ABD nasıl dünyanın en güçlü ülkesi oldu?

Ülkelerin gelişip zenginleşmesine yol açan birçok sebep mevcuttur. Günümüzde süper güç veya büyük ekonomi olarak adlandırılan ülkelere baktığımızda ise bu zenginliklerin nedeninin altı maddede toplandığını görürüz. Bunlar, “Doğal kaynaklar, sömürgecilik, faize dayalı finans sistemi, teknoloji hamlesi, savaş sanayii ve jeostratejik konum”dur.

Bu maddeleri tek tek incelediğimizde, zenginleşmenin asıl nedenlerinin yönetim sistemleri olmadığı çok daha net anlaşılacaktır. En sağlıklı yönetim şeklini seçmek her şeyden önce insan hak ve özgürlükleri açısından çok önemlidir.

Demokratik rejimlerin en hayati faydaları da insan hakları, toplumun refahının sağlanması ve kazanılan zenginliğin insani amaçlarla, halkın yararına adaletli bir şekilde kullanılması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en sağlıklı elde ediliş biçiminin de çoğulcu demokrasi vasıtası ile olacağı aşikardır.

1. DOĞAL KAYNAKLAR

Bugün güçlü bir ekonomiye sahip ülkelerin neredeyse tamamının çok büyük doğal kaynaklara sahip olduğu bilinmektedir. Körfez ülkeleri, Amerika, Rusya, Çin, Hindistan gibi büyük ekonomilere baktığımızda petrol, altın, kömür, doğal gaz, demir, bakır gibi madenlerde de çok geniş rezervlere sahip oldukları görülmektedir.

Almanya kömür açısından da çok zengin bir ülkedir. Avrupa sanayisinin kömüre dayalı çalıştığı yüzyıllar boyunca bu maden Almanya’yı sürekli olarak zenginleştirmiştir.

Amerika’yı ele alacak olursak; dünya kömür rezervlerinin yaklaşık %30’una sahiptir. Kömür üretiminde de dünya ikincisidir. Dünya Altın Konseyi’nin raporuna göre ABD, 8 bin 133,5 tonla dünyanın en fazla altın rezervine sahip ülkesidir. Amerika halen yılda 230 ton altın üretimiyle dünya 3.’sü konumundadır. Amerika dünya petrol rezervlerinin %12,23’lük bölümüne sahiptir. Bu da Amerika’yı dünya 3.’sü yapmaktadır.

ABD, sanayinin belkemiği olarak bilinen demir rezervinde 8,5 milyar tonla dünya 8.’si, çelik üretiminde dünya 4.’südür. Demir rezervleri Türkiye’nin neredeyse 200 katıdır.

ABD, milyonlarca Kızılderili’yi öldürerek ele geçirdiği Avrupa büyüklüğündeki çok bereketli toprakları sayesinde dünya tarım devi olmuştur.  

2. SÖMÜRGECİLİK VE KÖLELİK

Sömürgecilikle zengin olan ülkeler olarak karşımıza; İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Japonya ve Hollanda çıkmaktadır.

Sömürgecilik maddesi içinde köleliği de ele alacak olursak, yine karşımıza İngiltere, Fransa ve çok geniş çaplı olarak Amerika karşımıza çıkmaktadır. Amerika’da 1860 iç savaşına gelindiğinde 31 milyonluk nüfus ve 4 milyon köle vardı. Yaklaşık 300 yıl boyunca Amerika’da en az 11 milyon Afrikalı köle neredeyse sıfır maliyetle ölümüne çalıştırılmış, ABD bu insanlık dışı uygulamayla dünya tarım devi olmuştu. Kölelerin çalıştığı pamuk ve şeker tarlalarından çıkan ürünlerle dünya pazarında adeta tekel haline gelmişlerdir.

Bununla birlikte Amerika, dünyaya verdikleri krediler karşılığında ülkelerin tarım politikalarına da etki ederek bir taşla iki kuş vurmuştur. Bir yandan faizden para kazanırken, diğer taraftan dünya tarımını kontrol altına almışlardır. 1947 yılında önerilip 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe giren ve ülkemiz dahil 16 ülkenin yararlandığı Marshall Planı bu kredilendirmenin en somut örneklerindendir.

3. FAİZ SİSTEMİ VE KARA PARA

Faize dayalı finans sistemiyle, yani parayı faizle satarak para kazanan ülkelere İngiltere, Fransa, İsviçre, Lüksemburg ve Hollanda’yı örnek verebiliriz. Örneğin İsviçre, finans sistemiyle dünya üzerindeki kara paranın en çok aklandığı ülke olup, paradan para kazanarak zenginleşmiştir. İsviçre’de sanayi üretimi ekonominin sadece %20’sidir. Ana kalem bankacılık ve faizdir.

500 bin nüfuslu Lüksemburg ise kişi satın alma gücü paritesine göre 82 bin $’la en üst sıralardadır. Amerika’dan sonraki en büyük ikinci yatırım fonuna sahiptir.

4,5 milyon nüfuslu Norveç, çok fakir bir ülkeyken bulduğu petrol sonrasında bir fon oluşturmuş, petrolün faiz parasıyla günümüzde 300 milyar dolara yaklaşan bir gelire sahip olmuştur.

İngiltere ve Fransa’ya bakacak olursak, neredeyse 300 yıldır faiz sistemiyle zenginleşmeye devam ettikleri görülecektir. Elde ettikleri bu güç ve zenginlik, aynı İsviçre’de olduğu gibi bankerlerin ve finansçıların güvenerek paralarını taşıdıkları birer ülke olmalarına sebebiyet vermiştir. Bu iki ülke, Amerika Kıtası’nın keşfinden sonra hemen bu bakir bölgeye el atmışlar, faize dayalı finans sistemini orada da yürütmeye başlamışlardır. ABD, 1800’lerden itibaren faiz sisteminin dünya merkezi haline gelmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından Avrupa ekonomisinin çökmesiyle de ABD dünya çapında faiz-finans sisteminin tek hakimi konumuna gelmiştir.

Aynı zamanda, ülkelerin merkez bankaları olarak bilinen, aslında devletlere değil, belirli aile ve güç odaklarının elinde olan parasal sistem sahipleri de iki dünya savaşının ardından Amerika’yı mesken tutmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce tüm para birimleri altına endeksliydi. Bu savaş sonrası en değerli para olan İngiliz Pound’u %30 değer kaybetmiştir. Aynı şekilde Alman, Fransız ve İtalyan paraları da değer kaybetmiştir. O tarihlerde de en büyük altın rezervine sahip olan ABD’nin para birimi Dolar, “Altın kadar değerli” unvanını alarak Avrupa’da da işlemlerde kullanılmaya başlanmıştır.

4. TEKNOLOJİ VE SANAYİ HAMLELERİ

Teknoloji hamlesiyle büyüyen ülkelerden en önemlileri Almanya ve Japonya’dır. Amerika, komünist bloğa boyun eğmemeleri için bu iki ülkenin teknoloji hamlelerini destekleyen ülke konumundadır. Bir diğer teknoloji devi ülke de Güney Kore’dir. Kuzey Kore’ye karşı her zaman Amerika’nın desteğini almıştır. Aynı şekilde İsrail ve Hindistan da teknoloji hamlesinde çok ileri giden ülkelerdendir.

Amerika da, Avrupa’nın baskıcı, özgürlükleri kısıtlayan ve bağnaz yapısından kaçan on milyonlarca insanın da katkılarıyla büyük bir teknoloji hamlesi yapmış, 20. yüzyıla gelindiğinde dünyanın teknoloji devi olmuştur. İki dünya savaşından kaçan birçok bilim insanı Amerika’ya yerleşerek teknoloji hamlesine destek olmuştur. Günümüzde de en çok beyin göçü alan ülke Amerika’dır. Bu şekilde bilim ve teknoloji ülkede sürekli gelişmektedir.

5. SAVAŞ SANAYİ

Amerika ise özellikle 1812 Savaşı olarak bilinen ve İngiliz İrlanda ittifakına karşı hiçbir şey elde edilemeyen çatışmalar sonrasında savaş sanayine büyük ağırlık verdi. Dönemin başkanı Jefferson, bu başarısızlığı silah ve mermi yokluğuna bağladı, ABD bu tarihten sonra silah üretip satan bir ülke konumuna geldi.

Amerikan Başkanı Wilson, 1. Dünya Savaşı’nı yorumlarken, “İngiltere dünyaya sahip, Almanya da onu almak istiyor” demişti. Bu savaşın en büyük özelliklerinden birisi, İngiltere ve Fransa’nın kullandıkları malzemelerin tamamına yakınını Amerika’dan almış olmalarıdır. Özellikle İngiltere, uçak filosunun motorlarının üçte birini, mermilerinin yarıdan fazlasını, tahılın %80’nini ABD’den almıştı. Sırf 1916 yılında ABD’nin GSMH’sı 50 milyar $ seviyesinde oldu. İngiltere ABD’ye borçlandı. Rusya komünizmin etkisiyle borç batağından kurtulamadı, Fransa da Almanların sanayi bölgelerini tahrip etmesiyle 1. Dünya Savaşı’ndan çok büyük zararla çıktı.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından Amerika silah sanayii sayesinde muazzam paralar kazandı. Savaşlar sonrası neredeyse bütün dünya ülkeleri Amerika’ya borçlanmış, bu borçları kapatabilmek için tek çare olarak yine faizle yeni borçlar alınmaya devam edilmiştir.

1870 yılında Almanya ve Amerika nüfusları eşitken, ABD’nin Avrupa kadar toprakları olmasına rağmen GSMH’da Almanya’ya sadece %30 üstünlüğü vardı. Ancak, İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ABD Almanya’dan 4 kat fazla GSMH’ya sahip olmuştu.

İlave bir bilgi olarak, dünya ülkelerinin güvenlik harcamaları yıllık 9,8 trilyon dolara ulaşmıştır. BM’in daimi 5 üye ülkesi olan ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’in silah satış hacminde de ilk 5 ülke olduğu düşünülürse, savaş sanayinin ekonomilerdeki boyutu daha rahat anlaşılacaktır.

6. JEOSTRATEJİK KONUM

Ülkelerin, enerji hatları veya taşımacılık güzergahı üzerinde olması ekonomileri açısından büyük önem arz etmektedir. Örneğin Mısır, Süveyş Kanalı sayesinde yılda yaklaşık 5 milyar $ kadar bir gelir elde etmektedir.

ABD’nin konumu da güvenliği açısından önemlidir. 20. yüzyıla kadar iç savaşlar haricinde dış tehditlere kapalı bir konumda olan ABD’de yatırımlar askeri harcamalara değil, şehirleşme ve sanayileşmeye harcanmıştır. İki dünya savaşında ABD topraklarında hiç savaş yıkımı olmamıştır. İngiltere, Fransa, Almanya ve SSCB büyük oranda yıkılırken konumu açısından Amerika’nın böyle bir derdi olmamıştır. Ne endüstri bölgelerinde yıkım yaşamış, ne de çalışabilecek nüfus kaybı olmuştur.

SONUÇ

Görüldüğü üzere, Amerika’nın bir süper güç olmasının nedeni başkanlık sistemi değildir. ABD’nin sahip olduğu tüm avantajlara ve yeraltı kaynaklarına baktığımızda, hangi sistemde yönetilirse yönetilsin, zenginleşeceği ortadadır.

Aslında bu zenginliğin de büyük bölümü zannedildiği gibi Amerikan Devleti’nin elinde değildir. Yoksulların sayısında, işsizlikte, düşük okuma oranında, borçluların sayısındaki yükseklikte ABD de diğer ülkeler gibidir. Bütün dünya ülkelerinin merkez bankalarında olduğu gibi FED de Amerikan Devleti’nin merkez bankası değil, özel bir kuruluştur. Ne Amerikan Başkanı’nın ne de Kongre’nin denetimi altındadır. ABD’de FED dahil 8 büyük özel banka ve kurum yaklaşık 15 trilyon $’lık bir malvarlığına sahiptir. Bu güç Amerikan halkının değil, bu şirketlerin sahiplerinin ve 60 kişilik yönetim kadrosunun elindedir. Amerikan sanayisi, şirketleri veya şehirleri iflasını ilan etse de bu asıl zengin kesim bundan bir zarar görmemektedir.

Diğer taraftan, bu aşırı zenginleşme bizim hiçbir zaman onaylamayacağız “Kölelik, faiz, savaş sanayi” gibi metotların kullanılmasıyla olmuştur.

Türkiye ise zenginleşmek ve süper güç olmak için, Türk ve İslam ülkeleriyle birlik olmak zorundadır. AB modelli bir İslam Ülkeleri Birliği’nde muazzam bir kaynak genişliği sağlanacaktır. Yine yapılması gereken diğer hususlar kaliteye, teknolojiye, bilime ağırlık vermek, manevi kalkınmanın üzerinde durmaktır. En ileri demokrasi seviyesinin de hedef alınmasıyla birlikte Türkiye Allah’ın izniyle 2023 ve 2071 hedeflerine beklenilenin çok daha üzerinde bir başarıyla ulaşacaktır.

Bir başka önemli husus ise, seçilen yönetim şeklinin ülkeyi bir bütün halinde tutabilecek sistem olmasıdır. Bir ülke federatif devletlerin birleşmesiyle oluştuysa başkanlık sistemi bir mecburiyet olabilir. Ancak üniter bir ülkenin sonradan federasyonlara bölünmesi, o ülkeyi hem fiziki, hem ruhen ve hem de ekonomik olarak parçalayacaktır.

2015-02-27 22:04:02

Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top