|
Sosyal Darwinizm ve Kayırılmış Irklar Yalanı
Dünya tarihinin pek çok döneminde ırkçı toplumlara, yöneticilere ve uygulamalara
rastlamak mümkündür. Ancak ırkçılığa ilk kez sözde bilimsel
bir geçerlilik kazandıran kişi Darwin olmuştur. Darwin'in
Türlerin Kökeni adlı kitabının alt başlığı The Preservation
of Favored Races in the Struggle for Life (Hayat Mücadelesinde
Kayırılmış Irkların Korunması) idi. Darwin'in "kayırılmış
ırkların korunması" hakkında yazdıkları ve özellikle
İnsanın Türeyişi kitabındaki bilim dışı iddiaları, Almanların
Aryan ırkının, İngilizlerin ise Anglo Saksonların üstün
oldukları yanılgılarını desteklemekteydi. Ayrıca, Darwin'in
doğal seleksiyon teorisi, kıyasıya bir hayatta kalma
mücadelesinden söz ediyordu. Bu "orman kanunu" insan
toplumlarına uygulandığında, ırklar ve milletler arasında
çatışma ve savaşların baş göstermesi kaçınılmazdı. Nitekim
öyle oldu. Irkçı ve savaşçı yöneticilerden felsefecilere,
politikacılardan bilim adamlarına kadar dönemin önde
gelen birçok ismi, Darwin'in teorisini sahiplendi. North
Carolina Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Prof. Karl A.
Schleunes The Twisted Road to Auschwitz (Auschwitz'e
Giden Dolambaçlı Yol) adlı kitabında, ırkçıların Darwin'in
teorisini hemen kabullendiklerini şöyle açıklar:
Darwin'in hayatta kalma mücadelesi
fikri, ırkçılar tarafından hızla kabul edildi... En
son (sözde) bilimsel görüşlerin meşru kıldığı bu tip
bir mücadele, ırkçıların savunuculuğunu yaptıkları yüksek
ve aşağı insan kavramının doğruluğunu kanıtladı... ve
bunlar arasındaki mücadeleyi geçerli kıldı.37
1863 yılında, kırbaçlanarak
işkence gören ve sonra kaçmayı başaran bir zenci
köle. Bu yıllarda Amerika'da köleler genellikle
kırbaçlanarak veya daha ağır yöntemlerle işkence
görüyorlardı. |
Schleunes'in kitabında söz ettiği, "Darwin'in kuramının ırkçıların insan sınıfları ile ilgili görüşlerini doğrulaması" konusu elbette ırkçıların bakış açısını yansıtmaktadır. Irkçı fikirleri savunanlar Darwin'in ortaya attığı iddialarla, sapkın görüşlerine kendilerince bilimsel bir dayanak bulduklarını sanmışlardır. Oysa, Darwin'in iddiaları hiçbir bilimsel temele dayanmadığı gibi, kısa süre sonra teorinin geçersizliğinin bizzat bilim tarafından gözler önüne serilmesi, ırkçıların ve Darwin'in cehalet dolu görüşlerini temel alan daha pek çok akımın yanılgı içinde olduklarını göstermiştir.
20. yüzyılda, Darwinizm'den aldığı destekle, ırkçılığı en şiddetli şekilde uygulamaya koyan güç, elbette ki Nazi Almanyası'dır. Fakat sözde "bilimsel" ırkçılığın geliştiği tek yer Almanya olmadı. Başta İngiltere ve Amerika olmak üzere birçok ülkede ırkçı görüşe sahip yöneticilerin ve entelektüellerin sayısı giderek artarken, bir yandan da ırkçı yasalar ve düzenlemeler baş gösterdi.
19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında evrimcilerin neredeyse tamamı ırkçı görüşlere sahipti. Birçok bilim adamı, ırkçı görüşlerini açıkça savunmaktan çekinmiyordu. O dönemde yazılmış olan kitaplar ve makaleler bunun en somut örnekleridir. Southern Illinois Üniversitesi'nde tarih profesörü olan John S. Haller, Outcasts from Evolution: Scientific Attitudes of Racial Inferiority (Evrimden Mahrum Bırakılanlar: Irksal Aşağılanmaya Bilimsel Bakış) adlı kitabında 19. yüzyılda evrimcilerin tamamının beyaz ırkın üstünlüğü ve diğer ırkların ise aşağı ırk oldukları yalanına inandıklarını anlatır. Scientific American dergisinde bu kitap hakkında yazılan bir makalede şöyle denmektedir:
Bu, uzun süredir hakkında şüpheler olan bir konuyu delillendiren
son derece önemli bir kitaptır: Kuzey Amerikalı bilim
adamlarının, 19. yüzyıl boyunca (ve 20. yüzyılda da)
köklü ve katı bir şekilde, neredeyse ittifakla kabul
ettikleri ırkçılık... Daha en başından, Afrika kökenli
Amerikalılar, bu entelektüeller tarafından bazı yönlerden
ıslah edilemez, değiştirilemez ve kesinlikle aşağı olarak
değerlendiriliyorlardı.38
Science dergisinde yayınlanan bir başka yazıda ise aynı kitaptaki bazı iddialar için şu yorumda bulunuluyordu:
Viktorya döneminde yeni olan şey Darwinizm'di... 1859 öncesinde,
birçok bilim adamı siyahların beyazlarla aynı türden
olup olmadığını sorgulamıştı. 1859'dan sonra, evrimsel
plan -özellikle Afrikalı Amerikalıların beyazlarla olan
yakın ilişkilerindeki mücadelelerinde hayatta kalıp
kalamayacakları gibi- yeni soruların ortaya atılmasına
neden oldu. Son derece önemli olan cevap her yerde yankılanan
bir "hayır"dı... Afrikalı aşağı idi, çünkü maymunlarla
Cermenler arasındaki "kayıp halkayı" temsil ediyordu.39
Kuşkusuz bu, hiçbir gerçeklik payı olmayan bir iddiadır. İnsanların derilerinin farklı renklerde olması, farklı ırk veya etnik kökenlere mensup olmaları, birini diğerinden daha üstün veya daha zayıf kılan bir durum değildir. 19. yüzyılda bu yanılgının hakim olmasının temel nedenlerinden biri ise, dönemin ilkel bilimsel koşulları nedeniyle çoğunluğa hakim olan cehalettir.
19 ve 20. yüzyılın ırkçı görüşleriyle tanınan bilim adamlarına verilebilecek örneklerden bir diğeri Princeton Üniversitesi'nden Amerikalı biyolog Edwin G. Conklin'dir. Conklin, diğer ırkçı Darwinistler gibi sapkın fikirlerini açıkça belirtmekten çekinmemiştir:
Herhangi bir modern ırkın Neandertal ya da Heidelberg tipleri
ile karşılaştırılması şunu gösterir... Zenci ırklar,
beyaz ve sarı ırklardan çok orijinal ırka (maymunsu
atalara) benzemektedir. Her faktör, beyaz ırkın üstünlüğüne
inananları, ırkın saflığını korumak, diğerlerinden ayrımını
pekiştirmek ve sürdürmek için çaba harcamaya yöneltmelidir.
40
Oxford Ünversitesi'nden paleontoloji ve jeoloji profesörü William Sollas da 1911 yılında yayınlanan Ancient Hunters (Eski Avcılar) adlı kitabında ırkçı görüşlerini şöyle ifade etmişti:
Adalet güçlünün elindedir ve her ırka
gücü oranında paylaştırılmıştır. Bir toprağı işgal için
öncelik anlamı taşımamasına rağmen, orada hak talep
etmeyi sağlayacak olan güç kullanımıdır. Bu nedenle,
mümkün olan her yolu deneyerek güç artırımına gitmek,
her ırkın olduğu kadar insan soyunun da kendine karşı
bir görevidir. İster bilim, ister eğitim, ister savunma
örgütlenmesi alanlarında olsun, organik dünyanın güçlü
fakat lütufkar hükümdarı olan doğal seleksiyonun, bunu
hızla ve sonuna kadar gerçekleştirmemesi bir ceza, doğrudan
doğruya bu görevin yerine getirilmemesi olacaktır.41

20. yüzyılın ortalarına doğru, ırkçılık ABD'nin
bazı bölgelerinde yeniden tırmanışa geçti. Şiddete
dayalı bir ideolojiye sahip olan Klu Klux Klan
örgütü, ABD'de ırkçılığın önde gelen savunucularındandı.
Beyaz ırkın üstünlüğü yalanını savunan ve siyahların
sözde ikinci sınıf insan oldukları gibi yanılgılar
öne süren bu örgütün faaliyetleri pek çok masum
insanın hayatını kaybetmesine neden oldu.
|
Şunu belirtmek gerekir ki, adaletin güçlü olana ait
olduğunu söylemek toplumsal ve toplumlar arası büyük
kaoslara yol açacak ciddi bir yanlıştır. Adalet, koşulları
ve imkanları her ne olursa olsun, rengine, diline ve
cinsiyetine bakılmadan tüm insanların eşit olarak yararlanmaları
gereken bir kavramdır. Gerçek adalet de budur. Darwinist
ırkçıların öne sürdüğü gibi "adaletin yalnızca güçlü
olanlar için geçerli olduğu" iddiası doğruyu hiçbir
şekilde yansıtmayan bir haksızlık ve adaletsizliktir.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, her birey kendisi ve içinde
yaşadığı toplum için herşeyin daha güzelini, daha iyisini,
daha kalitelisini elde etmek isteyebilir. Bunun için
özel emek de sarfedebilir. Ama bunu yaparken başkalarına
zarar vermeyi göze almak hiçbir şekilde doğru değildir.
Bunun aksini iddia etmek hem akla hem de vicdana aykırıdır.
İlerleyen tarihlerde de, ırkçı olmadıklarını söyleyen
evrimcilerin dahi yazılarında -evrime olan inançlarının
doğal bir sonucu olarak- ırkçı görüşlere rastlanmaktadır.
Bunlardan biri olan evrimci paleontolog George Gaylord
Simpson, her ne kadar kendisine ırkçı denmesine kesinlikle
karşı çıksa da, Science dergisinde yayınlanan bir makalesinde
evrim sonucunda ırksal farklılıklar oluştuğunu ve bazı
ırkların diğerlerine göre daha gelişmiş veya daha ilkel
olduklarını iddia etmiştir:
Evrim, farklı topluluklarda farklı hızlarda ilerler. Bu nedenle
birçok hayvan grubunda bazı türler daha yavaş evrimleşirler.
Dolayısıyla bu türler bugün bazı özellikleri ve hatta
genel yapıları açısından daha ilkeldirler. Birçoklarının
sorduğu gibi, insan ırkları içerisinde, benzer şekilde,
bir yönden ya da genelde, ilkel olanların olup olmadığını
sormak doğaldır. Aslında, bir ırkta bir özelliğin diğerine
oranla daha gelişmiş ya da daha ilkel olduğunu bulmak
mümkündür.42
Simpson tarafından ifade edilen bu batıl görüş hiçbir bilimsel dayanağı olmamasına rağmen farklı çevreler tarafından ideolojik kaygılarla benimsendi. Dönemin diğer bilim adamları da yazılarında, konuşmalarında ve kitaplarında evrim teorisinin bilim dışı iddialarını savunurken, bir yandan da ırkçılığa destek veriyorlardı. 20. yüzyılın ilk yarısının önde gelen ırkçı ve evrimci antropologlarından ve o dönemin Amerikan Doğa Tarihi Müzesi başkanı Henry Fairfield Osborn da "The Evolution of Human Races" (İnsan Irklarının Evrimi) başlıklı yazısında ırklar arasında kıyaslar yaparak hiçbir bilimsel delile dayanmayan birtakım çıkarımlar öne sürmüştür:
Ortalama yetişkin bir zencinin zeka
standardı, Homo sapiens (insan) türüne ait on bir yaşındaki
bir genç ile benzerdir.43
Bu bilim adamlarının ifadelerinde de görüldüğü gibi, 19.
ve 20. yüzyılda evrimci bilim adamları çoğunlukla ırkçıydılar
ve bu sapkın görüşlerinin taşıdığı tehlikeler görmezden geliniyordu.
Amerikalı bilim adamı James Ferguson, 19. yüzyılda başlayan
sözde bilimsel evrimsel ırkçılığın dünya üzerindeki tahrip
edici etkisi hakkında şunları söylemektedir:
19. yüzyıl Avrupası'nda ırk kavramı,
gelişen beşeri bilimler için bir endişe unsuruydu...
İlk fiziksel antropologlar, 1930'larda Almanya'da ve
günümüzde Güney Afrika'da geleneksel ırkçılığı körükleyen
-Aryan üstünlüğü- kavramının gelişmesine yardımcı oldular.44
Evrimci Stephen Jay Gould ise, bir makalesinde evrimci antropologların ırkçı görüşleri için şöyle demektedir:
Irkların tanımlanması ve derecelendirilmesi konusundaki tutkusunu
değerlendirmedikçe... 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl
başı antropoloji tarihini yeterince anlayamayız.45
Evrim teorisinin sözde bilimsel geçerlilik kazandırmasıyla, 19. ve 20. yüzyıl bilim adamları hiçbir çekinme ve tereddüt duymadan, "aşağı" ırklar, insanlardan çok maymunlara daha yakın olan ırklar gibi hayali kavramlardan söz edebilmişlerdi. Hitler gibi zalim ırkçı diktatörler ise, bu ortamı fırsat bilerek milyonlarca insanı kendince "aşağı", "yetersiz", "kusurlu", "hasta" oldukları için katlettiler.
Darwin de Irkçıydı
20. yüzyıl ırkçılığın acımasızlığına ve merhametsizliğine birçok kereler şahit
olduğu için, günümüzde evrimcilerin büyük bir çoğunluğu,
19. yüzyıl evrimcilerinin aksine ırkçılığa karşı olduklarını
söylerler. Darwin'in adını da ırkçılık iddialarından
kendilerince temizlemeye çalışırlar. Darwin'le ilgili
yazıların birçoğunda Darwin'e sözde köleliğe karşı çıkan,
müşfik, iyi niyetli, merhametli bir insan olduğu izlenimi
verilmek için özel bir çaba harcandığı görülür. Oysa,
Darwin gerçek anlamda ırkçıdır ve doğal seleksiyon teorisinin
insanlar arasında ırk ayrımına ve ırklar arasındaki
çatışmaya bilimsel bir gerekçe olduğu yanılgısına inanmaktadır.
Darwin'in kitaplarında, bazı mektuplarında ve özel notlarında
ırkçılığına dair açık ifadeler bulunmaktadır. 19. yüzyıl
evrimcilerinin neredeyse tamamının ırkçı olmalarının
en önemli nedenlerinden biri, fikri önderleri olan Darwin'in
de ırkçı görüşlere sahip olmasıdır. Örneğin Darwin,
İnsanın Türeyişi adlı kitabında zenciler ve Aborijinler
gibi bazı ırkların sözde aşağı ırklar olduklarını ve
hayatta kalma mücadelesi içinde, gelecekte elenerek
ortadan kalkacaklarını iddia etmiştir:

Darwinistlerin
aşağı ırk olarak gördükleri Aborijinler, diğer
insanlardan farkı olmayan bir ırktır. Sağda
2000 Olimpiyat ateşini yakan Aborijin kökenli
ünlü atlet Cathy Freeman.
|
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek
yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları
tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler.
Öte yandan insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı
ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden,
Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride
olan babun türü maymunlar kalacaktır.46
Darwin, yukarıdaki sözlerinde bazı ırkları gorillerle bir tutmuş, "medeni insan ırkları"nın "vahşi ırkları" yok edeceklerini, onları yeryüzünden tamamen sileceklerini iddia etmiştir. Yani Darwin yakın bir gelecekte meydana gelecek olan soykırımlardan, ırk katliamlarından söz etmektedir. Nitekim Darwin'in bu felaket dolu "öngörüleri" gerçekleşmiş, evrim teorisini kendilerine sözde bilimsel bir destek olarak gören ırkçılar, 20. yüzyılda büyük katliamlar yapmışlardır. Nazilerin II. Dünya Savaşı'nda yaklaşık 40 milyon insanı katletmeleri, Güney Afrika'daki apartheid sistemi (Güney Afrika hükümetince uygulanan Avrupalı ırkların diğerlerine göre ayrıcalıklara sahip olması sistemi), Avrupa'da Türklere ve diğer yabancılara yönelik ırkçı saldırılar, ABD'de zencilere, Avustralya'da ise Aborijinlere yönelik ırk ayrımcılığı, Avrupa'nın birçok ülkesinde zaman zaman tırmanışa geçen neo-Nazi hareketleri hep Darwinizm'in ırkçılığa verdiği sözde bilimsel desteği kullanarak güç bulmuştur. (Faşizm, ırkçılık ve Darwinizm bağlantısı hakkında daha detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi: Faşizm, Global Yayıncılık, Mayıs 2001)

Darwin'in The Voyage of the Beagle (Beagle'ın
Yolculuğu) adlı kitabı
|
Darwin'in ırkçı ifadeleri bunlarla da sınırlı değildir.
Örneğin Türlerin Kökeni'nden önce yayınlanan The Voyage
of the Beagle (Beagle'ın Yolculuğu) adlı kitabında,
Beagle adlı gemiyle yaptığı yolculuk sırasında karşılaştığı
Tierra del Fuego yerlilerinden, az gelişmiş, geri kalmış
insan ırkları olarak söz etmekte ve şöyle demektedir:
Bu istisnasız, hayatım boyunca gözlemlediğim en tuhaf ve en
ilginç manzaraydı (Tierre del Feugo yerlilerini ilk
kez görmek). Bir vahşi ile medeni insan arasındaki farklılığın
bu denli büyük olacağına inanmazdım. Fark, vahşi bir
hayvanla evcil bir hayvan arasındaki farktan çok daha
büyük. Eminim ki tüm dünya aransa, daha aşağı seviyede
bir insan bulunamazdı.47
Darwin, kendince "barbar" olarak nitelendirdiği Patagonia yerlilerini ise şöyle tarif etmektedir:
... Belki de hiçbir şey, insanda bir barbarı kendi ininde
görmek kadar büyük şaşkınlık uyandıramaz - bu insanın
en aşağı ve en vahşi halidir. İnsanın aklı geçmiş yüzyıllara
doğru gidiyor ve sonra soruyor, atalarımız bunlar gibi
insanlar olabilir mi? Hareketleri ve ifadeleri, evcilleştirilmiş
hayvanlardan daha az anlaşılırdı... Vahşi ve medeni
insan arasındaki farkı tarif etmenin veya tasvir etmenin
mümkün olduğuna inanmıyorum.48
Darwin, yazdığı bir mektubunda ise yine Tierre del Feugo yerlileri için şu tanımlamada bulunmuştur:
Tierra del Feugo'da, çıplak, boyalı, tir tir titreyen ve görünüşü
insanı adeta afallatan vahşi adamı ilk gördüğümde, atalarımın
az çok buna benzer varlıklar olmaları gerektiğini düşündüm.
O zaman bu bana çok iğrenç gelmişti. Hatta bu bana,
şu anki inancım olan kıyas götürmeyecek kadar uzak atalarımın
tüylü vahşi hayvanlar olduğu fikrinden bile daha iğrenç
gelmişti. Maymunlar temiz kalpli hayvanlardır. (Darwin'in
Charles Kingsley'e Mektubu) 49
Tüm bu sözler Darwin'in ırkçılığının önemli göstergeleridir. Darwin, bazı insan
ırklarını olabildiğince aşağılarken, maymunları "temiz
kalpli hayvanlar" ifadesiyle insanlaştırmakta ve övmekteydi.
Darwin'in ırkçılığının göstergeleri sadece bunlar da
değildi; "aşağı" ırkların yok edilmeleri gerektiğini,
bunun doğal seleksiyonun bir sonucu olduğunu ve medeniyetin
ilerleyişine büyük katkı sağladığını açıkça savunuyordu.
Darwin bu akıl ve vicdan dışı düşüncelerini Temmuz 1881
tarihinde W. Graham adlı bir bilim adamına yazdığı mektubunda
şöyle dile getiriyordu:

1904
yılında Güney Batı Afrika'da özgürlük isteyen
köleler vahşi bir şekilde bastırıldılar.
|
Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine
sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını
ve sağlamakta olduğunu ispatlayabilirim. Düşünün ki,
birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal
edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük risk altında
kalmıştı, ama artık bugün Avrupa'nın Türkler tarafından
işgali bize ne kadar gülünç geliyor. Avrupa ırkları
olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk
barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok
da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı
ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından
yok edileceğini görüyorum."50
Görüldüğü gibi Darwin'in ırkçı hezeyanları, yüksek bir ahlaka ve şanlı bir tarihe sahip Türk Milleti'ne kadar uzanmıştır. (Darwin'in Türk Milleti ile ilgili asılsız ve düşmanca açıklamalarının, tarihi ve bilimsel açıdan nasıl geçersiz kılındığını Harun Yahya'nın Evrim Teorisinin Irkçı Yüzü: Darwin'in Türk Düşmanlığı adlı kitabından okuyabilirsiniz. Global Yayıncılık, İstanbul, Ekim 2001)
Darwin, kendi sapkın düşüncelerine göre "aşağı ırk" olarak gördüğü milletlerin yok edilmesini öngörerek, hem evrim teorisinin ırkçılığa verdiği desteği gösteriyor, hem de 20. yüzyılda meydana gelecek olan ırk savaşlarının, katliamların ve soykırımların sözde bilimsel temelini oluşturuyordu.
Evrimciler büyük bir çaba ile Darwin'in adının ırkçılıkla birlikte anılmasını engellemeye çalışsalar da, Harvard Üniversitesi'nden Stephen Jay Gould, Türlerin Kökeni kitabına atıfta bulunarak, Darwin'in ırkçılığa verdiği desteği kabul etmektedir:
1859'dan önce ırkçılık hakkında biyolojik tartışmalara rastlanıyor
olabilir, ancak evrim teorisinin kabul edilmesiyle bunlar
büyük bir önem kazanarak arttılar.51
Sadece Darwin değil, Thomas Huxley gibi evrim teorisinin en önde gelen savunucuları da ırkçıydı. Huxley, Amerikan İç Savaşı'ndan kısa süre sonra, zenci kölelerin özgürlüklerine kavuşmalarının ardından şöyle yazmıştı:
Çevresindeki olayların farkında olan mantıklı hiçbir insan,
ortalama bir zencinin beyaz insan ile eşit ya da ondan
biraz aşağı olduğuna inanmaz. Tüm bu yetersizlikler
çıkarıldığında, çıkık çeneli akrabamızın -kayırmanın
ve zalimliğin olmadığı eşit bir ortamda, ısırıkların
değil de düşüncelerin kullanıldığı bir yarışmada olduğumuzu
varsayarsak- büyük beyinli ve küçük çeneli rakibine
karşı başarıyla mücadele edebileceğini düşünmek gerçekten
de aklın almayacağı bir düşüncedir.52
Huxley, kendince zenci ırkından kendince insanlardan değil de hayvanlardan söz eder gibi bahsetmekte, zencilerin düşünce yarışında mutlaka geri kalacakları gibi asılsız ve defalarca aksi ispatlanmış bir iddiada bulunmaktadır. Bu da evrim teorisinin gerçek yüzünü göstermesi açısından son derece önemlidir.
1800'lerin ortalarında evrim teorisiyle birlikte ortaya atılan ırkçılık tohumları, 1900'lerin ortalarına doğru asıl sonuçlarını vermeye başladı. En şiddetli olarak Almanya'da Nasyonel Sosyalizm ile birlikte kendini gösterdi. Darwin'in çağdaşı ve evrim teorisinin ateşli bir savunucusu olan Friedrich Nietzsche, Almanya'da "süper insan" ve "efendi ırk" gibi asılsız kavramları popüler hale getirdi. Nazizm ise kaçınılmaz bir sondu. Hitler ve Naziler, Darwin'in orman kanununu, milli politika haline getirdiler ve arkalarında 40 milyon ölü bıraktılar. (Bu konu "Darwin-Nazizm Koalisyonunun Sonucu: 40 Milyon Ölü" başlıklı bölümde detaylarıyla incelenecektir.)
Genetik Açıdan İnsanlar
Arasında Irk Ayrımı Yoktur

1902 yılında asılarak öldürülen iki zenci genç.
Bu gençler farklı ırktan oldukları için ırkçılar
tarafından öldürülmüşlerdi. Oysa 21. yüzyılda
anlaşıldı ki, biyolojik açıdan insanlar arasında
ırksal farklılıklar bulunmamaktadır.
|
Özellikle son 10 yıldır genetik biliminde elde edilen
bulgular, biyolojik açıdan insanlar arasında ırksal
farklılıklar olmadığını ortaya çıkardı. Bilim adamlarının
birçoğu ise bu konuda hemfikirdiler. Örneğin Atlanta'da
yapılan Bilimin İlerlemesi Kongresi'nde (Advancement
of Science Convention) bilim adamları şöyle bir açıklamada
bulundular:
Irk, tarihe geçmiş olaylarla şartlandırılmış
algılarımızın ürünü olan sosyal bir kurgudur. Hiçbir
biyolojik gerçekliği yoktur.53
Genetik araştırmalarda, ırklar arasındaki genetik farklılıkların
çok küçük olduğu, genlere bakılarak ırkların ayırt edilemeyeceği
ortaya çıktı. Konu hakkında araştırma yapan bilim adamları
aynı grup içinde yer alan insanlar arasında dahi genetik
olarak %0.2 fark olduğunu belirtmektedirler. Irksal
farklılıkları belirleyen deri rengi, göz şekli gibi
özellikler ise bu %0.2'nin sadece %6'sını oluşturmaktadır.
Bu da genetik olarak ırklar arasında sadece %0.012 fark
olduğu anlamına gelmektedir.54
Diğer bir deyişle ırksal farklılıklar kesinlikle önemsiz
denecek kadar azdır.
New York Times gazetesinin 22 Ağustos 2000 tarihli sayısında Natalie Angier imzasıyla yayınlanan "Do Races Differ? Not Really, DNA Shows" (Irklar Farklı mı? DNA'nın Gösterdiğine Göre Pek Değil) başlıklı yazıda bu son bulgular şöyle özetlenmektedir:

New York Times gazetesinde yayınlanan "Irklar
Farklı mı? DNA'nın Gösterdiğine Göre Pek Değil"
başlıklı yazı.
|
Bilim adamları uzun yıllar boyunca, toplum tarafından
kabul edilen ırksal kategorilerin genetik düzeye yansımadığından
şüphe ettiler.
Ancak, araştırmacılar -insan vücudunun- neredeyse her
hücresinin kalbinde saklanan ve genetik materyalin tamamlayıcısı
olan insan genomunu daha yakından inceledikçe, insanları
"ırk" yoluyla birbirinden ayırt etmek için kullanılan
standart etiketlerin çok az veya hiçbir biyolojik anlam
ifade etmediğine daha fazla ikna oldular.
İlk bakışta bir kişinin Kafkasyalı, Afrikalı ya da Asyalı
olup olmadığını söylemenin kolay olduğunu ancak, görünenin
altındaki özelliklere inildiğinde ve genom, 'ırkın'
DNA özellikleri için tarandığında bu kolaylığın ortadan
kalktığını söylüyorlar.55
İnsan Genomu Projesi'ni yürüten Celera Genomics Şirketi'nin
başkanı J. Craig Venter da ırkın bilimsel değil sosyal
bir kavram olduğunu söylemektedir.56
Dr. Venter ve National Institutes of Health'de çalışan
bilim adamları, insan genomunun tüm dizisinin (sekansının)
taslağını biraraya getirdiklerini ve sadece tek bir
insan ırkı olduğu sonucuna vardıklarını belirtmektedirler.
Manhattan North General Hospital'ın başkanı Dr. Harold
P. Freeman ise, biyoloji ve ırk konusundaki çalışmalarının
sonucunu şöyle özetlemektedir:

Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında
soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük
unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını)
soruşturmazlar da (Müminun Suresi, 101)
|
Irk açısından konuştuğumuzda, genlerinizin
yüzde kaçının dış görünümünüze yansıdığını sorarsanız,
buna verilecek cevap %0.01 civarında olacaktır. Bu genetik
yapınızın çok çok düşük düzeydeki bir yansımasıdır.57
Aynı sonuca varan bilim adamlarından bir diğeri ise Washington Üniversitesi'nden biyoloji profesörü Alan R. Templeton'dır. Templeton farklı halklardan insanların DNA'larını analiz etmiştir. Analizler sonucunda, insan türünde çok fazla genetik varyasyon varken, bu varyasyonların çoğunun bireysel olduğunu gözlemlemiştir. Her ne kadar halklar arasında bazı varyasyonlar varsa da, bu varyasyonların çok küçük olduklarını belirlemiştir. Templeton vardığı sonuçları -evrime olan önyargılı inancını korumakla birlikte- şöyle özetlemektedir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve
renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir.
Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır.
(Rum Suresi, 22)
|
Irk, toplumda kültürel, politik ve ekonomik
bir kavramdır, ancak biyolojik bir kavram değildir. Ne yazık
ki birçok insan -genetik farklılıkların- insan ırkının özü
olduğu gibi yanlış bir kanıya sahiptir... Ben konuya biraz
objektiflik katmak istedim. Bu oldukça tarafsız analiz sonucuna
göre, insanlığın birbirinden gerçekten farklı alt gruplara
bölünmesi gibi birşey söz konusu değildir. 58
Templeton'ın elde ettiği sonuçlara göre,
Avrupalılarla Aşağı Saharalı Afrikalılar arasında ve
Avrupalılarla Melanezyalılar (Kuzey Doğu Avustralya
adalarının sakinleri) arasındaki genetik benzerlik,
Afrikalılarla Melanezyalılar arasında olduğundan daha
fazladır. Oysa Aşağı Saharalı Afrikalılarla Melanezyalılar
siyah derili olmaları, saçlarının cinsi, kafatası ve
yüz şekilleri ile birbirlerine daha çok benzemektedirler.
Bunlar bir ırkı tanımlarken kullanılan özelliklerdir,
ancak genetik olarak bu insanlar birbirlerine daha az
benzerler. Templeton bu bulgunun gösterdiği gibi, "ırksal
özelliklerin" genlerde görülmediğini belirtmektedir.59
Popülasyon genetikçileri Luca Cavalli-Sforza, Paolo
Menozzi ve Alberto Piazza tarafından yazılan İnsan Genlerinin
Tarihi ve Coğrafyası adlı kitapta da şu sonuca varılmaktadır:
Boy ya da deri rengi gibi dış özelliklerden
sorumlu olan genler dışta tutulursa, insan "ırkları"
derilerinin altında olağanüstü benzerdirler. Bireyler
arasındaki çeşitlenmeler, gruplar arasındaki çeşitlenmelerden
çok daha büyüktür. 60
Kitap hakkında bir değerlendirmenin yer aldığı Time dergisinde ise konuyla ilgili olarak şunlar söylenmektedir:
Aslında bireyler arasındaki farklılık o denli büyüktür ki,
ırk kavramının tümü genetik düzeyde anlamsız hale gelmektedir.
Otoriteler, herhangi bir popülasyonun bir başkası karşısında
genetik üstünlüğünün çığırtkanlığını yapan teorilerin
"hiçbir bilimsel temeli" olmadığını söylüyorlar. Zorluklara
rağmen bilimciler, efsane yıkıcı birtakım keşiflerde
bulundular. Bunlardan biri daha kitabın kapağında yer
alıyor: Dünyanın genetik çeşitliliğinin renkli haritasında,
yelpazenin bir ucunda Afrika vardır, diğer ucunda da
Avustralya. Avustralyalı Aborijinler ve Orta-Sahralı
Afrikalılar deri rengi ve vücut biçimi gibi dış özellikleri
paylaştıkları için, onların çok yakından ilintili oldukları
geniş ölçüde kabul gördü. Ama genleri, farklı bir öykü
anlatıyor. Avustralyalılar tüm insanlar içinde Afrikalılardan
en uzak olanlardır ve komşuları olan Güneydoğu Asyalıları
çok andırırlar.61
Irkçı Uygulamalardan Örnekler Nijeryalı Küçük Kobay Kız
Bazı ilaç firmalarının Afrika, Doğu Avrupa, Asya ve Güney Amerika ülkeleri vatandaşları üzerinde yeni ürettikleri ilaçları denedikleri ve bu deneyler esnasında ahlak ve meslek kurallarının ihlal edildiği bilinen bir gerçektir. Bunun geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan örneklerinden biri dünyaca ünlü bir ilaç firması tarafından gerçekleştirilen bir uygulama oldu. 1996 yılında Nijerya'nın Kano şehrinde yaşayan 10 yaşında ve sadece 18.5 kilo ağırlığındaki küçük bir kız, menenjitten dolayı korkunç ağrılar çekiyordu. Söz konusu Amerikan ilaç firmasının kurduğu kampta henüz izni alınmamış bir antibiyotik çocuklar üzerinde deneniyordu. Denenen ilaç, bu firma için çok önemliydi; borsa analizlerinde, öngörülen tüm kullanım alanları için izin alınması halinde, ilacın şirkete her yıl 1 milyar dolar getireceği tahmininde bulunuluyordu. Deneyler için Amerika'da hasta bulamayan şirket, Kano'ya gelmişti. Küçük kız bu firmanın uzmanları tarafından bir tür kobay olarak kullanıldı.
Doktorlar, küçük kıza günde 56 miligram bu ilaçtan vermeye başladılar. İlaca başladıktan bir gün sonra küçük kız öldü. Washington Post gazetesi yaptığı araştırmalar neticesinde, Afrika, Asya, Doğu Avrupa ve Güney Amerika'da ticari çıkar amacıyla yürütülen ilaç denemelerinin giderek yaygınlaştığını gösterdi. Bazı Amerikan firmaları, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin sıkı kurallarından kaçmak için bu ülkelerdeki doktorlarla iş birliğine gidiyor ve on binlerce Üçüncü Dünya ülkesi vatandaşını deneylerde kullanıyorlardı. Nijerya'daki menenjit deneyinde olduğu gibi, söz konusu firmanın sözcüleri deneylerin gerekli izinler alınarak gerçekleştiğini söylese de uzmanlar olayın birçok bakımdan tıp ahlakına ve geçerli kurallara sığmadığını belirttiler. Örneğin bu tür deneylerin genelde en az 1 yıl sürmesi gerekirken Nijerya'daki deney sadece 6 hafta sürmüştü. Öte yandan Amerika'da menenjit hastalarına, ilaçlar genellikle etkisini çok çabuk gösteren damar içi enjeksiyon yoluyla verilirken, Nijerya'daki deneylerde bu ilacın ağızdan alınan ve daha önce çocuklar üzerinde hiç denenmemiş bir türü kullanılmıştı. Yine, bu tür deneylerde, ilacın olumlu etki göstermemesi durumunda hemen kesilmesi ve başka bir ilaca geçilmesi gerekirken, ilacı üreten firmanın uzmanları küçük kıza, ölene kadar bu ilaçtan vermeye devam etmişlerdi.
Söz konusu ilacın çocuklarda kullanılmasına hiçbir zaman izin çıkmaması, yetişkinlerde kullanılmasının ise karaciğer rahatsızlıkları ve ölümlere yol açtığı gerekçesiyle Amerika'da kısıtlanması ve Avrupa'da tümden yasaklanması, ilacın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermektedir.1
Darwin’in Mezar Hırsızları
Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasından sonra, bazı hevesli Darwinistler, insanın sözde evrimindeki "kayıp halkaları" aramaya başladılar. Irkçı evrimciler, Avustralyalı Aborijin yerlilerinin insanın evrimindeki ilkel aşamalardan biri olduklarına inanıyorlardı. Kendilerince bu yanılgılarını kanıtlamak için, Aborijinlerin cesetleri mezarlarından kaçırılmaya, Amerika ve Avrupa'daki müzelere satılmaya başlandı. 1991 yılında Avustralya'da yayınlanan haftalık The Bulletin'da David Monaghan imzası ile şok edici bilgiler yayınlandı.2 Monaghan 18 ay bu konu üzerinde çalışmış, Londra'da araştırmalar yapmış ve 8 Ekim 1990 tarihinde İngiltere'de yayınlanan "Darwin's Body-Snatchers" (Darwin'in Mezar Hırsızları) isimli bir belgesel hazırlamıştı. Gazeteci Monaghan'ın, The Bulletin'da yayınlanan yazısında verilen bilgilerden bazıları şöyleydi:
• İngiliz ve Amerikalı evrimciler, sözde "aşağı insan" örnekleri toplama işini oldukça genişletmişlerdi. Washington'daki Smithsonian Enstitüsü'nde farklı ırklardan 15.000 insana ait kalıntı vardı. (Elbette topladıkları bu örnekler, hiçbir şekilde onların iddia ettikleri gibi aşağı ırktan insanlar değildi. Bunlar, farklı fizyolojik yapılara sahip farklı etnik köken ve ırka ait olan insanlardı.)

Günümüzde de Aborijinlere yönelik ayrımcı
uygulamalar devam etmektedir. Yukarıda
Aborijinler elinden topraklarının alınmasını
protesto ederken görülmektedir.
|
• Müze müdürlerinin yanı sıra, İngiliz biliminin önde gelen isimleri de bu mezar hırsızlığı ticaretine karışmışlardı.3 Anatomist Richard Owen, antropolog Sir Arthur Keith ve Darwin'in kendisi bu kişilerin arasındaydı. Darwin, bir mektubunda, eğer bu isteği onları kızdırmazsa, dört tam kan Tazmanyalı Aborijin'in kafatasını istediğini söylüyordu. Müzeler sadece iskeletlerle değil, derilerle de ilgileniyorlardı. Bunları sergilenecek ilginç malzemeler olarak görüyorlardı.
• Tuzlanmış Aborijin beyinlerine de büyük bir rağbet vardı, bu beyinleri kendilerince Aborijinlerin aşağı ırk olduklarını kanıtlamak için istiyorlardı.
• Aborijinlere ait kafataslarının, bu insanlar öldürülerek elde edildiğine dair hiçbir şüphe bulunmamaktadır.
• 1874 yılından itibaren 20 yıl boyunca Sidney'deki Avustralya Müzesi'nde müdürlük yapan Edward Ramsay, yayınladığı müze kitapçığında Aborijinlerden "Avustralya hayvanları" olarak söz ediyordu. Kitapçıkta mezarlardan nasıl Aborijinlere ait cesetlerin çalınacağını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda yeni öldürülen Aborijinlerin kafataslarındaki kurşunların nasıl çıkarılacağını anlatıyordu. Birçok kafatası koleksiyoncusu onun tavsiyelerine göre çalıştı. Bungee Siyahlarının kafataslarını istedikten dört hafta sonra, genç bir bilim öğrencisi ona iki kafatası yolladı ve bu kafataslarının kabilelerinin son iki üyesi olduğunu ve yeni vurulduklarını söyledi.4
• Alman evrimci Amalie Dietrich Avustralya'ya geldiğinde benzin istasyonu sahiplerine Aborijinleri vurmalarını tavsiye etti ve vurdukları Aborijinleri müzesi için almak istediğini söyledi. 5
Aborijinlere uygulanan katliamları ve kötü muameleyi belgeyen bir başka çalışma ise, Avustralya Çevre ve Kültür Mirası Bakanı Sharman Stone tarafından yazılan Aborigines in White Australia: A Documentary History of the Attitudes Affecting Official Policy and the Australian Aborigine 1697–1973 (Avustralyalı Aborijinlere Yönelik Resmi Politikayı Etkileyen Yaklaşımların Dokümanter Tarihi, 1697-1973) adlı kitaptır. Yazarın birkaç yorumu dışında kitap parlamento tutanakları, mahkeme kayıtları, editörlere gelen mektuplar, antropolojik raporlar gibi belgelerden oluşmaktadır.
Sir ünvanı alan
ilk Aborijin, Sir Douglas Nicholls ve
eşi.
|
Sharman Stone, kitapta, Darwin'in teorisi ile Aborijinlerin katledilmesi arasında şöyle bir bağlantı kurmaktadır:
1859'da, Charles Darwin'in kitabı Türlerin Kökeni ile birlikte biyolojik (ve dolayısıyla sosyal) evrim halkın anlayabileceği şekilde anlatılmaya başladı. Eğitimli kişiler kendi aralarında medeniyetin tek doğrusal süreç olduğunu ve ırkların bu doğrunun üzerinde aşağı ya da yukarı hareket ettiğini tartışmaya başladılar. Avrupalı adam "hayatta kalmaya en uygundu... (Aborijinler ise,) doğa kanunu gereği dinozorlar ve dodo kuşu gibi eninde sonunda yok olacaklardı. Ellerindeki olaylarla destekledikleri bu teori, siyah ırkın çoğaldığının fark edildiği yirminci yüzyılın belli bir bölümüne kadar kabul görmeye ve anılmaya devam etti. Bu zamana kadar, ihmal ve cinayeti haklı göstermek için kullanılabiliyordu.6
Yazarın da belirttiği gibi, bazı Avrupalı Darwinistler, Aborijinlerin sürekli ölmesini, bu ırkın "doğa kanunlarının bir gereği olarak" yok olmaya mahkum olduğunun delili olarak gösteriyorlardı. Ancak, 20. yüzyılda bu sözde delillerinin geçersiz olduğu anlaşıldı. Çünkü Aborijinlerin ölme nedenleri doğa kanunları değil, gördükleri kötü muamele idi. Ayrıca, siyah derili insanların sayısının oldukça hızla arttığının görülmesi ile, Darwinistlerin bu iddialarının da doğru olmadığı anlaşıldı.
1861 yılında, Yüksek Heyet'in yaptığı bir soruşturmada bir polis memurunun verdiği cevaplar, Aborijinlere kötü muamelenin Darwinist ve ırkçı temellerini ve o dönemde bunun son derece doğal karşılandığını görmek açısından önemlidir. Bu görevli şöyle demektedir:
Eğer biz siyahları cezalandırmazsak, onlar bunu bir zayıflık göstergesi olarak görürler... Bu hangi ırkın en güçlü olduğu ile ilgili bir konu –eğer onlara boyun eğersek bunun için bizi küçük görebilirler.7
Stone'un aktardığına göre, 1880 yılında yayınlanan bir gazete haberinde de şöyle deniyordu:
Yapabileceğimiz hiçbir şey, bu dünyadaki gelişimimizi yöneten gizemli ve değişmez kanunları değiştirmeyecektir. Bu kanunlar sayesinde Avustralya'nın yerli ırkı, beyaz adamın oraya varışı ile birlikte ölüme mahkum olmuştur. Bize düşen ve yapmamız gereken tek şey ise bunların oluşmasına olabilecek en az vahşeti kullanarak yardımcı olmaktır. Siyahları korku ile yönetmeliyiz...8
Bu satırlar, sosyal Darwinist bakış açısının temelinde yer alan acımasızlığı bir kez daha gözler önüne sermektedir. Yalnızca derilerinin renkleri farklı olduğu ve birtakım farklı fizyolojik özelliklere sahip oldukları için bu insanları, kendilerince bir tür hayvan olarak görmeleri ve bu insanlara hayvanlara dahi layık görülmeyecek bir muamelede bulunmaları sosyal Darwinistlerin zalimliğinin delillerinden yalnızca biridir. Yine 1880 yılında bir gazeteye yazılan mektupta, sosyal Darwinistlerin Aborijinlere yaptığı zulüm şöyle anlatılıyordu:
Açıkça söylemek gerekirse, bu bizim Aborijinlerle nasıl mücadele ettiğimizi gösteriyor: Aborijin yerlilerinin oturdukları yeni bölgeleri işgal ettikten sonra, onlara o bölgede rastlanabilecek vahşi hayvanlar ya da kuşlar gibi davrandık. Yaşamları ve malları, ağları ve kanoları, Avrupalılar tarafından, tamamen kendi istekleri doğrultusunda kullanılmak üzere ellerinden alındı. Yiyecekleri alındı, çocukları zorla çalındı, kadınları tamamen beyaz adamların kaprisi nedeniyle götürüldü. En küçük bir direnişe silahlarla karşılık verildi... Eğlenmek isteyenler, yerli siyahları hiçbir engellemeye maruz kalmaksızın öldürdüler, onlara tecavüz ettiler ve onları soydular. Bunlar kontrolden çıkmıştı ve sömürge yönetimi işledikleri suçların sonuçlarından onları kurtarmak için her zaman yanı başlarındaydı.9
Burada anlatılanlar, Darwinist ırkçılığın karanlık ve acımasız yüzünün sadece çok küçük bir parçasıdır. Ancak dinsizliğin kabusunu, Darwinizm'in insanlığa getirdiği felaketleri görmek açısından oldukça yeterlidir.
1. Yeni Binyıl Gazetesi, 20.12.2000
2. David Monaghan, 'The Body-snatchers', The Bulletin, November 12. 1991, s. 30-38
3. David Monaghan, 'The Body-snatchers', The Bulletin, November 12. 1991, s.33
4. David Monaghan, 'The Body-snatchers', The Bulletin, November 12. 1991, s.34.
5. David Monaghan, 'The Body-snatchers', The Bulletin, November 12. 1991, s.33
6. Sharman Stone, Aborigines in White Australia: A Documentary History of the Attitudes Affecting Official Policy and the Australian Aborigine 1697–1973, Heinemann Educational Books, Melbourne, 1974
7. Sharman Stone, Aborigines in White Australia: A Documentary History of the Attitudes Affecting Official Policy and the Australian Aborigine 1697–1973, Heinemann Educational Books, Melbourne, 1974, s. 83
8. Sharman Stone, Aborigines in White Australia: A Documentary History of the Attitudes Affecting Official Policy and the Australian Aborigine 1697–1973, Heinemann Educational Books, Melbourne, 1974, s.96
9. Sharman Stone, Aborigines in White Australia: A Documentary History of the Attitudes Affecting Official Policy and the Australian Aborigine 1697–1973, Heinemann Educational Books, Melbourne, 1974, s.93 |
Rekapitülasyon Teorisi ve Irkçılık
Ernst Haeckel |
Alman ateist ve evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından ortaya atılan rekapitülasyon teorisine göre, canlı embriyoları gelişim süreçleri boyunca sözde atalarının geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarlamaktadırlar. Bu akıl dışı iddiaya göre örneğin insan embriyosu anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri göstermekte, en son olarak da insana dönüşmektedir. Uzun yıllar boyunca evrim teorisinin bir delili gibi gösterilen bu iddianın bilimsel olmadığı, tamamen hayal ürünü bir senaryo olduğu anlaşılmıştır.1
Ernst Haeckel ve
sahte embriyo çizimleri |
Ernst Haeckel, ortaya attığı bilim dışı teorisini kendince desteklemek için sahte çizimler yapmış; balık ve insan embriyolarını birbirine benzetmeye çalışmıştır. Sahtekarlığının ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten başka bir şey olmamıştır.2
Ancak Haeckel'in ortaya attığı ve çizim sahtekarlıkları yaparak savunduğu bu hayal ürünü senaryo, başta Almanya olmak üzere birçok ülkede ırkçılığa sözde bilimsel bir zemin hazırlamıştır.
Rekapitülasyon teorisinin bilim dışı iddialarına göre, insanın embriyo döneminde veya çocukluğunda sahip olduğu özellikler, sözde evrimsel atalarının yetişkinlerinden kalan özelliklerdir. Örneğin Haeckel ve takipçileri "medeni" bir insanın çocukluğunun, "vahşi" insanın yetişkinleri ile aynı zeka ve tavır özelliklerine sahip olduğunu iddia etmişler ve bu iddialarını kendilerince beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlamak için kullanmışlardır. Stephen Jay Gould Ever Since Darwin (Darwin'den Beri) adlı kitabında rekapitülasyon teorisinin ırkçılığa verdiği desteği şöyle özetler:
Rekapitülasyon, Haeckel'in en gözde görüşüydü... Haeckel ve meslektaşları rekapitülasyonu, Kuzey Avrupa'lı beyazların ırksal üstünlüğünü onaylamak amacıyla da gündeme getirdiler... Herbert Spencer, "uygarlaşmamış toplumların zihinsel özelliklerinin... medeni toplumların çocuklarında yeniden ortaya çıkan özellikler" olduğunu yazdı. Carl Vogt, 1864 yılında bunu daha sert şekilde ifade ederek şöyle dedi: "Yetişkin bir zenci, zihinsel yetenekleri açısından çocukla aynı özellikleri taşır..."3
Elbete Spencer, Vogt ve benzerlerinin ortaya attıkları bu iddia hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktaydı. Hiçbir bilimsel dayanğı olmayan bu iddialar, zaman içinde bizzat bilimin kendisi tarafından çürütüldü ve tarihin tozlu sayfaları arasına terk edildi. Gould, Natural History dergisinde yayınlanan "Dr. Down's Syndrome" (Dr. Down Sendromu) adlı yazısında ise şöyle demiştir:
Bu teori genellikle, "birey oluş soy oluşun tekrarıdır" sözleriyle ifade edilir. Anlamı, daha yüksek hayvanların, embriyolarının gelişim süreçlerinde ataları olan aşağı canlıların yetişkin formlarını temsil eden bir dizi aşamadan geçtikleridir. Rekapitülasyon beyaz bilim adamlarının yaygın ırkçılığına uygun bir odak noktası sağlamıştır. 4
Air War College International Security Studies Core (Uluslararası Güvenlik Çalışmaları Merkezi) başkanı Profesör George J. Stein ise American Scientist dergisinde yayınlanan "Biological Science and the Roots of Nazism" (Biyolojik Bilim ve Nazizmin Kökleri) başlıklı makalesinde, "Aslında Haeckel ve sosyal Darwinist meslektaşları nasyonel sosyalizmin temel önermeleri olan fikirleri geliştirmişlerdir" diyerek, Haeckel-sosyal Darwinizm–ırkçılık arasındaki tehlikeli ilişkiyi özetlemektedir. 5
1. Keith S. Thompson, "Ontogeny
and Phylogeny Recapitulated", American Scientist,
vol 76, Mayıs/Haziran 1988, s.273
2. Francis Hitching, The Neck of the Giraffe:
Where Darwin Went Wrong, New York: Ticknor and
Fields 1982, s.204
3. Stephen Jay Gould, "Racism and Recapitulation,"
Ever Since Darwin adlı kitabın 27. bölümü, (New
York, W.W. Norton & Co., 1977), s. 217
4. Stephen Jay Gould, "Dr. Down's Syndrome", Natural
History, vol.89, Nisan 1980, s.144
5. George J. Stein, "Biological Science and the
Roots of Nazism," American Scientist, Vol. 76,
Jan/Feb. 1988, s. 56. |
Yeni Emperyalizm
ve Sosyal Darwinizm
Sömürgecilik, Darwin'den çok daha önce, 16. yüzyılda Avrupa ülkelerinde gelişmeye başlamıştı. Ancak ırkçılık gibi, sömürgecilik de Darwin'in teorisinden güç buldu ve farklı bir hedef edindi. 16. yüzyıl ve sonrasında, özellikle de Sanayi Devrimi'nin ardından, Avrupa devletlerinin farklı kıtalara ve ülkelere yayılmalarındaki amaç daha çok ticari idi. Avrupalılar ürettikleri mallar için pazar arayışına girmişlerdi ve çözümü farklı kıtalardaki ülkelere hakim olmakta görmüşlerdi. 19. yüzyıldaki emperyalist girişimler ise daha farklı nedenler içeriyordu. Bu nedenle bu dönemdeki emperyalist hareketler "Yeni Emperyalizm" olarak anılmaktadır.
Sosyal Darwinist telkinler yeni emperyalizmin dünya görüşüne tamamen hakimdi.
Yeni emperyalizme yol açan Darwinist nedenlerden biri
üstünlük yarışıydı. Birbirleriyle rekabete giren İngilizler,
Fransızlar, Almanlar ve diğerleri, sözde "hayat mücadelesinde"
üstün gelmek ve "en güçlü" millet olabilmek için daha
çok toprak edinmeleri gerektiği yanılgısına kapılmışlardı.

Adam Willaerts'in bir
İngiliz gemisinin Doğu Hindistan'a hareketini
gösteren tablosu.
|
İkinci neden ise, diğer ırklara karşı üstünlüğün kanıtlanması
yanılgısı idi. "Üstün ırk" olduklarını iddia eden Anglo-Saksonlar
ve Aryanlar, "aşağı ırk" saydıkları Afrikalıları, Asyalıları
veya Avustralya yerlilerini kontrolleri altına almayı,
onların iş güçlerini, zenginlik kaynaklarını ve imkanlarını
sömürmeyi kendilerince doğal hakları olarak görüyorlardı.
Böylece, ekonomik kaygılardan çok Darwinist hedefler
sonucunda 19. yüzyıl emperyalizmi gelişti.62
Britannica Ansiklopedisi'nin 1946 baskısında yeni emperyalizmin sosyal Darwinist kökenleri için şöyle denmektedir:
19. yüzyıl sonundaki bu yeni emperyalizm
dönemi, manevi desteğini, tüm Avrupa'yı kasıp kavuran
Bismarkçılık, sosyal Darwinizm ve güç ve başarıyı yücelten
benzer tüm teorilerden aldı. Irkçı teoriler, geleneksel
ahlaki değerlere (Hıristiyanlık gibi) karşı, dönemin
neredeyse en baskın inancı haline gelmekte olan bu yeni
düşünceye "bilim" ve "doğa" yoluyla meşruiyet kazandırmış
gibi görünmektedir. 63
Üstte, İngiliz sömürgesi
altındaki Hindistan'da, İngiliz Kraliyet ailesinin
geçişi görülmektedir. Altta ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun
ardından Filistin topraklarını işgal eden İngiliz
kuvvetlerinin gelişi görülmektedir. Osmanlı yönetimi
altında asırlarca huzur ve güvenliğin hakim olduğu
Filistin topraklarında, sömürge yönetimiyle birlikte
kargaşa, çatışma ve zulüm başlamıştır. |
Sosyal Darwinizm'in, 19. yüzyıl yeni emperyalizminin gerçek kökeni olduğu birçok araştırmacı ve yazar tarafından kabul edilmektedir. Örneğin tarih profesörü Gertrude Himmelfarb, Darwin and the Darwinian Revolution (Darwin ve Darwinci Devrim) adlı kitabında, sosyal Darwinizm'in ırkçılık ve emperyalizm ile olan yakın bağlantısı için şunları söylemektedir:
Sosyal Darwinizm genelde şöyle anlaşılmıştır: rekabeti, gücü
ve şiddeti, gelenek, töre ve din ahlakının üzerinde
yücelten bir felsefe. Böylece, radikal milliyetçiliğin,
emperyalizmin, militarizmin, diktatörlüğün, kahramanlık
kültlerinin, üstün insan ve "efendi ırk" inancının bir
çeşit bavulu haline gelmiştir.64
Ünlü Alman tarihçi Wehler de sosyal Darwinizm'in bu yönünü şu sözleri ile ifade etmektedir:
Sosyal Darwinizm, işçi veya sömürge halklarının özgürlük isteklerinin,
var olma mücadelesi içerisindeki ikinci sınıf insanların
gereksiz protestosu olarak algılanıp bir kenara atılmasına
imkan verdi. Sosyal Darwinizm'e, yönetenlerin çıkarlarıyla
bağlantısındaki bu gücü kazandıran şey, "reddedilemez"
bir bilimsel hava içerisinde sunulan uygulama çeşitliliğiydi.
Bir ideoloji olarak emperyalizmi desteklediği için,
endüstrileşmiş milletler içerisindeki taraftarlarınca
canlı tutuluyordu. 65
Alman General Bernhardi'nin 1912 yılında Britain as Germany's Vassal (Almanya'nın Tebası olarak Britanya) adlı kitapta Alman emperyalizmi için yazdığı satırlarda sosyal Darwinist görüşleri görmek mümkündür:
Dünya medeniyeti yararına, Almanya'nın sömürge imparatorluğunu
genişletmek bizim görevimizdir. Yalnızca bu şekilde,
dünya genelinde Alman medeniyetini politik ya da en
azından ulusal olarak birleştirebiliriz. Ancak bu şekilde
Alman medeniyetinin insanlığın gelişiminde en gerekli
faktör olduğu kabul görecektir. Dünya çapında yeni bölgeler
elde etmek için tüm gücümüzle çaba harcamalıyız çünkü
Almanya'yı gelecekte doğacak milyonlarca Alman için
korumalı, onlar için yiyecek ve iş sağlamalıyız. Onlar
Alman göğünün altında, Alman hayatı yaşamalıdırlar.66
Darwinist telkinlerin etkisiyle güç bulan emperyalizmin neden olduğu daha çok toprak ele geçirme hırsı, emperyalist ülkeler arasında çatışmalara neden oldu. Yine Darwizm'in yanılgılarına dayanılarak ele geçirilen topraklarda yerli halkların sözde "aşağı ırk"dan insanlar olarak değerlendirilmeleri nedeniyle büyük zulümler yaşandı. Söz konusu topraklara sözde medeniyet götürmek için yola çıktıklarını öne süren emperyalistler, Darwinizm temelli sapkın bakış açıları yüzünden, pek çok acı ve göz yaşına neden oldular.
Sosyal Darwinizm ve Irklar Arası Çatışma
Allah'ın yeryüzünde farklı ırklar, kabileler, uluslar
yaratmasının hikmetlerinden biri, bunlar arasında kültürel
alışveriş ve dolayısıyla küresel bir kültürel zenginlik
olmasıdır. Allah, farklı insan topluluklarını "birbirleri ile tanışmaları için" yaratmış olduğunu
Kuran'da haber vermektedir. (Hucurat Suresi, 13)
Sosyal Darwinizm'in batıl dünya görüşüne göre ise insanlar tanışmak için değil
çatışmak için vardır. Buna göre, insanlığın ilerlemesinin
en önemli yolu ırklar ve uluslar arasındaki çatışmadır.
Sosyal Darwinistlerin mantık dışı öngörülerine göre,
ırklar arasındaki çatışmada üstün gelebilmek için yeni
buluşlar yapılacak, sonuçta da daha "medeni" ve "üstün"
olanlar galip gelecek ve böylece insanlık gelişecektir.
İnsanların savaşarak, cinayet işleyerek, katliam yaparak,
diğerlerini ezerek ve onlara zulmederek ilerleyeceklerini
öne sürmek vahşetin savunuculuğunu yapmaktan başka bir
şey değildir. İnsanlar veya toplumlar arasında zaman
zaman çeşitli anlaşmazlıklar veya sorunlar başgösterebilir.
Ancak tüm sorunlar barışçıl yöntemler izlenerek rahatlıkla
çözüme kavuşturulabilir. Şiddete başvurarak çözümün
oluşabileceğini düşünmek, sorunun daha da içinden çıkılmaz
bir hal almasından başka birşeye yaramayacaktır. Ya
da -daha önce de belirttiğimiz gibi- milletlerin kendi
menfaatlerini ve geleceklerini koruyacak tedbirler almak
istemeleri, haklı bir taleptir. Ancak diğer milletlerin
haklarını yok sayarak veya kendi mefaatlerinin diğerlerini
yok etmekte olduğuna inanarak bir politika belirlenmesi
hem mantık hem de vicdan dışıdır.

Amerikan tarihindeki en buhranlı iki dönemden
biri 1861-65 yılları arasında gerçekleşen Kuzey-Güney
Savaşı'dır. Savaş, köleliğin kaldırılmasını
isteyen Kuzey eyaletleriyle köleliğin sürmesini
savunan Güney eyaletleri arasında olmuştur.
Beyaz ırkın üstünlüğü iddiası, insanları sadece
diğer bir ırkla değil kendi ırkıyla da dört
yıl boyunca savaşacak konuma getirmiştir. Kuzey
eyaletlerinin savaşı kazanmasıyla Amerika'da
kölelik yasaklanmıştır.
|
Günümüz evrimcilerinin "insancıl" ve ırkçılığa karşı biri olarak tanıtmaya çalıştıkları Darwin de ırklar arası çatışmayı savunmuş ve bu çatışmada üstün gelecek olanların kendince "medeni" olanlar olacağı yalanını ortaya atmıştır. Darwin'in ve diğer evrimcilerin bahsettikleri medeniler ise elbette ki "beyaz ırk"tır. Darwin'in İnsanın Türeyişi kitabındaki bazı ifadeleri şöyledir:
Medeni uluslar barbarlarla karşılaştıklarında, ölümcül iklimin
yerli ırka yardım ettiği yerler dışında, mücadele kısa
sürecektir... Birbirleriyle rekabet eden ulusların başarıya
ulaşmasındaki en önemli faktör medeniyet düzeyleri gibi
gözükmektedir. 67
Darwin kitabının başka yerlerinde olduğu gibi, bu ifadelerinde de "barbarlar" ile "medeniler"in çatışmasından söz etmekte ve üstünlüğün medenilere ait olacağını iddia etmektedir. Bu hayal ürünü varsayımları nedeniyle de neredeyse bir asır boyunca devam edecek kaos ve acılara zemin hazırlamıştır.
Darwin'den sonra da pek çok Darwinist, ırklar arası çatışmayı adeta bilimsel
bir gerçekmiş gibi dile getirmişlerdir. Örneğin 19.
yüzyılın evrimci teorisyenlerinden ve Francis Galton'ın
takipçisi olarak kabul edilen Karl Pearson'ın National
Life from the Standpoint of Science (Bilim Açısından
Milli Hayat) adlı kitabından alınan aşağıdaki ifadeleri,
19. yüzyıl Darwinistlerinin ırklar arası çatışmalara
bakış açılarını ve yeni emperyalizmin ardındaki nedenleri
görmek açısından önemlidir. Pearson, diğer sosyal Darwinistler
gibi, ırklar arası çatışmanın gerekli olduğunu iddia
etmekte, bir ırk içindeki mücadelenin evrim için yeterli
olmayacağını sanmaktadır. Pearson'ın hiçbir bilimsel
doğruluğu olmayan bu iddialarından bazıları şöyledir:
Kötü ırk hakkında söylediklerim bana göre aşağı insan ırkları
için geçerli. Kaç yüzyıldır, kaç bin yıldır, zenci Afrikalılar
Afrika'da beyaz adam tarafından rahatsız edilmeden büyük
topraklara sahip oldular? Buna rağmen aralarındaki kabile
çatışmaları Aryan ırkı ile biraz bile kıyaslanabilecek
bir medeniyet oluşturmadı. İstediğiniz gibi onları eğitip
yetiştirin, ırkı değiştirme konusunda başarılı olabileceğinize
inanmıyorum. Tarih bana yüksek seviyede medeniyet oluşturmak
için sadece ve sadece tek bir yol gösteriyor, ırkın
ırkla mücadelesi ve fiziksel ve zihinsel olarak uygun
olan ırkın hayatta kalması...68
Pearson ve benzerlerinin bu tür sapkın açıklamaları, emperyalistlere sözde bilimsel bir destek sağlamıştır. Afrika kıtasını, Asya'nın önemli bir bölümünü işgal eden, Avustralya yerlilerine türlü zulümde bulunan bazı Avrupa devletleri, işgallerinin doğanın bir kanunu ve insanoğlunun gelişmesinin tek yolu olduğunu iddia etmişlerdir. (Bu iddianın bilimsel hiçbir dayanağı olmadığı ise bilim dünyasında yaşanan ilerlemeler ile bizzat bilim tarafından ispatlanmıştır.) Pearson'a göre, tarih boyunca bilinçsizce yapılan savaşlar artık bilinçli ve önceden planlı olarak yapılmalıdır:
... Irkın ırka ve milletin millete karşı bir mücadelesi var. İlk zamanlarında bu mücadele barbar kabilelerin kör ve bilinçsiz bir mücadelesiydi. Günümüzde, medeni beyaz adamın durumunda, çok daha bilinçli ve milleti sürekli değişen çevreye daha uygun hale getirecek şekilde dikkatlice yönlendirilmiş bir mücadele var. Ulus, mücadelenin nasıl ve nereye doğru yürütüleceğini önceden görebilmelidir...
Sizden ulusa, diğer uluslarla gerek ordu gerek ticaret ve
gerekse ekonomik süreçleri kullanarak sürekli bir mücadele
içinde bulunan organize bir bütün olarak bakmanızı istemiştim.
Ve sizden her türlü mücadeleye tamamen kötü bir şey
olarak bakmamanızı istemiştim. Çünkü mücadele dünya
tarihi boyunca insanın ilerleyişinin kaynağı olmuştur.69
Irklar ve milletler arasındaki çatışmaların, savaşların ve kavgaların ilerlemenin bir yolu olduğuna inanan, kendi ırkı ve milleti dışındaki ırk ve milletleri "aşağı" gören bu sapkın mantık, 19. yüzyılda dünyanın dört bir yanında büyük toprakları egemenliği altına aldı. Bazı emperyalist Avrupa devletleri, işgal ettikleri topraklardaki halklara karşı son derece acımasız davrandılar. Uygulamalarında bu halkları insan olarak görmedikleri, küçümsedikleri, aşağı ve zayıf gördükleri, kendileriyle eşit haklara sahip olmalarını kabul etmedikleri açıkça görülüyordu. 19. yüzyılda gelişen yeni emperyalizm, sosyal Darwinizm'in dünya çapında bir uygulaması oldu.
Darwinizm'in telkinlerinin bu kadar destek görmesinin nedenlerinden biri de dönemin Avrupa ülkelerinde insanların din ahlakından uzaklaşmış olmalarıdır. Din ahlakı insanların barış içinde yaşamalarını gerektirir. Allah insanlara birbirlerine karşı affedici ve hoşgörülü olmalarını emretmiştir. Yeryüzünde düzeni bozmak, savaşı ve çatışmaları kışkırtmak ise Allah Katında büyük sorumluluğu olan kötülüklerdir. Allah Kuran'da, yeryüzünde bozgunculuğu, insanlara zarar verilmesini sevmediğini haber vermiştir:
O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba
harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. (Bakara Suresi,
205)
Sömürgelerdeki Acımasız Uygulamalar

Hindistan'daki İngiliz askerleri tören sırasında
|
Sömürgeci devletlerin önde gelenlerine hakim olan sosyal
Darwinist görüşler, onların sömürgelerindeki halklara
uyguladıkları politikalarda da kendini gösteriyordu.
Bu halkları insan saymayan, kendilerince ilkel birer
ara geçiş formu olarak gören bu yönetimler, hakim oldukları
ülkelere çoğu zaman acı, yıkım, mutsuzluk getirdiler.
Bu ülkelerin acımasız politikalarında sosyal Darwinizm
en önemli etmenlerden biridir. Daha önce de belirtildiği
gibi, bazı milletlerin mevcut üstün ırk iddiaları ve
kibirleri ile gelen saldırgan, acımasız, diğer milletleri
aşağı gören uygulamaları sosyal Darwinizm ile sahte
bir meşruiyet kazanmıştır. Söz konusu ülkeler bu tür
politikalarında kendilerince yaptıklarını haklı görüyorlar,
bu da hırs ve saldırganlıklarını artırıyordu.
Afyon Savaşı bunun ilginç bir örneğiydi. İngiltere
daha 19. yüzyılın başlarında Çin'e afyon satmaya başlamıştı.
Oysa, İngiltere'de afyon üretilmesi, satışı ve kullanımı
yasaktı. Kendi insanlarını böyle bir beladan titizlikle
koruyan dönemin İngiliz yöneticileri, kısa sürede bu
ülkenin insanlarını afyon bağlımlısı haline getirdiler.
İmparatorun oğlu dahi aşırı afyondan ölünce, İmparator
İngilizlerin ülkeye afyon sokmalarına bir son vermeye
karar verdi. Hükümet görevlisi Lin Zexu (Lin Tse-Hsü)
Doğu Hindistan Şirketi'nin en büyük ticaret limanı olan
Canton'a, afyon ithalatına bir son vermeleri için görüşmek
üzere gönderildi. İngiliz tüccarlar iş birliğine yanaşmadıkları
için Zexu afyon depolarını kapattırdı. Bu, hemen ardından
askeri bir müdahale getirdi. Çinliler kesin bir yenilgiye
uğradılar ve çok aşağılayıcı bir anlaşmayı kabul etmek
zorunda kaldılar: Bu anlaşmaya göre Çin'de afyon ticareti
yasal sayılacaktı. Lin Zexu ise hükümetteki görevinden
alındı ve sürgüne gönderildi.

Üstte: Özgürlük isteyen Hintlileri ağır bir
saldırı ile bastıran İngilizler
Altta: Hint ordusu için asker seçen İngiliz
askeri.
|
Portekizliler ise sözde "üstünlüklerini"
Angola halkını köleleştirerek gösterdiler. Bu bölgede
yaşayan halkın büyük bölümünü gemilerle kaçırdılar ve
beş yıllığına "sözleşmeli" işçiler olarak deniz aşırı
yerlere gönderdiler. Ancak "işçilerin" çok az bir kısmı
sözleşmenin sonunu görebilecek kadar yaşadı.70
İşgal edilen yerlerin hemen hemen hepsinde işgalci devletler
uygun gördükleri topraklara ve kaynaklara el koydular,
kendi ülkelerinden gelen yerleşimcilere veya şirketlere
bu yerleri verdiler. Yerlerinden edilen yerli halka
ise hiç ilgi gösterilmedi. Bu halkların paraları, iş
güçleri, malları ve maden kaynakları sonuna kadar sömürüldü.

Üstte: Windsor Dükü Prens Edward, Koiyahur Mihracesi'nden
hediyeler kabul ederken.
Altta:Çuval yarışı yaparak, Kraliçe Viktorya'nın
doğum gününü kutlayan İngiliz askerlerini eğlendiren
Zululular.
|
İngilizler, sömürgelerinden aldıkları pamuk, çay, maden
cevherleri gibi ham maddeleri İngiltere'ye getiriyorlardı.
Daha sonra bu ham maddelerle üretilen mallar tekrar
sömürgelere getirilerek çok yüksek fiyatlara satılıyordu.
Hindistan'dan alınan pamuk İngiltere'de işleniyor ve
tekrar Hindistan'a satılıyordu. Asıl ilginç olan ise
Hindistan'da Hint pamuğunun satışının yasaklanmış olmasıydı,
yani sadece İngilizlerin sattığı pamuk kullanılabiliyordu.
Ayrıca Hintliler, sadece İngilizlerin ürettikleri tuzu
satın alabiliyorlardı.
Yeni emperyalizmin bir başka haksız uygulaması da,
egemenlik altına alınan ülkelerin yöneticilerine saygısız
davranılması, bu kişilerin önemsenmemesidir. Oysa önceki
dönemlerde, Kraliçe Elizabeth'ten Napoleon'a kadar tüm
yöneticiler yabancı liderlere eşit şekilde davranmışlardı.
Ne var ki, 19. yüzyılda Avrupalılarda giderek güçlenen
"kendini üstün görme saplantısı", kabalık ve küstahlık
getirdi.
Asıl ilginç olan ise Darwinist emperyalistlerin, başka milletleri sömürürken,
bunu kendilerince "aşağı ırkların" ve "geri kalmışların"
yükünü üstlenmek olarak göstermeleriydi. İddialarına
göre dünyanın gelişmesi için, üstün ırkın düzeninin
tüm dünyaya yayılması, aşağı olanların kalkındırılmaları
gerekiyordu. Diğer bir deyişle, sömürgeci güçler işgal
ettikleri topraklara "medeniyet" götürdükleri iddiasındaydılar.
Ancak uygulamaları ve politikaları onların bu sözde
"iyi niyetli" iddialarının gerçekleri yansıtmadığını
gösteriyordu. Sosyal Darwinist düşüncelere sahip 19.
ve 20. yüzyıl sömürgeci devletleri, gittikleri ülkelere
refah, mutluluk, kültür ve medeniyet değil, kargaşa,
kavga, korku ve aşağılanma getirdiler. Sömürgeciliğin
sömürge ülkelere bazı yararlar sağladığı kabul edilse
de, zararları çok daha fazlaydı.

Fransızlar
1827 yılında Cezayir'i işgale başladılar. Sömürgecilik
anlayışının bir gereği olarak kendileri dışındaki
milletleri ikinci sınıf insanlar olarak gören
dönemin Fransızları, Cezayir'de baskıya ve şiddete
dayanan bir sistem kurdular. İlk önce Arapça konuşmak
ve eğitim görmek yasaklandı. Resmi konuşma dili
sadece Fransızca olarak kabul edildi. Daha sonra
Cezayir ekonomik olarak tam anlamıyla Fransa'ya
bağımlı hale getirildi. Direnişler ise çok kanlı
bir şekilde bastırıldı.
Cezayir halkına yapılan işkence ve kötü muamelenin
bir resmi.
|
Karl Pearson'ın aşağıda yer alan acımasız, insanlıktan,
merhametten uzak sözleri sosyal Darwinizm'e dayalı ırkçı
ve emperyalist görüşlerin tam bir özeti niteliğindedir:
Mücadele acı çekmektir, ciddi anlamda acı çekmek demektir.
Ancak mücadele ve acı, beyaz adamın şu anda eriştiği
gelişimin aşamaları olmuştur. Artık mağaralarda yaşamıyor,
köklerle ve kabuklu yemişlerle beslenmiyor olması gerçeği
bunu açıklıyor. Gelişimin, en uygun olan ırkın hayatta
kalmasına bağlı olması -bu bazılarınıza aşırı derecede
karanlık geliyor olabilir- hayatta kalma mücadelesine
kendini affettiren özellikleri kazandırmaktadır. İyi
metal, kızgın metal potasından çıkar. Kılıcın sabana
dönüşeceği, Amerikalı, Alman ve İngiliz tacirlerin dünya
pazarlarında artık ham madde ve yiyecek için rekabet
etmeyecekleri, beyaz adamla siyah adamın aralarındaki
toprağı paylaşacakları ve her birinin toprağı istediği
gibi işleyebileceği bir zamanı ümit edebilirsiniz. Ancak
bana inanın ki, o gün geldiğinde insanoğlu artık ilerlemeyecektir.
Aşağı ırkın doğurganlığını kontrol edecek hiçbir şey
olmayacaktır; acımasız kalıtım kanunu doğal seleksiyon
tarafından kontrol edilmeyecek ve yönlendirilmeyecektir.
İnsanoğlu durağanlaşacaktır... Gelişim yolu ulusların
enkazları ile kaplandı; mükemmeliyete giden dar yolu
bulamayan aşağı ırkların ve mağdurların izleri her yerde.
Yine de bu ölü insanlar, doğrusu, insanoğlunun günümüzdeki
daha yüksek entelektüel seviyesine ve daha derin duygusal
yaşamına yükselmesinde işe yarayan atlama taşlarıdır.71
Dünyadaki ulusların çoğunu aşağı gören,
onların acılarını, ölümlerini sözde evrimleşme yolunda
bir basamak olarak kabul eden bu "dünya görüşü"nün tüm
insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olacağı açıktır.
Bu kitap boyunca dikkat çekilen tehlike de budur. Eğer
bir fikri, ne kadar tehlikeli olursa olsun veya ne kadar
bilim ve mantık dışı olursa olsun, birileri el birliği
ile bilimsel bir gerçek gibi sunar ve yoğun propagandasını
yaparsa, o zaman bu fikir ve ürünleri, bir süre sonra
konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan insanlar
tarafından kabul görmeye başlayacaktır. İşte Darwinizm'in
tehlikesi bunda gizlidir. 19. ve 20. yüzyılda "hayatta
kalma mücadelesi", "üstün ve aşağı ırklar arası çatışmalar"
gibi kavramların doğruluğuna inanan insanlar, bu iddiaları
kendilerine siper ederek her türlü acımasızlığı yapmışlar
veya yapanlara ses çıkarmamışlardır. Bunun sonucunda
ise Hitler, Mussolini, Franco gibi hasta ruhlu, ırkçı,
saldırgan, öfkeli, merhametsiz diktatörler ortaya çıkmış,
milyonlar bu insanların sözlerine alkış tutmuş, on milyonlar
ise bu zalimlerin ideolojileri yüzünden acı, sefalet
ve korku içinde yaşamış ve ölmüştür.

Soldaki
küçük resim: 1919 yılında, Nebraska'da 5.000 kişilik
beyaz bir güruh, adliye sarayını kuşatarak siyah
bir tutukluyu ele geçirdiler. Güruh, siyah adamı
sakatlayana kadar dövdü, daha sonra 1000 kereden
fazla ateş etti ve son olarak cesedini yaktı.
Büyük resim: Indiana'da 1930 yılında Thomas Shipp
ve Abraham Smith adlı iki siyah genç linç edildiler.
Binlerce silahlı, beyzbol sopalı beyaz, iki genci
öldürene kadar dövdüler ve sonra astılar.
1930'larda Ku Klux Klan giderek daha da yaygınlaşmaya
başlamıştı. Bu linç olayları, ırkçılığın getirdiği
kin ve acımasızlığı gösteren sayısız örnekten
ikisidir.
|
Sosyal Darwinizm ve Savaş
Sosyal Darwinizm'in ırklar arası çatışmanın milletlerin ilerlemesini sağlayacağı aldatmacası, savaşlara da zemin hazırlamıştır. Sosyal Darwinizm'in yaygın olduğu Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde, savaş, zayıfların elenmesi, güçlülerin hayatta kalması, insan ırkının gelişebilmesi, ağırlık ve yük olarak görülen insanların yok edilmesi için sözde "en uygun yol" olarak görülüyordu.
Tarih boyunca insanlık birçok savaş yaşamıştır. Ancak bu savaşlar, genellikle
sınırlarda, sivil halk doğrudan hedef alınmaksızın,
savaşan ülkelerin orduları arasında gerçekleşirdi. Sosyal
Darwinist amaçlarla yapılan savaşlarda ise asıl hedef
halktı. Çünkü amaç sözde "uygun" olmayan, kendilerince
"aşağı" olan halkı yok etmek ve "gereksiz fazla olan
nüfusu" azaltmaktı.

Çatışmanın,
insanın doğasında olduğunu öne süren Darwinist
mantık, barış ve huzur içinde yaşamak yerine,
milletleri savaşa teşvik etmektedir. Ancak savaşın
masum sivil halk üzerindeki sonuçları ortadadır.
|
Birinci Dünya Savaşı öncesinde, savaşın Darwinist dayanaklarının anlatıldığı yazılara ve konuşmalara sık sık rastlanıyordu. New York Amerikan Doğa Tarihi Müzesi dergisi Natural History'nin baş editörü Richard Milner, Birinci Dünya Savaşı'nda Alman entelektüellerin Darwinci ve savaşçı görüşleri için şöyle demektedir:
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Alman aydınlar doğal seleksiyonun
karşı konulamaz bir güç, onları hakimiyet için kanlı
mücadeleye mecbur bırakan bir doğa kanunu olduğuna inandılar.
Siyasi ve askeri ders kitapları, Darwin'in teorilerini,
dünya hakimiyeti için yapılan araştırmanın "bilimsel"
bir temeli olarak geliştirdiler. Alman bilim adamları
ve biyoloji profesörleri ise buna tam destek verdiler.72
General F. von Bernhardi de aynı yıllarda
The Next War (Bir Sonraki Savaş) adlı kitabında sosyal
Darwinizm propagandası yapmış ve savaşı övmüştü. Savaşın
biyolojik bir zorunluluk olduğunu iddia eden Bernhardi,
dünyayı uygun olmayanlardan temizlemenin en iyi yolunun
savaş olduğunu iddia etmişti. Bernhardi "Savaş, öncelikli
önemi olan biyolojik bir zorunluluktur, insanlığın hayatında
vazgeçilemez bir düzenleyici unsurdur. Savaş, gücü artırır
ve insanın ilerleyişini teşvik eder" diyordu.73

Sosyal Darwinist
mantık, acımasız Nazi sömürüsünün de dayanağı
olmuştur. Nazi işgali döneminde, Rus halkından
milyonlarca kişi köle işçi olarak sınır dışı edilirken,
milyonlarca kişi de keyfi olarak idam edilmişti. |
Savaşın "düzenleyici bir unsur" olduğunu öne sürmek ne akıl ve mantıkla ne de bilimsel verilerle açıklanabilir bir durum değildir. Savaş büyük can ve mal kayıplarına sebep olan, toplumların geleceği üzerinde telafi edilmesi zor tahriplere neden olan yıkıcı bir güçtür.
Buna rağmen sürekli savaşmayı, katliamlar yapmayı sözde medeniyetin bir gerekliliği olarak görenler, savaş çığırtkanlığı yapmaya devam ediyorlardı. Örneğin Bernhardi kitabının bir başka yerinde şöyle yazıyordu:
Savaş, yalnızca ulusların yaşamları
için gerekli bir unsur değil aynı zamanda, gerçekten
medenileşmiş bir ulusun en yüksek güç ve canlılık bulduğu
kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır... Savaş biyolojik
açıdan haklı kararlar verir, çünkü kararları nesnelerin
doğasına dayanmaktadır... Bu yalnızca biyolojik bir
kanun olmaktan öte, ahlaki bir yükümlülük ve uygarlığın
vazgeçilmez bir parçasıdır!74

Savaşın insanlara yaşattığı
acı sonuçlara rağmen, genç insanların savaşmaya
mecbur edilmeleri, Darwinizm'in kirli yüzüdür. |
Hiç şüphesiz bu telkinlere aldananların en büyük yanılgılarından biri insanın yapısının savaşmaya uygun olduğunu ve savaşmanın insanlar için kaçınılmaz olduğunu düşünmeleriydi. Onlara göre insanlar savaştıkça enerji ve canlılık kazanmaktaydılar. Oysa bu büyük bir yalandır. Allah insanları, barıştan huzur bulacak bir yapıda yaratmıştır. Kaos ve çatışma insanın ruhunda büyük gerilim ve tedirginliklere neden olur. İnsanın sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan en hızlı ilerleyişi huzur ve güvenliğin hakim olduğu ortamlarda mümkündür. Savaş ve çatışma ise yalnızca yıkım ve kayıp getirir. Gertrude Himmelfarb, Darwin and the Darwinian Revolution (Darwin ve Darwinci Devrim) adlı kitabında, sosyal Darwinizm'in savaşa bakış açısı için şu yorumda bulunur:
Generaller için, öncelikli olan savaş ihtiyaçlarıydı, emperyalist
maceralar ve ulusal deneyler ardından geliyordu. Diğerleri
için ise durum tam tersiydi: Emperyalist ve milliyetçi
tutkular savaşı ve militarizmi getirdi. Hatta öyleleri
de vardı ki, savaşın üstünlüklerini, militarizm ve milliyetçilik
gibi sorumluluklar olmaksızın da seviyorlardı; bu en
saf ve en ön yargısız haliyle sosyal Darwinizm idi.75
Evrimci antropolog ve Darwin'in yaşam öyküsünün yazarı Sir
Arthur Keith de, savaş taraftarı olduğunu açıkça ifade
etmiş, kişisel olarak barışı sevmesine rağmen böyle
bir deneyimin, yani barışın sonuçlarından korktuğunu
söyleyerek oldukça çarpık bir bakış açısı sergilemiştir.
Beş yüzyıl devam eden barış döneminden sonra dünyanın,
"kaç sonbahar boyunca budanmamış ve sonsuz yıllar boyunca
kontrol edilmeyen aşırı bir büyüme ile isyan etmiş bir
meyve bahçesi"ne dönüşeceği gibi mantık dışı bir öngörüde
bulunmuştur.76
Keith'in sözleri, Darwinist telkinlerin insanları ne kadar
acımasızlaştırabildiğinin bir göstergesidir. Keith, dünyanın
zaman zaman "budanması" gerektiğine, yani dünyanın güçlenmesine
sözde engel olan "unsurların" kesilip atılması gerektiğine
inanıyordu. Açıkça vahşetin savunuculuğunu yapıyordu. Keith'in
sözünü ettiği "budama" savaşlardı. Savaşlarda ölenler, yani
Keith'in "atılması gerekenler" olarak gördükleri ise zavallı
kadınlar ve erkeklerle, masum çocuklardı. Darwinizm'in aldatmacalarına
kananların, bu masumlar için acıma, sevgi, şefkat duymaları
mümkün değildir. Çünkü inandıkları teori, onlara beyaz ırkı
geliştirip güçlendirmek için gerekirse, zayıf görülenlerin
yok edilebileceği vicdansızlığını telkin etmektedir. Bu da
tarih boyunca eşine az rastlanır zalimliklerin yaşanmasında
neden olmuştur.

İnsanlar,
savaşı yaşamadıkları sürece, savaşın ne kadar
büyük bir felaket olduğunu düşünemeyebilirler.
Ancak unutmamak gerekir ki, savaşlar milyonlarca
masum insan için büyük üzüntüler, kayıplar ve
acılar demektir. Dünyayı savaşların ve çatışmaların
olmadığı, huzur ve güven dolu bir yer haline getirmenin
yolu din ahlakına uygun olmayan ideolojilerin
fikren ortadan kaldırılması ve Allah'ın emri olan
güzel ahlakın yaygınlaştırılmasıdır.
|
İşte sosyal Darwinizm'in savaş hakkındaki bu sapkın yorumları, 19. yüzyıldan
itibaren aralıksız devam eden savaşların, iç çatışmaların,
kavgaların ve katliamların temel nedenlerindendir. Sosyal
Darwinizm hakkında hiçbir şey bilmeyen bazı insanlar
bile, temeli bu teoriye dayanan savaş çığırtkanlığının
sonucunda, sosyal Darwinizm'in etkisi altına girmişlerdir.

1906 yılında
linç edilen Afrikalı Amerikalılar.
Allah sevgisi
ve O'nun yarattığı insanlara karşı merhamet ve
acıma hissi hakim olmadığı sürece, insanlık bu
tür dramları yaşamaya devam edecektir. |
20. yüzyılın başlarında ise sadece
bir grup marjinal ideolog değil, gazetecilerden akademisyenlere
ve politikacılardan bürokratlara kadar birçok kişi savaşın
gerekliliğine inanma yanılgısına kapılmıştı.77
Yani kadınların, çocukların, yaşlıların, muhtaç durumdaki
insanların yok edilmeleri, genç insanların umursuzca
cepheye sürülmeleri sözde "insanlık yararına" teşvik
ediliyordu.
Bu görüşler en üst makamlar tarafından da paylaşılıyordu.
Örneğin Alman Şansölyesi Bethmann-Hollweg, Birinci Dünya
Savaşı başladığında orta sınıf arasında yaygın olan
Slavlar ve Cermenler arasında bir çatışmanın kaçınılmaz
olduğu hakkındaki görüşü paylaşıyordu.78
Kaiser'in de aynı görüşleri paylaştığı bilinmekteydi.
Birçok tarihçinin de kabul ettiği gibi, savaşın kaçınılmaz
olduğu, aşağı ırkların temizlenmesi için doğal ve faydalı
olduğu yönündeki vicdan dışı iddia, Birinci Dünya Savaşı'nın
en önemli nedenlerinden biriydi.
Faşizmin öncüsü sayılan Alman felsefeci
Nietzsche, Almanya'da sosyal Darwinizm'in en önde gelen
savunucularından biriydi. Nietzsche'nin sözlerinde de,
Bernhardi ile aynı nedenlerden savaş taraftarı olduğu
açıkça görülüyordu. Nietzsche'ye göre ideal toplumsal
sistem, savaşı merkez almalıydı: "Erkekler savaş için
eğitilecekler ve kadınlar ise savaşçıların tekrar dünyaya
gelmesi için çalışacaklar; bunun dışındaki herşey ahmaklıktır."79
Nietzsche'nin sapkın bakış açısına göre hayat sadece
savaştan ibaretti ve herşey savaş içindi.
Hem Darwin'in hem de Nietzsche'nin büyük bir hayranı olan Hitler de, onların savaşçı fikirlerini uygulamaya koyan fanatik bir sosyal Darwinistti. Hitler, militarist düşüncelerini evrim teorisi ile birleştirerek şöyle demişti:
Doğanın tamamı güç ve zayıflık arasındaki
sürekli çatışma ve güçlünün zayıf üzerindeki sonsuza
kadar süren zaferidir.80

Sosyal Darwinist felsefenin
hakim olduğu 20. yüzyıl, savaşların ve çatışmaların
yüceltildiği bir yüzyıl oldu. Ve işte bu nedenle
tarihe kanlı bir yüzyıl olarak geçti. Dünyanın
pek çok yerinde milyonlarca insanın yüzünden acı
ifadesi on yıllarca eksilmedi. |
Hitler ve benzerlerinin iddia ettikleri bu fikirler,
aslında büyük bir cehaletin ürünüydü. Militarist ve
saldırgan düşüncelerini, kendilerince evrim teorisiyle
birlikte bilimsel bir zemine oturttuklarını zannedenler
sadece kendilerini aldatmaktaydılar. Ne var ki bu aldanışa
peşlerinden sürükledikleri on binlerce insanla, dünya
tarihinde eşine az rastlanır bir yıkımın mimarı oldular.
Yazar -ve Siyonist hareketin öncülerinden- Max Nordau "The Philosophy and Morals of War" (Savaşın Felsefesi ve Ahlakı) adlı makalesinde Darwin'in, savaş taraftarlarının en önde gelen ismi olduğunu söyler:
Tüm savaş taraftarları arasındaki en büyük otorite Darwin'dir.
Evrim teorisinin ilanından sonra, doğal barbarlıklarını
Darwin'in ismi ile gizleyebiliyorlar ve kalplerinin
derinlerindeki zalim içgüdülerini bilimin son sözü olarak
gösterebiliyorlardı.81
Columbia Üniversitesi'nde tarih dersleri veren Jacques Barzun ise, Darwin, Marx, Wagner adlı kitabında Darwinizm'in ulaştığı her yerde militarizmi ve savaşçılığı ateşlediğini ve savaşı bir sembol haline getirdiğini belirtmiştir:
Savaş, dünyadaki insani işlerin sembolü, imajı, teşviği, sebebi
ve dili haline gelmiştir. 1870-1914 dönemi edebiyatının
önemli bir kısmını incelememiş olan bir kişi, kan dökmek
için yapılan bitmez tükenmez gayretin bu boyutlarda
olduğunun farkına varamaz. Yüzyılın ikinci yarısında
ortaya çıkan militanlar savaşı adeta şiirleştirmiş,
savaş beklentisinden büyük haz duymuşlardır. İnsanlığın
varoluş amacının sadece hayat mücadelesi olduğunu ve
bu mücadelede kaybedenlerin ölmesinin de doğal karşılanması
gerektiğini savunmuşlardır....82
Barzun yine aynı kitabında sosyal Darwinizm'in ırkçı, savaşçı ve çatışmacı yönünün 19. yüzyıl sonlarından itibaren özellikle Avrupa'yı nasıl etkisi altına aldığını şöyle açıklamıştır:
1870 ve 1914 yılları arasında her
Avrupa ülkesinde silahlanmayı isteyen bir savaş partisi,
acımasız bir rekabet isteyen bireyci bir parti, geri
kalmış insanlar üzerinde serbest bir el isteyen emperyalist
bir parti, yabancılara karşı içten tasfiyeyi sağlayacak
olan sosyalist bir parti vardı… Bu partilerin tümü zaferi
kutladıklarında ya da yenildiklerinde hatta daha önce,
bilimin tekrar canlanması anlamına gelen Spencer (sosyal
Darwinizm'in kurucusu) ve Darwin'i desteklemişlerdi.
Irk biyolojikti, sosyolojikti; Darwinciydi.83

Yapılan
savaşlarda mağdur olanlar sadece sivil halk değildir.
Kan, acı ve gözyaşından başka bir şey getirmeyen
batıl bir felsefe sonucu, savaşmaya zorlanan askerler
de, savaşın zalim görüntülerinin bir parçası olmuşlardır.
|
Pek çok akademisyen ve yazarın eserlerinde tespit edip dile getirdiği bu Darwinist aldatmacalar, 20. yüzyılın neden savaşların, katliamların, soykırımların yüzyılı olduğunu açıklayan ifadelerdir.
Allah Katında Üstünlük Irka Göre Değil Takvaya Göredir
Irkçılığın dehşeti sadece Naziler ile sınırlı değildir. Dünyanın birçok yerinde ırkçılık nedeniyle büyük felaketler yaşanmış, yüzbinlerce insan ırkçılık yüzünden öldürülmüş, aşağılanmış, evlerinden, ailelerinden zorla alınarak köleleştirilmiş ve sözde hayvan muamelesi görerek sonunda ölüme terk edilmiş, ilaç deneylerinde kobay olarak kullanılmış, hayatları hiçe sayılmıştır. Bu kitapta verilen örnekler, ırkçılığa dayalı vahşetin ve acımasızlığın belgelenebilmiş olan örneklerinden sadece birkaçıdır.

Siyah bir avukata
saldıran beyaz öğrenciler. Irkçılık; öfke, kin,
saldırganlık ve çatışma sebebidir. Bu öğrenciler,
hiç suçu olmayan bir insanı sadece derisinin rengi
yüzünden öldürebilecek kadar insanlıktan çıkmışlardır.
Onları bu hale getiren ise, bilerek veya bilmeden,
telkini altında yaşadıkları sosyal Darwinizm'dir.
Üstte, 1930 yılında Alabama'da bir yolcu otobüsü.
Beyaz olmayanlar için "Colored Passengers"
(beyaz olmayan yolcular) ifadesi ile belirtilerek
ayrı bir bölüm yapılmış.
|

… İyilik
ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi
aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının…
(Maide Suresi, 2)
Hayır, kim
(güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini
Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi Katında
ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar
mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 112)
|
Materyalist bir teori olan Darwinizm'in öngördüğü toplum
yapısının nasıl olduğunun iyi tespit edilmesi gerekir.
Sosyal Darwinizm, diğer tüm materyalist toplumsal teoriler
gibi, insanın sadece kendisine karşı sorumlu ve kendi
çıkarları için yaşayan bencil bir varlık olduğunu öne
sürdüğü için, hiçbir zaman bireylere ve topluma güzel
ahlak ve mutluluk kazandıramaz. İnsanın güzel ahlak
ve mutluluk kazanması için, bencil hırslarından vazgeçmesi
gerekir. Bunun nasıl olacağını insana öğreten ise Rabbimiz'in
emri olan din ahlakıdır. Kuran'da, insana Allah'a karşı
olan sorumlulukları ve O'nun rızası için uyması gereken
ahlaki değerler bildirilmiştir.

Hayır, kim (güzel
davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim
ederse, artık onun Rabbi Katında ecri vardır. Onlar
için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.
(Bakara Suresi, 112)
|
Eğer bir insan Allah'ın emirlerine, Allah'ın indirdiği
Kitap'a iman eder ve uyarsa, o zaman insanlara karşı
sevgi, merhamet, şefkat duyguları ile dolu olur.
Allah'tan korkan, Allah'ı seven ve O'nun emirlerine
itaat eden kişiler, insanları Allah'ın yarattığı birer
varlık olarak sever, onlar arasında ırklarına, milletlerine,
tiplerine, renklerine, dillerine göre bir ayırım yapmazlar.
Her birinde Allah'ın yarattığı bir güzellik görür, bu
güzellikten zevk alırlar. İnançları nedeniyle sevecen,
merhametli, koruyucu insanlar olurlar. Ne var ki Darwinizm'in
yalanları ile beyni yıkanan bir insan diğer ırklardan,
milletlerden nefret eder, onları ezmekten, hatta yok
etmekten zevk alır, çevresine daima gerilim, mutsuzluk
ve korku getirir. İşte 19. ve 20. yüzyılda görülen ırkçılık
ve emperyalizm, Darwinist dünya görüşünün bir sonucudur.
Allah, Kuran'da ırklara göre ayırım yapılmasını yasaklamış, insanların ahlakları ve imanları ile Allah Katında üstünlük elde edebileceklerini bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek
ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi
halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında
sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca
en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13) |