| GELİN
BİRLİK OLALIM
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle
sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin. Allah'tan
başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak
koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer)
bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.
(Al-i İmran Suresi, 64) |
İslam Tarihinde Müslümanlar ve Kitap
Ehli

... Sizden her biriniz
için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık.
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı;
ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir.
Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün
dönüşü Allah'adır...
(Maide Suresi, 48)
|
lk
dönemlerinden itibaren İslam tarihini, İslam idaresi
altındaki Hıristiyan ve Yahudilerin konumunu ve bu
toplumların Müslümanlarla ilişkilerini tarafsız bir
gözle inceleyen herkes açık bir gerçekle karşılaşacaktır:
Kitap Ehli, İslam idaresi altında her zaman huzur
ve güvenlik içinde yaşamıştır. Hatta, kimi zaman farklı
dinlerden veya mezheplerden idarelerin altında zulüm
gören Hıristiyanlar ve Yahudiler, İslam topraklarına
sığınmışlar ve aradıkları güveni Müslüman ülkelerde
bulmuşlardır. Kitap Ehli'nin İslam topraklarında bu
derece rahat ve huzurlu bir yaşam sürebilmelerinin
en önemli nedeni ise, Müslümanların Kitap Ehli'ne
karşı tavır ve tutumlarını Kuran ahlakına göre belirlemiş
olmalarıdır.
Barış ve hoşgörü dini olan İslam, iman
edenlerin tüm insanlara adaletle ve iyilikle davranmalarını
gerektirir. Salih Müslümanlar, Allah'ın emrettiği
ahlaka uygun olarak, hoşgörülü, affedici, mütevazı,
anlayışlı, yumuşak huylu, içten ve samimi insanlardır.
Allah iman edenlere, kendilerinin veya yakınlarının
aleyhinde dahi olsa adil olmayı, kendileri ihtiyaç
içinde olsalar bile öncelikle yetimi ve esiri doyurmayı,
fedakar olmayı, sabırlı davranmayı, güzel ahlakta
kararlı olmayı emretmiştir. Bu ahlakı yaşayan bir
mümin aynı zamanda farklı inançlara ve düşüncelere
mensup kişilere karşı da toleranslıdır. "Dinde zorlama
olmadığının" bilinci ile, iman etmeyen insanları hak
yola davet ederken de her zaman nezaketli bir üslup
kullanır, amacı doğru yolu göstermek, karşı tarafın
vicdanına hitap etmek ve onların güzel bir ahlak ile
yaşamasına vesile olmaktır. Bu ise ancak Allah'ın
insanlara hidayet vermesi ile mümkün olur. Allah,
"... İman edenler hala anlamadılar mı ki, eğer Allah
dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş
olurdu... " (Rad Suresi, 31) ayetiyle Müslümanlara,
kalplerin ancak Allah'ın elinde olduğunu, bir kimsenin
ancak O'nun dilemesiyle hidayete erebileceğini hatırlatmaktadır.
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
Gerçek şu ki, sen,
sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini
hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha
iyi bilendir. (Kasas Suresi, 56)
Müslümanın görevi, sadece gerçekleri
anlatmak, insanları bu gerçeklere davet etmektir.
İnsanların bunu kabul edip etmemeleri, tamamen onların
vicdanlarına kalmış bir meseledir. Allah bu gerçeği
Kuran'da haber vermektedir:
Dinde zorlama yoktur.
Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.
Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam
bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah,
işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Müslümanların bu ahlakları, doğal olarak
Kitap Ehli ile olan ilişkilerinde de geçerlidir. Üstelik
Rabbimiz, Kitap Ehli'ne karşı nasıl davranılması gerektiğini
Kuran'da iman edenlere detaylı olarak tarif etmiştir.
Bu ayetler incelendiğinde, Müslüman toplum içinde
Hıristiyan ve Yahudilerin varlıklarının tanınması
ve onların tüm haklarının bizzat Müslümanlar tarafından
korunması gerektiği açıkça anlaşılmaktadır. Müslümanların
Yahudilere ve Hıristiyanlara bakışı son derece merhametli
olmalıdır. Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Hıristiyanlar
-her ne kadar inanışlarında ve ibadetlerinde zaman
içinde bazı bozulmalar yaşanmışsa da- özünde Allah'ın
varlığına ve birliğine iman eden, meleklere, peygamberlere
ve hesap gününe inanan ve din ahlakının yaşanması
gerektiğini düşünen kimselerdir. Bu gerçek, Müslümanların
onlara yaklaşımında da önemli bir ölçüdür.
Allah bir ayette Allah'a ve ahiret gününe
iman ederek salih amellerde bulunan Yahudiler ve Hıristiyanların,
bu iyi ahlaklarının karşılığını en güzel şekilde alacaklarını
haber vermiştir:
Şüphesiz, iman edenler(le)
Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a
ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa,
artık onların Allah Katında ecirleri vardır. Onlara
korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara
Suresi, 62)
Bu ayetin anlamı apaçıktır. Müslüman,
Yahudi veya Hıristiyan olsun, Allah'a ve ahiret gününe
iman eden ve salih amellerde bulunanlar müjdelenmekte;
söz konusu müminlerin kurtuluşa ve esenliğe kavuşacakları
haber verilmektedir. Maide Suresi'nin 48. ayetinde
ise, insanlar için "farklı bir
şeriat ve yol-yöntem kılındığı", sorumluluklarının
ise "hayırlarda yarışmak"
olduğu belirtilmiştir. Bu da ister Yahudi, ister Hıristiyan,
isterse Müslüman olsun samimi olarak Allah'a ve ahiret
gününe iman eden tüm inananların güzellikle davranmaları
ve Allah rızası için hayırlarda yarışmaları gerektiğini
göstermektedir. Bu durumda Müslümanların, kendileri
gibi Allah'a iman eden, salih amelde bulunan ve güzel
ahlak gösteren kimselere katı veya hoşgörüsüz davranmaları
mümkün değildir. Nitekim, İslam tarihi de bunu kanıtlar.
Bu tarihi incelemeden önce, Müslümanların
Kitap Ehli'ne bakış açısını belirleyen çok önemli
bir gerçeğe daha değinmekte yarar vardır: Müslümanların
Hz. Musa ve Hz. İsa'ya olan sevgileri ve saygıları.
Müslümanların Hz. Musa ve Hz. İsa'ya Olan Sevgileri
Allah tarihin her döneminde Kendi vahyini
insanlara elçileri aracılığıyla ulaştırmıştır. Peygamberler,
Allah katında seçilmiş, Rabbimiz'in kendilerine nimetler
verdiği mübarek insanlardır. Üstün ahlakları ile tüm
insanlara örnek olarak yaratılmış olan peygamberler,
gönderildikleri toplumlara Allah'ın dinini anlatmışlar,
onları kötülüklerden sakındırarak iyiliği emretmişler,
insanların imanlarına vesile olmuşlardır. Kuran'da
pek çok ayette geçmişte yaşamış olan toplumlardan
ve bu toplumlara gönderilen peygamberlerin hayatlarından
örnekler verilmektedir. Kuran'da bildirilen peygamber
kıssalarında, bu mübarek insanların Allah'ın varlığını
ve dinini tebliğ etmeleri, inkar edenlere karşı yürüttükleri
fikri mücadele, tebliğ yaptıkları insanların verdikleri
karşılık detaylı olarak bildirilmiş ve elçilerin gösterdikleri
sabır, fedakarlık, samimiyet, ince düşünce, insaniyet
gibi üstün ahlak özellikleri tüm inananlara örnek
gösterilmiştir. Tüm peygamberlerin Rabbimiz'in seçtiği
kutlu insanlar olduğunun bilincinde olan Müslümanlar
da, gönderilmiş olan bütün peygamberlere iman ederler.
Allah Kuran'da, Hz. Nuh'a ve Hz. İbrahim'e vahyettiği
dini, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve Hz. Muhammed (sav)'e
de vahyetmiş olduğunu bildirmiştir:
O:
"Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin"
diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi,
İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin
için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini
çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini
buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir.
(Şura Suresi, 13)
Allah Kuran'da, Allah ve ahiret gününe
iman edenler için Allah'ın Resulü'nde en güzel örnekler
olduğunu bildirmiştir. (Ahzap Suresi, 21) Bu nedenle,
salih Müslümanlar için peygamber ahlakı ile ahlaklanmak,
peygamberlerimizin şerefli yolunu izlemek ve onlar
gibi Allah'ın razı olduğu insanlardan olabilmek en
önemli amaçlardan biridir. Hz. Musa ve Hz. İsa da
hayatları Kuran-ı Kerim'de detaylı olarak anlatılan
peygamberlerdir ve Müslümanlar için bu mübarek insanların
hayatlarında ve ahlaklarında pek çok hikmetli örnek
bulunmaktadır.
Allah, Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun'un,
Kendisi'nin lütufta bulunduğu kullarından olduğunu
Kuran'da bize şu şekilde haber vermiştir:
Andolsun, Biz Musa'ya
ve Harun'a lütufta bulunduk. Onları ve kavimlerini
o büyük üzüntüden kurtardık. Onlara yardım ettik,
böylece üstün gelenler oldular. Ve ikisine anlatımı-açık
Kitab'ı verdik. Onları dosdoğru yola yöneltip-ilettik.
Sonra gelenler arasında da ikisine (hayırlı ve şerefli
bir isim) bıraktık. Musa'ya ve Harun'a selam olsun.
Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.
Şüphesiz ikisi, Bizim mü'min olan kullarımızdandılar.
(Saffat Suresi, 114-122)
Allah, Hz. Musa'yı Firavun'un esareti
altında bulunan İsrailoğulları'na elçi olarak göndermiş
ve ona Enam Suresi'nin 154. ayetinde belirtildiği
gibi "iyilik yapanların üzerinde
(nimetimizi) tamamlamak, herşeyi ayrı ayrı açıklamak
ve bir hidayet ve rahmet olarak... " Kitap'ı
vermiştir. Hz. Musa'ya seçilmiş olduğunun vahyedilişi
ise Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Sana Musa'nın haberi
geldi mi? Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle
demişti: "Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan
bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici
bulurum." Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi:
"Ey Musa. Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını
çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın. Ben
seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı
dinle." (Taha Suresi, 9-13)
Hz. Musa gerek Firavun'a ve yakın çevresine
karşı, gerekse kendi toplumu içindeki münafık karakterli
ve zayıf imanlılara karşı büyük bir mücadele yürütmüş,
her zaman Allah'a olan teslimiyeti, tevekkülü, sabrı,
cesareti, fedakarlığı, aklı, azmi ve şevki ile tüm
inananlara örnek olmuştur. Müslümanlar da Hz. Musa'ya
içten bir saygı duyar ve ona iman ederler.
İsa Peygamber ise, Kuran'da, "Allah'ın
elçisi ve kelimesi" (Nisa Suresi, 171) olarak
tanıtılır; onun insanlığa bir "ayet (alamet)" kılındığı
(Enbiya Suresi, 91) bildirilir; mücadelesi, mucizeleri,
hayatı hakkında hikmetli bilgiler verilir. Hz. İsa
bir Kuran ayetinde şöyle övülmektedir:

Hz. İsa'nın, Allah'ın dilemesiyle gerçekleştirdiği
mucizelerinden biri olan hastaları iyileştirmesini
resmeden bu tablo, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir.
"Hz. İsa Körü İyileştirirken", Nicolas
Poussin (1594-1665)
|
Hani Melekler, dediler
ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi
sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir.
O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır'
ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır." (Al-i İmran
Suresi, 45)
Hz. İsa'ya verilen İncil'in nitelikleri
ise Kuran'da şöyle açıklanır:
Onların ardından
yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu
İsa'yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan,
önündeki Tevrat'ı doğrulayan ve muttakiler için yol
gösterici ve öğüt olan İncil'i verdik. (Maide Suresi,
46)
Kuran'da bildirildiği üzere, Hz. İsa'yı
diğer peygamberlerden ayıran bazı özellikler vardır.
Bunlardan en önemlisi onun halen ölmemiş, Allah Katına
yükseltilmiş ve yeryüzüne tekrar geri dönecek olmasıdır.
Birçok kimsenin sandığının aksine Hz. İsa öldürülmemiş,
başka bir sebeple de ölmemiştir. Kuran'da inkarcıların
onu "asamadıkları ve öldüremedikleri"
(Nisa Suresi, 157) kesin bir şekilde belirtilir ve
Allah'ın onu Kendi Katına yükselttiği haber verilir.
Hiçbir ayette Hz. İsa'nın öldüğünden ya da öldürüldüğünden
söz edilmez. Bunların yanı sıra, Kuran'da Hz. İsa
hakkında öyle bilgiler verilir ki, bunlar tarihte
henüz meydana gelmemiştir ve bu olayların gerçekleşmesi
ancak Hz. İsa'nın yeryüzüne geri dönmesi ile mümkün
olacaktır. Kuran'da haber verilen olayların gerçekleşeceğinden
ise hiçbir kuşku yoktur. (Bu konu ilerleyen bölümlerde
detaylı olarak incelenecektir.) Dolayısıyla, Müslümanlar
da tıpkı Hıristiyanlar gibi, Hz. İsa'nın ikinci kez
yeryüzüne gelişini büyük bir şevk ve heyecanla beklemekte,
İsa Mesih'in gelişine en güzel şekilde hazırlanmak
için gayret etmektedirler.
Hz. Muhammed (sav)'in Kitap Ehli'ne Karşı Örnek Tutumu
Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı tutumlarında,
her konuda olduğu gibi, en güzel örnek Peygamber Efendimiz
(sav)'dir. Hz. Muhammed (sav), Yahudilere ve Hıristiyanlara
karşı her zaman son derece adil ve merhametli davranmış,
İlahi dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında
sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturulmasını
istemiştir. Peygamberimiz (sav) döneminde ve sonrasında,
Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerini diledikleri
şekilde yaşamalarına izin verecek ve özerk cemaatler
olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak
anlaşmalar yapılmış ve güvenceler verilmiştir. İslamiyet'in
ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin eziyet ve baskılarına
maruz kalan Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimiz
(sav)'in öğüdüyle, Etiyopya'daki Hıristiyan Kral Necaşi'ye
sığınmışlardır. Peygamberimiz (sav)'le birlikte Medine'ye
göç eden müminler ise, Medine'de yaşayan Yahudilerle,
sonraki tüm nesillere örnek olacak bir birarada yaşama
modeli geliştirmişlerdir. İslam'ın yayılış döneminde
de, Arabistan'daki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına
gösterilen tolerans, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı
hoşgörü ve adaletinin önemli birer örneği olarak tarihe
geçmiştir.
Buna bir örnek olarak,
sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in, Hıristiyan
olan İbn Harris b. Ka'b ve kavmine yazdırdığı anlaşma
metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların
dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın,
Peygamber'in ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık
dini üzere yaşayanlardan hiç kimse istemeden İslam'ı
kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi
bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar
ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan
sonra: "... Kitap Ehli'yle en
güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve
deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim
İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na
teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini
okumasıdır.1
Hz. Muhammed (sav), Evs ve Hazrec kabileleri
ile yapılan Medine Anlaşması'na Yahudilerin de katılmasına
izin vermiş ve böylece Yahudilerin de Müslümanların
arasında, ayrı bir dini grup olarak varlıklarını devam
ettirmelerini sağlamıştır. Medine Anlaşması'nın "Beni
Avf Yahudileri, inananlarla birlikte bir ulus oluşturdular.
Yahudilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir"
hükmüyle, Müslümanların Yahudilerin geleneklerine
ve inanışlarına gösterdikleri hoşgörünün temeli Peygamberimiz
(sav) döneminde atılmıştır.
Hz. Muhammed (sav), Rabbimiz'in emrettiği
ahlakın bir gereği olarak, Kitap Ehli'ne karşı yalnızca
anlayış ve merhamet göstermekle kalmamış, İslam idaresi
altındaki Yahudi ve Hıristiyanların korunup kollanması
gerektiğini de sahabeye öğretmiştir. Bizzat Peygamber
Efendimiz (sav) tarafından Edruh, Makna, Hayber, Necran
ve Akabe'li Kitap Ehli'ne verilen beratlar, Müslümanların
Kitap Ehli'nin can ve mal güvenliğini garanti altına
aldıklarını ve onlara inanç ve ibadet özgürlüğü tanıdıklarını
göstermektedir. Peygamberimiz (sav)'in Necranlılar
ile yaptığı sözleşmede yer alan şu maddeler de dikkat
çekicidir:
Necranlıların ve maiyetindekilerin
canları, malları, dinleri, varları ve yokları, aileleri,
kiliseleri ve sahip oldukları herşey Allah'ın ve Allah'ın
peygamberinin güvencesi altına alınacaktır.
-Hiçbir psikopos ya da keşiş kilisesinden
ya da manastırından edilmeyecektir ve hiçbir papaz
papazlık hayatını terk etmeye zorlanmayacaktır. Onlara
hiçbir eza ya da aşağılama yapılmayacaktır ve toprakları
ordumuz tarafından işgal edilmeyecektir.
Adalet isteyen adalet
bulacaktır, ne zalim ne de zulüm bulunacaktır.2
Tüm bunların yanı sıra Resulullah'ın
Kitap Ehli'nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını
ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair
rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hıristiyanları
onu ziyaretlerinde Hz. Muhammed (sav) onlara abasını
sermiş ve oturmalarını söylemiştir. Peygamberimiz
(sav)'in vefatının ardından da, Müslümanların Kitap
Ehli'ne gösterdikleri güzel ahlakın temeli, Hz. Muhammed
(sav)'in hayatı boyunca bu topluluklara karşı gösterdiği
hoşgörüye dayanmaktadır.
Hz.
Muhammed (sav)'in çeşitli ülkelerin krallarına
ve bazı eyaletlerin valilerine yazdığı tebliğ
mektuplarından altısının orijinali günümüze
kadar muhafaza edilmiştir. Bu mektuplar, Peygamber
Efendimiz (sav)'in üstün ahlakının, bağışlayıcılığının,
hoşgörüsünün ve tebliğ gücünün tarihi birer
örnekleridir. Bu mektuplarla, söz konusu hükümdarlar
ve halklar en güzel ve hikmetli şekilde hak
dini yaşamaya davet edilmişlerdir. Mektupların
etkileyici ve ılımlı üslubu pek çok kimsenin
İslam'ı kabul etmesine aracı olmuştur. Peygamberimiz
(sav)'in tebliğindeki bu hikmetli üslup tüm
Müslümanlar için örnektir.
Yukarıdaki mektup, Ahsa Valisi
el-Münzir'e gönderilmiştir. Mektupta, "...
Selam üzerine olsun. Seni, kendisi dışında
hiçbir İlah olmayan tek bir Allah'a hamd etmeye
davet ediyorum ve ilan ediyorum ki, O'ndan
başka İlah yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve
Resulü'dür. Sana Kadir-i Mutlak ve Şanı Yüce
Allah'ı hatırlatırım. Zira kim iyi bir nasihate
kulak verirse kendi iyiliği içindir ve kim
benim elçilerime itaat eder ve emirlerine
uyarsa, bizzat bana itaat etmiş olur..."
yazılıdır.
Hz.
Muhammed (sav)'in Habeşistan Kralı Necaşi'ye
hitaben yazmış olduğu mektup, Müslümanların
Hıristiyanlara bakış açısını göstermesi açısından
da son derece önemlidir. Necaşi, Hz. Muhammed
(sav)'in mektubunun ve Müslüman elçilerle
yaptığı konuşmaların sonrasında, ülkesine
sığınan Müslümanları koruyan bir politika
izlemiştir. Mektupta şunlar yazılıdır:
Sana verdiği nimetinden dolayı
Allah'a hamd ederim ki; O'ndan başka İlah
yoktur. O Melik'tir, Kuddüs'tür, Selam'dır,
Mümin'dir, Müheymin'dir.

Hz. Muhammed (sav)'in
Gassan Kralı, Şemir el-Gassani'ye göndermiş
olduğu mektubun orijinal kopyası.
|
Şahadet ederim ki; Meryem oğlu
İsa, Allah'ın çok temiz, iffetli, dünyadan
elini çekmiş olan Meryem'e yüklediği Ruhu
ve Kelimesi'dir ki Meryem böylece ona hamile
kalmış, Allah onu Ruhundan nefhedip yaratmıştır.
Nasıl ki Adem'i kudret eliyle ve nefhiyle
yaratmıştı.
Ben seni bir olan, ortağı bulunmayan
Allah'a ve O'na ibadet ve itaate, bana tabi
olmaya ve Allah'tan getirip tebliğ ettiğim
şeylere iman etmeye davet ediyorum. Çünkü
ben Allah'ın Resulü'yüm.
Ben, seni ve askerlerini Yüce
Allah'a ibadet ve itaate davet ediyorum. Sana
gereken tebliği yapmış ve öğüdü vermiş bulunuyorum.
Öğüdümü kabul ediniz. Selam doğru yolda gidenlere
olsun.
|
İslam İdaresinde Din ve İbadet Özgürlüğü

Yukarıda 638 yılında Ortodoks Patrik Sophronios
adına Hz.Ömer tarafından yayınlanmış olan
ferman. Bu fermanla, kutsal topraklarda yaşayan
Hıristiyanların tüm haklarının garanti altına
alındığı bildirilmektedir.
|
Hz. Muhammed (sav) döneminden başlayarak,
İslam topraklarında her zaman için tam anlamıyla bir
din özgürlüğü hakim olmuştur. Yahudilerin ve Hıristiyanların
inançları, ibadetleri, kiliseleri, sinagogları, din
eğitimi veren okulları Müslümanların güvencesi altına
alınmıştır. Havralar ve kiliselerin korunacağına dair
garantiler, Peygamberimiz (sav) döneminden başlamak
üzere, Kitap Ehli ile yapılan sözleşmelerde yer alan
önemli hükümlerdir. Ayrıca ilk dönemlerde yapılan
anlaşmalarda, Müslümanların yolculukları sırasında
güzergahları üzerinde bulunan manastırlarda kalmalarına
müsaade edilmesine dair maddeler de bulunmaktadır.
Bu da, Müslümanların Kitap Ehli ile ilişkilerini karşılıklı
saygı zemini üzerinde geliştirmeye, onlarla diyalog
halinde olmaya özen gösterdiklerine bir işarettir.
Buna dayanarak pek çok Müslümanın, gerek konaklamak
gerekse yemek ihtiyaçlarını gidermek için yolculukları
ve fetihleri sırasında manastırları ziyaret ettikleri,
hatta kimi zaman edebi sohbetler için manastırları
tercih ettikleri tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır.
Kitap Ehli de çoğu zaman Müslümanların
bu yaklaşımına sıcaklıkla karşılık vermiştir. Suriye
Hıristiyanlarının, Ebu Ubeyde'ye sundukları ve tarihe
Ömer Akdi olarak geçen belgede yer alan şu ifadeler
dikkat çekicidir:
Gece veya
gündüz kiliselerimizi Müslümanlardan esirgemeyeceğiz,
onların kapılarını yolculara ve yolda kalmışlara açık
tutacağız... Müslüman yolcuyu geleneksel usulümüzle
ağırlayacağız ve onları besleyeceğiz. Müslümanları
incitmeyeceğiz ve her kim bir Müslümanı incitirse
kendi haklarını ceza olarak kaybedecektir. 3
Kuran'da bildirilen,
"... Eğer Allah'ın, insanların
kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı,
manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın
isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır
giderdi... " (Hac Suresi, 40) ayetiyle de dikkat
çekildiği gibi, Müslümanlar için Kitap Ehli'nin ibadethaneleri
Allah'ın adının anıldığı kutsal mekanlardır ve bu
mekanların korunması iman edenlerin üzerine bir sorumluluktur.
Dolayısıyla, başta Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in
dönemi olmak üzere, dört halife dönemi ve daha sonraki
İslam idarelerinde Hıristiyanların ve Yahudilerin
kutsal mekanları özenle korunmuş, inananların mabetlerinde
diledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmeleri sağlanmıştır.
Örneğin, Hz. Ebubekir döneminde, barışçıl yollarla
fethedilen Taberriye şehrinde yaşayan Hıristiyanlara,
kiliselerine dokunulmayacağına dair garanti verildiği
tarihi belgelerde yer almaktadır. Aynı şekilde, Dımeşk'in
fethi sırasında yapılan anlaşmada, kiliselerin yıkılmayacağı
ve mesken edinilmeyeceği özellikle vurgulanmıştır.
Hz. Ömer'in Kudüs halkına verdiği emannamede de Kitap
Ehli'nin ibadethanelerine dokunulmayacağı bildirilmektedir.

Kitap Ehli'nin ibadethaneleri ve kutsal mekanları,
İslam idarelerinde özenle korunmuştur.
|
Hz. Osman döneminde, bir Ermeni kenti
olan Debil'in fethi sırasında, şehirde yaşayan Hıristiyanlar,
Yahudiler ve mecusilere verilen emannamede, mabetlerin
korunacağı garantisi sunulmuştur.4
Ayrıca yıkılan kiliselerin onarılmasına, yeni havraların
ve manastırların inşa edilmesine de her zaman müsaade
edilmiştir. Örneğin, Medain dışında bulunan ve Patrik
Mar Amme tarafından daha önce yakılmış olan St. Sergius
Manastırı, Hz. Osman döneminde yeniden inşa edilmiştir.
Mısır valisi Ukbe'nin Nasturilerin yaptırdıkları bir
manastıra yardımda bulunması, Muaviye döneminde Urfa
Kilisesi'nin tamir ettirilmesi, İskenderiye'de Marcos
Kilisesi'nin inşa ettirilmesi gibi daha pek çok örnek
sayılabilir. Günümüzde Filistin, Suriye, Ürdün, Mısır
ve Irak topraklarında yer alan kilise ve sinagogların
hala varlığını koruyor olması, Müslümanların diğer
İlahi dinlere olan saygısının bir göstergesidir. Bugün
Hıristiyanlar tarafından önemli ziyaret alanlarından
biri olarak kabul edilen Tur Dağı'ndaki Sina Manastırı
ve bu kilisenin hemen yanındaki cami, Müslümanların
hoşgörüsünün bir diğer örneğidir.

Dery Yakup Manastırı, Urfa, I. yüzyıl
|
Kitap Ehli geleneklerinin ve inançlarının
önemli bir parçası olan bayramlarını da Müslüman idaresinde
istedikleri mabetde, istedikleri şekilde kutlamışlar,
hatta kimi zaman Müslüman idareciler de bu kutlamalarda
yer almışlardır. III. Nasturi Patriği'nin yazdığı
bir mektup, Müslüman yöneticilerin Kitap Ehli'ne karşı
merhametini ve hoşgörüsünü bir Hıristiyanın ağzından
anlatması bakımından güzel bir örnektir:
Araplar…
bizlere hiç zulmetmediler. Gerçekten onlar, dinimize,
din görevlilerimize, kilise ve manastırlarımıza hürmet
gösterdiler… 5
12. yüzyılın ünlü Yahudi
seyyahlarından Tudelalı Benjamin ise, Müslüman topraklarını
ziyareti sırasında gördüğü hoşgörü ve ortak yaşama
kültürü karşısında hayranlığını gizleyemez. Böyle
bir hoşgörüye dönemin Hıristiyan Avrupası'nda rastlamanın
mümkün olmadığını ifade eder. Müslümanlar ve Yahudilerin
türbelerde ve kutsal mekanlarda birarada dua ettiklerini
belirten Benjamin, sinagogların hemen yanında mescitler
inşa edildiğini ve her iki cemaatin de birbirlerinin
bayramlarını kutladıklarını anlatmıştır.6
Bütün bu tarihi bilgiler açıkça göstermektedir
ki, günümüzde bazı çevrelerin telkinlerinin aksine,
İslamiyet bir barış ve hoşgörü dinidir. İslam idaresi
altında Hıristiyanlar ve Yahudiler diledikleri gibi
yaşamışlar, din ve vicdan özgürlüğünün sağladığı tüm
imkanlardan faydalanmışlardır.
|
 |
 |
Eriha'daki
Aziz George Manastırı'nın tarihi 5. yüzyıla
kadar uzanmaktadır. |
Aziz
Sabas Manastırı. Manastır 4. yüzyıl başlarında
inşa edilmiştir. |
Sina
Dağı'nı resmeden bir tablo
|
Müslümanlar
ve Yahudiler için olduğu kadar Hıristiyanlar
için de kutsal kabul edilen Kudüs ve çevresindeki
topraklarda pek çok tarihi ibadethane ve kutsal
mekan bulunmaktadır. Tarihi 4. yüzyıla kadar
uzanan pek çok manastır ve kilise, bugüne kadar
korunarak gelmiştir. İslam idaresinde, Müslümanlar,
Yahudiler ve Hıristiyanlar kendi kutsal mekanlarında
ibadetlerini rahatlıkla yerine getirmiş, huzur
ve güven içinde yaşamışlardır. Samimi olarak
iman edenlerin ittifakıyla aynı huzur ortamının
bugün de sağlanması mümkündür. |
|
"...
Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında
mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve
size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da,
sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim
olmuşuz."
(Ankebut Suresi, 46)
|
Kitap Ehli'nin İslam İdaresinde
Bulduğu Huzur

Osmanlı idaresinde
Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar birarada
dostane bir ortamda yaşamış, Kitap Ehli, Müslümanların
yönetiminden razı olmuştur. Bu gravürde, 1877
Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephedeki Osmanlı Ordusu'nun
muzaffer olması için Ahida Sinagogu'nda yapılan
dua görülmektedir. Dua törenine, dönemin sadrazamı
da katılmıştır.
|
Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanların
idaresinde her türlü özgürlükten en yüksek derecede
faydalanma imkanına sahipken, benzer bir hoşgörü ve
merhameti diğer dinlerin mensuplarından görmemişlerdir.
Milattan sonra ilk yüzyılda Yahudiler Hıristiyanlara
karşı baskı uygularken, sonraki yüzyıllarda güçlenen
Hıristiyanlar da Yahudilere ve hatta farklı mezheplerden
Hıristiyanlara karşı baskı uygulamışlardır. Özellikle
Ortaçağ'a egemen olan bu baskı, pek çok Yahudi ve
farklı mezhepten Hıristiyanın, Müslümanların merhametine
ve korumasına sığınmalarına neden olmuştur. İslamiyet'in
ilk dönemlerinde Bizanslıların Mısır ve diğer bölgelerdeki
Yakubi Hıristiyanlarına karşı; Haçlı Seferleri sırasında
Katoliklerin, güzergahları üzerindeki ve Kudüs ve
çevresinde yaşayan Yahudilere ve Ortodokslara karşı;
Avrupa'da Hıristiyanların Yahudilere karşı; İspanya'da
Hıristiyanların, Müslümanlara ve Yahudilere karşı
izledikleri baskı ve şiddet politikasının benzerine
İslam topraklarında hiçbir zaman rastlanmamıştır.
Bu hoşgörünün en önemli örneklerinden
biri hiç kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu'dur. Antalya
Patriği Makarios'un, Ortodokslara zulmeden Katolik
Polonyalıları Osmanlı idaresiyle kıyaslayan şu sözleri
bu gerçeği gösteren örneklerden sadece bir tanesidir:
O imansızlar tarafından öldürülen
binlerce insana, kadın, kız ve erkeklere ağladık.
Lehliler Ortodoks adını dünyadan kaldırmak istiyorlar.
Allah Türklerin devletini ebedi eylesin. Zira Türkler
vergi aldıktan sonra Hıristiyan ve Yahudilerin dinlerine
dokunmazlar.7

Sultan ve maiyetinin bir Hıristiyan kentine
gelişini ve görkemli karşılanışını temsil
eden tablo. Anonim, 17 yy. sonları
|
İspanyol zulmünden kaçan Yahudiler
de aradıkları huzuru ve güvenliği yalnızca Osmanlı topraklarında
bulmuşlardır. İspanya'dan sürülen ve çeşitli ülkelere
sığınan Yahudiler bu topraklarda da çok büyük zorluk
ve sıkıntılarla karşılaştılar. Çoğu kentlere girmelerine
izin verilmediği için açlık ve susuzluktan şehir girişlerinde
hayatlarını kaybettiler. Cenovalıların gemilerinde yolculuk
edenler ise, gemi çalışanları tarafından ya zulme uğradılar
ya da esir olarak korsanlara satıldılar. İmparatorluğu'nun
sınırlarını Yahudilere açan Sultan Beyazıt ise, Yahudilere
gereken hoşgörü ve özenin gösterilmesi için tüm eyaletlere
bir ferman gönderdi. Fermanda, "İspanya Yahudilerini
geri çevirmek şöyle dursun, tam bir içtenlikle karşılanmaları;
aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların
veya en ufak bir zarara sebebiyet vereceklerin ölümle
cezalandırılacakları..." bildiriliyordu.8
Dindarlığı ile tarihe geçmiş olan Sultan Beyazıt'ın
bu misafirperverliği ve hoşgörüsü, hiç kuşkusuz Kuran
ahlakına olan bağlılığından kaynaklanıyordu.

Yukarıdaki resimde, Filistin topraklarındaki
Katolik, Ortodoks, Yahudi ve Müslüman din
adamları birarada görülmektedir. Osmanlı idaresinin
bölgeye getirdiği barış, Osmanlı'nın yıkılmasıyla
birlikte tarihe karışmıştır. Barışın yeniden
inşa edilmesi, samimi olarak iman edenlerin
ittifakı ile mümkün olacaktır.
|
Kitap Ehli'nin İslam idaresi altında
son derece rahat ve müreffeh bir yaşam sürdüklerinin
bir diğer örneği de, Endülüs'teki Müslüman Emevi devletidir.
Bu devlette, o dönemin Avrupası'nda eşi görülmemiş
yüksek bir medeniyet kurulmuştur. Dini hoşgörü ise
bu medeniyetin temel özelliklerinden biri olmuştur.
Hıristiyan saldırıları karşısında yüzyıllar içinde
küçülen Endülüs'ün son parçası olan Gırnata'da yaşayan
Yahudiler için tarihi kaynaklarda yer alan; "Yahudilerin
Gırnata'daki muhteşem yaşamlarını görmeyenler görkem
nedir bilmiyorlar demektir." ifadesi, dikkat çekicidir.
O dönemde Gırnata, Yahudiler için dünyanın en güvenli
topraklarıdır.9
İslam idaresi ile birlikte ahalisi huzur
bulan topraklardan biri de Filistin'dir. Filistin'de
yaşayan Yahudi ve Hıristiyan cemaatler, İslam idaresinin
olduğu dönemlerde inanç özgürlüğüne sahip olmuş, Müslümanların
yönetimi altında huzur ve güvenlik içinde yaşamışlar,
ticaret ve zanaatla serbestçe ilgilenmişlerdir. Son
olarak Osmanlı İmparatorluğu bölgede 500 yüzyıl boyunca
barışı ve güvenliği sağlamış, Osmanlı'nın kurduğu
nizamı daha sonra yeniden inşa etmek mümkün olmamıştır.
Osmanlı'nın Kudüs ve çevresine getirdiği özgürlük
ve hoşgörü İsrail Dışişleri eski Bakanlarından Abba
Eban tarafından şu şekilde ifade edilmektedir:
Romalılardan
ve her istilacıdan sadece zulüm, kan ve işkenceye
layık görülen Kudüs ve Yahudi halkı ancak ve ancak
Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü fethetmesinden ve bu
fethin Kanuni tarafından pekiştirilmesinden sonradır
ki, insanca yaşamanın, eşitliğin ne demek olduğunu
ve huzur tadının ne anlama geldiğini öğrendi. 10

Kudüs Büyük Sinagogu'nda Başhaham'ın vaazı,
1836. Osmanlı idaresinde Yahudiler tüm ibadetlerini
ve dini toplantılarını diledikleri gibi yerine
getirmişlerdir.
|
Sadece Filistin'de değil İslam dünyasının
dört bir yanında Müslümanlarla Yahudiler ve Hıristiyanlar
asırlar boyunca aynı şehirlerde, hatta aynı mahallelerde
birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır. Ehl-i
Kitap mensupları, Müslümanların yönetiminde olan bölgelerde,
diledikleri gibi ticaretle uğraşıp mal sahibi olmuşlar,
çeşitli meslek gruplarına dahil olabildikleri gibi
devlet kademelerinde, hatta Saray'da dahi görev almışlardır.
Fikir ve düşünce özgürlüğünden en üst düzeyde faydalanmış,
ilim ve kültür hayatının bir parçası haline gelmiş
ve günümüze kadar gelen eserler bırakmışlardır. Sosyal
haklarını kullanmalarına engel olabilecek hiçbir baskı
ile karşılaşmadıkları gibi, inanç ve ibadet özgürlüğünden
de en üst seviyede faydalanmışlardır. Örneğin Abbasi
sarayında görev yapan Hıristiyan doktorların, aileleri
ve yanlarında çalışanlar ile birlikte İncil okumalarına,
ibadetlerini yerine getirmelerine karışılmadığı, tarihi
kaynaklarda yer alan bir bilgidir.
İslam dünyasında bilime
ve bilim adamlarına verilen önem, Hıristiyan ve Yahudi
bilim adamlarının da bizzat Halifeler tarafından korunmasını
sağlamıştı. İslam topraklarında farklı dinlerden bilim
adamları devlet yöneticileri tarafından düzenlenen
toplantılarda biraraya gelir, ilmi sohbetler düzenlenirdi.
Hıristiyan ve Yahudi hekimler, Müslüman meslektaşlarıyla
fikir alışverişinde bulunur, dönemin pek çok önemli
tıp eseri, Halifenin ya da devlet erkanının huzurunda
yapılan toplantı ve tartışmalarda ele alınırdı.11
İslam idaresi altında, Kitap Ehli'nin
çok canlı bir kültür hayatı vardı. Müslüman devlet
adamları, fethedilen topraklardaki kültürel çalışmaları
koruma altına alıyor ve bunları İslam İmparatorluğu'nun
başkenti olan Bağdat'a getirterek, Müslüman ve Kitap
Ehli'nden bilim adamlarının araştırmalarına açıyorlardı.
Hıristiyanlar ve Yahudiler de bu araştırmalara dayanarak
hazırladıkları eserlerini ve ayrıca kendi dini inançlarını
halklarına öğretmek için hazırladıkları çalışmaları
diledikleri gibi çoğaltıp dağıtabiliyorlardı. Müslümanların
bilimi ve fikir özgürlüğünü destekledikleri böyle
bir dönemde, Hıristiyanlığın merkezi konumundaki Avrupa'da
ise engisizyon mahkemeleri insanları düşünce ve inançlarından
dolayı diri diri yakarak idam ettirebiliyordu.

"Hz. Ömer Camisi" David Roberts,
Mathaf Galerisi, Londra
Bir kısım ayetlerimizi kendisine
göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan,
çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya
götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir,
görendir.
(İsra Suresi, 1)
|
 |
Kutsal Mezar Kilisesi'ni
ziyaret eden Hıristiyan hacılar, 1836. Müslümanların
idaresindeki Fİlistin topraklarını, Hıristiyan
hacılar istedikleri gibi ziyaret edebilmekte,
ibadetlerini özgürce yerine getirmekteydiler.
|
Ağlama Duvarı'nın 1900
yılına ait bir fotoğrafı.
Şüphesiz, Kitap Ehli'nden,
Allah'a; size indirilene ve kendilerine indirilene
-Allah'a derin saygı gösterenler olarak- inananlar
vardır. Onlar Allah'ın ayetlerine karşılık olarak
az bir değeri satın almazlar. İşte bunların
Rableri Katında ecirleri vardır.
Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
( Al-i İmran Suresi, 199)
|
Müslüman
liderlerin adalet anlayışı, kimi Yahudi ve Hıristiyanların,
kendi kanunlarının geçerli olduğu mahkemeler olmasına
rağmen, davalarının İslam mahkemelerinde görülmesini
istemelerine de neden olmuştur. Bir dönem İslam mahkemelerine
başvuran Hıristiyanların sayısındaki artış nedeniyle,
Nasturi Patriği Timasavus Hıristiyanları uyaran bir
bildirge yayınlama ihtiyacı hissetmiştir.12
İslam tarihinde görülen bu eşsiz hoşgörü
ve adalet anlayışının temeli elbette Kuran ahlakıdır.
Kuran ahlakını uygulayan Müslümanların idaresindeki
topraklarda her zaman güvenlik, adalet ve barış hakim
olmuştur. Halkın mutluluğunu ve refahını esas alan
bu yönetimler, kendilerinden sonra gelen pek çok nesile
örnek olacak bir sistem kurmuşlardır. Günümüzde de
merhameti, şefkati, adaleti, anlayışı, tevazuyu, sabrı,
fedakarlığı, özveriyi emreden gerçek Kuran ahlakının
İslam dünyasında yaygınlaşmasıyla, hem Müslümanların
hem de gayri Müslimlerin huzur ve güvenlik bulacakları
bir düzenin inşa edilmesi mümkün olacaktır.
Müslüman Toplumlarda Ehl-i Kitap'ın Hukuki Statüsü

Oysa onlar, dini yalnızca
O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler)
olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı
dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla
emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam)
din budur.
(Beyyine Suresi, 5)
|
Fetihlerle kazanılan topraklarda yaşayan
Kitap Ehli, esir statüsünde değil, zımmi statüsünde
görülüyor ve böylece önemli hukuki haklar kazanmış
oluyorlardı. Zımmilik, cizye adı verilen belirli bir
miktar vergiyi ödeyen ve Müslüman idaresini tanıyan
gayri müslimlere tanınan bir statü idi. Buna bağlı
olarak can ve mal güvenceleri sağlanıyor, din ve vicdan
hürriyetinden faydalanıyorlar, askerlikten muaf tutuluyorlar,
aralarındaki anlaşmazlıkları kendi hukuklarına göre
çözme hakkını koruyorlar ve eğer gerekli görülürse
ödedikleri cizye de kimi zaman iade ediliyordu.
Gayrı müslimlerden cizye vergisinin alınması
kimi zaman yanlış yorumlanmakta, sözde bir adaletsizlik
olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa bu ön yargılı
ve yanlış bir yorumdur. İslam idaresinde Müslüman
halktan cizye vergisi alınmamaktadır, çünkü onlara
da askerlik yapma yükümlülüğü getirilmiştir, gayrı
müslimler ise bu yükümlülükten muaf tutulmuştur. Bunun
dışında, gayri müslimlerden alınan cizye vergisi yine
gayri müslimlerin haklarının ve geleceklerinin korunması,
muhtaç durumdaki gayri müslimlerin bakılıp korunması
için kullanılmıştır. Zımmilik statüsünü ve Müslüman
idarecilerin cizye ile ilgili uygulamalarını incelediğimizde,
kimi ön yargılı değerlendirmelerin gerçekten uzak
oldukları bir kez daha görülecektir.
Peygamber Efendimiz
(sav), "her kim zımmiye zulmeder
veya taşımaktan aciz olduğu yükü yüklerse, o kimsenin
hasmıyım" diyerek zımmilere gösterilmesi gereken
tavrı müminlere tarif etmişti. Bu ahlak doğrultusunda
Müslümanlar, kendi idareleri altındaki gayri müslimlerin
korunmasını önemli yükümlülüklerinden biri olarak
görmüşlerdir. Müslümanların hukuk anlayışlarına göre,
zımmiler devlet tarafından korunması gereken bazı
haklar kazanmış bir kesimdir. Hz. Ömer döneminde Hira
Hıristiyanları ile Müslümanlar arasında yapılan anlaşmada
yer alan "Şayet onlardan biri
güçten düşer ve yaşlanırsa veya hastalıktan acı çekerse
veya zengin iken yoksullaşırsa, o ve ailesi İslam
toprakları içerisinde bulundukları sürece beyt-ül
maldan (kamu hazinesi) yardım görecektir"13
maddesi, İslam idaresinin zımmilere karşı bakış açısını
gösteren önemli örneklerden biridir. Gayrimüslimlerin,
vergilerini ödeyemeyecek durumda olduklarında da,
devlet hazinesinden yardım görmeleri ve sıkıntılarının
giderilmesi için devletin kendilerine yardım etmesi
önemli bir husustur. Şam halkıyla yapılan anlaşma
öncesinde Hz. Ömer'in yaptığı açıklama, cizye ve gayri
müslimler konusunda Müslümanların hassasiyetini göstermesi
açısından önemlidir:

Oysa onlar, dini yalnızca
O'na halis kılan hanifler (Allah'ı birleyenler)
olarak sadece Allah'a kulluk etmek, namazı
dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla
emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam)
din budur.
(Beyyine Suresi, 5)
|
Allah'ın lutfettiği
toprakları insanların ellerinden almayın ve Allah'ın
Kitabında belirttiği gibi güçlerine göre cizye koyun.
Şayet cizye onlar tarafından ödenirse daha fazlasını
istemeyin... Toprakları kendi aramızda paylaşırsak
evlatlarına hiçbir şey kalmayacaktır. Eğer topraklar
asıl sahiplerine bırakılırsa Müslümanlar onların ürettiği
ile yaşayabilirler. Onların üzerine cizye koyabilirsiniz,
ama asla onları esir alamazsınız. Onları incitecek
ya da onlara zarar verecek haksızlığı yapamazsınız
ve üzerinde hakkınız olmadıkça onların mallarını alamazsınız.
Onlarla yaptığınız anlaşmalarla kabul ettiğiniz yükümlülükleri
yerine getirmek zorundasınız.14
Görüldüğü gibi Kuran
ahlakına uyan samimi Müslümanlar, gayri müslimlerin
mal ve can güvenliğini, huzurunu korumayı bir yükümlülük
olarak görmüşlerdir. Bizans ordusu ile yapılan bir
savaş sırasında, İslam ordularının Hıristiyanlara
gerekli korumayı sağlayamayacakları bir ortam oluştuğunda,
aldıkları cizyeyi onlara iade etmeleri Peygamberimiz
(sav)'in Müslümanlara öğrettiği İslam ahlakının güzel
örneklerinden bir diğeridir.15
Geçmişte İslam dünyası ve Yahudiler ve
Hıristiyanlar arasında kurulan dostane ilişkiler,
günümüz için de önemli bir örnektir. Gerçek İslam
ahlakı, farklı dinlere ve inançlara mensup kimselere
hoşgörü ile yaklaşmayı, onların değerlerine ve inançlarına
saygı göstermeyi, birarada huzur içinde yaşanabilecek
bir ortam tesis etmeyi gerektirir. Dolayısıyla bu
ahlakın yaygınlaşması ve böylece İslam adına ortaya
konan -ancak İslam ahlakı ile hiçbir ilgisi bulunmayan-
bazı çarpık modellerin tedavi edilmesi için gösterilen
çaba, dünya barışının sağlanmasında çok önemli bir
adım olacaktır.
Müslümanların hoşgörü ve anlayışının,
samimi olarak iman eden Yahudiler ve Hıristiyanlar
tarafından da aynı şekilde karşılık bulması gerekir.
Çünkü Allah, Yahudi ve Hıristiyanlara da diğer insanları
sevmelerini, iyiliğin ve barışın öncüsü olmalarını
emretmiştir.
|
|
1. İbn Hişam, Ebu
Muhammed Abdulmelik, Es-Siretü'n-Nebeviyye, Daru't-Türasi'l-Arabiyle,
Beyrut, 1396/1971, II/141-150; Yrd. Doç. Dr. Orhan Atalay,
Doğu-Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 95
2. Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları,
İstanbul, 1998, s. 209-210
3. Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları,
İstanbul, 1998, s. 223
4. Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten Haçlı Seferlerine
Kadar İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık,
istanbul, 1998, s. 114-115
5. Frend, 289; Hamidullah, İslam Peygamberi, II. 920;
Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten Haçlı Seferlerine Kadar
İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık, istanbul,
1998, s. 55
6. Mark Cohen, Haç ve Hilal Altında Ortaçağlarda Yahudiler,
Sarmal Yayınevi, İstanbul, Nisan 1997, s.185
7. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi,
İstanbul 1969, s. 193
8. Abrahom Danon, Yossef Daath Dergisi, sayı 4; Naim
Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi I, Gözlem Gazetecilik
Basın ve Yayın A.Ş, İstanbul, 1993
9. Felipe Torroba, Bernaldo de Quiros, Les Juifs Espagnols,
Madrid, 1964, s. 17 
10. İlhan Bardakçı, "Biz Hiç Irk Olmamışız",
Tercüman, 7 Mayıs 1983 
11. Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten
Haçlı Seferlerine Kadar İslam Toplumunda Hıristiyanlar,
İz Yayıncılık, istanbul, 1998,s. 437
12. Levent Öztürk, Asr-ı Saadetten Haçlı Seferlerine
Kadar İslam Toplumunda Hıristiyanlar, İz Yayıncılık,
istanbul, 1998, s.188
13. Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları,
İstanbul, 1998, s. 214
14. Majid Khoduri, İslam'da Savaş ve Barış, Fener Yayınları,
İstanbul, 1998, s. 216
15. Ebu Yusuf 139; el-Belazuri, Fütuhu’l Budan, 187
|
|
|