Sosyal Darwinizm
Güçlünün haklı sayılması, eşitsizlik, ırk veya etnik
temelli ayrımcılık, zulüm, haksız rekabet ve çekişme,
fakirlerin ezilmesi, güçlünün zayıf olanı sömürmesi
toplumların tarih boyunca yaşadığı kötülükler ve zorluklardandır.
Binlerce yıl öncesinde bile, örneğin Hz. Musa'nın döneminde
yaşayan Firavun'un yönetiminde, tüm bunları görmek mümkündür.
Firavun, zenginliği ve güçlü ordusu nedeniyle, daima
kendini üstün görmüştür. Doğru söyledikleri çok açık
olan Hz. Musa ve Hz. Harun'u tüm gücüyle yalanlamış,
hatta onları öldürmek istemiştir. Firavun ayrıca ayrılıkçı
bir politika sürdürmüş, halkını sınıflara ayırmış, bazılarını
"aşağı sınıf" olarak nitelendirmiş, tebasındaki İsrailoğulları'na
türlü işkenceler yapmış, onların erkeklerini öldürüp,
kadınlarını sağ bırakmıştır. Böylece İsrailoğulları'nın
soyunun kesilmesini hedeflemiştir. Allah Kuran'da Firavun'un
bu sapkınlıklarını şöyle bildirir:
Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da)
büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp
bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek
çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu.
Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)
Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil
miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse
(sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. (Zuhruf Suresi,
52)
Böylelikle kendi kavmini küçümsedi,
onlar da ona boyun eğdiler... (Zuhruf Suresi, 54)
Bereketler kıldığımız yerin doğusuna
da, batısına da o hor kılınıp-zayıf bırakılanları (müstaz'afları)
mirasçılar kıldık... (Araf Suresi, 137)
Sadece güçlünün haklı sayıldığı, insanların sınıflara ayrıldığı, "aşağı" görülenlerin ezilerek yok edilmek istendikleri, bazı insanların diğerlerine insanlık dışı muamelelerde bulunduğu tek azgın toplum Firavun egemenliğindeki eski Mısır değildi. Binlerce yıl öncesinden günümüze kadar bu tür yönetimlerin ve uygulamaların birçok örneği bulunmaktadır.
Ancak, 19. yüzyılda tüm bu kötülükler çok daha farklı bir boyut kazandı. 19. yüzyıla kadar zalimlik, saldırganlık, acımasızlık olarak nitelendirilen bu tür uygulama ve politikaların, bir anda sözde "doğanın gerçeklerine dayanan bilimsel uygulamalar" olduğu yalanı savunulmaya başlandı. Peki tüm bu acımasızlıklara birdenbire sözde bir meşruluk kazandıran neydi?
Charles Darwin'in evrim teorisi... Darwin, 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabında ortaya attığı evrim teorisi ile, hayatın kökenine dair bazı spekülasyonlarda bulunuyordu. Bu spekülasyonları, son derece aldatıcı bir dünya görüşünün, Allah'ın varlığını inkar eden ve tesadüfleri "yaratıcı" sayan (Allah'ı tenzih ederiz), insanı hayvan olarak kabul eden, hayatı bir mücadele ve kıyasıya rekabet yeri olarak gören sapkın bir felsefenin sözde bilimsel bir gerçek gibi kabul edilmesine neden oldu.
Darwin, bilimsel bir delili olmayan, 19. yüzyılın köhne bilim anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu teoriyi tek başına geliştirmiş değildi. Kendisinden yaklaşık 50 yıl önce 1798 yılında Thomas Malthus, Essay on the Principle of Population (Nüfus İlkesi Üzerine Deneme) adlı çalışmasında Darwin'in teorisine temel oluşturacak, gerçekle ilgisi olmayan bazı fikirler ortaya atmıştı. Malthus, günümüzde bilimsel bir değeri olmadığı ispatlanmış olan çalışmasında, nüfusun besin kaynaklarından daha hızlı arttığını, bunun için nüfus üzerinde bir kontrol olması gerektiğini iddia ediyordu. Savaşların, salgın hastalıkların nüfus üzerinde doğal bir kontrol sağladığını ve bu nedenle faydalı olduklarını iddia eden Malthus, ilk kez "hayatta kalma mücadelesi"nden söz eden kişi oldu. Malthus'un insani değerlerden uzak bu tezine göre, fakirler korunmamalı, mümkün olduğunca kötü şartlarda yaşatılmalıydılar ki, çoğalmaları engellensin ve üst sınıflara yeteri kadar besin kaynağı kalabilsin. (Detaylı bilgi için bkz. "Malthus'tan Darwin'e Merhametsizliğin Tarihi" bölümü.) Vicdan ve sağduyu sahibi her insanın şiddetle karşı çıkacağı bu vahşetin kabul görmesi hiç şüphesiz büyük bir zulümdür. Din ahlakının fakirlere, muhtaçlara yardım elinin uzatılmasını gerektirmesine rağmen, Malthus ve onu takiben Darwin bu mazlumların acımasızca ölüme terk edilmelerini söylüyordu.
Malthus'un insanlık dışı bu fikirlerini hemen benimseyerek
geliştiren kişilerin başında İngiliz sosyolog ve felsefeci
Herbert Spencer geliyordu. Darwinizm'in temel iddiasını
özetleyen "en uygun olan hayatta kalır" ifadesi Spencer'a
aitti. "Uygun olmayanlar"ın ise elenmeleri yani ölmeleri
gerektiğini iddia eden Spencer, "insanlar eğer yaşamak
için yeteri kadar tamamlarsa yaşarlar ve yaşamaları
da iyidir. Eğer yaşamak için yeteri kadar tamam değillerse
ölürler ve en iyisi ölmeleridir" diyordu.1
Yani Spencer'a göre fakir, eğitimsiz, hasta, sakat,
başarısız her insan ölmeliydi. Tüm bunlar Spencer'ın
ne kadar ürkütücü, zalim ve hasta bir ruh haline ve
dünya görüşüne sahip olduğunun göstergeleriydi. Acıma,
şefkat ve koruma hissi duyması gereken insanlara karşı
büyük bir merhametsizlik duyuyor, aynı Malthus gibi
onları eziyet yoluyla yok etmenin yollarını arıyordu.
Devletin fakirleri koruyan yasalar çıkarmasını da engellemeye
çalışan Spencer için Amerikalı tarihçi Richard Hofstadter,
Social Darwinism in American Thought (Amerikan Düşüncesinde
Sosyal Darwinizm) adlı kitabında şu yorumda bulunur:
Spencer sadece yoksullar için hazırlanan
yasalara değil, aynı zamanda devletin desteklediği eğitim,
sağlık denetimi, barındırma koşullarının düzenlenmesi
ve hatta sahte doktorlara karşı cahil kişilere devlet
koruması sağlanması ile ilgili yasalara da karşı çıkıyordu.
2
Malthus ve Spencer'ın merhametsiz dünya görüşlerinden yoğun olarak etkilenen
Darwin ise, Türlerin Kökeni adlı kitabında türlerin
doğal seleksiyon ile evrimleştikleri masalını ortaya
attı. Darwin bir bilim adamı değildi, biyoloji ile sadece
amatör olarak ilgilenmişti. Bunun dışında Darwin'in
dönemindeki mikroskoplar dahi son derece ilkeldi. O
dönemde hücre, henüz sadece bir leke gibi görülüyordu,
kalıtım kanunları ise keşfedilmemişti bile. Darwin,
bilimsel açıdan son derece yetersiz bu koşullarda, kısıtlı
bilgisiyle geliştirdiği teorisinde, doğanın hep avantajlı
ve en uygun olanları seçtiğini, diğerlerini ise elediğini,
canlılığın da bu şekilde geliştiğini iddia etti. Darwin'in
daha en baştan yanlış bir temel üzerine inşa ettiği
bilim dışı teorisine göre, canlılık tesadüflerin eseriydi;
bu şekilde Darwin, canlılığı Allah'ın yarattığı gerçeğini
de reddetmiş oluyordu. (Allah'ı tenzih ederiz.) Darwin,
Türlerin Kökeni kitabından sonra, İnsanın Türeyişi adlı
kitabında bilim dışı teorisini insanlara da uygulamaya
kalkıştı. Kitabında, sözde geri kalmış ırklar olduğundan,
bu ırkların yakın bir gelecekte eleneceklerinden, böylece
üstün olanların gelişerek ilerleyeceklerinden bahsediyordu.
Darwin'in, bu kitabında ve bazı yazışmalarında evrim
teorisini insanlara da uygulamasıyla, sosyal Darwinizm
şekillenmiş oldu.

Darwin'in bilim dışı
teorisiyle pekiştirilen "zayıf ve güçsüz
olanların ezilmesi gerektiği" yanılgısı,
eşitsizliğin, haksızlığın ve adaletsizliğin
yaygınlaşmasındaki en temel faktörlerden biridir.
|
Bundan sonrasını ise koyu Darwin taraftarları devam ettirdi. İngiltere'de Spencer ve Darwin'in kuzeni Francis Galton, Amerika'da William Graham Sumner gibi bazı akademisyenler ve bazı kapitalistler, Almanya'da ise Ernst Haeckel gibi Darwinistler ve ardından 20. yüzyılın kanlı diktatörü Adolf Hitler gibi faşist ırkçılar sosyal Darwinizm'in acımasız ve merhametsiz kurallarının önde gelen savunucu ve uygulayıcıları oldular.
Sosyal Darwinizm kısa sürede vahşi kapitalizm adı altında haksız rekabeti en acımasız şekliyle uygulayanların; ırkçıların; emperyalistlerin; fakirleri ve yardıma muhtaçları koruma görevini yerine getirmeyen yöneticilerin kendilerini sözde savunma aracı haline geldi. Sosyal Darwinistler, zayıfların, fakirlerin, sözde "aşağı" ırktan insanların ezilmelerini; özürlülerin sağlıklı insanlar, küçük işletmelerin ise büyük şirketler karşısında yok olmalarını doğanın bir kanunu ve insanlığın ilerlemesinin tek yolu gibi göstermeye çalıştılar. Vicdansızlık olduğu kabul edilmesine rağmen, insanlık tarihi boyunca süregelen bu haksızlıkları bir anda sözde bilimsellik kılıfı altında meşru göstermek istediler. Sosyal Darwinizm merhametsizliği, bir doğa kanunu ve insanlığın sözde evriminin en önemli yoluymuş gibi anlatıyordu
Özellikle Amerikalı bazı kapitalistler oluşturdukları kıyasıya rekabet ortamını sosyal Darwinist söylemlerle kendilerince meşrulaştırdılar. Oysa bu, büyük bir aldatmacadan başka bir şey değildi. Haksız ve acımasız rekabeti, sözde bilimsel bir dayanağı varmış gibi göstermeye çalışanlar sadece yalan söylüyorlardı. Örneğin Amerika'nın en büyük sermaye sahiplerinden Andrew Carnegie de bu yanılgıya kapılanlardan biriydi ve 1889'daki bir konuşmasında şöyle diyordu:
Rekabet kanunu için toplumun ödediği bedel, ucuz konforlar
ve lüksler için ödediği bedel gibi büyüktür; ancak bu
kanunun avantajları bedelinden daha fazladır -çünkü
bu kanun sayesinde maddi gelişim mükemmeldir ve bu bize
daha gelişmiş koşullar sağlamaktadır... Bu kanun kişi
için bazen zor olsa da, ırk için en iyisidir, çünkü
her alanda en uygun olanın hayatta kalmasını garanti
etmektedir. Bu nedenle, büyük çevresel eşitsizlikler,
iş imkanlarının, endüstri ve ticaretin birkaç kişinin
elinde toplanması ve bunların arasında rekabet kanunu
gibi koşulları kabul etmekte ve hoş karşılamaktayız.
Bunlar sadece faydalı değil, aynı zamanda ırkın gelişimi
için esastır.3
Görüldüğü gibi, sosyal Darwinizm'e göre tek hedef ırkın fiziksel, ekonomik ve politik açıdan gelişmesidir. Bireylerin mutluluğu, refahı, huzuru ve güvenliği önemli görülmemektedir. Acı çeken, yardım için feryat eden, çocuklarına, ailesine, yaşlı anne babasına yemek, ilaç, barınak bulamayan, zavallı, güçsüz insanlara hiçbir şekilde merhamet duyulmaz. Örneğin bu sapkın düşünceye göre, fakir ama güzel ahlaklı bir insan değerli görülmez, bu kişinin ölmesinin toplumun yararına olduğu dahi iddia edilir. Bunun yanında ise, kötü ahlaklı ama zengin bir insan "ırklarının gelişimi" için son derece önemli görülür, koşullar ne olursa olsun o kişiye büyük değer verilir.
Sosyal Darwinizm'in ortaya koyduğu bu çarpık mantık örgüsü, bu düşünceyi savunanları ahlaki ve manevi çöküntüye sürüklemektedir. Bir başka sosyal Darwinist William Graham Sumner ise 1879'da bu sapkın akımın aldatmacalarını şöyle ifade etmiştir:
Bu alternatifin dışına çıkamayacağımız artık anlaşılsın: eşitsizlik,
en uygun olanın hayatta kalması; eşitlik, uygun olmayanın
hayatta kalması. İlk sayılan özellikler bir toplumu
ileriye götürürken, toplumun tüm en iyi üyelerinin lehindedir;
sonrakiler ise toplumu geriye götürür ve tüm en kötü
üyelerin lehindedir.4
Naziler, zihinsel veya
kalıtsal hastalığı olan çocukları önce kısırlaştırdılar,
sonra gaz odalarında öldürmeye başladılar. Sadece
başparmağı olmayan çocuklar dahi öjenist uygulamaların
hedefi haline geldiler. |
Sosyal Darwinizm'in en vahşi uygulayıcıları ise ırkçılardı.
Darwinist ırkçılar arasında en tehlikelisi de elbette
Nazi ideologları ve hareketin lideri olan Adolf Hitler'di.
Naziler, Darwin'in teorisini kendilerine temel alarak,
hem öjeni (Darwin'in kuzeni Francis Galton'un, kötü
genlerin ayıklanmasıyla toplumun daha nitelikli bireylerden
oluşturulabileceğine ilişkin iddiası) kanunlarını uyguladılar,
hem de soykırım cinayetlerini gerçekleştirdiler. Sosyal
Darwinizm'in en ağır bilançosu Nazizm eliyle oldu. Naziler,
Darwinist söylemleri sanki kendilerine bir haklılık
kazandıracakmış gibi paravan olarak kullandılar; Darwinist
bilim adamlarının da danışmanlığı ile, aşağı ırk saydıkları
Yahudileri, Çingeneleri, Doğu Avrupalıları soykırıma
uğrattılar; akıl hastalarını, özürlüleri, yaşlıları
gaz odalarında katlettiler. Tüm bu cinayetleri en acımasız
yöntemlerle gerçekleştirdiler. 20. yüzyılda, dünyanın
gözü önünde sosyal Darwinizm adına milyonlarca cinayet
işlendi.
Darwin'in kuzeni Francis Galton'un önderliği ile başlayan öjeni hareketi ise, sosyal Darwinizm'in ayrı bir felaket ürünü olarak ortaya çıktı. Doğal seleksiyonu hızlandırmak için, insan eliyle bir seçilim olması gerektiğini öne süren ve böylece insan türünü daha hızlı geliştireceklerini sanan öjeni taraftarları, Amerika'dan İsveç'e kadar birçok ülkede kendilerince "gereksiz" gördükleri insanları zorla kısırlaştırdılar. Ailelerinin haberi ve izni olmadan yüz binlerce insan, kendi rızası dışında, insan yerine konmayarak ameliyat edildi. Öjeninin en zalim uygulamaları ise Nazi Almanyası'nda gerçekleşti. Naziler önce toplumdaki sakat, zeka özürlü veya kalıtsal hastalıkları olan insanları kısırlaştırdılar; sonra bununla yetinmeyerek bu mazlum insanları topluca öldürmeye başladılar. Yüz binlerce suçsuz insan, sadece eli, parmağı, bacağı olmadığı veya yaşlandığı için öldürüldü.
Hiç şüphesiz bu, din ahlakında kesinlikle yeri olmayan
çok büyük bir zulüm ve vahşettir. Allah insanlara, ihtiyaç
içinde olanları koruyup kollamalarını emretmiştir. Fakirlerin
ihtiyaçlarını karşılamak; özürlü insanlara karşı şefkatli
ve merhametli olmak, onların haklarını gözetip korumak;
toplum içinde yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak din
ahlakının gereği olan güzel ahlak özellikleridir. Allah'ın
emrettiği ahlakı göz ardı edenler ise, hem kendilerini
hem de içinde yaşadıkları toplumları büyük felekatlerin
içine sürüklemektedirler. Sosyal Darwinizm'in neden
olduğu belalar bu gerçeğin en çarpıcı örneklerindendir.
Sosyal Darwinizm'in sözde geçerlilik kazandırdığı felaketlerden bir diğeri
ise sömürgeciliktir. Sömürgeci devletlerin o dönemki
bazı yöneticileri, sömürgelerine karşı takındıkları
acımasız tutumlarını sosyal Darwinizm'in bilim, akıl
ve mantık açısından hiçbir tutarlılığı ve geçerliliği
olmayan tezleriyle kendilerince haklı göstermeye çalıştılar.
"Aşağı ırk"ların "üstün ırk" tarafından kontrol altında
tutulması gerektiğini, bunun doğanın bir kanunu olduğunu
iddia ederek zulme dayalı emperyalist politikalarını
sözde bilimsel bir temele yerleştirdiler.
20. yüzyılda meydana gelen iki büyük dünya savaşında ise taraflar sosyal Darwinizm'in çarpık mantıklarını kullanarak, savaşları kaçınılmaz olaylar gibi göstermeye çalıştılar. Masum ve zavallı insanların katledilmelerini; evlerinin, işlerinin, tarlalarının, hayvanlarının yakılıp yıkılmasını; milyonlarca insanın evlerinden, yurtlarından olmalarını; bebeklerin ve çocukların dahi umursuzca öldürülmelerini son derece mantıksız sosyal Darwinist iddialarla insanlığın gelişmesinin bir yoluymuş gibi tanıtmaya çalıştılar.
Sonuç olarak sosyal Darwinizm 19. ve 20. yüzyılda ırkçılığın, sömürgeciliğin, haksız ve acımasız rekabetin, güçlünün güçsüzü ezmesinin ve on milyonlarca insanın öldüğü savaşların arka planındaki kışkırtıcı güç oldu. Sosyal Darwinizm'le birlikte yüzyıllardır süregelen birçok kötülük sözde bilimsellik kisvesine büründü. Nitekim evrimci paleontolog Stephen Jay Gould'un, The Mismeasure of Man (İnsanın Yanlış Ölçümü) adlı kitabında, Darwin'in Türlerin Kökeni kitabı için yaptığı aşağıdaki yorum da bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermektedir:
1859 yılında Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasından sonra esaret,
kolonileşme, ırk farklılıkları, sınıfsal yapılar ve
cinsel roller hakkındaki tartışmalar bilim bayrağı altında
yürütülmeye başlandı.5
Darwin de Bir Sosyal Darwinistti
Darwin'in İnsanın Türeyişi
adlı kitabı |
Her ne kadar günümüzde evrimciler Darwin'in adını,
sosyal Darwinizm'in 20. yüzyılda doğurduğu acı sonuçlara
karıştırmamaya çalışsalar da, Darwin açıkça bir sosyal
Darwinistti. Özellikle İnsanın Türeyişi adlı kitabında
ve özel yazışmalarında net olarak sosyal Darwinist ifadeler
kullanıyordu. Darwin daha 1869'da yazar Hugo Thiel'e
yazdığı bir mektupta teorisinin toplumlara uygulanmasında
bir sakınca görmediğini belirtmişti:
Benjamin Wiker'ın Moral
Darwinism adlı kitabı |
Türlerin değişimiyle ilgili bakış açıma
benzer bazı fikirlerin, ahlaki ve sosyal sorunlar üzerinde
uygulandığını görüyorum. Bu konuyla çok ilgilendiğime
inanmalısın. 6
Fransiscan Üniversitesi'nde bilim ve ilahiyat konusunda dersler veren, Moral Darwinism: How We Became Hedonists (Ahlaki Darwinizm: Nasıl Hazcı Olduk?) adlı kitabın yazarı Benjamin Wiker, kendisiyle yapılan bir röportajda, Darwin'in ilk sosyal Darwinist olduğunu belirtmekte ve şöyle demektedir:
Beğenin ya da beğenmeyin, Darwin'in İnsanın Türeyişi adlı kitabı okunduğunda aslında ilk sosyal Darwinistin ve modern öjeni hareketinin babasının kendisi olduğu açıkça anlaşılır. Sosyal Darwinizm ve öjeni, doğrudan onun doğal seleksiyon prensibini temel alır.
Bana göre, insanların Darwinizm ve
öjeni gibi konular arasında bağlantılar kuran bir kişiye
itiraz etmelerinin gerçek nedeni, teorinin ahlaki çıkarımlarla
lekelenmesini istememeleridir. Ancak bu çıkarımlar sadece
metnin içerisinde değil, Darwinizm'in ortaya çıktığından
bu yana geçen bir buçuk yüzyıllık dönemde bıraktığı
sosyal ve ahlaki etkilerin içinde kanıtlanmış durumdadırlar.7

Savaşın, ırkların ya
da milletlerin gelişmesini sağlayan bir gereklilik
olarak algılanması, Darwinist felsefenin yıkım
getiren sonuçlarından biridir. En kanlı savaşlardan
biri olan 2. Dünya Savaşı'nda harabeye dönmüş
Fransız sokakları, bu yıkımı gözler önüne sermektedir.
|
Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği gibi,
Darwin'in birçok ifadesi ve açıklaması, onun sosyal
Darwinist görüşlerin ilk kaynağı olduğunu açıkça göstermektedir.
Günümüzde evrimciler, sosyal Darwinizm'in 20. yüzyıldaki
ürkütücü sonuçlarından dolayı bu görüşleri açık açık
kabul etmekten kaçınmaktadırlar. Ancak sosyal Darwinizm'in
temel ögeleri olan rekabet, ırkçılık, ayrımcılık evrim
teorisinin temelinde de yer almaktadır. Evrimciler kabul
etsin veya etmesinler, Darwinizm'in benimsenmesiyle
doğacak sonuçlar bunlardır. İnsanları tesadüflerin eseri
olarak gören; onların biraz daha gelişmiş bir hayvan
türü olduğunu zanneden, bazı ırkların diğerlerine göre
daha az geliştiklerini dolayısıyla hayvanlara daha yakın
olduklarını, doğanın bir mücadele, kıyasıya rekabet
edilen bir yer olduğunu, güçlülerin zayıfları ezmesiyle
insanlığın gelişeceğini iddia eden bir teorinin trajik
sonuçlar getirmesi kaçınılmazdır. Evrimcilerin sosyal
Darwinizm'i reddediyor gibi görünmeleri bir çözüm değildir.
Çözüm, evrim teorisinin bilimsel olarak geçersiz olduğunun
kabul edilmesindedir. Temennimiz, bu teorinin yanılgılarına
aldanmış olanların da bu gerçeği görmeleridir.
Doğa Kanunlarını İnsanlara
Uygulama Hatası

Darwin'in döneminde kullanılan ilkel mikroskoplar
hücreyi basit bir leke gibi gösteriyordu.
|

Günümüzde kullanılan mikroskoplar ise, hücrenin ne
kadar kompleks ve olağanüstü kusursuz bir yapıya sahip
olduğunu göstermiştir.
|
Darwin, evrim teorisini ortaya attığında, bilim dünyası birçok
açıdan oldukça geri durumdaydı. Henüz elektron mikroskobu
yoktu, dolayısıyla organizmaların detayları bilinmiyordu.
Hücre basit bir leke olarak görülüyor, birçok organelden oluşan,
en az bir şehir kadar kompleks bir yapıya sahip olduğu bilinmiyordu.
Genetik bilimi henüz yoktu, kalıtım kanunları daha keşfedilmemişti.
Birçok biyolog ve bilim adamı -bunlara Darwin de dahildir-
kazanılan özelliklerin bir sonraki nesle aktarılabileceğini
zannedecek kadar yanlış bilgilere sahipti. (Örneğin nalbantlık
yaptığı için kol kasları güçlenen bir babanın güçlü kol kaslarına
sahip oğulları olacağı gibi cahilce bir inanca sahiplerdi.)
Darwin, teorisini böylesine bilimsel olarak ilkel bir ortamda
geliştirdi. Evrim teorisinin materyalist ve ateist düşünceye
bir zemin sağlaması, bu teorinin bilimsel zayıflığına rağmen
bilim dünyasının bir kısmı tarafından hemen benimsenmesine
neden oldu. Ne Darwin ne de taraftarı olan bir başka evrimci,
evrim teorisi için paleontoloji, biyoloji veya anatomi gibi
bilim dallarının hiçbirinden bir delil sunmamıştı. Dahası,
ilerleyen yıllarda ve özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında
yapılan gözlem ve deneyler, elde edilen yeni bulgular bu teorinin
tamamen yanlış olduğunu açıkça ortaya koydu.
Ancak evrim teorisi, bilimsel bir dayanağı olmadığı
halde, içerdiği ideolojik mesajlar nedeniyle, bazı çevreler
tarafından toplumsal alana da uygulandı. Soykırımlar,
kitle katliamları, kardeşin kardeşi vurduğu iç savaşlar,
onlarca ülkeyi yakıp yıkan büyük dünya savaşları ile
geçen 20. yüzyılın simgesi haline gelen felaketlerin
temelinde yer aldı. Din ahlakının insanlara kazandırdığı
merhamet, şefkat, yardımlaşma, sevgi, fedakarlık gibi
erdemler yerini sadece güçlülerin kazandığı, zayıfların
ezilerek ortadan kaldırıldığı orman kanunlarına bıraktı.
Bilimsel açıdan hiçbir geçerliliği olmayan bir teori,
bütün bir yüzyılı etkisi altına aldı.
Sosyal Darwinistlerin en büyük yanılgılarından biri, bilimsel delili olmayan
bir teoriyi toplumsal alana uygulamaya kalkışmalarıydı.
Sosyal Darwinistlerin bir diğer büyük yanılgıları ise,
hayvanlar için geçerli olan kanunların insanlar için
de geçerli olduğunu sanmalarıdır. İnsanlar, hayvanlardan
farklı olarak şuur, akıl, vicdan ve yargı yeteneğine
sahiptirler. Dolayısıyla, sosyal Darwinistlerin iddia
ettiği gibi, orman kanunlarına hiçbir şekilde tabi değildirler.
Allah insanı akıl, şuur ve muhakeme yeteneği ile birlikte
yaratmıştır ve her insan yaşamı boyunca bu yeteneklerini
en iyi şekilde kullanmakla sorumludur. Allah her insanı
belli bir ömür ile yaratmıştır. Rabbimiz'in kendisi
için takdir ettiği süre sona erdiğinde her insan ölecek,
sonra da dünyada yaptığı her tavrın hesabını vermek
üzere yeniden diriltilecektir.

Bir toplumda yardıma
muhtaç durumdaki insanlar kötü muamele görür
ve kendi başlarına terk edilirlerse bu, -eğer
söz konusu toplumda din ahlakının gereği olan
sabır ve affedicilik hakim değilse- toplumda
gerilime ve öfkeye neden olur.
|
Doğada, bazı canlılar, içinde bulundukları koşullara
uyum sağlayamadıklarında ölebilirler veya nesilleri
tükenebilir. Örneğin koyu renk tüylü bir tavşan, karla
kaplı bir ormanda kolaylıkla fark edilebileceği için,
kısa sürede başka bir hayvanın avı olup ölebilir. Ama
bu durum, Darwinistlerin iddia ettiği gibi yeni bir
türün oluşmasını sağlamaz. Yani, ölen koyu renk tüylü
tavşanların yerine başka bir tür, örneğin açık renk
tüylü geyikler meydana gelmez. Ayrıca insanlar hayvanlardan
çok farklıdırlar. İnsanlar yaşamak için doğa koşullarına
adapte olmak zorunda değildirler. Bilakis, bulundukları
ortamı kendi istek ve ihtiyaçlarına göre değiştirme
imkan ve yeteneğine sahiptirler. Örneğin soğuk bir iklimde
binalarını, ısıtma donanımlarını, kıyafetlerini iklime
uydurabilirler. İnsan toplumlarında doğal seleksiyon
olmaz, çünkü insan, aklı ve yetenekleriyle bu tür bir
elemeyi engeller.

Sosyal Darwinist uygulamalar insanlığa kin, öfke,
çatışma, kavga, cinayetler ve savaştan başka bir
şey getirmemiştir. |
Bu büyük yanılgılar sosyal Darwinistlerin toplumları insanlık dışı bir bakış açısıyla değerlendirmelerine neden olmuştur. Zayıfların, bakıma muhtaç olanların, güçsüzlerin, sakatların kendi başlarına terk edilmeleriyle toplumların ilerleyeceğini düşünmeleri, bu akıl ve vicdan dışı bakış açısının önemli bir örneğidir. Oysa bencillik, zayıf ve muhtaç insanlara yardım etmemek, ilerleme değil gerileme getirir. Çünkü sosyal Darwinizm'in bakımsız ve muhtaç durumda bıraktıkılması gerektiğini iddia ettiği kişiler akledebilen, düşünebilen bilinç sahibi insanlardır. Bu insanlar, haksızlıkla, zulümle karşı karşıya geldiklerinde, ihtiyaç içinde bırakıldıklarında -eğer din ahlakının insanlara kazandırdığı sabır, affedicilik, anlayış gibi erdemlere de sahip değillerse- kendilerine bu muameleyi yapanlara karşı büyük bir öfke ve kin duyabilirler. Öfkelerini dindirebilmek içinse yakın tarihte de birçok örneği görüldüğü gibi şiddete başvurabilirler. Bu da büyük çatışmalar ve kavgalar doğurabilir. Bunun neticesinde, tüm maddi ve manevi imkanlar bu tür çatışmaları yatıştırmaya harcanacağı için ilerleme değil, aksine sanattan teknolojiye, ekonomiden bilime kadar her alanda gerileme yaşanır.
Ayrıca, öjeni taraftarlarının yaptıkları gibi, hasta veya özürlü insanların
öldürülmeleri hem çok büyük bir vahşettir, hem de bu
vahşetin toplumun ilerlemesine katkı sağlaması hiçbir
şekilde mümkün değildir. Cinayetin bu kadar açık bir
şekilde işlenmesinin ve kabul görmesinin, toplumda oluşturacağı
yıkım çok büyük kayıplar getirecektir. Günümüzde dünya
nüfusunun yaklaşık %6'sı özürlüdür. Bu çok büyük bir
sayıdır -yaklaşık yarım milyar insan. Böyle bir durumda
her insan ailesinden veya çevresinden birçok kişiyi
kaybedecek, yakınlarından en az birkaç kişinin öldürülmesine
izin vermiş olacaktır. Bunun getireceği ağır manevi
yaralar, insanların ruh sağlığını ve dengesini bozacak,
büyük bir ahlaki çöküntüyü beraberinde getirecektir.
Annenin çocuklarına, çocukların anne babalarına, kardeşin
kardeşe güvenemediği, her an birinin diğeri hakkında
ölüm izni verebileceği bir toplumda çok ciddi bir dejenerasyon
ve bunalım yaşanacağı açıktır. Ayrıca, insanların sadece
özürlü oldukları için öldürüldükleri bir toplum, aslında
korkunç bir ahlaki çöküntü yaşıyor demektir. Böyle bir
toplumun tüm manevi değerlerden yoksun olması, insanlığını
tamamen yitirmiş olması gerekir. Cinayet yoluyla insanlığı
geliştirdiğini iddia etmek, hiç şüphesiz, çok ciddi
zihinsel ve ruhsal sorunlar yaşandığının çok önemli
bir göstergesidir.

Geride bıraktığımız
yüzyılda yaşanan acıların, 21. yüzyılda tekrarlanmaması
ve bu yüzyılın barış ve huzur dolu olması için
insanlarınDarwinizm'in aldatmacaları ve tehlikeleri
konusunda bilinçlendirilmeleri şarttır.
|
Kuşkusuz, en büyük felaketlerden biri de, "elemeye" maruz tutulan insanların
çekeceği büyük acılardır. Bu acılar diğer insanların
da vicdanlarında büyük yaralar oluşturur.
İlerleyen sayfalarda da görüleceği gibi, Charles Darwin'in
oldukça geri bir bilim anlayışı ile ortaya attığı evrim
teorisinin toplumlara uygulanması ile gelişen sosyal
Darwinizm, tamamen insan doğasına ters, uygulandığında
insanlığı gerileten, aşağılayan, bunalıma ve kaosa iten,
kargaşa, kin ve nefret getiren, savaşlara, cinayetlere,
çatışmalara sebep olan bir dünya görüşüdür. Sosyal Darwinizm
her ne kadar 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılda
gerçek anlamda hakim olmuşsa da, günümüzde hala birçok
alanda olumsuz etkisini göstermektedir. Evrimsel psikoloji,
genetik determinizm gibi adlar altında toplumlar hala
Darwinizm'in yanılgılarına göre değerlendirilmeye çalışılmaktadır.
21. yüzyılın yeni felaketlerden korunabilmesi için,
sosyal Darwinizm'in tehlikeleri her yönüyle insanlığa
gösterilmeli, ayrıca bu felsefeye temel oluşturan evrim
teorisinin hiçbir bilimsel delili olmadığı dünyaya anlatılmalıdır. |