|
Darwin'in Takipçisi "Hırsız Baronlar"
On dokuzuncu yüzyıl sonlarında başlayan ve günümüze kadar devam eden birçok tehlikeli
fikir akımının, ideoloji ve uygulamanın ardında Darwinizm'in
olması son derece ilginçtir. Darwinizm, birbirine zıt
kutuplarda olan ideolojilerin dahi temel dayanak noktasını
oluşturmaktadır. Nazizmin, faşizmin ve komünizmin doğuşunda
ve yayılışında, ırkçı ve komünist katliamların sözde meşrulaştırılmasında
önemli bir rol oynayan Darwinizm, "vahşi kapitalizm"in
de sözde bilimsel temelini oluşturmuştur. Özellikle Viktorya
dönemi İngilteresi'nde ve "hırsız baronlar" olarak adlandırılan
acımasız bazı kapitalistlerin Amerikası'nda Darwinizm,
kapitalizmin merhametsiz yönüne verdiği destek nedeniyle
büyük bir rağbet görmüş ve güçlendirilmiştir.
Sosyal Darwinist ahlaka
göre, mağdur ve yardıma muhtaç insanlara yardım
eli uzatılmamalıdır. Şüphesiz bu, son derece zalim
bir fikirdir.
|
Vahşi kapitalizmin en önemli özelliği, daha zayıf işletmelerin
ve daha zayıf insanların hiçbir sınırlandırma olmadan
ezilebilecekleri, sömürülebilecekleri ve yok edilebilecekleri
yanılgısıdır. Hiç şüphesiz bu, büyük bir zalimlik ve
acımasızlıktır ve hiçbir şekilde kabul edilemez. Günümüzde
bu yanılgı "büyük balık küçük balığı yutar" deyimiyle
özetlenmektedir. Yani küçük işletmeler daima büyük işletmeler
tarafından ortadan kaldırılır. Bu, Darwinizm'in iş dünyasına
uyarlamasıdır.
Bunu eleştirirken, bazı kavramları netleştirmek de yerinde olacaktır. 20. yüzyılda, dünya üzerinde özellikle iki farklı ekonomik model denenmiştir: Özel mülkiyet ve serbest girişime dayalı liberal ekonomi ve devlet mülkiyetine ve planlı ekonomiye dayalı sosyalist ekonomi. Dünyanın her yerinde sosyalist ekonomiler başarısızlığa uğramış, toplumlara fakirlik ve sefalet getirmiştir. Liberal ekonomi ise, tartışılmaz bir biçimde başarı göstermiş, toplumlara ve bireylere daha fazla refah sağlamıştır.
Ancak liberal ekonomi toplumun geneline refah getirmek için tek başına yeterli değildir. Liberal ekonomi sayesinde çoğu kez toplumdaki genel ekonomik düzey yükselir, ama toplumun hepsi bu yükselişten payını alamaz. Toplumun bir kısmı fakir olarak kalır ve sosyal adaletsizlik tehlikesi baş gösterir. İşte bu tehlikenin önlenmesi ve sosyal adaletsizliğin ortadan kaldırılması için iki şey gereklidir:
1) Devletin "sosyal devlet" anlayışı gereğince fakirlere, düşkünlere, işsizlere sahip çıkması. Onlar yararına düzenlemelerde bulunması.
2) Toplumun genelinde, din ahlakının gereği olan "yardımlaşma ve dayanışma"
duygularının egemen olması.

Açlık çeken ya da savaş
ve çatışmaların fakirleştirdiği ülkelerdeki
mağdur halk, varlıklı kesimlerin yardımlarına
muhtaçtır. Ancak sosyal Darwinist ahlakta insanların
birbirine yardım etmesi, ihtiyaç içinde olanların
gözetilmesi teşvik edilmez.
|
Bu iki maddeden özellikle ikincisi hayatidir, çünkü birinci maddeyi -yani devletlerin anlayışını- belirleyen de sonuçta toplumların eğilimleridir. Eğer bir toplum güçlü dini ve ahlaki değerler nedeniyle sosyal adalete önem verirse, o toplumda uygulanacak liberal ekonomi hem ekonomik kalkınma hem de sosyal adalet sağlar. Zenginler, elde ettikleri servetin bir kısmını fakirlere yardım etmek, zayıflara destek vermeye yönelik sosyal programlar düzenlemek için kullanırlar. (Nitekim Allah'ın Kuran'da bildirdiği ekonomi modeli de bu şekildedir. İslamiyet'te özel mülkiyet vardır, ama mülk sahipleri fakirlere yardım etmekle, mallarının bir kısmını "zekat" ve "sadaka" şeklinde, ihtiyaç sahiplerine yardım için kullanmakla yükümlüdürler.)

Sosyal Darwinist anlayışla yönetilen iş yerlerinde,
düşük ücretler, çok ağır çalışma koşulları,
çok uzun çalışma saatleri ve hiçbir güvenlik
önleminin olmaması, işçilerin hastalanmalarına,
yaralanmalarına ve hatta ölmelerine neden oluyordu.
|
Eğer bir toplumun ahlaki değerleri dejenere olmuşsa,
işte o zaman liberal ekonomi; fakirlerin ve düşkünlerin
hiçbir yardım görmedikleri, aksine ezildikleri, herhangi
bir sosyal yardım programının olmadığı, sosyal adaletsizliğin
bir sorun değil "doğal bir durum" olarak görüldüğü "vahşi
kapitalizm"e dönüşür.
Burada eleştireceğimiz ekonomi modeli de, liberal ekonomi yani özel mülkiyet ve rekabete dayalı serbest ekonomik model- değil, vahşi kapitalizmdir.
Vahşi kapitalizmin ilham kaynağı ise, ilerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz
gibi, sosyal Darwinizm'dir.
Darwinist uygulamayı iş dünyasına ilk getirenler, Amerika'nın
"hırsız baronlar" olarak anılan kesimiydi. "Hırsız baronlar",
Darwinizm'e inanıyorlardı ve Darwinizm'in "en uygun
olanlar hayatta kalırlar" iddiasının, kendi acımasız
uygulamalarını sözde meşrulaştırdığını sanıyorlardı.18
Sonuç ise, iş dünyasında cinayetlere kadar varabilen
acımasız bir rekabetin başlaması oldu. "Hırsız baronlar"ın
tek hedefi daha çok para ve güç kazanmaktı. Toplumun
refahıyla hiç ilgilenmiyorlar, hatta kendi işçilerine
dahi hiç değer vermiyorlardı. Darwinizm'in ekonomiye
girmesiyle, milyonlarca insanın hayatı mahvoldu. Son
derece düşük ücretler, çok ağır çalışma koşulları, çok
uzun çalışma saatleri ve hiçbir güvenlik önleminin olmaması,
işçilerin hastalanmalarına, yaralanmalarına ve hatta
ölmelerine neden oluyordu.
Darwinist İşverenlerin Zalimlikleri
19. yüzyılda İngiltere'de başlayarak
tüm dünyaya yayılan Sanayi Devrimi ile birlikte, yeni
fabrikalar kurulmuş ve bu fabrikalarda makinalar kullanılmaya
başlanmıştı. Ancak, insan hayatına, özellikle de işçilerin
hayatına hiç değer vermeyen bazı işletme sahipleri,
gerekli güvenlik önlemlerini almadıkları için çok sık
yaralanmalar oluyordu. Bu yaralanmaların çoğu ölümle
ya da ellerin, parmakların veya kolların kopması gibi
ciddi sakatlıklarla sonuçlanıyordu. 1900'lerde yılda
bir milyon işçinin öldüğü, yaralandığı veya hastalandığı
belirlenmişti.19

19. yüzyılda fabrikalar ve diğer sanayi işletmeleri
sosyal Darwinist ve vahşi kapitalist ahlakın
en şiddetli uygulamalarının gerçekleştiği yerlerdi.
Bu sapkın ahlaka sahip iş verenler, işçilerinin
hayatını çok değersiz görüyor, sadece kendi
menfaatlerini düşünüyorlardı.
|
Hayatı boyunca fabrikada çalışan bir işçi için bir organını
kaybetmek neredeyse kaçınılmaz bir sondu. İşçiler arasında
yapılan araştırmalar, yarısından çoğunun çalışma hayatları
boyunca, kol ve bacak kaybından, görme veya işitme kaybına
kadar çok ciddi yaralanmalar geçirdiklerini veya hastalandıklarını
ortaya çıkarmıştı. Örneğin sert siperlikli şapka imal
eden işçiler civa zehirlenmesine uğruyorlardı. Radyumlu
boya kullanan işçilerin neredeyse tamamı eninde sonunda
kanser oluyorlardı.20
19. yüzyılda çocuklara
dahi acınmıyordu. Çocuklar çok uzun saatler yorucu
işlerde çalıştırılıyorlardı. |
Bazı
işverenler ise çalışma koşullarının ve yaşanan kazaların
tamamen farkında olmalarına rağmen, koşulları iyileştirmek
için hiçbir önlem almıyorlardı. Çelik imal eden dökümhanelerde
çalışan birçok işçi 12 saatlik vardiyalarda, 40-50 derece
sıcaklıkta ve çok düşük ücretlerle çalışıyordu.21
1892 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison ortalama
bir Amerikan işçisinin her gün savaştaki bir asker kadar
tehlike ile karşı karşıya olduğunu söyleyerek işçilerin
maruz kaldıkları insanlık dışı muameleyi özetlemişti.22
Bazı
kapitalist iş adamları insan hayatını kolay harcanabilir
olarak görüyorlardı. Sadece demir yolu inşaatları sırasında,
kötü koşullar nedeniyle yüzlerce insan hayatını kaybetmişti.23
İnsan hayatına hiç değer verilmediğini gösteren en çarpıcı
örneklerden biri de, Amerikalı iş adamı J. P. Morgan'ın
acımasızlığıdır. J.P. Morgan tanesi 3.5 dolardan 5000
adet bozuk tüfek alıp bunları tanesi 22 dolara ABD ordusuna
satmıştı. Yani kendi devletinin ordusunu aldatacak,
kendi askerlerinin hayatını tehlikeye atacak kadar ahlaki
değerlerini yitirmişti. Tüfeklerdeki bozukluk nedeniyle
onları kullanan askerlerin başparmakları kopuyordu.24
Bu tüfekler yüzünden yaralanan askerler J. P. Morgan
aleyhine dava açtılar, ancak kaybettiler. Çünkü o dönemde
mahkemeler genellikle "hırsız baronlar"ın lehinde karar
vermekteydi. 25
Dönemin kapitalist işverenlerinden birinin, kendisine işçileri
için koruyucu bir dam inşa etmesini söyleyenlere, "işçilerin
kiremitlerden daha ucuz olduğu" cevabını vermesi dönemin
merhametsizliğine bir başka örnektir. 26
Tüm bu zalimliğin temeli incelendiğinde, Darwinizm'in
etkisi açıkça görülür. İnsanı kendilerince bir hayvan
türü olarak kabul eden, bazı insanların daha az gelişmiş
oldukları, hayatın mücadele yeri olduğu ve sadece gücün
kazandığı yalanını kabul eden bir dünya görüşünün sonuçları
elbette ki acımasızlık, merhametsizlik ve eziyettir.
Darwinizm'in İş Dünyasındaki
Tahribatı
Andrew Carnegie |
Vahşi kapitalizmin savunucuları olan iş adamlarının
birçoğu aslında Allah'a inanan kişiler olarak yetiştirilmişlerdi.
Ancak sonradan, Darwinizm'in sahte telkinlerinin etkisi
altında kalarak, inançlarını terk etme hatasına düştüler.
Örneğin 19. yüzyılda çelik endüstrisinin önde gelen
isimlerinden ünlü Amerikalı iş adamı Andrew Carnegie,
ilk başta Hıristiyanlığa bağlı idi, ancak sonradan Darwinizm'in
aldatmacalarına kanmıştı. Carnegie otobiyografisinde
kendisinin ve birçok arkadaşının nasıl Darwinizm'in
etkisi altında kaldıklarını açıkça ifade ediyordu.
Oysa Carnegie'nin bir gerçek gibi gördüğü evrim teorisi
baştan sona büyük bir aldatmaca ve sahtekarlıktan ibaretti.
İlerleyen yıllarda bilim dünyasında yaşanan gelişmeler
bu aldatmacanın gerçek yüzünü gözler önüne serdi. Ne
var ki o dönemde, pek çok insan gibi bazı iş adamları
da henüz bu gerçeği anlayamamışlardı. Carnegie ile aynı
hataya düşen başka iş adamları da Darwinist telkinler
neticesinde vahşi kapitalizmi kabullenmişlerdi. Bu durum,
daha çok para kazanmak için acımasızca rekabet etmeyi,
insanların hayatlarına değer vermemeyi, fedakarlıktan
kaçınmayı makul görmelerine neden oldu.
Darwinizm yanılgısına kapılmış olan
Carnegie, rekabeti hayatın vazgeçilmez bir kanunu sanmış
ve tüm hayat felsefesini bu yanılgının üzerine kurmuştu.
Rekabet kanununun, bazı insanlar için zor olsa da, ırk
için en iyisi olduğunu ve bu sayede sadece uygun olanların
hayatta kaldıklarını iddia ediyordu.27
John D. Rockefeller |
Carnegie'i ilk olarak Darwinizm'le
tanıştıranlar ise New York Üniversitesi'nden bir profesörün
evinde karşılaştığı "yeni bir 'insanlık dini' arayışında
olan sözde hür ve aydınlanmış düşünürler"di.28
Carnegie'in yakın çevresindeki kişilerden biri de, Darwin'in
takipçilerinden ve sosyal Darwinizm'in en önemli isimlerinden
Herbert Spencer idi. Spencer, birçok önde gelen Amerikalı
iş adamını etkisi altına almıştı. Söz konusu iş adamları,
içinde bulundukları koşulların etkisiyle Spencer ve
Darwin'in sapkın düşüncelerini benimsiyor, bunun kendilerini
ve içinde yaşadıkları toplumu nasıl bir çıkmazın içine
sürükleyeceğini hesaba katamıyorlardı.
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden antropolog ve The Encyclopedia of Evolution (Evrim Ansiklopedisi)'ın yazarı Richard Milner, dönemin iş adamlarının Darwinizm'in etkisi altında kalışlarını anlatırken, Carnegie'in Darwinizm ile olan bağlantısını şöyle dile getirir:
... Carnegie ticaret hayatında, insanı ve dünyayı sömüren,
rekabette ezip geçen ve yaptıklarını sosyal Darwinizm
felsefesi ile meşru hale getiren, güçlü ve acımasız
bir iş adamı olma yolunda yükseldi. Girişimci rekabetin,
zayıfları ortadan kaldırarak topluma bir hizmette bulunduğuna
inanıyordu. İş yaşamında, hayatta kalmayı başaranlar
"uygundu" ve bu yüzden statülerini ve ödüllerini hak
ediyorlardı. Carnegie, kapitalist etiği bir doğa kanunu
haline getirdi.29
Carnegie ve onun gibi düşünen iş adamlarının, güçlü ve acımasız olmayı ticaretin bir parçası olarak görmeleri çok büyük bir hatadır. İnsanların geçimlerini sağlamaları, rahat ve konforlu bir yaşam sürebilmeleri için ticari faaliyette bulunmaları son derece doğaldır. Ancak bu esnada, diğer insanların zarar görmelerine neden olmak, kendi menfaatleri uğruna diğer insanların zor durumda kalmalarına göz yummak, kendi gücünü artırmak için daha zayıf olanları iyice ezmeye kalkışmak hiçbir şekilde kabul edilebilir değildir. Allah insanlara her konuda olduğu gibi ticarette de dürüst ve doğru davranmalarını, ihtiyaç içinde olanların haklarını koruyup kollamalarını emretmiştir. Güçsüz olanları ezerek ve hatta onları tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyerek toplum yararının amaçlandığını öne sürmek ise büyük bir yalandan başka birşey değildir.
Carnegie, ilerleyen yıllarda da sohbetlerinde, demeçlerinde, kitaplarında, makalelerinde ve kişisel yazışmalarında hep Darwinist ifadelere yer vermiştir. Tarihçi Joseph F. Wall, Andrew Carnegie adlı kitabında bu konuda şöyle der:
Carnegie, yalnızca yayınlanan makale ve kitaplarında değil,
aynı zamanda döneminin iş adamlarına yazdığı özel mektuplarında
da sosyal Darwinist inanç sistemine sık sık atıflarda
bulundu. "En uygun olanın hayatta kalması", "ırkın gelişmesi"
ve "yaşam mücadelesi" gibi cümleler kaleminden kolaylıkla
dökülüyordu. Ticareti büyük bir rekabetçi mücadele olarak
değerlendiriyordu.30
Sosyal Darwinizm'in telkinleri altında kalan kişilerden biri
de ünlü Amerikalı sanayici John D. Rockefeller idi.
Rockefeller'ın "Ticaretin büyümesi sadece uygun olanın
hayatta kalması... bir doğa kanununun işlemesidir..."31
sözleri de bu durumun göstergelerinden biridir.
Darwinizm'in iş dünyası üzerindeki etkisinin en belirgin örneklerinden birini Spencer'ın Amerika seyahatinde görmek mümkündür. Richard Hofstadter, Social Darwinism in American Thought (Amerikan Düşünce Yapısında Sosyal Darwinizm) adlı kitabında bu olayı şöyle anlatmaktadır:
Her ne kadar konukları, Spencer'ın düşüncesindeki ayrıntıları tam olarak anlayamasalar
da, resmi ziyafetler onun Birleşik Devletler'de
ne kadar popüler olduğunu gösteriyordu. Spencer, İngiltere'ye
dönmek üzere gemi güvertesindeyken, Carnegie ve Youmans'ın
ellerini tutarak gazetecilere şöyle seslendi: "İşte
Amerikalı en iyi iki arkadaşım." Spencer'a göre bu hareket,
hissettiği kişisel sıcaklığın nadir olarak tekrarlanacak
bir göstergesiydi. Ancak bunun da ötesinde, ticari medeniyetin
bakış açısı ile yeni bilimin (sosyal Darwinizm'in) uyumunu
simgeliyordu.32
Bazı kapitalistlerin sosyal Darwinizm'i benimsemelerinin nedenlerinden biri de, bu akımın sapkın telkinlerinin fakirlerin sorumluluğunu varlıklı insanların üzerlerinden almasıydı. Ahlaki değerlerin korunduğu toplumlarda, zengin olanların fakir ve korunmaya muhtaçlara ilgi göstermesi, onlara yardımda bulunması beklenirken, sosyal Darwinizm'in merhametsiz uygulamaları ile bu erdem ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Bilim yazarı Isaac Asimov, The Golden Door: The United States from 1876 to 1918 (Altın Kapı: 1876'dan 1918'e Birleşik Devletler) adlı kitabında sosyal Darwinizm'in bu acımasız yönü için şu yorumda bulunmuştur:
Spencer, "en uygun olan hayatta kalır" ifadesini ortaya attı
ve örneğin 1884'de, çalışamayacak kadar vasıfsız ya
da toplum üzerine yük olan kişilerin birer yardım ve
hayırseverlik objesi yapılmalarındansa öldürülmelerine
izin verilmesi gerektiğini savundu. Bunu yapmak için
de, uygun olmayan bireyleri ayıklamak ve ırkı güçlendirmek
gerekiyordu. Bu, insanoğlunun en kötü güdülerini meşrulaştırmak
için kullanılabilecek korkunç bir felsefeydi.33
Vahşi kapitalizmi uygulayan isimler Darwinizm'i desteklerken,
Darwinistler de söz konusu kişileri desteklemişlerdir.
Örneğin sosyal Darwinizm'in önde gelen sözcülerinden
William Graham Sumner milyonerlerin toplumdaki "en uygun
kişiler" oldukları iddiasını ortaya atmıştır. Ve bu
nedenle özel imtiyazlara hakları olduğu, onların rekabet
potasında doğal olarak seçildikleri gibi mantık dışı
çıkarımlarda bulunmuştur.34 Felsefe
profesörü Stephen Asma, sosyal Darwinizm'le ilgili The
Humanist dergisindeki yazısında, Spencer'ın kapitalistlere
verdiği desteği şöyle açıklamaktadır:
Spencer, "en uygun olan hayatta kalır" ifadesini ortaya attı,
Darwin de bu ifadeyi benimseyerek Türlerin Kökeni kitabının
sonraki baskılarında kullandı... Spencer'ın Amerikalı
taraftarları olan girişimciler John D. Rockefeller ve
Andrew Carnegie'e göre sosyal hiyerarşi, doğanın sarsılmaz
ve evrensel kanunlarını yansıtıyordu. Doğa, güçlünün
hayatta kaldığı, zayıfın ise yok olduğu şekilde gelişiyordu.
Buna göre, hayatta kalan ekonomik ve sosyal yapılar
diğerlerine oranla "daha güçlü" ve daha iyiydiler. Bu
yapıların yeterince güçlü olmayanları ise açıkça yok
olup gittiler.35
Oysa daha önce de vurguladığımız gibi, toplumların ilerlemesini sağlayan ana
unsur manevi değerler ve bu değerlerin korunmasıdır.
Yardımlaşma ve dayanışma ruhunun güçlü olduğu, insanların
birbirine sevgi, merhamet ve saygıyla yaklaştığı toplumlarda
ekonomik koşullardaki zorluklar birlik ruhu içinde kolaylıkla
aşılabilir. Ama insani ilişkilerin ortadan kalktığı,
herkesin bir diğerini sadece rakip olarak gördüğü, merhametin
ve anlayışın olmadığı bir toplumda, ekonomik yönden
bir gelişme olsa dahi, yıpratıcı ve yıkıcı çok daha
büyük sorunlar başgösterecektir. Bu nedenle yapılması
gereken, toplumdaki tüm bireylerin refah seviyesini
ve yaşam kalitesini artıracak çözümler oluşturmak, insanların
yalnız ekonomik olarak değil manevi olarak da güven
içinde olabilecekleri bir ortam meydana getirmektir.
Bunun ise ancak gerçek din ahlakının yaşanmasıyla mümkün
olabileceği açıktır. Din ahlakına uygun olmayan hiçbir
akım ve ideoloji, geçmişte ve günümüzde pek çok örneği
ile ispatlandığı üzere, insanlara özlemi içinde oldukları
refah, huzur ve güveni asla sağlayamazlar.
Sosyal Darwinizm'in ve Dinsizliğin
Ortak Ürünü: Vahşi Kapitalist Yapı: Buraya
kadar anlatılanlardan görüldüğü gibi, 19. yüzyılda ortaya
çıkan acımasız kapitalistler, uygulamalarını Darwinizm'e
dayandırmışlardır. Sadece güçlü ve zengin olanların
yaşama hakkı olduğunu savunan, fakirlerin, zayıfların,
sakatların, hastaların "işe yaramaz ağırlıklar" olduklarını
ve dolayısıyla mümkün olduğunca sömürülmeleri gerektiğini
iddia eden Darwinist kapitalistler, 19. yüzyıldan itibaren
birçok ülkede zulüm sistemi kurmuşlardır. Bu acımasız
rekabet ortamında insanları ezmek, sindirmek, korkutmak,
yaralamak, hatta öldürmek dahi meşru sayılmış, her türlü
ahlak ve kanun dışı eylem, "doğanın kanunlarına uygun"
sayıldığı için engellenmemiş veya kınanmamıştır.
Dünyanın kaynakları tüm
insanlar için yeterlidir. Ancak bu kaynaklar akılcı
ve vicdanlı bir şekilde kullanılmamaktadır. Dünyanın
birçok yerinde yiyecekler israf edilirken, birçok
ülkede insanlar açlık ve sefaletten ölmektedirler.
Bu insanların adalet, sevgi ve şefkat görebilmeleri
için sosyal Darwinist anlayışın tamamen ortadan
kaldırılması gerekir. |
Bu sistem günümüzde de din ahlakının yaşanmadığı birçok ülkede devam etmektedir. Zengin ile fakirin arasındaki farkın giderek artan bir hızla açıldığı bu ülkelerde, ihtiyaç içinde olan insanların yaşadıkları koşullar görmezden gelinmektedir. Sosyal Darwinizm'in batıl telkinlerine göre fakirlerin korunması ve bakılması doğa kanunlarına aykırı kabul edildiği ve bu insanlar topluma yük olarak görüldükleri için, düşkünlere ve fakirlere yardım eli uzatılmamaktadır.
Sadece bir ülke içindeki insanların refah seviyeleri değil, ülkeler arası refah seviyesi de büyük farklılıklar göstermektedir. Özellikle Batı ülkelerinde refah seviyesi giderek artarken, birçok Üçüncü Dünya ülkesinde açlık, hastalık, sefalet ve yoksulluk hüküm sürmekte, insanlar bakımsızlıktan ve açlıktan ölmektedirler. Oysa, akılcı ve vicdanlı bir şekilde kullanıldığı takdirde, dünyanın kaynakları tüm insanlara refah sağlamaya yetecek kadar boldur.
Dünya kaynaklarının adaletli bir biçimde kullanılması, fakir
ve bakıma muhtaçların, açlığa ve yoksulluğa terk edilmiş
olanların insani koşullarda yaşamalarının sağlanabilmesi
için, Darwinizm'in tüm dünyadaki fikri etkisinin yok
edilmesi şarttır. Darwinist görüş ve anlayışın yerini,
Kuran ahlakını benimseyen bir anlayış aldığında bu tür
sorunlar doğal olarak çözülecektir. Çünkü sosyal Darwinizm
zayıfların ezilmesini, "büyüklerin küçükleri yutmasını",
acımasızca rekabet etmeyi insanlara telkin ederken,
din ahlakında merhamet, koruma, yardımlaşma, dayanışma,
paylaşma vardır. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav) bir
hadis-i şeriflerinde "Yanıbaşındaki komşusu açken tok
olarak geceleyen kişi (olgun) mümin değildir" diye buyurmaktadırlar.36
Peygamber Efendimiz (sav)'in bu hikmetli sözleri, Müslümanların
şefkat ve merhametlerinin göstergelerinden biridir.
Allah, birçok ayetinde insanlara sevgi, merhamet, şefkat ve fedakarlığı emretmiş, Müslümanların güzel ahlaklarından örnekler vermiştir. Sosyal Darwinizm'de zengin, varlıklı olanların yoksulları ve muhtaçları ezmeleri, onların üzerlerine basarak yükselmeleri gibi bir zulüm varken, İslam ahlakında varlıklı olanların muhtaç olanları korumaları emredilmektedir. Rabbimiz'in bu konuda bildirdiği ayetlerden bazıları şöyledir:
Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar,
yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere
vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler...
(Nur Suresi, 22)
Sana neyi infak edeceklerini sorarlar.
De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya,
yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır...
(Bakara Suresi, 215)

19. yüzyılın ikinci
yarısında İngiltere'den insan manzaraları. Bir
kesim refah ve zenginlik içindeyken, bir başka
kesim büyük bir sefalet yaşıyordu.
|
... Artık bunlardan yiyin ve zorluk
çeken yoksulu da doyurun. (Hac Suresi, 28)
Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
Ve onların mallarında belirli bir hak vardır: Yoksul
ve yoksun olan(lar)için. (Mearic Suresi, 23-25)
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen
yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size,
ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden
ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz,
asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz'den korkuyoruz."
(İnsan Suresi, 8-10)

Aradan bir yüzyıl geçmesine
rağmen değişen bir şey olmadı. Oysa dünyanın
imkanları tüm insanların refah içinde yaşayacakları
kadar geniştir. Yapılması gereken, din ahlakının
gereği olan fedakarlık, yardımlaşma ve dayanışmanın
yaygınlaşmasını sağlamaktır.
|

Sizden, faziletli
ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve
Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme
yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler…
(Nur Suresi, 22) |
Allah, Kuran'da yoksula ve zayıfa yardım etmeyenlerin
cehennemle karşılık göreceklerini de bildirmektedir:
Suçlu-günahkarları; "Sizi şu cehenneme
sürükleyip-iten nedir?"
Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik"
dediler.
"Yoksula yedirmezdik." (Müddessir Suresi,
41- 44)
Daha sonra onu, uzunluğu yetmiş arşın olan bir zincire vurup gönderin. Çünkü, o, büyük olan Allah'a iman etmiyordu. Yoksula yemek vermeye destekçi olmazdı. Bundan dolayı bugün, kendisine hiçbir sıcak dost yoktur. (Hakka Suresi, 32-35)
Şu önemli gerçeği de unutmamak gerekir: Herkese kazancını ve başarısını veren, tüm varlığın sahibi ve tüm kainatın hakimi olan Yüce Allah'tır. Bir insan, "hayat mücadelesinde" kıyasıya rekabet ettiği, güçsüzleri ezerek güçlendiği için zengin olmaz. Her insana tüm mal varlığını veren Allah'tır. Allah, zenginliği insanlar arasında, onları denemek için dağıtmaktadır. Zengin bir insan, gerçekte bu mal varlığı ile denenmektedir. Allah bir ayetinde bu gerçeği şöyle bildirir:
Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)
Bu durumda insana düşen sorumluluk, Allah'ın kendisine bir nimet olarak verdiği
tüm imkanları Allah'ın kendisinden razı olacağı şekilde
en güzeliyle değerlendirmektir. Samimi olarak iman eden
bir kimse, sahip olduğu her türlü imkanın Allah'ın bir
lütfu olduğunun, Rabbimiz dilediği takdirde sahip olduğu
herşeyi kendisinden alabileceği gibi isterse çok daha
fazlasını da verebileceğinin bilinciyle hareket etmelidir.
|