iki dinin de
mensuplarının aynı Allah'a iman ettiklerinin dolayısıyla
bu iki din arasında herhangi bir çatışma veya mücadelenin
söz konusu olamayacağının altını çizmişlerdir. Öyle
ki toplantının Almanca olarak yapılan bir oturumunda,
Almanya Kardinali Karl Lehmann, "İslam'da, pek çok Hıristiyanın
tahmin ettiğinden çok daha fazla çoğulculuk vardır"
diyerek,76 radikallerin İslam ile
ilgili öne sürdükleri iddialarında doğruluk payı olmadığını
söylemiştir.
|

The Economist dergisinde
yer alan haberde 11 Eylül sonrasında Avrupa'da
yaşayan Müslümanların durumları değerlendirilmiş,
Avrupa ülkelerinin İslam'la olan ilişkileri ve
tarihi geçmişleri ele alınmıştır.

This is London gazetesinin, 'İslam'ın Yeni Yüzü'
başlıklı haberinde sonradan Müslüman olan İngilizlerin
hayatı incelenmektedir. Son yıllarda Müslüman
olanların sayısındaki artışla ilgili önemli bir
bilgi de, Müslüman olanların büyük çoğunluğunun
kadınlar olmasıdır.

Bosna Hersek'teki
Uluslararası Topluluğun Yüksek Temsilcisi Wolfgang
Petritsch, The New York Times'da yayınlanan 'İslam
da Batının Bir Parçası' başlıklı yazısında, İslam'ın
ve Batının birbirinden ayrılmasının mümkün olmadığını
belirtmiştir. Petritsch'e göre, Batı ile İslam
kültürünün kaynaşmasının en güzel örneklerinden
birisi de Bosna Hersek'tir.
|
Kilisenin yeni milenyumdaki yeri
belirlenirken Müslümanların hangi konumda olacağının
dikkate alınması, aslında çok yerinde bir değerlendirmedir.
Çünkü Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında yaptırdığı
bir araştırma, Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998
arasında %100'den daha büyük bir hızla arttığını göstermektedir.77
Bugün Avrupa'da, 3.2 milyonu Almanya'da, 2 milyonu İngiltere'de,
4-5 milyonu Fransa'da, diğerleri de başta Balkanlar
olmak üzere Avrupa geneline yayılmış yaklaşık 13 milyon
Müslüman yaşadığı bildirilmektedir.78
Ve bu rakam Avrupa nüfusunun %2'sinden fazlasını oluşturmaktadır.
Avrupa'daki Müslümanlarla ilgili
yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek
daha vardır: Bir yandan Müslümanların sayısı artarken,
bir yandan da Müslümanlar arasında dini bilinçlenme
de yaşanmaktadır. Fransız Le Monde gazetesinin Ekim
2001 tarihinde yaptırdığı bir ankete göre Avrupa'daki
Müslümanlar, 1994 yılında yapılan araştırmaya oranla
daha çok namazlarına devam edip daha çok camiye gitmektedirler,
oruç tutanların sayısı da 1994'e oranla çok daha fazladır.
Üstelik bu bilinçlenme daha çok üniversite öğrencileri
arasında görülmektedir.79
Aktüel dergisi ise 1999 yılında yabancı
basına dayanarak hazırlanmış bir haberinde, Batılı araştırmacıların
bundan yaklaşık 50 yıl sonra Avrupa'nın İslam'ın en
önemli yayılma merkezlerinden biri olacağını bildirmektedir.80
Sosyolojik ve demografik araştırmaların işaret ettiği
bu gelişmelerin yanı sıra unutulmaması gereken tarihi
bir gerçek daha vardır. O da Avrupa'nın İslam ile yeni
tanışmadığı, aslında İslam'ın Avrupa'nın ayrılmaz bir
parçası olduğudur.
İslam'ın Avrupa'daki Tarihi
Avrupa ile İslam medeniyetleri, birbiri ile yakın ilişki
içerisinde olmuş iki medeniyettir. Önce İber yarımadasında
kurulmuş olan Endülüs Devleti, daha sonra Haçlı Seferleri
ve Osmanlı'nın Balkanları fethi, Avrupa ve İslam toplumları
arasında düzenli bir etkileşime neden olmuştur. Ortaçağ
karanlığı içine gömülmüş olan Avrupa'daki gelişme ve
ilerleme hareketlerinin asıl öncüsünün İslamiyet olduğu
bugün pek çok tarihçi ve sosyolog tarafından da dile
getirilmektedir. Tıp, astronomi, matematik gibi alanlarda
Avrupa'nın oldukça geri olduğunun bilindiği dönemlerde
Müslümanların engin bir bilgi hazinesine ve gelişmiş
imkanlara sahip oldukları bilinmektedir.
Avrupalıların, İslamiyet'in hayatlarında önemli bir
yeri olacağının farkına vardıkları ilk olay Hz. Ömer'in
Kudüs'ü fethidir. Bu gelişme ile birlikte Avrupa, ilk
defa İslam'ın genişlediğinin ve kendi sınırlarına doğru
ilerlediğinin farkına varmıştır. Bu fetihten dört yüzyıl
sonra gerçekleştirilecek olan Haçlı Seferlerinin de
ana gerekçelerinden birisi, Kudüs'ün Müslümanlardan
geri alınabilmesidir. Bu amaçla yola çıkan Haçlılar,
seferler sırasında çok önemli bir kazanç daha sağlamışlardır.
Müslüman dünyası ile kurulan bu temas, Avrupa'da yeni
bir dönemi başlatacak olan ilk gelişmedir. Karanlık,
savaş ve kavgalarla dolu, despotizmin hakim olduğu Avrupa,
Müslüman dünyasında çok ilerlemiş bir medeniyet ile
tanıştı. Müslümanlar tıp, astronomi, matematik gibi
alanlarda olduğu kadar sosyal yaşamda da son derece
medeni ve refah bir hayat sürmekteydiler. Bununla birlikte
çoğulculuk, hoşgörü, uzlaşma, merhamet, fedakarlık gibi
o dönemin Avrupası'nda pek rastlanmayan değerler tüm
toplum tarafından dini sorumluluk duygusu ile yaşanan
güzel ahlak özellikleri idi.

1859 tarihli 'Zeytindağı'ndan
Kudüs'de Günbatımı' isimli tablo.
Hz. Ömer'in fethi ile Kudüs'te barış ve huzurun hakim
olduğu
yepyeni bir dönem başladı. Tüm insanlığa örnek olam
bu ortamın temelini İslam ahlakı oluşturmakta idi.
Haçlı seferleri bir yandan devam ederken, Avrupa toplumları
Müslümanlarla, Haçlı seferlerinin yapıldığı topraklardan
çok daha yakın bir bölgede, kendi kıtalarının güneyinde
birebir ilişki içindeydiler. İber yarımadasının Müslümanlar
tarafından fethedilmesinin ardından bu topraklarda kurulan
Endülüs devleti, 15. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa
üzerinde büyük bir kültürel etki yaptı. Endülüs devletinin
Avrupa üzerindeki etkisini inceleyen pek çok tarihçi,
sosyal yapısı ve ulaşmış olduğu medeniyet seviyesi Avrupa
toplumlarının çok ilerisinde olan bu devletin, Avrupa
medeniyetinin gelişiminde en önemli faktörlerden birisi
olduğu konusunda hemfikirdir. Ünlü İspanyol tarihçi
Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya'da inşa ettiği
bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir:
İspanya'da yenilenme kuzeyden değil,
Müslüman fatihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme
bir fetih olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi.
Bu sayede İspanya'da 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün
Ortaçağ boyunca Avrupa'nın bilinen en zengin ve en parlak
medeniyeti doğup gelişti. Bu dönemde kuzeydeki halklar
din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış
vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken,
Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok
büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu
ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir
nabız atışı sergilemekteydi.81

İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs
Müslümanlarının sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır:
700 sene sonrasında bile Londra'da
bir tek sokak lambası bulunmazken... Sonraki uzun asırlar
boyu Paris'teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde
sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar
çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs
kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.82
1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak
olan Granada'nın (Gırnata) da kaybedilmesi ile Endülüs
Devleti tamamen sona erdi. Ancak Avrupa bu defa da Balkanlar
üzerinden gelen Müslümanlar ile karşı karşıyaydı. Osmanlı
İmparatorluğu birbiri ardına gelen fetihler ile Balkanlarda
ilerlemeye başlamış, bu arada Balkan halkları da gruplar
halinde İslam'a dönmüşlerdi. Bu dönüş hiçbir zaman zorlama
ve baskı yolu ile gerçekleştirilmemiş, Osmanlı'nın yaşattığı
İslam ahlakı zaman içerisinde bu ahlaka şahit olanların
kendi istekleri ile İslamiyet'i tercih etmelerini sağlamıştır.
Osmanlı, Kuran ahlakının gereği olan adalet, eşitlik,
hoşgörü ve merhamet üzerine bina ettiği medeniyeti ile
400 yıl boyunca Balkanlarda kalmıştır. Osmanlı'nın Balkanlarda
kurduğu medeniyetin izleri bugün dahi ayaktadır. (Bu
eserlerin büyük kısmı Bosna savaşı sırasında Sırp ordu
birlikleri ve milisleri tarafından tahrip edilmiştir,
ancak bu tarihi gerçekleri değiştirmez). Osmanlı'nın,
hoşgörü, uzlaşma ve çoğulculuk üzerine kurduğu bu medeniyet,
İslam'ı Avrupa'nın önemli bir parçası haline getirmiştir.
Bugün de Avrupa Müslümanlarının oldukça büyük bölümü
Balkanlar'da yaşamaktadır.
Avrupa medeniyetinin İslamiyet'ten çok şey öğrendiğini
ve iki medeniyetin hep içiçe olduğunu dile getiren kişilerden
birisi de Galler Prensi Charles'tır. Prens Charles,
İslam medeniyetinin özelliklerini ve gerek Endülüsler
gerekse Balkanlardaki Osmanlı tecrübesinin Avrupa'ya
neler öğrettiğini şöyle açıklamaktadır:
... Diplomasi, serbest ticaret, açık
sınır, akademik araştırma teknikleri, antropoloji, moda,
alternatif tıp, hastaneler hep bu büyük kültürden (Endülüs)
gelen şeyler. Ortaçağ, İslam o çağın koşullarına göre
fazlası ile tolerans sahibiydi, Yahudiler ve Hıristiyanlar
inançlarını diledikleri gibi yerine getirebiliyorlardı.
Bu yönleri ile Müslümanlar, Hıristiyanların ancak yüzyıllar
sonra uygulamaya geçirebilecekleri bir örnek teşkil
ediyorlardı. Asıl şaşırtıcı olan, İslam'ın, önce İspanya'da
daha sonra Balkanlar'da, ne kadar uzun zamandır Avrupa'nın
bir parçası olduğunu, yani bizim büyük bir yanılgı ile
Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız medeniyetin üzerinde
ne kadar büyük etkisi olduğunu görmektir. İslam, insanlık
sahasının her alanında, bizim geçmişimizin ve bugünümüzün
bir parçasıdır. Modern Avrupa'nın ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Bizim tarihi mirasımızdan ayrı bir şey değildir, mirasımızın
bir parçasıdır. 83
Türkiye'de İslam ve Avrupa isimli kitabı ile tanınan
İsveç büyükelçisi Ingmar Karlsson da Avrupa'da Endülüs
döneminde Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudilerin
birarada ve huzur içinde yaşadıklarını ve bu modelin
örnek alınması gerektiğini söyleyen kişilerdendir.
Bosna'daki uluslararası gücün yüksek
temsilcisi Wolfgang Petritsch de, 20 Kasım 2001'de The
New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinde, terörizme
karşı yürütülen mücadelenin İslam'a yöneltilmemesi gerektiğini
vurgularken, İslam'ın aslında Avrupa'nın bir parçası
olduğunun unutulmaması gerektiğine dikkat çekmiştir.
'Islam is Part of The West, Too' (İslam da Batının Bir
Parçası) adlı yazısında Petritsch bu tarihi gerçeği
şöyle aktarmaktadır: "Biz ve ötekiler paradigmasının
bir adım gerisine gidebilirsek, o zaman İslam'ın Avrupa
medeniyetinin bir parçası olduğunu da hatırlayabiliriz."84
Bu tarihi gerçeğin hatırlanması, medeniyetler arası
çatışma tezini provoke edenlerin oluşturmak istedikleri
kaos ortamını da engelleyici bir unsur olacaktır. Unutulmamalıdır
ki medeniyetler arasındaki farklılıklar birer çatışma
unsuru değil, kurulacak diyalog sayesinde önemli birer
ilerleme unsuru olacaktır.
Avrupalı Devlet Adamları ve İslam
İslam ile Hıristiyanlık arasında herhangi bir çatışmanın
söz konusu olamayacağı ve İslam ile terörizmin hiçbir
şekilde bağdaşmadığı Avrupalı liderlerin de önemle üzerinde
durdukları bir konudur. Tıpkı ABD'de olduğu gibi, Avrupa
ülkelerinin pek çoğunda da devlet adamları ve siyasetin
önde gelen isimleri, İslam'ı öven mesajlar vermekte
ve Kuran ahlakına duydukları ilgiyi dile getirmektedirler.
Bu isimlerin başında İngiltere Başbakanı Tony Blair
gelmektedir.
Bugüne kadar üç defa Kuran'ı okuduğunu
söyleyen Tony Blair'in İslam'a duyduğu ilgi, Türk basınında
ilk defa zekat ile ilgili sözleriyle yer buldu. Ramazan
Bayramı nedeni ile Müslümanlara verdiği davette, "Bizim
toplumumuz da Müslümanlığın, bölüşümü ve paylaşımı emreden
zekat anlayışından örnek almalı. Unutulmamalı ki günümüz
dünyasının zor koşulları ancak bu güçlüklerin paylaşılmasıyla
yenilebilir"85 diyen Blair, daha sonraki
açıklamaları ile de Kuran ahlakına duyduğu hayranlığı
sık sık dile getirdi.
29 Mart 2000 tarihinde ünlü televizyon kanalı BBC ise
Blair'in Kuran'a olan hayranlığını "Blair: Koran Inspired
Me" (Blair: Kuran Bana İlham Verdi) başlıklı haberi
ile bildirmekteydi. İslam'ın çok barışcıl ve güzel bir
din olduğunu, kendisine ait iki Kuran'ı olduğunu ve
Kuran'ı okudukça ondan ilham aldığını söyleyen Blair
sözlerine şöyle devam etmekteydi:
Kuran'ı okudum, çok açık bir kitap...
insanlığa rehberlik eden sevgi ve beraberlik kavramlarını
çok iyi açıklıyor.86
11 Eylül saldırıları gerçekleşmeden
bir iki gün önce İngiliz The Mail on Sunday gazetesinde
yer alan bir haberde ise eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın
kızının kendisine Kuran hediye etmesi ile Kuran okumaya
başladığını söyleyen Blair, Kuran'ın kendisine cesaret
verdiğini aktarmaktaydı.87 Saldırılardan
sonra el-Cezire televizyonunda yayınlanan bir röportajında
Blair bir kez daha Kuran okuduğunu açıklıyor ve şunları
söylüyordu:
Kuran'ı dilimize tercüme edilmiş
hali ile okudum. İslam hakkında eserler de okuyorum
ve bundan çok zevk alıyorum. Kuran hakkında daha önce
bilmediğim ve Hıristiyanları da çok ilgilendirdiğini
düşündüğüm pek çok şeyi öğrendim.88
Time dergisi ise Tony Blair ile ilgili
bir makalede Blair'i, "uzun zamandır Kuran öğrencisi
olan Tony Blair" olarak tanımlıyordu.89
Kuran'ı gayet iyi bilen Tony Blair, 11 Eylül saldırılarının
olduğu ilk günden itibaren de, bu saldırıların İslam'la
ve Müslümanlarla bir alakasının olmadığını çeşitli demeçlerinde
vurguladı. Bu demeçlerinden birinde Tony Blair şöyle
diyordu:
Nasıl ki 12. yüzyılda Haçlı Seferlerini
düzenleyip katliamlar yapanların İncil'in öğretisi ile
hiçbir alakası yoksa, Bin Ladin de Kuran'ın öğretilerine
bağlı bir insan değildir. Batı İslam'ı görmezlikten
gelmekten vazgeçmelidir. Yahudiler, Hıristiyanlar ve
Müslümanlar İbrahim'in çocuklarıdır ve bugün ortak noktalarımızı
ve değerlerimizi anlamak için bu inançları biraraya
getirme zamanıdır.90
Tony Blair gibi İslam'a ve Müslümanlara yakınlığı ile
tanınan bir başka önemli isim de Prens Charles'tır.
Prens Charles İslam'a duyduğu sempatiyi ilk olarak 1993
yılında Oxford'ta yaptığı bir konuşmada dile getirmiştir.
Bu tarihten itibaren İngiltere'de yaşayan Müslümanlarla
birebir ilişki içerisinde bulunan, Müslümanlar tarafından
organize edilen pek çok toplantıya ve açılışa katılan
Prens Charles, her fırsatta İslamiyet'e duyduğu hayranlığı
dile getirmektedir. Prens Charles'ın 1996 yılında Wilton
Park'da yaptığı konuşması, İslamiyet'e duyduğu sempatiyi
ve bunun gerekçelerini en açık şekilde ifade ettiği
konuşması olarak bilinir. Prens bu konuşmasında şu noktalar
üzerinde durmuştur:
Bizler Batı'da kendi kökenimizi yeniden
keşfedebilmek için İslami geleneğin doğanın yaratılışına
karşı duyduğu derin saygıdan faydalanmalıyız. Modern
materyalizm, dengesiz ve uzun vadeli sonuçları çok zarar
verici bir ideolojidir... Ne var ki geçtiğimiz üç yüzyıl
içinde, en azından Batı dünyasında dışımızdaki dünyayı
algılayışımızı derinden etkileyen bir ayırım oluştu.
Bilim üzerimizde katı bir hükümdarlık kurdu. Din ve
bilim birbirinden iki ayrı şeymiş gibi gösterildi. Artık
bunun tehlikeli sonuçlarını daha iyi görebiliyoruz...
Bilim bize dünyanın bildiğimizden çok daha karmaşık
olduğunu gösterdi. Ama bu modern, materyalist ve tek
boyutlu yapısı ile pek çok şeyi açıklamaktan aciz kaldı...
Bu bakış açısı (materyalist görüş) Müslümanlara tamamen
ters bir bakış açısıydı. Müslüman bir sanatçı veya bilimadamı
bir eser ortaya çıkardığında bunu kendi zekasının bir
ürünü olarak görmez, bunu ancak Allah'a sunmak için
yaptığını bilir. Kuran'dan okuyup çok etkilendiğim bir
ayette 'Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü orasıdır'
diye bildirilmesi sanırım bir anlamda buna işaret etmektedir...
Birbirimizden öğreneceğimiz çok fazla şey var, bunun
için ilk adım olarak İngiliz okullarında daha çok Müslüman
öğretmeni görevlendirebiliriz. Dünyanın her yerinde
insanlar İngilizce öğrenmek istiyorlar, ama burada bizim
zihinlerimize olduğu kadar gönüllerimize de hitap edecek
bir şeyler öğrenmeye ihtiyacımız var ve bunu Müslüman
öğretmenler yapabilirler.91
Prens Charles, The Prince Foundation
adlı vakfı aracılığı ile Müslümanların faydanalabilecekleri
pek çok imkan hazırlamaktadır. 1993 yılında faaliyete
geçen Oxford İslami Araştırmalar Merkezi, Prens'in
sponsorluğunda kurulmuştur. Prens'in vakfına bağlı
olarak faaliyet gösteren Geleneksel ve Görsel İslami
Sanatlar bölümü ise İngiliz Müslümanların geleneklerini
ve kültürlerini ayakta tutabilmeleri, Müslüman çocukların
eğitim masraflarının karşılanması için gerekli ekonomik
imkanların sağlanması gibi çalışmalarda bulunmaktadır.
Prens son olarak Londra'da
kurulacak olan Müslüman Merkezi Projesi için bu bölüm
aracılığı ile 10 milyon pound yardımda bulunmuştur.92
|
 
Önce zekatı örnek göstererek İslamiyet'e duyduğu
ilgiyi dile getiren Blair, daha sonra yaptığı
açıklamalarında da Kuran okuduğunu ve çantasında
sürekli Kuran taşıdığını sık sık dile getirmiştir.
Yanda Blair, Mısır el-Ezher Üniversitesi'nden
Müslüman liderlerle görülmektedir. (sağda)
Sol üstte ise,
Blair eşi ile birlikte el-Ezher Camisi'ni ziyaret
ederken görülmektedir.
|
|
 
The Muslim News gazetesinde verilen haberde, sarayda
Müslüman gençleri kabul eden Prens Charles'ın
gençlerle sohbeti anlatılmaktadır.
BBC'de verilen
'Prens Ramazan Törenine Katıldı' başlıklı haberde,
Prens'in Ramazan ayı nedeniyle Londra'nın doğusunda
bulunan bir camiyi ve İslami okulları ziyaret
ettiği bildirilmektedir. (üstte sağda)

Prens Charles Wilton Park'ta yaptığı konuşmasında
materyalizmi eleştirmiş ve İslam'ın materyalist
görüşe en güzel cevabı verdiğini belirtmiştir.
|
Prens,
Müslüman gençlerin eğitimine de özel önem vermektedir.
2001 yılında ilk defa sarayda Müslümanları Ramazan Bayramı
için kabul eden Prens Charles, davette özellikle bulunmalarını
istediği Müslüman gençlere bu konudaki düşüncelerini
şöyle aktarmıştır:
Müslüman gençlerin hassasiyeti ve
hayal gücü çok önemli. Sizler olmasaydınız bizler çok
sıradan ve tekdüze olurduk. Sizin varlığınızı bizim
ülkemizin kültürüne ve çoğulculuğuna büyük bir farklılık
getiren çok önemli bir unsur olarak görüyorum. Her zaman
anlaşılması için uğraştığım bir şey var; bu derece sekülerleşen,
materyalistleşen bir dünyada sizin gibi hala inancını
koruyan, kendisinden üstün bir varlığa iman eden kişilerin
olması üzerinde durulması ve takdir edilmesi gereken
bir durumdur.93
Bu davet sırasında bir saatten uzun
bir süre gençlerle sohbet eden Prens, onlara, eğitimleri,
meslekleri ve dinlerini yaşamakta herhangi bir zorlukla
karşılaşıp karşılaşmadıkları gibi konularda sorular
sormuş, Müslüman gençlerin ihtiyaçları ile tek tek ilgilenmiştir.
Prens'in özellikle merak ettiği konular arasında, 'gençlerin
Kuran'ın ruhunu iyi kavrayıp kavramadıkları', 'Kuran'ı
baştan sona kadar okuyup okumadıkları', 'Ramazan ayı
boyunca okullarında herhangi bir zorlukla karşılaşıp
karşılaşmadıkları', 'iftar için okullarında verilen
yemeklerden memnun olup olmadıkları' gibi konular bulunmaktadır.94
Şüphesiz gerek Prens Charles'ın gerekse Tony Blair'in
İslam'a olan bu yaklaşımları son derece önemlidir. Uzun
yıllardır bazı Batılı çevreler tarafından İslam hakkında
oluşturulmaya çalışılan yanlış kanaatin ortadan kaldırılması
için önde gelen devlet adamlarının bu konudaki düşüncelerinin
değişmesi önemli bir adımdır. Yönetenlerin İslam ahlakının
güzelliğini ve üstünlüğünü fark ettikleri bir toplumda,
İslam'a yönelişin de daha fazla olacağı, o toplumda
yaşayan Müslümanların çok daha rahat bir yaşam sürecekleri
açıktır. Bu nedenle önde gelen kişilerin İslam'ı doğru
tanımalarını sağlamak çok önemli bir sorumluluktur.
İslam'ı ve Kuran ahlakını tanıyan bir kişi, konumu ne
olursa olsun, muhakkak edindiği bu bilginin üzerinde
bıraktığı etkiyi çevresindeki insanlarla paylaşacaktır.
Eğer bu kişi bir toplumda yönetici veya lider konumundaysa,
o zaman kendisi ile birlikte yönettiği ve hitap ettiği
kitle de bu etkiden faydalanacaktır.
Bu nedenle bu açıklamaları okurken bu gelişmelerdeki
olağanüstülüğün farkına varmak gerekir. Bugün Batı dünyasında
bu yüzyıla kadar örneği görülmemiş bir şekilde İslam'a
yakınlaşma söz konusudur. Kuşkusuz bu durum Allah'ın
varlığını ve birliğini delilleri ile anlatmaya, yeryüzünde
hakim olan materyalist ideolojileri fikren mağlup etmeye,
hak dini insanlara ulaştırmaya çaba gösteren Müslümanlar
için büyük bir müjdedir. Bu müjdenin tüm Müslümanlara
ulaşması da iman edenlerin üzerindeki bir başka sorumluluktur.
İslam'a Dönenler
Yukarıda da belirttiğimiz gibi yönetenlerin İslam'a
duydukları sempati, halkın da İslam'a yaklaşımını doğrudan
etkilemektedir. Bu durumun göstergelerinden birisi de
son yıllarda Avrupa'da din değiştirip İslam'a dönenlerin
sayısının artmasıdır. Yapılan araştırmalar İslam'a dönenlerin,
zaman zaman iddia edildiği gibi, eğitimsiz kişiler değil
tam tersine çoğunlukla üniversite eğitimi almış ve kariyer
sahibi kişiler olduklarını göstermektedir.
30 Aralık 2001 tarihli sayısında
özellikle İngiltere'de İslam'a dönüş yapanları konu
edinen The Daily Telegraph gazetesinin, sonradan Müslüman
olan kişilerle yaptığı röportajlarda ortaya şöyle bir
tablo çıkmaktadır: Bu kişilerin önemli bir kısmı statü
sahibi, iyi bir aile çevresine sahip, İslam'ı iyice
araştırıp öğrendikten sonra din olarak seçen insanlardır.
Örneğin eski İngiliz hükümetinde Sağlık Bakanlığı yapmış
olan Frank Dobson'ın oğlu Joe Ahmet Dobson, Kuran'ı
bir arkadaşının kendisine hediye etmesi ile 16 yaşındayken
okuduğunu ve aklındaki soruların tüm cevaplarını bulduğunu
söylemektedir. 23 yaşına geldiğinde resmi olarak İslam'ı
kabul ettiğini açıklayan ve bugün 26 yaşında olan Joe
Dobson, ailesinin de bu kararında kendisini desteklediğini
anlatmaktadır. Habere göre, Dobson'ın babası her Noelde
kendisine hediye olarak İslami kitaplar almaktadır.
İngiltere'de son dönemlerde İslam'a dönenler arasında,
BBC eski genel müdürü John Birt'in oğlu, ünlü hakimlerden
Lord Justice Scott'ın kızı gibi önde gelen çevrelerden
insanlar bulunmaktadır. Son yirmi yıl içinde 20 bin
kişinin İslam'a döndüğü tahmin edilen İngiltere'de,
11 Eylül saldırılarından sonra dünyanın pek çok ülkesinde
olduğu gibi İslam'a yöneliş daha da hızlanmıştır. Manchester
Camisi'nin verdiği bilgilere göre 11 Eylül'ü takip eden
ilk haftalarda sadece kendi camilerinde 16 kişi İslam'ı
kabul etmiştir. İslam'a dönenlerle ilgili yapılan araştırmalarda
dikkat çeken bir nokta da, İslam'a dönüşün daha çok
kadınlar arasında görülüyor olmasıdır. Amerika'da İslamiyet'e
dönen her dört kişiden biri, İngiltere'de ise her iki
kişiden biri kadındır.95
İslam'ın hızla
yükseldiği Avrupa ülkelerinden birisi de Danimarka'dır.
Danimarka'da devletin resmi dini olan Protestanlıktan
sonra Müslümanlık gelmektedir, ülkedeki Katoliklerin
sayısı ise Müslümanlardan daha azdır. 5.5 milyon insanın
yaşadığı Danimarka'da nüfusun yaklaşık %3'ünü Müslümanlar
oluşturmaktadır.96 Yoğun göçlerin
Müslümanların sayısındaki artışa doğrudan etkisi vardır.
"Danimarka'nın Geleceği: Her İki Kişiden Biri Müslüman"
haberleri ile bu yükseliş Danimarka basını tarafından
da ele alınmıştır. Danimarka'da yaşayan ünlü sosyolog
Eyvind Vesselbo yaptığı araştırma neticesinde, yakın
gelecekte Danimarka nüfusunun yarısının Müslüman olacağını
açıklamıştır.97
Medyada Yer Alan İslam İle İlgili
Haberler
Batı basınında son zamanlarda İslam'ı tanıtmak için
hazırlanan objektif haberler de oldukça dikkat çekmektedir.
Özellikle 11 Eylül'deki terörist saldırılardan sonra
bu konuda gözle görülür bir gelişme olmuştur. Saldırılar
halkın İslam'ı merak etmesine ve doğru bilgi arayışı
içine girmesine aracı olmuş, medya bu talebi karşılayabilmek
için çeşitli haberler ve programlar hazırlamıştır. Başta
BBC olmak üzere pek çok televizyon kanalı İslam'ı anlatan
belgeseller yayınlamış, özel konukların davet edildiği
sohbet programları düzenlemiş, İslam'ı anlatan dizi
programlar organize etmiştir. Yine pek çok televizyon
kanalı internetteki sayfalarına İslam'ı anlatan özel
bölümler eklemişlerdir. Bu sayfalarda İslam'ın temel
şartları, İslam tarihi, Peygamberimiz (sav)'in hadisleri
ve Kuran ayetleri yer almakta, okuyucular istedikleri
takdirde daha kapsamlı bilgi veren sitelere yönlendirilmektedir.
Bununla birlikte pek çok dergi ve gazetede de İslam'ı
anlatan ve kamuoyunun merak ettiği sorulara cevap teşkil
edebilecek yazılara yer verilmiştir. Bu yazılardan birisi
de, 1 Ekim 2001 tarihinde Time dergisinde yayınlanan
'True, Peaceful Face of Islam' (İslam'ın Barışsever
Gerçek Yüzü) başlıklı makaledir. Ünlü İngiliz teolog
Karen Armstrong tarafından kaleme alınan makalede özetle
şu bilgilere yer verilmektedir:
Arapça 'teslim olmak' kökünden gelen
İslam, barış ve güvenlikle eş anlamlıdır. 7. yüzyılın
başlarında Kendisine Kuran vahyedildiği zaman Muhammed
Peygamber (sav)'in en önemli görevlerinden birisi geçtiğimiz
günlerde Washington ve New York'ta şahit olduğumuz türden
toplu katliamları ve şiddeti tamamen ortadan kaldırmaktı.
Kuran'da izin verilen tek savaş savunma amaçlı savaştır.
Müslümanlar savaşı kendileri başlatamazlar (Bakara Suresi,
190). Savaş kötü bir şeydir, ancak Müslümanlar zaman
zaman baskılarla karşı karşıya geldiklerinde savaşmak
zorunda kalabilirler. Kuran'da Tevrat'ta yer alan, 'göze
göz, dişe diş' ayeti geçmektedir, ancak ayetin sonunda
tıpkı İncil'de olduğu gibi bağışlamanın daha hayırlı
olduğu bildirilmektedir (Maide Suresi, 45). İslam savaşa
bağımlı değildir... Üstelik cihad 'kutsal savaş' anlamına
gelmez, 'çaba göstermek' anlamı taşır. İslam dini insanlar
üzerinde zorlama getirmez, Kuran'da ' (Bakara Suresi,
256) açıkça belirtilmiştir. Ve Müslümanlar Yahudileri
ve Hıristiyanları 'Ehl-i Kitap' olarak görürler ve inançlarına
saygı duyarlar (Ankebut Suresi, 46). Hz. Muhammed (sav)'e
indirilen bir başka ayette ise, 'Ey insanlar, biz sizi
birbirinizle tanışmanız için eşler ve topluluklar olarak
yarattık' (Hucurat Suresi, 13) şeklinde bildirilmiştir.
Yani farklılıkların amacı, işgal etmek, zorla dininden
çevirmek, katletmek veya şiddet uygulamak değil, uzlaşma
ve hoşgörü ile diyalog kurmaktır.98
|
Der Spiegel
İslam'ın Yükselişini Kapak Konusu Yaptı

İslam'ın tüm düyadaki
hızlı yükselişi, ünlü Alman dergisi Der Spiegel
tarafından kapak konusu olarak ele alındı. 'Muhammed
Peygamber Kimdi' başlığı ile haberleştirilen konuya
dergide 20 sayfa yer ayrıldı. Haberde, gerçek
İslamiyet ile terörist grupların bir ilgisinin
olmadığına dikkat çekilirken, çeşitli tarihçiler,
filozoflar, sosyologlar ve siyaset adamlarının
da görüşlerine yer verildi. Dünyada hiçbir dinin
İslamiyet kadar hızlı yayılmadığının belirtildiği
haberde, ünlü İngiliz filozof Ernest Gellner'in,
"İslamiyet Allah'ın dünya için öngördüğü bir toplum
düzeni" sözlerine yer verildi.
|
|
Televizyonlar
İslam'ı Anlatan Belgeseller Yayınlıyorlar

Avrupa'da İslam'ın
hızlı yükselişi özellikle televizyonların pek
çok programda ele aldıkları bir konu olmuştur.
Siyasi ve sosyal değerlendirmeler içeren bu programların
yanı sıra, İslam tarihini ve İslam ahlakını anlatan
kapsamlı belgesellere de yer verilmiştir. Bunun
örneklerinden birisi İngiltere'de 1 milyon sterlin
harcanarak gerçekleştirilen 'İslam Mevsimi' adlı
projedir. İslam dinini doğru tanıtmayı amaçlayan
bu belgesel İngiliz Yayın Kurulu'na bağlı 2. kanal
tarafından iki hafta süren bölümler halinde yayınlanmıştır.
Benzer bir yayın Alman-Fransız ortak kanalı olan
Arte tarafından da gerçekleştirilmiştir. Çekimleri
üç yıl süren ve Hz. Muhammed (sav)'in hayatını
anlatan belgesel dizide İslam tarihi detaylı olarak
ele alınmıştır.
|
|
Alman Cumhurbaşkanı'nın
Cami Ziyareti
Alman
Cumhurbaşkanı Johannes Rau, Almanya'da yürütülen
dinler arası diyalog çalışmalarının önemli destekçilerinden
birisidir. 29-30 Ocak 2001 tarihlerinde Potsdam'da
düzenlenen Dünya Kiliseler Konseyi toplantısına
katılmış ve bu konudaki görüşünü ortaya koyan
bir konuşma yapmıştır. Önümüzdeki 10 yılı 'Şiddetle
Mücadele ve Barış' yılı ilan eden Dünya Kiliseler
Konseyi'ne maddi destekte bulunan Almanya'nın
bu desteğinin kesilmesini isteyen çevreleri şiddetle
eleştiren Rau, bu çalışmayı Avrupa'nın yaptığı
en önemli sosyal atılımlardan biri olarak değerlendirmiştir.
Özgürlük ve adaletin denge unsurları olduğunu
söyleyen Rau, Sosyal Darwinizm'in de kesinlikle
reddedilmesi gerektiğini vurgulamıştır.99
Bunun yanı sıra Müslüman topluluklarla kurulacak
diyaloğun önemine ve bu girişimlerin desteklenmesi
gerektiğine de sık sık değinen Rau bu konuya verdiği
önemi Marl kentindeki Fatih Camisi'ni ziyaret
ederek de göstermiştir. Ramazan Bayramı nedeniyle
gerçekleştirilen bu ziyaret sırasında Rau, Müslümanların
bayramlarının da Hıristiyanların bayramları kadar
önemli olduğunu belirtmiş ve teröre karşı yürütülen
mücadelenin İslam dini ile ilgisi olmadığını vurgulamıştır.
|
|

Müslüman nüfusun
yoğun olduğu ülkelerden Almanya'da sonradan Müslüman
olanların sayısı da oldukça fazladır. Bununla
birlikte İslam'ın doğru anlaşılması ve doğru tanıtılması
için de Alman hükümeti tarafından çeşitli çalışmalar
yürütülmektedir. Bu çalışmalardan birisi de Alman
okullarında verilecek olan İslam dersleridir.
|
|
Belçika'da
Yükselen İslam
90'lı
yılların başında Belçika'daki Müslümanların sayısı
285 bin civarında idi. 1998'e gelindiğinde ise
bu rakam 350 bin oldu. Bu da Belçika nüfusunun
%2.5'i demektir. Toplam 240 mescid ve caminin
bulunduğu Belçika'da İslam'ın hızlı yükselişi
devam etmektedir.100 Bugün
İslam Belçika'da Yahudilik ve Protestanlığı geride
bırakarak Katoliklikten sonraki ikinci din olmuştur.
Belçika devleti, ülkede yaşayan Müslümanlara karşı
her zaman olumlu yaklaşmış, Müslümanların inanç
ve ibadet özgürlüğünü koruma altına alan kanunu
daha 1974 yılında çıkarmıştır. Buna göre Müslümanlara
da, tıpkı Katolikler, Protestanlar ve Yahudilere
olduğu gibi Belçika'da dinlerini yaşama ve anlatma
özgürlüğü tanınmıştır. Bu kanunun en önemli uygulamalarından
birisi, İslami okullar dışında, devlet okullarında
da İslam dersi okutulmasının sağlanması olmuştur.
Belçika'da şu anda yaklaşık 700 Müslüman öğretmen
devlet okullarında ders vermektedir ve bu öğretmenlerin
maaşları ve giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır.
Kanunda belirtilen
bir diğer önemli nokta da, ibadet merkezlerinin
inşaat masraflarına ve buralarda görev yapacak
olan din adamlarının giderlerine Belçika Devleti
tarafından maddi destek verilmesidir. Belçika
devletinin Müslümanlara verdikleri bu destek,
İslam'ın Belçika'da yükselmeye devam etmesini
sağlamaktadır. 28 Ocak'da hizmete açılan Genk
Yunus Emre Camisi de bu yükselişin önemli göstergelerinden
birisidir. Belçika'nın bu en büyük camisinin açılşına
katılan Genk Belediye Başkanı Jef Gabriels bu
günü bir bayram olarak değerlendirirken, açılışa
katılan kilise temsilcisi Jan Boonen düşüncelerini
şöyle aktarmıştır:
Ev vardır oturulur, ev vardır
hastane yapılır, ev vardır banka yapılır. Burası
Allah'ın evi ve biz buraya sadece ona boyun eğmek
için geliriz. 101
|
|
İtalyan
Büyükelçisi Müslüman Oldu
İtalyan büyükelçinin Müslümanlığı kabul etmesi,
Batı basını ve haber ajansları tarafından ilgiyle
karşılandı. Yukarıda Reuters haber ajansının konuyla
ilgili verdiği 'Roma'nın Suudi Arabistan Büyükelçisi
Müslümanlığa Döndü' başlıklı haber görülmektedir.
İtalya'nın
Suudi Arabistan büyükelçisinin Müslüman olduğu
birkaç ay önce basına yansıyan önemli haberlerdendi.
Aslında, İtalya'nın ünlü diplomatlarından Torquato
Cardilli Müslüman olan ikinci büyükelçiydi. Kendisinden
önce Büyükelçi Mario Scialoja da İslamiyet'e girmişti.
Roma'nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi
iken Müslüman olan Scialoja, bundan sonra Suudi
Arabistan büyükelçisi olarak atanmıştı. Torquato
Cardilli ise uzun yıllardır Müslüman ülkelerde
görev yapan bir diplomattı. Cardilli'nin İslamiyet'e
dönmesi İtalya'da İslam'ın yükselişini bir kez
daha gündeme getirdi. Yaklaşık bir milyon Müslümanın
yaşadığı İtalya'da son iki üç yıldır da 5 bin
kişinin İslamiyet'e döndüğü tahmin edilmektedir.102
|
|
Berlusconi
Müslümanlardan Özür Diledi
İtalyan Başbakanı Berlusconi 11 Eylül sonrasındaki
büyük gafının ardından İtalya'da bir camiyi ziyaret
ederken görülmektedir. Berlusconi basına yaptığı
açıklamalarda da, sözlerinden dolayı pişmanlık
duyduğunu dile getirmiştir.

Yukarıda Avrupa'nın en büyük camisi olan
Roma Camisi görülmektedir.
|
11
Eylül sonrası Müslümanlar aleyhinde yaptığı açıklamalarla
dikkat çeken İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi,
bu açıklamasından kısa bir süre sonra özür diledi.
26 Eylül'de yaptığı konuşmasında, Batı kültürünün
İslam kültüründen her zaman üstün olduğunu ve
Müslümanların Batının bir parçası haline gelmelerinin
mümkün olmadığını söyleyen Berlusconni bu sözlerinin
ardından başta Avrupa Birliği devletlerinin yöneticileri
olmak üzere pek çok kesimden ağır eleştiriler
aldı. Bunun üzerine açıklamasından bir gün sonra,
'sözlerinin yanlış anlaşıldığını, Müslüman dostlarını
hiçbir zaman üzmek istemediğini' söyledi. 1 Ekim
günü ise ülkesinde görev yapan Müslüman ülkelerin
büyükelçilerini konutuna davet ederek özel bir
görüşme yaptı. Hükümet tarafından yayınlanan basın
açıklamasında Başbakanın bu görüşmeyi İslam'a
duyduğu saygıyı dile getirmek için bir fırsat
olarak değerlendirdiği belirtildi. Basın açıklamasında
Berlusconni'nin şu sözlerine de yer verilmekteydi:
'Bir milyar insanın inandığı İslam, barışı emreden,
insan haklarına saygılı, milletler arasında hoşgörü
ve uzlaşmanın olması gerektiğini söyleyen, insanlığa
çok önemli değerler kazandıran büyük bir dindir.'103
|
|
Danimarka'da
İslam
Danimarka İslam'ın en hızlı yükseldiği ülkelerdendir.
Üstelik Danimarka Devleti de ılımlı yaklaşımı
ile bu yükselişe katkıda bulunmaktadır. Danimarka
devlet televizyonunun tarihte bir ilke imza atarak,
Türk Kültür Merkezi Camisi'nde verilen Cuma hutbesini
naklen yayınlaması bu desteğin en çarpıcı örneklerindendir.
|

|