Başkanlık sisteminin Fransız siyasi tarihi üzerindeki olumsuz etkileri

Fransa denildiğinde akla, “Siyasette büyük bir uzlaşma kültürünün var olduğu, yarı başkanlık sisteminin muntazam işlediği ve yüzyıllardır mükemmel bir demokrasinin hakim olduğu bir ülke“ akla gelmektedir. Halbuki Fransa’daki durum hiç de zannedildiği gibi değildir.

İlk 4 Cumhuriyet modelinden memnun kalmayan ve bir askeri darbeyle 5. Cumhuriyet modeline geçen ülke, son 67 yılda 10 defa anayasa değişikliğine gitmiştir. Tüm bu değişikliklere rağmen, son 30 yıldır yarı başkanlık sistemi sürekli olarak kilitlenmekte, rejim adeta felç olmaktadır.

FRANSIZ DEVRİMİNDEN SONRA ÜLKE YÜZ YIL BOYUNCA DEMOKRASİDEN UZAK KALDI

Fransa, 1789 Devrimi sonrasında krallık rejimini sonlandırdı. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra 1799’da cumhuriyete geçiş yapıldı. Ancak bu demokrasi serüveni, daha başlamadan 1804’te Birinci İmparatorluğun ilanıyla sona erdi. Napoléon Bonaparte’ın kendini imparator ilan etmesiyle başlayan bu dönem 1815 yılında krallığa geri dönüşe kadar devam etti. 1830’da Temmuz Monarşisi dönemine geçildi. Avrupa’yı sarsan 1848 Devrimleri sonucunda ülkede bu sefer 2. Cumhuriyet ilan edildi. Bu cumhuriyet de, başa gelen III. Napolyon’un kendini imparator ilan etmesiyle 1852’de sona erdi ve ülke bu sefer 2. İmparatorluk dönemi içine girdi. Fransa’nın Prusya’ya yenildiği 1870 yılı, 3. Cumhuriyet’in ilan edildiği tarih oldu. İkinci Dünya Savaşı’yla Fransa’nın Nazi işgali altına girmesi ve savaşın sonunda Almanların yenilmesiyle ülkede 4. Cumhuriyet ilan edildi.

ASKERİ DARBE VE DE GAULLE’ÜN BAŞA GETİRİLMESİ

Dördüncü Cumhuriyet döneminde Fransa, sömürgelerdeki bağımsızlık hareketleriyle büyük iç karışıklıklar içine düştü. Özellikle Cezayir’deki bağımsızlık hareketi, bu ülkede görevlendirilmiş Fransız subaylarının hükümet politikalarına karşı çıkmalarına sebep oldu. Cezayir’deki subaylar, Fransız Hükümeti’nin yanlış politikalarının bu sömürge ülkesini kaybetmeye yol açacağını belirterek 1958’de ayaklandılar. Korsika’da Milli Selamet Komitesi’ni kurdular ve Pierre Pflimlin kabinesini tanımadıklarını açıkladılar. Bu ağır baskı sonucunda hükümetin direnci kırıldı ve başbakan istifa etti. Askerlerin isteğiyle, 1946 yılında yetkilerini az bulup başbakanlıktan istifa ederek inzivaya çekilmiş, 2. Dünya Savaşı kahramanlarından General Charles de Gaulle başa getirildi. De Gaulle böylece, başından beri tek adam ve sınırsız yetkiyle Fransa’yı yönetme isteğine kavuşmuş oldu.

De Gaulle, 1 Haziran 1958'de parlamentodan 224'e karşı 329 oyla güvenoyu aldı. 4. Cumhuriyet'in son parlamentosu, de Gaulle için kabul ettiği iki yasayla tarih sahnesinden çekildi. Sonuçta, 4. Cumhuriyet meclis ve ordu darbesiyle yıkılarak 5. Cumhuriyet ilan edildi. Ülkede yarı başkanlık sistemi kabul edildi.

Arkasında askerlerin gücü olan de Gaulle ve hükümeti, günümüz diktatörlerinin yetkilerine taş çıkartan iki yasayla güçlendirildi. Bu yasalardan ilki; de Gaulle hükümetine altı ay için “sınırsız yetki” tanınmasıydı. Her ne kadar bu sınırsız yetkiler, “Hükümetin parlamento önünde siyaseten sorumlu olması, yasama ile yürütme arasında güçler ayrılığı ilkesinin esas alınması, Fransız Devrimi'nin temelini oluşturan 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile 1946 Anayasası'nın “Başlangıç” bölümünde belirtilen temel hak ve özgürlükleri koruma yolunda yargının bağımsız kalması hükümlerine bağlı kalmak” gibi şartlarla verilmişse de, ortam tam bir darbe ortamıydı ve demokrasi süreli olarak askıya alınmıştı.

Hükümet, yasama yetkilerini de üzerine aldığı bu süre içinde Fransa için gerekli gördüğü bütün önlemleri hayata geçirme gücüne de sahip oldu. İkinci yasa ise; de Gaulle Hükümeti'ne, yasama yetkisinin ardından kurucu gücün de devrini sağladı. Bir başka deyişle, hükümet, parlamentonun anayasa yapma yetkisini de devralmış oldu. Dolayısıyla bugünkü anayasa, de Gaulle’ün darbe sonucu elde ettiği ve adeta diktatörlük yetkilerine ulaştığı dönemde yapılmış olan anayasadır. Sonuç olarak, yarı başkanlık sistemi Fransa’da demokrasinin gelişip ilerlemesiyle halk tarafından seçilerek oluşmadı. Gücü elinde toplamak isteyen askerlerin dayatması ile tepeden getirildi.

DE GAULLE’DEN SONRA YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ İŞLEMEMİŞTİR

De Gaulle’ün istifası ve ardından gelen Pompidou’nun 1974’te ölümünden sonra Fransa siyaseti birbirine girdi. D’Esting, Mitterrand, Chirac, Jospin, Balladur Fransa’yı tek elden yönetecek başkanlık yetkileri için savaşa başladı. Sağcı Chirac, d’Esting’i parti liderine karşı destekleyerek Cumhurbaşkanı yaptı. Sonra o ikinci defa seçilemesin diye kazanamayacağını bile bile aday oldu ve oyları bölüp sosyalist Mitterrand’ın kazanmasını sağladı. Böylece Chirac, sosyalist Cumhurbaşkanı Giscard’ın yenilmesini sağlayarak, onun halefi olan Mitterrand’ın seçilmesini sağladı. Mitterrand ise önce partisinden Rocard’ı başbakan yaptı. Ancak onu kendine tehlike olarak görünce hemen azletti. Sol cephenin başbakanlarından Pierre Bérégovoy, yolsuzluk suçlamalarıyla adının anılması, intikam ve ihanet dolu siyasi çekişmelerden dolayı intihar etti.

Bundan sonraki dönemde Fransa yeni bir terimle tanışmaya başladı; Kohabitasyon. Yani farklı siyasi grupların cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığı paylaşmalarıyla oluşan çekişme/kilitlenme dönemleri. Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterrand’la sağcı Başbakan Chirac döneminde 1986-1988 yılları arasında, yine Mitterrand’la sağcı Başbakan Balladur döneminde 1993-1995 yılları arasında, Cumhurbaşkanı Chirac’la sosyalist Başbakan Jospin döneminde 1997-2002 yılları arasında Fransız siyaset kültürü de, yarı başkanlık sistemi de tam anlamıyla felç oldu. Chirac 1995 yılında Jospin’i geçerek Cumhurbaşkanı seçildi. Fakat Jospin iki yıl sonra meclis çoğunluğunu kazanarak, rakibi Chirac’a kendini başbakan atattırdı. Özellikle Chirac-Jospin dönemi için Fransızlar ülkenin yaşadıklarını anlatması açısından “Felç Dönemi” adlandırmasını yapmıştır.

Bu dönemlerde meclis cumhurbaşkanlarının istediği kanunları çıkarmadı, ülkede iki başlılık oluştu, birçok siyasi kriz yaşandı. Kilitlenen ve işlemeyen bu sistemi değiştirip, altıncı ve yeni bir cumhuriyetin ilan edilmesi gerekliliğini dillendiren aydınların sayısı azımsanmayacak seviyededir.

Görüldüğü üzere Fransa başkanlık sistemi herhangi bir denge getirmemiştir. Ülke 40 yıldır iktidarı ele geçirmek isteyenlerin siyasi oyunlarına sahne olmaktadır.

FRANSIZ EKONOMİSİ YARI BAŞKANLIK SİSTEMİYLE BÜYÜMEDİ

Son günlerde dillenen, “Fransız yarı başkanlık sistemi ile ülkede düzen sağlandı ve Fransa böylece 6. büyük ekonomi haline geldi” iddiası da gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır. Fransa krallık, imparatorluk, sömürgeci dönemlerinden beri büyük bir ekonomidir. Krallık dönemi olan 1820’de dünyanın 5. büyük ekonomisidir. Üçüncü Cumhuriyet’in ilan edildiği 1870’ten, yarı başkanlık sisteminin ilan edildiği 1950’lere kadar da dünyanın 7. büyük ekonomisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Her şeyden önce, Fransa zenginliğini 1700’lerden sonra başlattığı sömürge dönemine borçludur. Tarımda Avrupa birincisi olan ülke endüstrileşmede de ileridedir. Çünkü ülke demir ve kömür madenleri açısından çok zengindir. Petrol, altın, boksit, bakır açısından da Fransa zengindir. Bununla birlikte Dünya Savaşlarından sonra Amerika tarafından büyük destek ve yardımlar görmüştür. Fransa yüzyıllar boyunca sömürgeleri sayesinde ucuz işgücü sağlamıştır. Faiz ve finans sistemini elinde bulunduran büyük aileler 18. yüzyıldan itibaren Fransa’yı mesken tutmuştur. http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_regions_by_past_GDP_(PPP)

Ekonomik zenginleşmenin nedenlerini incelediğimizde ise karşımıza çok farklı bir durum çıkmaktadır. Bugünkü büyük ekonomilerin arkasında yatan ana sebep, başarılı yönetim sistemleri veya etkili üretim modelleri değildir. Dünyanın en büyük ekonomilerin en büyük sırrı, dünyanın büyük bölümünün özellikle fakir bıraktırılarak sömürülmesidir. Dolayısıyla belirli ülkelerin gelişmesine ve ekonomik olarak büyümesine izin verilmiştir. Dünya “Fakirlik Lobisi ve Faiz Lobisi” dünyanın genelinin zenginleşmesine izin vermemiştir. http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/198687/Dunya-Fakirlik-Lobisi-

Dünya üzerinde en az 300 milyon köle yüzyıllarca ölümcül şartlarda çalıştırılmıştır. Yüzlerce ülke işgal edilmiş, zenginlikleri insani olmayan yaşam şartlarına zorlanarak sömürülmüştür. Bizim milletimiz ise, Osmanlı zamanında bile sömürgeci bir zenginlik peşinde koşmamıştır.

Diğer taraftan, BM’in beş daimi üyesi olan ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin, en çok silah satan ülkelerdir. Silah sanayii bu devletlerin zenginliğine zenginlik katmaktadır.

Bizim istediğimiz ekonomik gelişme Allah’ın izniyle, kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, vatan-millet aşkı olan maneviyatlı kadrolarla ve helal yollardan olacaktır.

SONUÇ

Fransız usulü yarı başkanlık sistemi, tam olarak de Gaulle için ısmarlama dizayn edilmiş bir modeldir. Eski General Charles de Gaulle, de fakto bir meclis darbesi ile yönetimi ele geçirdikten sonra ülkeyi kendi başına yönetebileceği bir anayasayı hazırlatmıştır. Arkasına aldığı askeri, siyasi ve sosyal rüzgarın da etkisi ile bu anayasayı referandumda onaylatmıştır. Sistemin o dönem işlemesinin bir nedeni, ülkenin iç savaşın eşiğine kadar geldiği bir dönemde darbe desteğiyle uygulanmış olmasıdır. Halkın çok da fazla bir alternatifi/seçeneği olmamıştır. Bu dönemi ülkemizdeki 12 Eylül ve 1982 Anayasası’nın kabulü sürecine benzetmek mümkündür.

Fransa’da yaşanan benzer durumlar bugün başkanlık sistemi ile yönetilen Güney Kore, Brezilya, Arjantin, Şili başta olmak üzere tüm Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde de yaşanmıştır. Bu ülkelerde de anayasalar sivil/askeri darbelerle oluşturulmuştur.

Başkanlık sisteminin en yaygın unsurları; darbeler, askeri yönetimler, yerel seçkinlerin başkanlık sistemi adı altında ülkelerini adeta kast sistemiyle yönetmesi, devletin mafyalaşması, mafyanın devlete hakim olması, suikastlar, faili meçhuller, demokrasinin askıya alınması ve totaliter rejimler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fransa Avrupa demokrasi kültürü içinde yaşadığından bu dönemleri en az zararla atlatmış gibi görünmektedir. Ancak Ortadoğu başta olmak üzere diğer ülkelerde demokrasiye geçiş hiçbir zaman sağlanamamıştır. Avrupa içinde demokrasi AB tarafından titizlikle ve yüksek bir baskıyla korunmaktadır. Ancak diğer ülkelerin AB gibi bir “kontrol mekanizması” kurma imkanı yoktur. Örneğin Şangay ülkelerinde demokrasi denetimi, kabul edilmiş insani kriterler ve ileri demokrasi hedefleri de olmadığından hepsi birer mafya devleti konumundadır. Dolayısıyla, sözde demokratik rejim olarak lanse edilen başkanlık sistemleri hep birer diktatörlük halindedir. Türkiye’nin uyguladığı parlamenter sistem içinde ise böyle bir tehlikenin oluşması ihtimali yoktur.

2015-03-23 16:46:33

Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top