Malthus'tan
Darwin'e Merhametsizliğin Tarihi
Daha önce de belirtildiği gibi, Türlerin Kökeni adlı
kitabı yazarken, Darwin'in görüşlerinden en çok etkilendiği
kişilerin başında İngiliz ekonomist ve nüfus bilimci
Thomas Robert Malthus geliyordu.
Malthus ilk baskısı 1798 yılında yayınlanan Essay on
the Principle of Population, as it Affects the Future
(Toplumun Gelecekteki Gelişimine Etkileri Açısından
Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme) adlı kitabında, insan
nüfusunun her 25 yılda geometrik oranda (2, 4, 8, 16,
32, 64, 128, 256...), yiyecek kaynaklarının ise aynı
süre içinde aritmetik oranda (1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8,
9...) arttığını iddia etmişti. Yani Malthus'a göre,
nüfus her 25 yılda iki katına çıkarken, yiyecek kaynakları
çok daha az bir artış gösteriyordu. Malthus, üç yüzyıl
içinde nüfusun yiyecek kaynaklarına oranının 4.096'ya
13 olacağını iddia etti. Yani Malthus'un bu bilimsel
olmayan iddiasına göre kaynaklar, hızla artan nüfus
için yetersiz kalıyor ve hayatta kalmak için ciddi bir
mücadele içinde olmak sözde kaçınılmaz hale geliyordu.
Darwin'in kitabının alt başlığında ifade edilen iddia
da buydu: Türlerin Kökeni.... Kayırılmış Irkların Hayat
Mücadelesinde Korunması... Malthus, Deneme'sinde nüfusun bu hızlı artışının önlenmesi gerektiğini belirterek
kendince bazı çözümler öne sürdü. Malthus'a göre nüfus
artışını kontrol eden iki temel faktör vardı: Izdıraplar
ve kötü ahlak. Kıtlık ve salgın hastalık gibi olaylar
nüfusu kontrol eden ızdıraplardı. Savaş, yeni doğan
bebeklerin öldürülmesi gibi olaylar ise nüfusu kontrol
eden diğer faktörlerdi. Malthus, savaş, kıtlık, hastalık
ve bebek cinayetleri gibi olaylarla nüfusun hızla artışının
kontrol altına alınabileceğini ve bu sayede nüfusun
besin kaynakları ile dengeli bir hale gelebileceğini
yazmıştı. Sağduyu ve vicdan sahibi her insanın hemfikir
olacağı gibi, bu hem akıl ve mantık dışı hem de son
derece vahşi bir iddiadır. Toplumların refah ve huzuru
düşünülerek, gelir ve geçim kaynaklarının doğru planlanması,
elbette toplumların geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.
Ancak bir toplumun geleceğini, savaşlarla, katliamlarla,
cinayetlerle planlamaya kalkışmak elbette kabul edilebilir
bir durum değildir. Ve bunun toplumlara acı ve gözyaşı
dolu felaketler getireceği açıktır.
Thomas Malthus |
Bunların yanı sıra Malthus'un başka mantık dışı önerileri de vardı. Örneğin işçi sınıfından veya yoksul kesimden evli çiftlerin çocuk sahibi olmamaları için gerekli tüm tedbirlerin alınması gerektiğini öne sürmüştü. Malthus'un görüşleri 1834 yılında, İngiltere'de fakirler için özel "çalışma evleri" kurulmasını sağlayan yeni bir yasayla zirveye ulaştı. Bu yasayla, çalışma evlerindeki nüfus artışını azaltmak için evli çiftlerin kesin kurallarla ayrı kalmaları sağlanıyordu.
Aslında bu uygulamaların altında yatan nedenlerden biri eskiden beri gelen sözde "aşağı sınıf"ların sürekli artan nüfusunun, daha medeni insanları "tüketeceği" korkusuydu. Elbette bu korku son derece yersizdir ve çok büyük bir yanılgının ürünüdür. Öncelikle, bir insanın, maddi durumu, toplum içindeki konumu veya dili, ırkı, cinsiyeti nedeniyle bir diğerine üstünlük kazanması söz konusu değildir. Allah, tüm insanları eşit olarak yaratmıştır. İnsanları değerli kılan sahip oldukları çeşitli imkanlar veya fiziksel özellikleri değil, gösterdikleri güzel ahlak özellikleridir.
Ne var ki Fransız Devrimi'nin ardından, eski itibar ve gücünü elinde tutamayacağı endişesinde olan İngiliz burjuvazisi, yoksulların sayıca artışını engelleyebilmek için Malthusçuluğa büyük bir destek vermiş ve bu yönde radikal önlemler almaktan çekinmemiştir. Bu durum, din ahlakından uzaklaşan insanların kapıldıkları yanılgıların neticelerinden biridir. Dönemin önde gelenleri, toplumlarının geleceğinin varlıklı insanların sayıca çok olmasında ve yoksul olanların ise azalmasında olduğunu sanmışlardır. Elbette bir toplumda varlıklı insanların sayısının artması, refah seviyesinin yükselmesi istenilen bir durumdur. Ancak, refah seviyesini yükseltmek için uygulanacak yöntemlerin neler olduğu son derece önemlidir. Sosyal Darwinizm'in öne sürdüğü gibi fakirleri katlederek, yoksullara zulmederek varlıklı insanların sayısını artırmaya çalışmak asla kabul edilemeyecek bir yöntemdir. Ayrıca bir toplumun gelişmesi sadece varlıklı insanların sayısının artması ile de sağlanamaz. Varlıklı, ama din ahlakının gereği olan dürüstlük, fedakarlık, tevazu, samimiyet, sabır, hoşgörü, akılcılık, çalışkanlık gibi erdemlerden yoksun olan insanların sayıca çoğalmalarının topluma fayda yerine zarar getireceği açıktır. Bu nedenle, toplumları ileri götürmek için yapılan planların hedefine ulaşması, o toplumun maddi olarak gelişirken manevi değerlere olan bağlılığının da güçlendirilmesi ile mümkündür.
Ancak Malthus'la aynı dönemde yaşayan pek çok kişi, bu açık gerçeğin farkına varmamış ve toplumlarını sonraki yıllarda büyük bir ahlaki çöküntünün içine itecek bu sapkın görüşlere destek vermiştir.
Malthus'un yoksul nüfusun artışını önlemek için öne sürdüğü
acımasız önerilerinden bazıları şunlardı:

Sosyal Darwinizm'in sapkın telkinlerine göre zayıf,
güçsüz, zavallı insanlar ölüme terk edilmelidirler.
Bu, dünya tarihinin gördüğü en acımasız felsefelerdendir.
|
Yoksul kesime temizliği tavsiye etmek yerine onları
aksi alışkanlıklar yönünde cesaretlendirmeliyiz. Şehirlerimizdeki
yolları daha dar yapmalı, evleri daha kalabalık oturulan
yerler haline getirmeli ve vebanın geri dönmesi için
çaba harcamalıyız. Kırsal kesimde köylerimizi durgun
su kenarlarında inşa etmeli, yerleşimlerin bataklık
alanlarında ve sağlıksız koşullarda da olsa yapılmasını
teşvik etmeliyiz. Ancak herşeyin ötesinde,
zararlı hastalıklar için alınan özel önlemleri ve bazı
hastalıkları kökünden yok etmek için projeler düzenleyerek
insanlığa hizmet ettiklerini düşünen hayırseverleri
-ki bu insanlar hataya düşmüşlerdir- kınamalıyız.8
Malthus bebek cinayetlerini de teşvik etmekteydi:
Adalet ve takdir konularıyla usulen
meşgul olmamızın nedeni, yoksulun destek isteme hakkını
reddetmek içindir. Bu amaçla, hiçbir yeni doğan çocuğun
yardım talep etme hakkına sahip olmaması gerektiğini
açıklayarak gerekli düzenlemelerin yapılmasını teklif
etmeliyim. Kıyas yapılması gerekirse, (gayrimeşru) olarak
doğan çocuk toplum içinde çok az bir değere sahiptir,
diğerleri ise zaman içerisinde onun yerini alacaktır.
Nüfusu bu (arzu edilen) seviyede tutmak için
gerekenin ötesinde doğan bütün çocuklar, yetişkinlerin
ölümleri ile onlara yer açılmadığı müddetçe, ölmelidirler.9
Malthus, toplumların geleceği için yeni doğan bebeklerin katledilmesini makul görebilecek derecede sapkın bir mantık örgüsüne sahipti. Bu satırları okuyan bazı kimseler Malthus'un görüşlerinin geçmişte kaldığını ve günümüzde artık böylesine sapkın fikirlerin kabul göremeyeceğini düşünüyor olabilirler. Ama bu bir yanılgıdır. Günümüzde Çin'de nüfus planlamasının yeni doğan bebeklerin öldürülmesi yoluyla yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda, Malthus'un ve onun takipçisi olan Darwin'in sapkın görüşlerinin toplumlar üzerindeki kalıcı ve tahrip edici etkileri daha iyi anlaşılacaktır. Komünist Çin'de, din ahlakının yaşanması devlet eliyle engellenmeye çalışılmakta, devlet halkını Darwinist bir dünya görüşü ile değerlendirmektedir. Bu nedenle de yaşanan büyük toplumsal ve ahlaki çöküntünün yanı sıra; Çin'de insanlar çalışma kamplarında tüm insani koşullardan yoksun olarak zorla çalıştırılmakta; devletin izin verdiği sayıdan fazla çocuğa sahip olan ailelerin çocukları zorla toplatılıp öldürülmekte; fikir suçu nedeniyle dahi insanlar idam edilmekte, idam sahneleri toplumsal bir tören haline getirilmektedir. Çin'de yaşanılanlar, Darwinist görüşlerin etkisi altında kalan bir toplumun içine düşeceği durumun günümüzden bir örneğidir.
Malthus'un tezleri, İngiltere'de yoksulların durumunu daha da kötüleştirecek baskıcı bir yasanın hazırlanmasıyla kalmadı, sosyal sorunları daha da karmaşık ve içinden çıkılamaz bir hale getirdi. Günümüzde hala bazı çevrelerce savunulan, Darwinizm gibi 20. yüzyıla kargaşa, savaş, ırkçılık ve dinsizlik gibi belalar getiren bir teoriye öncülük eden bu tez, hiçbir bilimsel delile dayanmamaktadır. Hatta Malthus tezini ortaya koyarken, keçiler ve köpekler hakkında anlatılan, ne kadarı doğru olduğu dahi bilinmeyen bir hikayeden esinlenmiştir.
Keçilerin ve Köpeklerin Hikayesinden
Darwinizm'e
Deneme'yi yazarken Malthus'a asıl esin kaynağı olan olay Pasifik Okyanusu'ndaki bir adaya İspanyol denizci Juan Fernandez tarafından bırakıldığı söylenen keçiler ile ilgili bir hikayedir. Hikayeye göre, bu keçiler zamanla adada çoğalmışlar ve adaya uğrayan denizciler için yiyecek kaynağı haline gelmişlerdir. Keçiler bir yandan da hızla çoğalarak adadaki besin kaynaklarını tüketmeye başlamışlardır. İspanyollar ise, kendilerine saldırarak ticaretlerini engelleyen İngiliz askerlerinin bu adadaki keçilerden faydalanmalarını engellemek için adaya dişi ve erkek köpekler bırakmışlardır. Bu kez köpekler zaman içinde çoğalmışlar ve keçilerin birçoğunu öldürmüşlerdir. Fransız matematikçi ve devrimci Condorcet Townsend bu şekilde doğanın dengesinin kurulduğunu yazmış ve şöyle demiştir:
İki türün de en zayıfları doğaya borç ödeyenlerin ilki oldular;
en faal ve güçlü olanlar hayatlarını korudular. İnsan
türünün de sayısını düzenleyen, yiyecek miktarıdır.10
Daha önce de belirttiğimiz gibi birtakım doğal koşullar hayvanların sayısının artması veya çoğalması, neslinin tükenmesi veya korunması gibi konular üzerinde etkili olabilir. Ancak bunun insan toplumları için de geçerli olabileceğini sanmak çok ciddi bir yanılgıdır. Böyle bir yanılgıyı uygulamaya koymanın ise ne kadar korkunç sonuçlara yol açabileceği, yaşanan tecrübelerle kanıtlanmıştır.
Townsend de bu düşüncelerini yürürlükte olan Yoksul Yasası'na
uygulamak istedi. İngiltere'deki Yoksul Yasası'na göre
fakirler aç kalmıyorlar, ancak çok fazla çalışmak zorunda
bırakılıyorlardı. Townsend ise fakirleri çalışmaya zorlayan
bu yasanın daha fazla zorluk ve gürültüye neden olduğunu
öne sürdü. Bunun yerine fakirleri "açlıkla yola getirmenin"
kendince daha makul olacağını iddia etti. Townsend'e
göre, "Açlık en vahşi hayvanı dahi daha uysallaştıracak,
onlara medeniyeti ve kontrol altına girmeyi öğretecek
ve onları çalışmaya teşvik edecek"ti.11
Elbette bu, çok acımasız ve vicdansızca bir yaklaşımdır.
Bu acımasızlığın temelinde, insanları maddi imkanlarına
ve fiziksel özelliklerine göre sınıflandırma yanılgısı
yer almaktadır. Din ahlakına hiçbir şekilde uygun olmayan
bu ayrımcılık, tarih boyunca toplumsal düzeni bozan,
kargaşa, anarşi ve çatışmaya neden olan bir unsur olmuştur.
Keçilerin ve köpeklerin hikayesi, Townsend'in ardından Malthus'un tezlerinin de temelini oluşturdu. Malthus'tan sonra Herbert Spencer tarafından ortaya konulan "en uygun olan hayatta kalır" cümlesiyle ifade edilen aldatmacanın ve ardından Darwin'in öne sürdüğü "doğal seleksiyonla evrim" yanılgısının ilham kaynağı da yine bu hikayedir.
Oysa daha önce de vurguladığımız gibi, hayvanlar için geçerli olan bazı kanunları insanlara uygulamak Townsend ile başlayan, Malthus, Spencer ve Darwin'le devam eden zincirdeki kişilerin en büyük hatalarından biri olmuştur. Bu kişiler, insanları ancak radikal ve şiddete dayalı tedbirlerle dizginlenebilen, açlık, savaş ve sefalet gibi etkenlerle kontrol altında tutulabilen vahşi varlıklar gibi görmüşlerdir. Oysa insan, akıl, sağduyu, mantık sahibi bir varlıktır. Hayvanlar gibi içgüdüleri ile değil, akıl ve vicdanıyla hareket eder.
Malthus'un İddiaları Bilimsel Verilere Dayanmamaktadır

Allah, insanlara muhtaç olanları koruyup kollamayı,
şefkatli ve merhametli olmayı emretmiştir. Allah'ın
emrettiği ahlakın yaşanması pek çok sorunun çözümü
olacaktır. |
Malthus'un teorisi tüm çarpıklıklarına rağmen, dönemin
koşulları içinde bazı çevreler tarafından kabul görmüştür.
Ve sonraki yüzyılı etkisi altına alan bazı sapkın ideoloji
ve akımlara da temel oluşturmuştur. Bununla birlikte
hiçbir bilimsel delile dayanmamaktadır ve çelişkilerle
doludur. Bunlardan bazıları şöyledir:
1. Malthus, kitabını yazdığı sırada elinde nüfus artışı
ile ilgili kullanabileceği hiçbir veri bulunmamaktaydı.
Çünkü İngiltere'deki ilk ulusal nüfus sayımı 1801 yılında,
yani Malthus Deneme'sini yazdıktan 3 yıl sonra yapılmıştı.
Ayrıca Malthus, 1801 yılında yapılan nüfus sayımını
da kullanamazdı, çünkü nüfus artış oranını hesaplayabilmek
için önceki yıllara ait nüfus ölçümlerine de ihtiyacı
vardı. Dolayısıyla nüfus artış oranını belirleyebileceği
güvenilir istatistiklere sahip değildi. İddialarını
tamamen varsayımlar üzerine dayandırmıştı. 
2. Malthus, yiyecek kaynaklarının artış hızını hesaplayabileceği
verilere de sahip değildi. Ne kadar arazinin ekili olduğunu,
ne kadarından ne miktarda ürün elde edildiğini hesaplayabileceği
bir yöntem o dönemde yoktu. Bu konuda da sadece tahminlerde
bulunmuştu.
3. Malthus'un öne sürdüğü kural kendi içinde çelişkiliydi. Malthus, nüfusların geometrik olarak arttığını öne sürmüştü. O zaman, hayvan ve bitki nüfusu da geometrik olarak artmaktaydı ki bilindiği gibi her ikisi de insan yaşamı için temel oluşturmaktadırlar. Pratikte ne insanlar, ne hayvanlar, ne de bitkiler geometrik olarak çoğalmazlar. Artış oranları çevre koşullarına göre değişebilmektedir. İnsan dahil olmak üzere tüm ekosistem, son derece dengeli bir uyum içindedir. Doğadaki düzen, Malthus ve Darwin'in iddia ettiği gibi "ye veya yem ol" şeklinde özetlenebilen, sözde hayat mücadelesi iddiasından son derece uzaktır.
Kısacası Malthus'un ortaya attığı iddialar hiçbir bilimsel
delile dayanmamaktadır, tam tersine yanlışlıkları ve
mantıksızlıkları ispatlanmıştır. Darwin ise evrim teorisini,
Malthus'un sadece birtakım varsayımlara dayalı, hayali
iddiaları üzerine kurmuştur.
‘Hayat Kavgadır’ iddiası Doğru Değildir
Malthus'a ve Darwin'e olan bağlılıkları nedeniyle bazı Darwinistler "hayat kavgadır" düşüncesini en uç noktalara kadar taşıdılar. Bir kısmı, sadece hayvanların değil iç organlardan moleküllere kadar tüm varlıkların rekabet içinde olduklarını iddia etti. Örneğin T. H. Huxley her organizmanın moleküllerinin birbiri ile rekabet içinde olduğunu ileri sürdü. Alman embriyolog Wilhelm Roux ise organların besin için birbirleri ile mücadele ettiklerini, böbreklerin ciğerlere, kalbin beyne karşı savaştığını iddia etti.1
20. yüzyılda biyoloji alanında elde edilen bulgular ise doğada böyle bir hayat mücadelesi olmadığını göstermektedir. Bugün biyolojide esas olarak organizma içindeki rekabetten değil iş birliğinden söz edilmektedir. Örneğin biyolog Lewis Thomas Lives of Cells (Hücrelerin Hayatı) adlı kitabında şöyle yazmaktadır:
Bildiğimiz kadarıyla, canlı varlıklar arasındaki birlikteliklerin büyük çoğunluğu gerçekte yardım maksatlı, bir dereceye kadar simbiyotiktir (ortak yaşam); genelde düşmanları ile karşılaştıklarında, birbirlerine sinyaller ve uyarılar yolladıkları, beraber hareket ettikleri bir ilişki...2
Darwin Retried: An Appeal to Reason (Darwin Yeniden Yargılandı: Akla Başvuru) kitabının yazarı Norman Macbeth ise Malthus ve Darwin'in yanıldıklarını ve doğada kıyasıya bir mücadele olmadığını şöyle açıklamaktadır:
Darwin, biyolog olmaktan çok (acımasız bir) sosyolog olan Malthus'tan bu fikri devraldı. Bu fikir bitkilere ve hayvanlara yönelik sevgi dolu derin bir düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmadı. Bu tip bir düşünce... her organik varlığın geometrik oranla çoğalmak için büyük çaba harcadığını ya da süregelen bir mücadelenin var olduğunu göstermez...3
Evrimci Peter Kropotkin de hayvanların aralarındaki dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution (Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimde Bir Faktör) isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:
Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley'e göre hayvanlar alemi gladyatörlerin şovuna benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley'in doğaya bakış açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır…4
Bilim ve Teknik dergisinde yayınlanan bir makalede ise doğanın mücadele yeri olduğu iddiasındaki yanılgı şöyle itiraf edilmektedir:
Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin'in teorisine göre; her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağlı olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.5
Tüm bu bilgiler bir kez daha göstermektedir ki, Darwin'in ilkel bilim koşulları altında ortaya koyduğu teorisi pek çok yanılgı ve aldatmaca ile doludur. Bilimin hemen her alanında yaşanan pek çok gelişme, Darwin'in evrim teorisinin geçersizliğini gözler önüne sermektedir. Bu yanılgıyı sözde bilim adına benimseyenler de, aslında bilim dışı ilkel bir teorinin savunuculuğunu üstlendikleri gerçeğini göz ardı etmemeli ve bu yanılgıdan bir an önce vazgeçmelidirler.
1.
http://www.trufax.org/avoid/manifold.html
2. L. Thomas, The Lives of a Cell, New York: Bantam
Books INC., (1974)
3. www.trufax.org/avoid/manifold.html
4. Peter Kropotkin, Mutual Aid: A Factor of Evolution,
1902, I. Bölüm.
5.
Bilim ve Teknik, sayı 190, s.4 |
Malthusçu Darwin
Darwin, Malthus'un Deneme'sini 1838 yılında okudu ve
not defterine şöyle yazdı:
Ekim 1838'de, yani sistematik bir şekilde araştırmalarıma
başladıktan 15 ay sonra, sırf merakımdan Malthus'un
nüfusla ilgili çalışmasını okumaya başladım. Ve hayvanlarla
bitkilerde sürekli gözlemlediğim hayatta kalma mücadelesini
düşündüğümde, bir an farkına vardım ki, bu koşullar
altında uygun varyasyonlar korunacak ve uygun olmayanlar
yok edilecekti. Bunun sonucunda ise yeni türler ortaya
çıkacaktı. Burada, sonradan üzerinde çalışabileceğim
bir teoriyi sonunda elde etmiştim.12
Darwin'in notlarından da anlaşıldığı üzere, doğal seleksiyonla evrim ve hayat mücadelesi kavramları Darwin'in zihninde Malthus'u okuduktan sonra şekillenmiştir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde Malthus'un iddialarını tamamen benimsediğini ise şu sözleriyle kabul ediyordu:
Doğal olarak, yüksek bir hızla çoğalan her organik varlık,
eğer yok edilmezse, dünya kısa süre içinde tek bir çiftin
soyu ile kaplanırdı. Bu istisnasız bir kuraldır. Yavaş
çoğalan insan nüfusu dahi, son yirmi beş yıl içerisinde
ikiye katlanmıştır ve bu oran göz önünde bulundurulduğunda,
önümüzdeki birkaç bin yıl içerisinde insan soyu için
gerçekten de ayakta duracak yer kalmayacaktır...13
Darwin, Malthus'un teorisi ve doğal seleksiyon tezi arasındaki ilişkiyi ise şöyle açıklıyordu:
Hayatta kalabilen birey sayısından
daha fazlası dünyaya geldikçe, tek bir bireyin aynı
türün diğer bireylerine karşı, ya da farklı türlerin
bireyleri arasında veya fiziksel şartlara karşı, her
halikarda bir hayat mücadelesi olmalıdır. Bu, Malthus'un
öğretisinin çeşitli derecelerde tüm hayvan ve bitki
alemine uygulanmasıdır...14

Malthus'un çarpık mantığı
çocuklar üzerinde de uygulanmış ve pek çok çocuk
zor şartlar altında çalıştırılmıştır.
|
Darwin'in, Malthus'un sapkın görüşlerinden destek bulan bu düşünceleri ciddi bir yanılgıdır ve bilimsel hiçbir değere sahip değildir. Bunun da ötesinde, nüfus planlamasını zayıfları ve fakirleri ortadan kaldırarak sağlamayı öne süren, yeterince güçlü olmayanların yok olmaları gerektiğini ifade eden bu bakış açısı büyük bir zalimliktir. Nitekim yaşamı; huzuru, güvenliği ve anlayışı temel alan bir saha olarak değil de yalnızca hayatta kalmayı, bunun için de amansızca mücadele etmeyi gerektiren bir alan olarak gören bu bakış açısı, toplumlara büyük felaketler getirmiştir.
Malthus'tan Acımasız Dünya Görüşüne

Malthus'un çarpık mantığı çocuklar üzerinde
de uygulanmış ve pek çok çocuk zor şartlar altında
çalıştırılmıştır.
|
Malthus ve Darwin'in görüşleri bilimsel delillere dayanmamasına
rağmen büyük bir destek gördü. Bunun nedenini, her ikisinin
de yaşadıkları dönemde aramak gerekir. Malthus ve Darwin,
Sanayi Devrimi sonrasındaki dönemde İngiltere'de yaşamaktaydılar.
İngiltere aristokrasisi, Sanayi Devrimi ile birlikte
konumunu ve gücünü işçi sınıfına karşı kaybetmekten
korkuyordu. Bir yandan da ucuz iş gücüne fazlasıyla
ihtiyaçları vardı. Bu ikilem sonucunda yönetici sınıfın
kendi çarpık anlayışı ile vardığı sonuç şu oldu: İngiltere'de
"aşağı sınıf" kontrol altına alınmalı, ezilmeli, güçlendirilmemeli
ve çalıştırılmalıydı. Malthus ise, hızla artan nüfusa
karşı yetersiz kalan besin kaynakları tezini öne sürerken,
çözümü "aşağı sınıf"ın çoğalmasını durdurmakta göstererek,
hem yoksulları tehdit etmiş oluyor hem de onlara karşı
katı tedbirler alınmasına neden oluyordu. Darwin Malthus'un
tezini doğa bilimine ve biyolojiye uygulayarak, bu iddiaya
sözde bilimsel bir görünüm kazandırmıştı.

Ucuz iş gücüne ihtiyacı olan bazı çevreler,
Malthus'un batıl görüşlerine ilk sahip çıkanlar
oldu.
|
Richard Hofstadter, Social Darwinism in American Thought (Amerikan Düşüncesinde Sosyal Darwinizm) adlı kitabında Darwin'in, Malthus'un tezine verdiği destek için şöyle demiştir:
Malthusçuluk İngiltere'de çok popüler
hale geldi... Bu akım aynı zamanda zenginleri, fakirlerin
çektikleri acılara yönelik olarak yerine getirmeleri
gereken görevlerinden kurtarmıştır. Olayların akışı
içerisinde Malth us'un yanlışlığı kanıtlandı ve teori
tam siyasi ekonomide yavaş yavaş ortadan kalkıyordu
ki, ona Darwin'in biyolojik yaklaşımından taze destek
geldi.15
Araştırmacı yazar Ian Taylor ise Malthus'la ilgili
bir makalesinde, Malthus'un tezinin içerdiği dejenere
fikirler için şöyle demektedir:
Tüm bunlardan alınacak ders, Allah'ı, O'nun takdirini ve müdahalesini
reddeden Darwin ve diğerlerinin, Malthus'un prensibinde,
ağıza alınmayacak ve saçma bilimsel önerilere yönelten,
dehşet verici bir felaket ve çaresizlik bulmuş olmalarıdır.
Malthus'un argümanındaki son derece belirgin zayıflıklara
ve yetersizliklere rağmen, bu böyledir.16
Malthus'un "acımasız, umutsuzluk veren, saçma" iddiası
bilim tarafından yalanlansa da günümüze kadar etkisini
devam ettirebilmiştir. Ian Taylor In The Minds of Men
(İnsanların Zihninde) adlı kitabında Malthus'la başlayan
ve Hitler ile son bulan bu acımasızlık zincirini şöyle
özetler:
Malthus düşüncesini, daha sonradan "en uygun olan hayatta
kalır" teması halini alan kurala dayandırdı. Bu kavram,
Condorcet'ten Malthus'a, Spencer'a, Wallace'a ve Darwin'e
kadar uzanır. En sonunda, Adolf Hitler gibi kişileri
etkilemek amacıyla hızlıca gelişti. Ancak unutmamalıyız
ki herşeyin başında keçilerin ve köpeklerin hikayesi
vardı.17
Görüldüğü gibi, Malthus'un zalim görüşlerinin destek görmesinin temelinde bunları,
kendi acımasızlıklarına, menfaatlerine, sapkınlıklarına
bir tür kılıf olarak kullanmayı isteyen bazı yöneticilerin
ve liderlerin, ideolojik kaygılar taşıyan birtakım kanaat
önderlerinin önemli bir payı olmuştur. Söz konusu çevrelerin
kendi çıkarları uğruna destek verdikleri bu acımasız
dünya görüşünün neden olduğu felaketler ise, tarihte
eşi görülmemiş büyüklükte olmuştur. İlerleyen sayfalarda,
Malthus'la başlayan bu merhametsiz ve acımasız dünya
görüşünün, sosyal Darwinizm ismi altında nasıl güçlendirildiğini
ve insanlığa nelere mal olduğunu inceleyeceğiz. |