< <
3 / total: 5

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Nitelikleri

Bir önceki bölümde açıkladığımız noktalar, bir milletin neden güçlü bir devlete ihtiyaç duyduğu sorusunun cevabıydı. Ancak elbette devlet sisteminin güçlü olması gerektiğini belirtmek yeterli değildir, bunun kadar önemli bir başka konu ise devletin nitelikleridir.

Stalin dönemindeki halkın perişanlığı...

Stalin dönemindeki halkın perişanlığı... Finli siviller 1940 başlarında Sovyet hava saldırısından kaçmak için ormana kaçtı ve üç aydan fazla bir süre boyunca Kızıl Ordu'ya karşı bu zor şartlarda direndiler.

Çünkü dünyada farklı devlet sistemleri vardır. Bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz görevleri ifa eden, yani milletine güvenlik, huzur ve refah sağlayan devletler olduğu gibi, milletlerini ezen, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden devletler de vardır.

Bu ikinci grup devletler, siyaset biliminde "otoriter rejim", ya da daha da ileri aşamada "totaliter rejim" olarak bilinen rejimlere sahiptir. Totaliter devletler, topluma ve bireylere hemen hiçbir özgürlük tanımaz, tüm toplumu belirli bir ideoloji doğrultusunda yönlendirir, kullanır ve bunun için de baskıcı yöntemler devreye sokar. Totaliter rejimlerin 20. yüzyıldaki en açık iki örneği, Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği'dir. Her iki ülkede de devlet, belirli bir ideoloji (Nazi Almanyası'nda ırkçılık, Sovyetler Birliği'nde ise komünizm) adına, toplum üzerinde büyük bir baskı uygulamıştır. Muhalifler acımasızca ortadan kaldırılmış, tüm toplum adeta bir "korku rejimi" ile yönetilmiştir. Sovyetler Birliği'nde sadece Stalin döneminde 20 milyon insanın devletin izlediği politikalar sonucu öldürüldüğü hesaplanmaktadır.

Otoriter rejimler ise, "beyin yıkama" güçleri daha zayıf olan, ancak yine baskı ve şiddet yöntemleri uygulayarak toplumu dize getirmeye çalışan despot rejimlerdir. Başta Afrika olmak üzere Üçüncü Dünya'daki küçük diktatörlükler ya da Soğuk Savaş dönemindeki Doğu Bloku ülkeleri otoriter rejimlerin birer örneğidir. Bu ülkelerde geçerli olan sistem, milletin taleplerinin hiçe sayıldığı, bütün siyasi gücün bir partiye ya da diktatöre devredildiği bir sistemdir.

komunizmde insanlarin perişanlığı

Yukarıdakiler, komünizmin insanlara yaşattığı zulmün resimleridir. Rusya bu duruma çok yerinde bir örnektir. Zaman zaman bu ülkenin insanları, bir tek ekmek alabilmelerini bile zafer olarak değerlendirmektedirler.

Siyasi gücün millete ait olduğu sistemler ise demokrasilerdir.

Demokrasi "halk yönetimi" anlamına gelir ve siyasi iradenin temel olarak halka ait olduğu bir siyasi sistemi ifade eder. Demokrasilerde ülkeyi yönetme ve yasa yapma yetkisi bir partiye, zümreye ya da diktatöre değil, halkın tümüne aittir. Halk bu yetkisini serbest seçimler yoluyla başa getirdiği siyasetçiler eliyle kullanır. Ülkeyi yönetenler ve yasaları yapanlar, halkın onayını almak zorundadır. Halk onay verdiğinde iş başına gelirler. İş başından uzaklaştırılmaları da yine halkın iradesiyle, yani bu iradenin temsil edildiği serbest seçimlerle olur.

Demokratik ülkelerde devlet, bir önceki bölümde ele aldığımız gibi, milletin güvenlik, huzur ve refahını sağlama amacını güder. Devletin yönetimi bir zümreye, mezhebe ya da kişiye ipoteklenmiş olmadığı için, devlet tüm milletin genel menfaatlerini gözetir.

 

Demokrasi "halk yönetimi" anlamına gelir ve siyasi iradenin temel olarak halka ait olduğu bir siyasi sistemi ifade eder. Demokrasilerde ülkeyi yönetme ve yasa yapma yetkisi bir partiye, zümreye ya da diktatöre değil, halkın tümüne aittir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, işte bu sıfatlara haiz bir demokratik devlettir.

Anayasamız'da Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri sayılır. Bu değiştirilemez nitelikler, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu hükme bağlar. Bunlar son derece önemli niteliklerdir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, Türk Milleti'nin menfaatlerini en iyi şekilde gözetecek bir yapıya sahip olduğunun göstergesidir. Şimdi bunları sırasıyla ele alalım.

Devletimiz'in Değişmez Üniter Yapısı

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir; yani kendi bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu farklı yönetim bölgeleri yoktur. "Federatif" yapılar yoktur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yetkisi tüm Türkiye topraklarını kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele görür. Söz kousu üniter devlet yapısı, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatıdır.

Üniter devlet yapımızın temelinde, Anayasamız'da yer alan milliyetçilik ilkesi vardır. Cumhuriyetimiz'i kuran Büyük Önder Atatürk'ün tanımladığı ve bu nedenle de "Atatürk milliyetçiliği" olarak anılan bu milliyetçilik anlayışının en önemli özelliği, kültür temeline dayanmasıdır. Etnik kökeni, dini, dili her ne olursa olsun, kendisini "Türk" olarak tanımlayan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı sayılır. Türk kültürünü paylaşan, kendisini Türk Milleti'nin bir ferdi addeden herkes, kökeni ne olursa olsun, Türk'tür ve Türkiye vatandaşıdır.

Atatürk'ün ünlü "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözüyle özetlediği bu milliyetçilik tanımı, son derece akılcı ve isabetli bir tanımdır. Çünkü bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, farklı etnik grupların birarada yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak kuruldu. Osmanlı'nın asli unsuru her zaman için Türkler olmuştu, hatta bu nedenle Avrupalılar "Osmanlı" demektense "Türk" demeyi tercih etmişlerdi. Ancak bu İmparatorluk içinde, Arap, Boşnak, Arnavut, Çerkez, Kürt, Rum, Ermeni, Yahudi gibi farklı etnik gruplar da yaşıyordu. İmparatorluğun son dönemlerinde önce gayri-müslim azınlıklar, sonra da Araplar Osmanlı'dan ayrılarak kendi yollarını çizdiler. Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan ve başta Türkler olmak üzere diğer bazı Müslüman etnik gruplardan oluşan bir ülke olarak kuruldu. Atatürk, yeni bölünme ve parçalanmalara imkan tanımamak için, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin Türk Milleti'nin bir parçası olduğunu, hiç kimsenin azınlık ya da "ikinci sınıf vatandaş" sayılamayacağını kabul ve ilan etti.

Türkiye'nin üniter devlet yapısı, işte bu milli temel üzerine kuruludur. Türkiye sınırları içinde, ana dili Türkçe olmayan, farklı bir etnik kökenden gelen gruplar bulunabilir, ancak bu vatandaşlarımız da Türk Milleti'nin birer parçasıdırlar. Türkiye'nin her yerinde ve herkes için geçerli olan kanunlar onlar için de geçerlidir. Türkiye'nin her yerinde ve herkes için geçerli olan temel hak ve özgürlüklere onlar da sahiptir.

Yakın geçmişte Türkiye'nin bu üniter yapısını değiştirmeyi ve federatif bir devlet modeli kurmayı önerenler olmuştur. Bu nedenle belirtmek gerekir ki, federasyon kavramı Türkiye için hem son derece gereksiz hem de son derece zararlı bir kavramdır. Federasyon, birbirinden farklı milletlerin aynı devlet içinde yaşadığı durumlarda söz kousudur. Oysa Türkiye'de tek bir millet vardır. Eğer etnik köken bir ayrılık nedeni sayılır ve federasyona gerekçe olarak kabul edilirse, o zaman nerede biteceği belli olmayan bir bölünme süreci başlar. Bu sürecin büyük huzursuzluklar, göçler, toplumsal gerilimler yaratacağı ise açıktır.

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına sahip çıkmak, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin menfaatinedir ve bu yüzden de milli bir görevdir. Üniter yapıyı hedef alan cereyanlar, bilerek ya da bilmeyerek, Türkiye'yi zayıflatmak isteyen dış güçlere hizmet etmiş olurlar.

Laiklik İlkesi

Türkiye, Anayasamız'da belirtildiği üzere laik bir devlettir. Laiklik tarihte ve günümüzde zaman zaman yanlış anlaşılmış ve yanlış uygulanmış bir ilkedir. Bu nedenle bu ilkeyi ve sonuçlarını detaylı olarak incelemekte yarar vardır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, laiklik ilkesinin temel amacı, gerçekte inancı özgürleştirmektir. Laiklik, Devletimiz'in vatandaşlarını bir dini benimseme, bu dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme konusunda kendi vicdanları ile başbaşa bırakmak ve onlara özgür bir seçim yapma şansı vermektedir. Devlet belirli bir dine ya da mezhebe imtiyaz tanımadığı için, herkes sahip olduğu inanca göre yaşama imkanı elde etmektedir.

Dikkat edilirse aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahip olduğu bu laiklik modeli, İslam dininin özüne de son derece uygundur. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Bir insanın İslam'ı din olarak benimsemesi tamamen kendi özgür iradesi ile olmalıdır. İslam'ı kabul ettikten sonra da, Kuran'da emredilen ibadetleri uygulaması ya da men edilen yasaklardan (hırsızlık, cinayet gibi toplumsal bir suç oluşturmuyorsa) sakınması tamamen kendi vicdanıyla olmalıdır. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kuran'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

Bunun aksi bir devlet modeli varsayalım. Örneğin insanların zorunlu olarak Müslüman, ya da Hıristiyan yapıldığı bir ülkeyi düşünelim. Dahası bu dinlere inanan kişilerin, dinlerin kurallarına göre yaşamaları için de zorlandıklarını farzedelim. Diyelim ki söz konusu devlet modeli, toplumdaki insanları namaz kılmaları ya da kiliseye gitmeleri için özel polis güçleriyle, inzibat kuvvetleriyle zorlasın. Ya da biraz daha "ılımlı" bir yöntem benimseyip, namaz kılanlara ya da kiliseye gidenlere özel bir devlet ikramiyesi versin. Böyle bir devlet laikliğe tamamen aykırı bir devlet olacaktır. Dahası, bir o kadar da dine aykırı olacaktır.

Bunun nedeni, zorla ya da menfaat karşılığı elde edilen bir dini inancın ya da ibadetin, İslam'a göre hiçbir değerinin olmayışıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer devlet insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar devletten korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda dinin yaşanmasıdır.

Bu nedenledir ki, Devletimiz'in sahip olduğu laiklik ilkesi, hem vicdan özgürlüğü gibi temel bir insani değere hizmet ettiği, hem de bu değere büyük önem veren İslam diniyle uyum içinde olduğu için, her Türkiye vatandaşının benimsemesi ve savunması gereken bir ilkedir.

Hukuk Devleti

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir hukuk devletidir. Bir başka deyişle "hukukun üstünlüğü" ilkesini benimsemiştir. Bu ilke, adalet kavramının temelini oluşturur.

Hukukun üstünlüğü, devletin içindeki tüm mekanizmaların, önceden tespit edilmiş bazı kanun ve kurallar içinde işleyeceği anlamına gelir. Her devlet kurumu, anayasanın ve diğer yasaların tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Kimsenin bu görev ve yetkileri aşma, değiştirme gibi bir gücü yoktur. Hukuk, herkesin üstündedir ve dolayısıyla devlet "keyfi" değildir.

Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olmadığı bir devlet modelinde ise, devlet mekanizması tamamen keyfileşecektir. Örneğin devlet başkanına sınırsız yetki tanındığını ve her türlü kanunun üzerinde olma hakkı tanındığını varsayalım. (Diktatörlükler böyledir) Bu durumda devlet mekanizmasının adaletsizliğe ve istismara doğru kayması kaçınılmaz olacaktır. Neyin adil, neyin doğru, neyin meşru olduğunu belirten kuralların olmadığı veya bu kuralların dikkate alınmadığı durumda, adalet, doğruluk ve meşruiyet de olmaz.

Bir hukuk devletinde yaşamak, tüm Türk vatandaşları için büyük bir kazançtır. Çünkü hukuk devleti, herkesin canını, malını, temel hak ve hürriyetlerini koruma altına alır. Hiç kimsenin malı-mülkü zorla istimlak edilemez, hiç kimse zoraki olarak çalıştırılamaz, haklarından mahrum bırakılamaz. Eğer bir kimse bu haklarının çiğnendiğini, adaletsizliğe uğradığını düşünüyorsa, bu kez ona yargı yolu açıktır. Türkiye'nin dört bir yanındaki adli kurumlar, başta Cumhuriyet Savcıları olmak üzere, hukuk devletindeki hakları koruma altında tutmak için çalışmaktadır. Her dileyen, hukuk devletinin kuralları uyarınca, tek bir dilekçe ile savcılıklara başvurabilir ve devletten adalet talep edebilir.

Hukuku, yani kanunları ise, milletin seçmiş olduğu vekillerden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Eğer kanunlarda bir boşluk görülürse ya da sakınca farkedilirse, bu durumda kanunlar değiştirilir, yenileri kabul edilir. Dolayısıyla, bu kanunların herhangi bir şekilde milletin aleyhine işlemesi de imkansızdır.

Görüldüğü gibi hukuk devleti sistemi, bir ülkenin vatandaşları için olabilecek en adil, özgür ve rahat sistemdir. Dolayısıyla her Türk vatandaşının, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu temel niteliğine sahip çıkması gerekir. Eğer hukuk devletinin işlemesinde aksaklık meydana geliyorsa, herkes elbirliği ile devlete yardımcı olmalı ve hukukun üstünlüğü ilkesini korumaya gayret etmelidir. 

Sosyal Devlet

Devletimiz'in bir başka anayasal niteliği, bir "sosyal devlet" olmasıdır. Sosyal devlet, kanunlarında ve icraatında toplum yararını gözeten devlettir. Bu temel ilke, Cumhuriyetimiz'in diğer temel nitelikleri ile birlikte Anayasamız'ın 2. maddesinde şöyle açıklanır:

Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliği'ne bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Sosyal devlet kavramına, Anayasa'nın 5. maddesinde de şöyle açıklık getirilir:

Madde 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milleti'nin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk Devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

Anayasamız'ın 60. ve 61. maddelerinde ise, sosyal devlet yapısının bazı özellikleri şöyle hükme bağlanmıştır:

Madde 60.- Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.

Madde 61.- Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.

Görüldüğü gibi sosyal devletin varlığı, bir toplumda gerçek refah ve huzurun sağlanmasının temel şartlarından birini oluşturmaktadır. Eğer Devletimiz güçlü olmazsa ve dolayısıyla sosyal devlet işlevini gereği gibi yerine getiremezse, o zaman toplumdaki yardıma muhtaç kimseleri, dulları, yetimleri, yaşlıları, kimsesizleri koruyacak kurumlar da çalışmayacaktır. Toplumdaki hayırsever insanların kendi girişimleri ile bu gibi yardıma muhtaç kimselere zaman zaman el uzattıkları doğrudur, ancak bu gibi sivil girişimler hiçbir zaman için yeterli ve kalıcı olmazlar.

Devletimiz, sahip olduğu sosyal devlet niteliğini hayata geçirmek için büyük bir çaba sarfetmektedir. Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan Kızılay'a, Darülaceze ve benzeri kurumlardan şehit ailelerine yönelik yardımlara kadar, pek çok alanda etkin çalışmalar yürütülmektedir. Devletimiz sosyal devlet niteliğini en son olarak da, 1999 yılının Ağustos ve Kasım aylarında Marmara bölgesinde gerçekleşen iki büyük deprem felaketinden sonra göstermiş, depremde evsiz kalan on binlerce vatandaşı önce çadırlara yerleştirmiş, ardından prefabrik evler inşa ederek buralarda iskan ettirmiştir. Depremde zarar gören ailelere verilen evsizlik maaşı da yine büyük bir sosyal devlet icraatıdır.

Tüm bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin niteliklerinin faziletlerini göstermekte ve bu niteliklerin korunmasının Türk Milleti için ne denli zaruri olduğunu ortaya koymaktadır. Her Türk vatandaşı, kendisinin ve sevdiklerinin mutluluk ve refahı için, devletinin niteliklerine sahip çıkmalı ve bu niteliklerin etkin bir biçimde hayata geçirilmesi için devlete yardımcı olmaya çalışmalıdır.

 

Devletimiz, sahip olduğu sosyal devlet niteliğini hayata geçirmek için büyük bir çaba sarfetmektedir. Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan Kızılay'a, Darülaceze ve benzeri kurumlardan şehit ailelerine yönelik yardımlara kadar, pek çok alanda etkin çalışmalar yürütülmektedir.

 

Ayrıca belirtmek gerekir ki, devlet mekanizmalarında aksaklıklar oluşabilir ve üstte sözünü ettiğimiz hizmetlerde pürüzler doğabilir. Ancak bu gibi aksaklık ve pürüzlere karşı yöneltilen eleştiriler, mutlaka yapıcı olmalıdır. Bir devlet kurumundaki aksama ya da yanlışlar karşısında tüm devleti suçlayıcı ve töhmet altında bırakıcı bir üslup kullanmak, son derece yanlış olur ve hiç kimseye fayda sağlamaz. Başta medya olmak üzere, tüm sivil kuruluşların, yaptıkları her türlü yorumda devlete yardımcı olmaları ve var olan aksaklık ve yanlışları yapıcı bir biçimde gidermek yönünde hareket etmeleri gerekmektedir.

3 / total 5
Harun Yahya'nın Devlete Bağlılığın Önemi kitabını online okuyabilir, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda paylaşabilir, bilgisayarınıza indirebilir, ödev ve tezlerinizde kullanabilir ve siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin site ve bloglarınızda yayınlayabilir ve kopyalayıp, çoğaltabilirsiniz.
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top