İslam baskı ve zorlamadan uzak, barış ve hoşgörü dinidir

 

İslamiyet’in temeli olan ve tüm Müslümanlara bir öğüt ve rehber olarak indirilmiş olan Kuran’da bildirilen ahlak; sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, fedakarlık, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanmaktadır. Dolayısıyla da İslam her türlü baskı, zorlama ve huzursuzluğun engelleyicisi ve tek çözümüdür. Ancak son zamanlarda kimi çevrelerdeki İslam ahlakını bilmemekten kaynaklanan yanlış düşünceler nedeniyle bu gerçek göz ardı edilmekte ve İslam ahlakı toplumun refahı için sözde bir tehdit gibi sunulmaya çalışılmaktadır. Oysa İslam ahlakına göre yaşayan bir toplumda;

*Baskı değil tam aksine huzur, hoşgörü, karşılıklı sevgi ve saygı hakim olur.

* Son derece kibar, ince düşünceli, alçak gönüllü, adaletli, güvenilir, uyumlu, etrafına huzur ve neşe veren bireyler yetişir.

*Farklı inançtan ya da düşünceden kişiler, devletin bütünlüğüne ve toplumun huzuruna bir tehdit oluşturmadığı sürece sahiplenilir. Bu kişilere karşı gerginlik oluşturulmaz. Farklı düşünceye ya da yaşam tarzına sahip kişileri kendinden ayrı görme, dışlama gibi cehaletten kaynaklanan gerilimli davranışlardan titizlikle kaçınılır.

Peki İslam ahlakının -tüm dünyadaki ön yargıların, karmaşanın ve ayrımcılığın çözümü olan- bu etkisi nasıl oluşur?

Geçmiş dönemlerde İslam ahlakının  bu olumlu etkisi toplumları nasıl aydınlatmıştır?

Barış ve Güvenliğin Kaynağı: İslam Ahlakı

 

Kuran Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği bir kitaptır. Allah Kuran'da insanlara güzel ahlakı emretmektedir. Bu ahlakın temelinde ise, sevgi, şefkat, hoşgörü, adalet ve merhamet gibi kavramlar yer alır. "İslam" kelimesi, Arapçada "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam dini, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Kuran ayetlerinde insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği tek hayat şekli olan İslam ahlakına çağrılmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

“Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”

Ayette Rabbimiz, insanların “güvenliği”nin ve aralarındaki “barış”ın Kuran ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir. Kuran ahlakına göre iman sahibi bir kimse, Müslüman olsun veya olmasın tüm diğer insanlara karşı iyi ve adaletli davranmakla, zayıfları ve masumları korumakla ve "yeryüzünde bozgunculuğu önlemekle" yükümlüdür. Bozgunculuk, yeryüzünde insanların güvenlik, barış ve huzurunu ortadan kaldıran her türlü durumdur. Hür bir iradeye, düşünce ve inanç özgürlüğüne sahip kişilere herhangi bir nedenden ötürü baskı yapmak da İslam ahlakına uygun olmayan ve toplum içinde bozgun çıkaracak bir davranıştır. Dolayısıyla, "...Allah, bozgunculuğu sevmez". (Bakara Suresi, 205) hükmünün bir gereği olarak Müslümanlar bu hatalı davranıştan titizlikle sakınırlar. Aksine Müslümanlar toplumun huzurunu

bozan kişileri ve faaliyetleri fikri bir mücadeleyle önlemekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla, “yeryüzündeki bozgunculuğu” ortadan kaldırmak ve tüm insanlara huzur ve barış dolu bir ortam sağlamakla sorumludurlar. Allah'tan korkan bir insanın devletine, milletine, insanlığa en küçük zarar dokunduracak bir harekete dahi vesile olmasının veya göz yummasının söz konusu olmadığı çok açıktır.

 

Hakkı Batıl, Batılı Hak Göstermek Deccal’in Oyunudur

Ahir zamanda insanları inkara sürükleyen, din ahlakından uzaklaştıran, insanlar arasında fitne ve kargaşa çıkmasını sağlayan her türlü ideoloji ve düşünce sistemi, hadislerde  yeryüzünde kötülüğü organize edecek kişi olarak bildirilen Deccal’i temsil etmektedir. Deccal kelimesinin sözlük anlamlarından biri de "hak ile batılı karıştıran, sözü süsleyip batılı hak gösteren"dir. Deccal'in doğruyu yanlış, yanlışı doğru; iyiyi kötü, kötüyü iyi gösterdiğine işaret eden hadislerden bazıları şu şekildedir:

“Sonra Deccal çıkacak, beraberinde bir ırmak ve bir ateş bulunacaktır. (Onu inkar edip) Ateşine düşenin sevabı vacip olacak, (ona iman edip) ırmağına düşenin ise günahı vacip olacaktır. 1

“Şüphesiz beraberinde bir cennet ve bir cehennem (diye isimlendirdiği iki ırmak) bulunması da onun fitnesidir. Aslında cehennemi bir cennet olup, cenneti de bir cehennemdir... 2

Hadislerde de belirtildiği gibi, Deccal'in insanlara iyi olarak tanıttıkları aslında onların kötülüklerine ve hatta felaketlerine neden olacak şeylerdir; onlara kötü gibi gösterdiği değerler ise aslında onların iyiliklerine ve menfaatlerinedir. Ne var ki insanların bazıları, olayları Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine göre değerlendirmedikleri için, Deccal'in kendilerini iyiliğe çağırdığını sanarak ona tabi olacak ve asıl tabi olmaları gerekenlerden yüz çevireceklerdir. Bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu ise, Deccal'in oluşturduğu zulüm ortamı sayesinde anlayacaklardır. Bu nedenledir ki, Peygamberimiz (sav) insanları uyarmış ve Deccal'in kötü olarak gösterdiği şeyin iyi olduğunu bilerek hareket edilmesi gerektiğini bildirmiştir:

“Deccal çıkar. Beraberinde su ve ateş vardır. İnsanların su olarak gördüğü yakıcı bir ateştir. İnsanların ateş olarak gördükleri de soğuk ve tatlı bir sudur. Sizden her kim bunu idrak ederse ateşi tercih etsin; kendini ateşe atsın. Aslında o tatlı ve güzel bir sudur.” 3

Elbette Deccal'in bu hilesini en fazla kullanacağı konulardan biri, kendince din ahlakını kötü, kötülüğün kaynağı olan Deccaliyet sistemini iyi göstermesi olacaktır. Kuran ahlakını yeterince bilmeyen ya da tam anlamıyla yaşamayan insanlar, farkında olmadan Deccal'in din aleyhinde yürüteceği bu propagandaların etkisi altında kalabilir, İslam ahlakı hakkında asılsız ve yanlış düşüncelere kapılabilirler.

Deccal’in dikkat çekici özelliklerden biri de böylesine çirkin bir tutum içerisindeyken dahi "iyilik yapmak amacında olduğu" yalanını söyleyebilmesidir. Hadislerde işaret edildiğine göre Deccal, yeryüzünde kötülüğü yaygınlaştırmayı hedeflemesine rağmen insanların iyiliğini istediğini öne sürecektir. Şüphesiz bu büyük bir yalandır. Samimi olarak iman edenlerin, Deccal'in din ahlakından uzak bir hayata, ahlaksızlığa ve kötülüğe olan bu çirkin davetine karşı verecekleri cevap ise açıktır. Ayette şöyle bildirilmiştir:

De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk." (Enam Suresi, 71)

Kaynak:
1 Ebu Davud, Fiten 4244, 2/497; İbni Ebi Şeybe, Musannef, Fiten: 5, 8/591
2 İbn-i Mace, 4075, 4076; Tırmizi, Fiten: 59, no. 2240, 4/510
3 Müslim; Büyük Fitne Mesih-i Deccal, Saim Güngör,  s. 13

 

İslam Ahlakında İnanç Özgürlüğü Esastır

 

İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne aykırıdır. Çünkü İslam'da samimi iman, “özgür irade” ve “vicdani bir kabul” ile mümkündür. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kuran'da bildirilen ahlaki vasıfların uygulanması için teşvik edebilirler. Kuran ahlakının, en güzel sözle anlatılması veya hatırlatılması, tüm iman edenlerin üzerine yükletilen bir sorumluluktur. Ancak iman edenler "... Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır..." (Nahl Suresi, 125) ayeti doğrultusunda din ahlakının güzelliklerini anlatır, fakat "Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir..." (Bakara Suresi, 272) ayetinin de bilincinde davranırlar. Asla zorlamada bulunmaz, insanlar üzerinde maddi ya da manevi baskı uygulamazlar. Ya da karşılığında dünyevi çıkarlar teklif ederek, kişiyi din ahlakını yaşamaya yönlendirmezler. Çünkü Yüce Allah’ın bildirdiği ibadetleri uygulayıp uygulamama, iman edip etmeme kararı kişinin kendisine aittir. Nitekim Allah Kuran'da iman edenlere şöyle buyurmuştur:

“Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver.” (Kaf Suresi, 45)

Ayrıca insanların ibadet yapmaya zorlandıkları bir toplum modeli, Allah Katında da makbul olmayabilir. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik ve kişinin kendi seçimiyle olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için görünüşte dindar olabilirler. Din ahlakı açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için din ahlakının yaşanmasıdır.

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.  Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır..." (Bakara Suresi, 256)

 

İslam’da Zorlama ve Baskı Yoktur

İslam, insanların düşünce ve yaşam özgürlüğünü sağlayan ve güvence altına alan bir dindir. Yüce Allah insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan hükümler indirmiştir. En önemlisi de her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabbimiz şiddet eylemlerini kesinlikle yasakladığı gibi, insanların üzerinde fikri olarak en ufak bir baskı kurulmasını dahi yasaklamıştır:

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara Suresi, 256)

"Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye Suresi, 21)

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Hayatından Hoşgörü Örnekleri

 

Müminler ancak hoşgörülü, barışçıl ve adil davrandıkları zaman Allah Katında bir hoşnutluk kazanacaklarını bilirler. Sevgili Peygamberimiz (sav) de yaşadığı dönem boyunca İslam ahlakının yayılması için çaba harcarken hiçbir ayrım yapmadan her insana eşit, hoşgörülü ve barışçıl bir tavır sergilemiştir.

Hz. Muhammed (sav)’e peygamberlik görevinin ilk verildiği dönemde Arabistan'da, özellikle de Mekke'nin toplumsal düzeninde, birçok sorunlar vardı. "Cahiliye dönemi" olarak adlandırılan İslamiyet’ten önceki bu zamanda, ırklar, dinler ve farklı düşünceden insanlar arasında çok şiddetli bir ayrım ve bu ayrımdan kaynaklanan huzursuzluklar, farklı dinlere mensup kavimler arasında hoşgörüsüz bir ortam, aşiret kavgaları, adaletsiz bir ekonomik düzen, yağmalamalar, zengin ve fakirler arasında çok büyük uçurumlar ve daha pek çok adaletsiz uygulamalar mevcuttu. Adalet sağlanamıyor, zayıf olanlar gücü ve parası olanlar tarafından olabildiğince eziliyor, insanlara ırkları, dinleri, dilleri ve yaşam tarzları yüzünden zulmediliyordu. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) böylesine cahil bir kavme doğruları anlatmak ve onları güzel ahlaka davet etmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed (sav)'in tebliği ve güzel ahlakı tüm Arap Yarımadası’nda çok büyük bir etki uyandırmış ve onun döneminde insanlar akın akın İslam’ı kabul etmişlerdir. Kuran'da bildirilen adil hükümler, güzel ahlak, hoşgörü ve barış, sosyal hayata bir düzen ve huzur getirmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri de Hz. Muhammed (sav)'in, Yüce Allah’ın "...insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor..." (Nisa Suresi, 58) ayeti gereği, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmaksızın adaleti korumasıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra da, çok farklı insan topluluklarıyla karşılaşmıştır. Böyle bir ortamda Hz. Muhammed (sav), toplumsal birliği ve barışı sağlamak amacıyla Medine'deki çeşitli dinlerin ve düşüncelerin mensuplarını  sosyal sözleşmelerle kaynaştırmış, yüzden fazla topluluk ile bazen mektupla bazen de bizzat kendisi konuşarak çeşitli anlaşmalar yapmış, onlarla uzlaşmaya varmıştır.1 T.W. Arnold, Peygamber Efendimiz (sav)’in kurduğu bu toplumsal birliğin önemini şu şekilde ifade etmektedir:

"Önceleri tek bir emire kesinlikle itaat etmemiş olan o Arabistan, birdenbire siyasi bir birlik haline geliverdi ve o mutlak amire kendisini teslim etti. Yüz kadar küçük sosyal gruptan meydana gelmiş olan ve sürekli olarak birbirleriyle karşılıklı düşmanlıklarda bulunan küçük-büyük nice kabilelerden Hz. Muhammed (sav) bir birlik meydana getirdi." 2

Peygamberimiz (sav)'in Allah'ın emirlerini eksiksizce uygulaması sonucunda ortaya çıkan bu güzel ahlak örnekleri, elçilerin sosyal hayata getirdikleri hoşgörülü, barışçı, huzurlu düzeni de tarif etmektedir. Kuran ahlakının eksiksizce yaşandığı bir ortamda ise aynı yukarıdaki örnekte gördüğümüz gibi kardeşçe ve huzur içerisinde bir yaşam sağlanacağı açıktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Farklı Fikir ve Kültürlere Gösterilen Saygı

 

Bir toplum içinde barışın ve huzurun sağlanması için atılacak en önemli adım, farklı inanç, düşünce ve kültürlere sahip kişilerin kimliklerini değiştirmeye çalışmadan onlara ve inançlarına saygı göstermektir. Tarihte mükemmel bir “birlikte yaşama sistemi” kurmuş olan Osmanlı İmparatorluğu bunun en güzel örneğidir.

Osmanlı dönemi; yönetimi altında yaşamış her inançtan, her fikirden insan için bir mutluluk devridir. Altı yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yaşamış olan her kültürden, dinden ve ırktan insan barış ve huzur içinde yaşamış, hiç kimse inancından ya da kimliğinden dolayı haksızlığa uğratılmamıştır. Çünkü Osmanlı için sadece Müslüman ve Türk olan halkın rahatı ve mutluluğu değil, kendisine tabi olan her dilden ve her dinden insanın rahatı ve mutluluğu aynı şekilde önemli olmuştur. İslam ahlakının bir gereği olarak Osmanlı padişahları, kendilerinden yardım isteyenlere, hangi fikirden ya da inançtan olduklarına bakmadan, iyi amaçlar için yardım etmiş  ve bunun Allah'a karşı olan sorumluluklarından biri olduğunun bilincinde davranmışlardır. Böylece Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey'den başlamak üzere Fatih Sultan Mehmet ve diğer padişahlar adil yönetimleri ile tüm insanlığa örnek olmuşlardır. Onların zamanlarında her dinden, her düşünceden insan birarada huzur içerisinde yaşamıştır. Toplum içerisinde ırk, dil ve etnik kimlikler nedeniyle bir ayrım olmamış, insanlar birbirleriyle kaynaşmış ve toplumun çeşitli kesimleri arasında sosyal adalet sağlanmıştır. Hatta Fatih Sultan Mehmet döneminde herhangi bir mücadeleye dahi girmeden kendi istekleriyle  Osmanlı’ya sığınan toplumlar olmuştur. Bu da insanların onun İslam ahlakından kaynaklanan adil yönetiminden ne derece hoşnut olduklarını göstermektedir.

Avrupalı tarihçi Richard Peters İslam ahlakını büyük bir ihlasla yaşayan Türklerin yüzyıllar boyunca ele geçirdikleri tüm ülkelerde nasıl bir adalet örneği temsil ettiklerini de şu sözleriyle dile getirmiştir:

"Türkler asırlar boyunca birçok millete hakim oldular, fakat onları asimile etmeye asla gayret etmediler. Onlara hürriyet verdiler ve din ve kültürlerinin yaşanmasına müsaade ettiler." 3

Tüm bu örnekler açıkça göstermektedir ki; Osmanlı sınırları içinde, aynı topraklar üzerinde her milletten, dinden ve kültürden insan, kavga ve bozgunculuk olmadan huzur içinde yaşamıştır. Osmanlı yöneticileri şayet toplumu oluşturan bu farklı gruplara karşı adaletli bir yönetime sahip olmasalardı, elbette böyle köklü imparatorluklar kuramaz ve bu insanları asırlar boyu birarada tutamazlardı. Ancak görmekteyiz ki, bu imparatorluk İslamiyet’in kendilerine kazandırdığı yüksek idealler ve hasletler neticesinde, son derece ileri bir kültür ve medeniyet seviyesine ulaşmıştır.

Sonuç: Müslümanların  Uzlaştırıcı ve Hoşgörülü  Ahlakı Toplumu Bütünleştirir

 

Yazı boyunca verilen örnekler göstermektedir ki Müslümanlar birlikte yaşadıkları, farklı din ve kültürlere sahip topluluklara adil, hoşgörülü ve barışçıl davranmakla yükümlüdürler. Dolayısıyla bir süredir gündeme gelen yanlış bir izlenimin aksine Kuran'da emredilen güzel ahlakla ye tişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle üstün ahlaklı insanların oluşturdukları toplumlarda ise, Allah’ın izniyle son derece gelişmiş bir medeniyetin, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereketin hakim olacağı açık bir gerçektir.

Bazı kişiler bu gerçekleri bilmedikleri ya da yanlış bilgilendirildikleri için İslam ahlakı hakkında bugüne kadar yanlış zanlarda bulunmuş olabilirler. Fakat İslam ahlakının modernleşmeye, inanç özgürlüğüne, düşünce hürriyetine, devlete ve millete zarar vermediği sürece her türlü fikirden insana sevgi ve saygı ile yaklaşmaya vesile olduğunu öğrendikleri ve tecrübe ettikleri zaman Allah’ın izniyle bu tutum ve düşünceleri tamamen ortadan kalkacaktır. Sonsuz merhamet ve kudret sahibi Rabbimiz bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

“De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur."” (İsra Suresi, 81)

Kaynaklar:
1 Hamidullah, Muhammed, İslam Müesseselerine Giriş, Çev. 1. S. Sırma, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1981, s. 330; Yrd. Doç. Dr. Orhan Atalay, Doğu-Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999, s. 87
2 Arnold, T. W, İntişar-ı İslam Tarihi (The Preaching of Islam), Çev. Halil Hamit, Ankara, 1971, s. 68-69
3 Toktamış Ateş, Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı (Kuruluş Dönemi), Say Kitap Pazarlama, s. 116; Richard Peters, "Geshichte der Türken", s. 8

 

"Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." 
(Gaşiye Suresi, 21)
2007-12-01 21:14:04
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top