Hz. Mehdi (a.s.)'ın zuhuruna yönelik olarak, Risalelerde yeri olmayan çok yanlış izahlar yapılmaktadır

 

Son dönemde bazı Nurcu kardeşlerimiz Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın gelişi ile ilgili çok açık beyanlarına son derece yanlış yorumlar getirmektedirler. Bu yorumlar, Bediüzzaman Hazretleri’nin Mehdiyet konusundaki açık ve net izahlarıyla aleni bir şekilde çelişmektedir. Üstelik Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde haber verdiği bilgilere de uygun değildir. Bu nedenle Risale-i Nur’un ruhundan kopuk ve Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin düşüncelerinden uzak olan bu yanlış anlayışları ve Risale-i Nur’daki gerçek izahları öğrenmek, Bediüzzaman Hazretleri’nin içinde bulunduğumuz ahir zamana yönelik verdiği müjdeleri doğru yorumlamamız açısından büyük önem taşımaktadır.

Hicri 13. asrın müceddidi Bedi-üzzaman Said Nursi, 1960 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşana kadar, bütün ömrünü insanları Allah’a iman etmeye ve Kuran ahlakını yaşamaya davet ederek geçirmiştir. Bu uğurda çok fazla eziyet görmüş, ancak o, yaşadığı hayattan her zaman razı olmuş ve başına gelen her zorluğu büyük bir tevekkülle, sabırla, neşeyle karşılamıştır. Bir Kuran tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Allah’a olan coşkulu sevgisini, derin imanını ve Allah’ın dinine olan bağlılığını açıkça ortaya koyan çok hikmetli öğütlerle doludur. Ancak son dönemde görülmektedir ki; özellikle Nur talebelerinin içindeki ağabeylerden bazıları Said Nursi Hazretleri’nin Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili açık ve sarih izahlarını yanış bir bakış açısıyla değerlendirmektedirler. Oysa Said Nursi Hazretleri Risalelerinde yer alan ifadelerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadisleri ve büyük İslam alimlerinin görüşleri doğrultusunda yapmıştır. Ve açık bir şekilde Hz. Mehdi (a.s.)’ın Hicri 1400’de yani içinde yaşadığımız çağda gelecek bir zat olduğunu anlatmıştır. Ancak söz konusu Nur talebeleri Said Nursi Hazretleri’nin son derece sarih izahlarını sanki müteşabihlermiş, anlaşılması zor ifadelermiş gibi değerlendirip tekrar Bediüzzaman Said Nursi’nin sözlerini şerh etme cihetine gitmektedirler. Bu son derece büyük bir hata ve Said Nursi Hazretleri’nin şahsına karşı yapılmış büyük bir yanlıştır. Üstad son derece hikmetli konuşan, Risalelerinde çok açık ve net ifadeler kullanarak olayları izah eden bir müceddiddir. Onun açıklamalarını tekrar tefsir etmeye kalkmak, tefsirin tefsirini, şerhin şerhini yapmak gibi olur ki bu da hiç doğru bir yöntem olmaz.

 

1. HZ. MEHDİ (A.S.)’IN ÜÇ GÖREVİNİ SÖZDE 3 AYRI KİŞİNİN YAPACAĞI İDDİASI TAMAMEN YANLIŞTIR

 

Nurcu kardeşlerimizden biri; Said Nursi Hazretleri’nin ahir zamanda zuhur edecek olan Hz. Mehdi (a.s.)’ın yapacağı üç büyük görevi ile ilgili açıklamasını son derece çarpıtarak tefsir etmektedir. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu ifadelerinde ahir zamanda sözde üç tane Hz. Mehdi (a.s.) geleceğini ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın diyanet, siyaset ve saltanat aleminde yapacağı üç büyük görevini ayrı ayrı bu kişilerin yerine getireceklerini söylediğini iddia etmektedir. Ancak bu açıklaması Nurcu kardeşimizin çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu göstermektedir. Said Nursi Hazretleri, Risalelerin hiçbir yerinde üç vazifeyi ayrı ayrı yapacak 3 ayrı Mehdi olacağı gibi bir mantıktan bahsetmemiştir.

Aksine Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası’nda, Ahir Zamanın Büyük Mehdisinin üç büyük vazifesi olacağını, bu üç vazifeyi bir arada yapabilme gücünde ve iktidarında olması nedeniyle de kendisine “Ahir Zamanın Büyük Mehdisi” unvanını alacağını ifade etmiştir:

Hz. Mehdi (a.s.)’ın üç vazifesi

“Nur’un ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi (talebesi), çokların namına (başkaları adına) benden sordu ki: “Nur’un halis ve ehemmiyetli bir kısım şakirdleri, pek musırrane (ısrarla) olarak ahir zamanda gelen Al-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar.

Sen de bu kadar musırrane (ısrarla) onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’î (kesin) bir hüccet (delil) var ve sen de bir hikmet ve hakikata binaen onlara muvafakat (müsaade) etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, her halde hallini istiyoruz.”

Ben de bu zatın temsil ettiği çok mesaillere (meselelere) cevaben derim ki: O has Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tabir ve te’vil lazım. Birincisi: ÇOK DEFA MEKTUPLARIMDA İŞARET ETTİĞİM GİBİ, MEHDÎ AL-İ RESÛL’ÜN (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen Hz. Mehdi (a.s.)) TEMSİL ETTİĞİ KUDSÎ (mukaddes) CEMAATİNİN ŞAHS-I MANEVÎSİNİN ÜÇ VAZİFESİ VAR. EĞER ÇABUK KIYAMET KOPMAZSA VE BEŞER (insan) BÜTÜN BÜTÜN YOLDAN ÇIKMAZSA, O VAZİFELERİ ONUN CEMİYETİ VE SEYYİDLER CEMAATİ (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelenlerin) YAPACAĞINI RAHMET-İ İLAHİYEDEN (Allah’ın rahmetinden) BEKLİYORUZ. VE ONUN ÜÇ BÜYÜK VAZİFESİ OLACAK:

Birincisi: FEN VE FELSEFENİN TASALLUTİYLE (TESİRİYLE) VE MADDİYYUN VE TABİİYYUN TAUNU (MATERYALİZM, DARWİNİZM VE ATEİZM SALGINI) BEŞER İÇİNE İNTİŞAR ETMESİYLE (İNSANLAR ARASINDA YAYILMASIYLA), HER ŞEYDEN EVVEL FELSEFEYİ VE MADDİYYÛN (MATERYALİZM, DARWİNİZM VE ATEİZM SALGINI), FİKRİNİ TAM SUSTURACAK BİR TARZDA ÎMANI KURTARMAKTIR. EHL-İ ÎMANI DALALETTEN MUHAFAZA ETMEK (İMAN EDENLERİ SAPKINLIKTAN KORUMAK) ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tetkikat (tetkikler) ile meşguliyeti iktiza ettiğinden (gerektirdiğinden), Hazret-i Mehdî’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) (Peygamberimiz (sav)’in hilafeti yani müslümanların ma-nevi lideri) cihetindeki (yönündeki) saltanatı, onun ile iştigale (ilgilenmeye) vakit bırakmıyor. HERHALDE O VAZİFEYİ ONDAN EVVEL BİR TAİFE BİR CİHETTE ( yönüyle) GÖRECEK. O ZAT, O TAİFENİN UZUN TETKİKATI (tetkikleri) İLE YAZDIKLARI ESERİ KENDİNE HAZIR BİR PROĞRAM YAPACAK, ONUN İLE O BİRİNCİ VAZİFEYİ TAM YAPMIŞ OLACAK. BU VAZİFENİN İSTİNAD ETTİĞİ (dayandığı) KUVVET VE MANEVÎ ORDUSU, YALNIZ İHLAS VE SADAKAT VE TESANÜD SIFATLARINA TAM SAHİP OLAN BİR KISIM ŞAKİRDLERDİR. NE KADAR DA AZ OLSALAR, MANEN BİR ORDU KADAR KUVVETLİ VE KIYMETLİ SAYILIRLAR.

RES

İkinci vazifesi: HİLAFET-İ MUHAMMEDİYE (A.S.M.) (Peygamberimiz (sav)’in hilafeti yani müslümanların manevi lideri) İLE ŞEAİR-İ İSLAMİYEYİ (İslam’a ait değerleri) İHYA ETMEKTİR. ALEM-İ İSLAM’IN (İslam aleminin) VAHDETİNİ (birliğini) NOKTA-İ İSTİNAD EDİP (dayanak noktası edinip), BEŞERİYETİ MADDÎ VE MANEVÎ TEHLİKELERDEN VE GAZAB-I İLAHÎDEN (Allah’ın azabından) KURTARMAKTIR. BU VAZİFENİN, NOKTA-İ İSTİNADI (DAYANAK NOKTASI) VE HADİMLERİ (HİZMETKARLARI), MİLYONLARLA EFRADI (FERTLERİ) BULUNAN ORDULAR LAZIMDIR.

Üçüncü vazifesi: İNKILABAT-I ZAMANİYE (ZAMANA BAĞLI DEĞİŞİMLER) İLE ÇOK AHKAM-I KUR’ANİYENİN (KURAN’IN HÜKÜMLERİNİN) ZEDELENMESİYLE VE ŞERİAT-I MUHAMMEDÎYENİN (A.S.M.) (Kuran ahlakını Peygamberin (sav)’in yolunu) KANUNLARI BİR DERECE TATİLE UĞRAMASIYLA O ZAT, BÜTÜN EHL-İ ÎMANIN (iman edenlerin) MANEVÎ YARDIMLARIYLA VE İTTİHAD-I İSLAMIN (İSLAM BİRLİĞİNİN) MUAVENETİYLE (YARDIMIYLA) VE BÜTÜN ULEMA VE EVLİYANIN (alimlerin ve velilerin) VE BİLHASSA AL-İ BEYTİN NESLİNDEN (Peygamberimiz (sav)’ın soyundan) HER ASIRDA KUVVETLİ VE KESRETLİ (çok sayıda) BULUNAN MİLYONLAR FEDAKAR SEYYİDLERİN İLTİHAKLARIYLA (Peygamberimiz (sav)’in soyundan gelen fedakar seyyidlerin katılımlarıyla) O VAZİFE-İ UZMAYI (ÇOK BÜYÜK GÖREVİ) YAPMAYA ÇALIŞIR.

Şimdi hakikat-ı hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan îmanı kurtarmak ve îmanı, tahkikî (doğruluğunu ispat ederek) bir surette umuma ders vermek, hatta avamın da îmanını tahkikî yapmak vazifesi ise, manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici (doğru yolu gösterici) manasının tam sarahatını ifade ettiği için, Nur Şakirtleri (Nur Talebeleri) bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecededir, diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nevi Mehdî telakki (kabul) ediyorlar. O ŞAHS-I MANEVÎNİN DE BİR MÜMESSİLİ (temsilcisi), NUR ŞAKİRDLERİNİN TESANÜDÜNDEN GELEN BİR ŞAHS-I MANEVÎSİ VE O ŞAHS-I MANEVÎDE BİR NEVİ MÜMESSİLİ (temsilcisi) OLAN BÎÇARE (zavallı) TERCÜMANINI ZANNETTİKLERİNDEN, BAZAN O İSMİ (Hz. Mehdi (a.s.)’ın ismini) ONA DA VERİYORLAR. GERÇİ BU, BİR İLTİBAS (karıştırma) VE BİR SEHİVDİR (Yanılmadır.), fakat onlar onda mes’ul değiller. Çünkü ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temennî ve Nur Talebelerinin kemal-i itikadlarının (imanlarının faziletinin) bir tereşşuhu (alameti) gördüğümden onlara çok ilişmezdim. Hatta eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinden (gelecekle ilgili Allah’ın ikramı olarak verilen haberlerinden)  Risale-i Nur’u aynı o ahir zamanın hidayet edicisi olduğu, diye keşifleri (şeklindeki manevi alemde gördükleri bazı olayların) bu tahkikat (araştırma) ile te’vili (yorumu) anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas (karıştırma) var, te’vil lazımdır (yorumlamak gerekir).

Birincisi: AHİRDEKİ (son) İKİ VAZİFE, GERÇİ HAKİKAT NOKTASINDA (gerçekte) BİRİNCİ VAZİFE DERECESİNDE DEĞİLLER, fakat hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) (Müslümanların manevi liderliği) ve ittihad-ı İslam ordularıyla (İslam Birliği’nin manevi ordularıyla) zemin (dünya) yüzünde saltanat-ı İslamiye’yi (İslam ahlakının hakimiyetini) sürmek cihetinde (açısından) herkeste, hususan (özellikle) avamda, hususan ehl-i siyasette (siyasetçilerde), hususan (özellikle) bu asrın efkarında (fikirlerinde) o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor; ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset manasını ihsas eder (ima eder); belki de bir hodfüruşluk (kendini beğenmişlik) manasını hatıra getirir; belki bir şan, şeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil (kolay aldanan, safi kalpli) ve makamperest zatlar “Mehdî olacağım,” diye dava ederler. GERÇİ HER ASIRDA HİDAYET EDİCİ BİR NEVİ MEHDÎ VE MÜCEDDİD ( her yüzyıl başında, dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam verilen) GELİYOR VE GELMİŞ, FAKAT HERBİRİ ÜÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ BİR CİHETTE (yönüyle) YAPMASI İTİBARİYLE, AHİR ZAMANIN BÜYÜK MEHDÎ ÜNVANINI ALMAMIŞLAR... (Emirdağ Lahikası-1, sf. 231-232)

Said Nursi Hazretleri’nin, Hz. Mehdi (a.s.)’ın üç görevi bir arada yapacağını ifade ettiği bu sözü, tekrardan şerh edilmeye ya da tefsir edilmeye gerek bıraktırmayacak kadar açık ve sarihtir. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi bu sözünde, ahir zamanın büyük Mehdisinin zuhur edeceği hicri 1400 yılından önce de, bu görevlerden birini bir cihette yapan Mehdilerin geldiğini de ifade etmektedir. Ancak onlara; “bir nevi Hz. Mehdi (a.s.) ve müceddid” şeklinde hitap etmektedir. Eğer bazı Nur talebelerinin iddia ettikleri gibi ahir zamanın büyük Mehdisi üç görevi, bir arada değil de sadece tek bir alanda yapacak olsaydı Said Nursi Hazretleri diğer müceddidlere hitap ettiği gibi Hz. Mehdi (a.s.)’a da “bir nevi Mehdi” sıfatını verir ve kendisinden Risale boyunca bu şekilde bahsederdi. Oysa Hz. Mehdi (a.s.) için Bediüzzaman; “Ahir Zamanın büyük Mehdisi” ifadesini kullanmakta ve böyle hitap etmesinin nedeni olarak da onun üç vazifeyi bir arada yapacak olmasını göstermektedir:

“... GERÇİ HER ASIRDA HİDAYET EDİCİ BİR NEVİ MEHDÎ VE MÜCEDDİD GELİYOR VE GELMİŞ, FAKAT HERBİRİ ÜÇ VAZİFELERDEN BİRİSİNİ BİR CİHETTE (yönüyle) YAPMASI İTİBARİYLE, AHİRZAMANIN BÜYÜK MEHDÎ ÜNVANINI ALMAMIŞLAR.” (Emirdağ Lahikası-1, sf. 232)

Ayrıca Said Nursi Hazretleri’nin, Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsettiği diğer ifadelerinde onun farklılığını ifade etmek için O büyük zat” “Başkumandan”, Mehdi Al-i Resul, ”EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD, HEM EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD, HEM HAKİM, HEK MEHDİ, HEM MÜRŞİD, HEM KUTB-U AZAM, “Ahir Zamanda gelecek bir Müceddid-i Ekber”, “Acip şahıs”, “HAKİKİ BEKLENİLEN VE BİR ASIR SONRA GELECEK O ZAT”, “1400 sene sonra gelecek bir HAKİKAT gibi hitaplar kullanması da Hz. Mehdi (a.s.)’ı, önceki yüzyıllarda gelmiş ancak tek bir cihette vazife yapmış diğer mübarek insanlardan makam olarak ayırdığını gösteren diğer delillerdendir.


 

2. RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDA SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN İFADE ETTİĞİ “MEHDİ” VE “MEHDİ AL-İ RESUL” İFADELERİNİN SÖZDE BAŞKA BAŞKA KİŞİLERİ   İFADE ETTİĞİ İDDİASI TAMAMEN YANLIŞTIR

 

Şu da çok önemlidir ki, diğer yandanbazı Nur talebeleri, Said Nursi Hazret-leri’nin Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsederken kullandığı Mehdi ve Mehdi Al-i Resul kavramlarını da  birbirinden ayrılarmış gibi gösterme gayreti içine girmişlerdir. Mehdi sıfatının Mehdi Al-i Resul sıfatından sözde daha düşük bir makamı ifade ettiğini çünkü Said Nursi Hazretleri’nin bahsettiği Mehdi Al-i Resul’de ifadesinde geçen Resul kelimesinin “eser verilen” anlamında olduğunu, bu nedenle de İmam Rabbani Hazretleri, Geylani Hazretleri, Mevlana Halid ve Bediüzzaman Hazretleri gibi eser sahibi müceddidleri ifade ettiğini iddia etmektedirler. Ahir zamanın Mehdisi ise, sözde Said Nursi Hazret-leri’nin hazırladığı eserlerden yararlanması nedeniyle eser sahibi olamayacak, dolayısıyla Mehdi Al-i Resul de olamayacaktır.

Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’den rivayet edilen hadis-i şeriflerde Hz. Mehdi (a.s.)’ın elinde kendi hazırladığı büyük eserlerinin olacağı ve inkar edenlere karşı bu dev eserlerle fikri bir mücadele vereceği bildirilmiştir. İmam Sadık (r.a.)’dan aktarılan bir hadis-i şerifte Hz. Mehdi (a.s.)’ın; üzerinde altın yaldızlı mühür bulunan kitaplarıyla büyük bir tebliğ faaliyeti yapacağı bildirilmiştir:

“İmam Sadık diyor ki: Kaim (Hz. Mehdi (a.s.)) belli bir giysi giydiğinde Peygamber (s.a.v.)’in altın mühürle mühürlenmiş mektubunun (kitabının) mühürünü çıkartarak (kapağını açarak), insanlara yüksek sesle okuyacaktır.” (Bihar’ül Envar, c. 52, s. 326)

Eğer bu mantık söz konusu olsaydı, Said Nursi Hazretleri’nin kendisinden önce gelen Abdülkadir Geylani Hazret-leri’nin, İmam Rabbani Hazretleri’nin, Mevlana Halil-i Bağdadi Hazretleri’nin ve kendisinin bu üç görevi tek tek yerine getirmek suretiyle Ahir Zamanın Büyük Mehdisi’ni oluşturduklarını Risalelerde ifade etmiş olması gerekirdi. Oysa tam aksine; Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Ahir Zamanın Büyük Mehdisi zuhur ettiğinde kendisinin vefat etmiş olacağını, ancak Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerini kabrinden seyredip Allah’a şükredeceğini ifade etmiştir:

“... Tâ ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde, asıl sahipleri, yani Mehdî ve şakirtleri (talebeleri) Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz”. (Kastamonu Lahikası, Sayfa 72, Tarihçe-i Hayat, Sayfa 258, Hizmet Rehberi, Sayfa 267, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 153)

Yine Hz. Mehdi (a.s.) için kendisinden sonraki bir dönemde zuhur edeceğini ifade eden onlarca ifadesi de Risalelerde yer almaktadır. Bu ifadelerden biri şöyledir:

“... İSTİKBAL-İ DÜNYEVİYEDE 1400 SENE SONRA GELECEK BİR HAKİKATİ ASIRLARINDA KARİB (YAKIN) ZANNETMİŞLER...” (Sözler, s. 318)

Said Nursi Hazretleri’nin bu ifadesi “Sözler Risalesi”nde geçmektedir. Sözler Risalesi 1926 (Hicri 1345) yılında tamamlanmıştır, yani Hicri 1300 içinde. Bediüzzaman Said Nursi’nin tüm eserleri hicri 1300’de tamamlandığı gibi kendisi de yine Hicri 1300 içinde vefat etmiştir. Oysa Said Nursi Hazretleri bu sözünde Hz. Mehdi (a.s.)’ın, Hicri 1400’de zuhur edeceğini ifade etmektedir.


 

3. SAİD NURSİ HAZRETLERİ’NİN HAZIRLAMIŞ OLDUĞU ESERLERİ KENDİNE BİR PROGRAM EDİNMESİ NEDENİYLE HZ. MEHDİ (A.S.)’IN FAALİYETLERİNİN GÜYA ÇOK KOLAY OLACAĞI BU NEDENLE ASIL BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN HZ. MEHDİ (A.S.) OLDUĞU İDDİASI TAMAMEN YANLIŞTIR

 


Yine bazı Nur talebesi kardeşlerimiz ahir zamanda bu üç görevi yerine getirirken Risale-i Nur’u kendine program edinmesi nedeniyle Hz. Mehdi (a.s.)’ın yaptığı tüm faaliyetlerin Said Nursi Hazretleri’ne ait olmuş olacağını da iddia etmektedirler. Said Nursi Hazretleri’nin asıl mimar olduğunu, Hz. Mehdi (a.s.)’ın ise haşa bir inşaat ustası gibi zaten hazır olan bir program üzerinde görevini icra edeceğini iddia etmektedirler. Dolayısıyla da Hz. Mehdi (a.s.)’ın çalışmalarının güya çok kolay olacağını ima ederek, Ahir Zamanın en şiddetli zamanında görev alacak olan gelmiş geçmiş en büyük veli ve kutb-u azamının görevini adeta küçümser bir yaklaşım içinde bulunmaktadırlar. Yine aynı kişiler Hz. Mehdi (a.s.)’ın Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi konumunda olacağını da ifade ederek Risalelere tamamen ters düşen bir mantık geliştirmektedirler. Oysa  Said Nursi Hazretleri Hz. Mehdi (a.s.)’ın bir öncü askeri, ona yer hazırlayan bir neferi, bir hizmetkarı olduğunu Risalelerinde çok açık bir şekilde ifade etmiştir:

FAKAT O İLERİDE GELECEK ACİP (Şaşılan ve hayret uyandıran; benzeri görülmeyen) ŞAHSIN BİR HİZMETKÂRI VE ONA YER HAZIR EDECEK BİR DÜMDÂRI (ordunun geriden gelen emniyet kuvveti) VE O BÜYÜK KUMANDANIN PÎŞDÂR (öncü) BİR NEFERİ (askeri) OLDUĞUMU ZANNEDİYORUM... (Barla Lahikası, sf. 162)

Risalelerin hiçbir yerinde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri böyle bir mantığı kullanmamıştır. Ayrıca bu mantıkta düşünüldüğü takdirde Bediüzzaman’ın tüm hizmetlerinin; kendisinin gerek Nakşi ve gerek Kadiri yönü olması sebebiyle Kadiri tarikatının kurucusu ve dolayısıyla da Said Nursi Hazretleri’nin hocası olan Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne geçeceği gibi bir durum söz konusu olacaktır. Dolayısıyla Said Nursi Hazretleri’nin talebeleri için de aynı durum geçerli olacaktır. Onlar arasından, Hz. Mehdi (a.s.)’ın üç görevinden birini bir cihette yaptığını iddia edenler varsa onların da yaptıkları Said Nursi Hazretleri’ne dolayısıyla da Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne geçecektir. Sonuçta ne Said Nursi Hazretleri ne de Nur cemaatinin mensupları Ahir Zamanın Büyük Mehdisi olamayacaklar ve Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin Hz. Mehdi (a.s.) olduğunu kabul edeceklerdir. Ancak Abdülkadir Geylani Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin; “bir nevi Mehdi ve müceddid” hükmünde gördüğü bir zat-ı muhteremdir. Ancak Hz. Mehdi (a.s.) zamanında gerçekleştirilmesi gereken 3 büyük vazifeyi bir arada yerine getirmemiş olması nedeniyle kendisi Ahir Zamanın Büyük Mehdisi unvanını almamıştır.

 

4. RİSALELERİN RUHUNA TERS DÜŞEN TEVİLLER YAPMALARI, BAZI NURCU KARDEŞLERİMİZİN, SAİD NURSİ HAZRETLERİ’Nİ VE RİSALELERİ  GEREKTİĞİ GİBİ ANLAYAMADIKLARINI GÖSTERMEKTEDİR

 


Şu da çok önemlidir ki; söz konusu Nur talebeleri Said Nursi Hazretleri’nin Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.) hakkındaki son derece açık ve net olan izahlarına çok farklı açıklamalar getirerek kendi aralarında farklı cepheler de oluşturmaktadırlar. Ancak bu durumlarıyla, aslında hem Said Nursi Hazretleri’ni hem de Risaleleri gerektiği gibi anlayıp kavrayamadıklarını ortaya koymaktadırlar. Çünkü kendi aralarında farklı gruplara ayrılan Nurculardan kimi;  - “Üstad Hz. Mehdi (a.s.)’dı” demekte, kimi Hz. İsa (a.s.) ve Mehdi (a.s.) için; “Daha önce geldiler ve vefat ettiler” demekte, bir kısmı da “İkisi de vefat ettiler. Ruhları dabbet-ül arz’da toplandı ve şu an vazifede” demekte, kimi “Hz. Mehdi (a.s.) Risalelerdir” derken, bir kısmı da “Hz. Mehdi (a.s.) görünmez çünkü şahsı manevidir” demekte, kimi “Hz. İsa (a.s.) da, Hz. Mehdi (a.s.) da şahsı manevidirler” demekte, en son olarak da tüm bu fikirlerin hepsini bir kenara bırakarak; “Ahir zamanda tek bir Mehdi değil, üç ayrı Mehdi çıkacak aynı anda zuhur edecekler, bir tanesi siyaset, bir tanesi diyanet bir tanesi de saltanat aleminde görev yapacaklar” gibi son derece yanlış bir görüşle ortaya çıkmaktadır. Oysa ortaya konan tüm bu mantıklar hem ilgili kişiler, hem de aynı düşünceyi savunan diğerleri açısından çok büyük bir utanç vesilesidir. Çünkü ortaya attıkları bu iddiaların tamamı Risale-i Nur’da yazılanlarla kesin olarak çelişmekte, Risalelerin ruhundan kopuk, Said Nursi Hazretleri’nin düşüncelerinden uzak, yanlış anlayışları içermektedir.

Sırf Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Mehdi (a.s.)’ın bu yüzyılda bir şahıs olarak geleceklerini kabullenmemek, onların gelip geçtiklerini söylemek, Mehdiyet konusunu bir itibar konusu gibi görmek ya da Bediüzzaman Said Nursi’ye karşı manevi bir koruma hissini ayakta tutmak için, -Said Nursi Hazretleri’ni tenzih ederiz- onu yalancı konumuna sokan, son derece açık olan ifadelerini, ancak şerh edilerek anlaşılabilecek karmaşık, anlaşılmaz, müteşabih izahlarla dolu ifadeler gibi gösteren bir zihniyet tehlikelidir.

SONUÇ: SAİD NURSİ HAZRETLERİ HZ. MEHDİ (A.S.)’A DERİN BİR SEVGİ VE SAYGIYLA BAĞLIDIR, ONUN ÖNCÜ BİR ASKERİ VE YARDIMCISIDIR

Bediüzzaman Said Nursi, Hz. Mehdi (a.s.)’a aşkla, derin bir sevgi ve sadakatle bağlı bir şahıs olmasına rağmen ve kendisi bizzat Risalelerinde Hz. Mehdi (a.s.)’ın hizmetkarı, öncü askeri, dümdarı olduğunu ifade ederek ona olan sevgisini, saygısını, hayranlığını çok açık bir şekilde ifade ederken, Said Nursi Hazretleri’ni -kendi iradesi dışında- sanki Mehdilik makamı için yarışan, haşa Hz. Mehdi (a.s.)’dan üstün olma iddiasında olan, Hz. Mehdi (a.s.)’ı kendinden haşa alt bir makamda gören bir kimse gibi göstermeye çalışmak son derece çirkindir.

Hz. Mehdi (a.s.) ahir zamanda Said Nursi Hazretleri’nin hazırladığı Risaleler ile tebliğ çalışmaları yapacak, Risale-i Nur’u kendine hazır bir program edinip onunla birinci vazifesini yerine getirecektir ki bu onun, Risale-i Nur’un ruhunu çok iyi kavramış olduğunu, Bediüzzaman’ı çok iyi anladığını, Risaleleri anlama ve anlatma gücünün çok yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum iki zat-ı muhteremin de birbirlerine derin bir sevgi ve saygı ile bağlı olduklarının açık bir ifadesidir.

Said Nursi Hazretleri ve Hz. Mehdi (a.s.) arasında böyle güçlü bir manevi bağ varken bazı Nur talebesi kardeşlerimizin Mehdiyet konusunu yanlış değerlendirmeleri ve Bediüzzaman’ın sözlerini bu düşüncelerine delil göstermeye çalışmaları son derece yanlıştır.

Hz. Mehdi (a.s.) tüm bu iddiaların tam aksine içinde yaşadığımız dönemde zuhur edecek ve siyaset, saltanat ve diyanet alanındaki üç vazifeyi bir arada yerine getircektir. Hz. Mehdi (a.s.) Said Nursi Hazretleri tarafından, “Ahir Zamanın Büyük Mehdisi”, “en büyük Müceddidi”, “en büyük Müçtehidi”, “Mehdi Al-i Resulü”, “en büyük Hakim”, “Mürşid” ve “Kutb-u Azam” olarak adlandırılması da bu nedenlerledir.

SAYIN ADNAN OKTAR’IN KONU İLE İLGİLİ ÖNEMLİ AÇIKLAMALARI

Hz. Mehdi (a.s.)’ın Gelmeyeceğini Söyleyen Nur Talebelerine Sorular

“Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri”, diyor bakın, şimdi bir Nur talebesi bunu nasıl anlar? “Ta ahir zamanda” demek ki Bediüzzaman, o zamanı ahir zaman olarak görmüyor. Yani ileriki devreyi ahir zaman olarak görüyor. Yani hicri bin dört yüzleri. “Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri”, şimdi Risale-i Nur’un asıl sahibi kim olabilir? Bunu açıklamaları lazım, hayır tevil de etseler ben kabul ediyorum ama hiç olmazsa açıklasınlar. Yani muhtemelen değişik, akıl almaz teviller yapacaklardır ama onu da kabul ediyoruz. Fakat açıklasınlar. “Asıl sahipleri yani Mehdi (a.s.) ve şakirtleri, Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir”, bu gelecek olan Mehdi  (a.s.) şahs-ı manevi olarak mı gelecek? Risale-i Nur Külliyatı mı gelmiş oluyor? Şahs-ı manevinin başka bir dalı var, bizim bilmediğimiz bir şey o mu gelmiş oluyor? Yani bir bildikleri mi var? Bunu mesela açıklamaları lazım. Bakın, “yani Mehdi (a.s.) ve şakirtleri”. Kim bu kişiler? “Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir”. “Ahir zamanda gelecek bunlar. Benden sonra gelecek” diyor. “Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde”. “Hayatın geniş dairesi”ni de açıklasınlar. Asıl sahipleri kim? Bununla ne kastediliyor? Bunu açıklasınlar. “Yani Mehdi (a.s.) ve şakirtleri Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir”. Demek ki mevcut bir daire var bu daireyi nasıl genişlettiriyor? Bunu açıklasınlar. “Ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.” Yani bunu da açıklasınlar. Bunda bir şey yok, korkup, dehşete kapılıp saklanacak ne var bunda? Risale-i Nur Külliyatını okumak, insanı dehşete kaptıracak bir konu mu? Bakın diyor ki; “kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem”, yani “Mehdi olduğumu iddia edemem”, “hiçbir cihette liyakatim yoktur, fakat”, diyor, “o ileride gelecek acayip şahsın”, “o ileride gelecek acayip şahsın”. Bu ileride gelme konusu nedir? Bu şahıs kim? “Bir hizmet karı”, kimin hizmetkarı olduğunu söylüyor Bediüzzaman? “Ona yer hazır edecek bir dümdarı”, “ona”, ona dediği kim bu kişi ve kime yer hazır ediyor Bediüzzaman? Değil mi? “Ve o büyük kumandanın”, bu kumandan kimdir, bunu söylemeleri lazım. “Pişdar (öncü) bir neferi, askeri olduğumu zannediyorum”. Yani bir tane, iki tane, on tane değil ki bu Risale-i Nur’da, o kadar çok ki bu açıklamalar. Bunları nasıl gizliyorlar, nasıl tevil edip kapatıyorlar, ben anlamıyorum, şaşırıyorum yani.” (Sayın Adnan Oktar’ın canlı olarak yayınlanan 22 Nisan 2010 Kahramanmaraş Aksu ve Kaçkar TV röportajından)

Nur Talebeleri Kardeşlerimizin Bediüzzaman Said Nursi’nin  Hz. Mehdi (a.s.) Hakkındaki Sözlerine Kanaat Getirmeleri Gerekir

“Bakın Bediüzzaman’a güvenirlerse, en başta Resulullah (s.a.v.)’e güvenirlerse ve onların hepsinin üzerinde Allah’a güvenirlerse, Allah “Hz. Mehdi (a.s.)’ı göndereceğim” diyor. Ve bu denilenler teselli olsun diye, hikaye olsun diye anlatılmadı. Allah’ın gerçekten gücü dahilinde ve gerçekten Hz. Mehdi (a.s.)’ı gönderdi Allah. “Ya çıkmazsa?” Kardeşim bakın velev ki  öyle düşünsen bile, “ya çıkarsa” niye demiyorsun o zaman? Elliye elli hiç olmazsa. Bakın “ya çıkmazsa” diyor ya, “ya çıkarsa” de, elliye elli ol. En zayıf imanda bile bu olur, yani en zayıf imanda. Mesela bazı insanlar, Allah’a iman etmeyenlerde bile yüzde elliye elli olur değil mi? “Olabilir de, olmayabilir de” diyor. En zayıf imandaysa dahi yüzde elliye elli ihtimal vermesi lazım, değil mi? Bakın Bediüzzaman diyor ki; “Benim görevim Hz. Mehdi (a.s.) ve talebelerine yer hazır etmek, zemin hazırlamak. Benim görevim bu” diyor. Bu çok büyük bir söz, yani çok önemli bir ifade. Yani “ben herhangi bir müceddidim, alimim” demiyor. “Benim görevim bu” diyor. “Kendimin” diyor. “Pişdar bir neferi, öncü bir askeri olduğumu zannediyorum” diyor  “Hz. Mehdi (a.s.)’ın” diyor, çok net. Bu sözlerine inansınlar da Said Nursi’nin, bir belki desinler. Belki, yüzde elli ihtimal ver. Bak yüzde yüz demiyorum. Yüzde elli ihtimal verip bir araştırsınlar bakalım. Ondan bile bereketlenirler. Üzerlerine bir bereketsizlik çöktü değil mi? Epey bir kesimin üzerine bereketsizlik çöktü. Bediüzzaman’ın sözünü dinlemediklerinden oldu bu. Peygamber (s.a.v.)’in sözünün dinlenmemesi, Bediüzzaman’ın sözünün dinlenmemesi. Yani biz böyle şüphe edelim, kuşku duyalım diye mi Peygamber (s.a.v.) bunları açıkladı? Bediüzzaman bu kadar kuşku duyalım diye mi açıkladı? Güvenmeleri gerekiyor.” (Sayın Adnan Oktar’ın canlı olarak yayınlanan 13 Mart 2010 tarihli www.HarunYahya.tv röportajından)

Bediüzzaman’ın Müjdelediği Hz. Mehdi (a.s.)’a Ait Görevler Henüz Yerine Getirilmedi

“ Siyaset de saltanat da İttihat-ı İslam’la oluyor, Müslümanların birleşmesiyle. Yani Türk İslam birliği oluşuyor. Müslümanlar paramparça olmuyor. Nur talebelerinin paramparça olmasını söylemedi Bediüzzaman. Müslümanların paramparça olup ezilmelerini söylemedi. Yani Mehdi (a.s.)’ın vazifesi Nur talebelerini parçalamak, İslam alemini parçalamak, Amerikan işgalleri değil. Yani değil mi? Afganistan’ın işgal edilmesi, Müslümanların perişan olması, küfrün yayılması Darwinizm’in, materyalizmin dünyaya hakim olması değil Mehdi (a.s.)’ın        görevi. Mehdi (a.s.)’ın görevi, bunları ortadan kaldırmaktır. Dolayısıyla yani bunlar halen devam ediyor, yani bu faaliyet devam ediyor. Bunu anlamazlıktan gelip “olup bitmiştir” demek çok acayip olur. “Hıristiyanlarla da iş birliği yapacak” diyor Mehdi (a.s.). Yani “ittifak edecek, yani dinsizliğe ateizme karşı bir ortak mücadele verecek” diyor. Bu da oluşmadı daha. Diyorlar ki işte “Bediüzzaman, Mehdi (a.s.)’dır”. Tamam “Bediüzzaman ben Mehdi (a.s.) değilim” demiyor ki. “Ben bir nevi Mehdi (a.s.)’ım” diyor. “Diyanet yönünden Mehdi (a.s.)’ım” diyor zaten. Yani “geçmiş Mehdiler de var” diyor. Yani onları da sayıyor. “Siyaset aleminde, diyanet aleminde saltanat aleminde çok Mehdiler geldi” diyor. “Ben de bunlardan birisiyim” diyor. “Ama büyük Mehdi (a.s.)’ın özelliği” diyor. “Diyanet, siyaset ve saltanat aleminde ayrı ayrı Mehdilerden oluşmaması” diyor. Yani “o hepsinin birlikte topluca yerine getirdiği için o görevi, o yüzden büyük Mehdi (a.s.)’dır” diyor. (Sayın Adnan Oktar’ın canlı olarak yayınlanan 1 Mayıs 2010 tarihli Kahramanmaraş Aksu TV röportajından)


2010-06-29 00:36:00

Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top