< <
5 / total: 7

Doğadaki Mekanik Uzmanları

Canlıların vücutlarında birçok mekanik tasarım mevcuttur. Bu bölümde gözle görülmeyecek kadar küçük olan hücreleri hareket ettiren tüycüklerin detaylı yapısı, narin canlılar olmalarına rağmen güvelerin öldürücü soğuklarda yaşamalarını sağlayan özel sistemler, Gecko kertenkelesinin ayaklarındaki düz duvara tırmanmasını sağlayan kuvvet gibi canlılardaki mekaniğin konusuna giren bazı özellikler incelenecektir.

Mikro boyuttaki bir tüycüğün ancak birbirine bağlandığında çalışan içiçe geçmiş parçalarının ya da kış güvelerindeki çok aşamalı tasarımın incelenmesindeki amaç tesadüflerin böyle kusursuz yapılar ortaya çıkarmasının mümkün olamayacağını bir kere daha gözler önüne sermektir.

Canlıların yaşadıkları ortama uyumlu yapıları ve sergiledikleri akılcı davranışlar, Allah'ın ihtişamlı sanatını bize gösterir. Allah her türlü yaratmayı bilendir.

Kiş Güvelerindeki Isıtma Sistemi

Orta Asya, Sibirya, Kuzey Avrupa gibi bölgelerde kış koşulları oldukça ağırdır. Yiyecek kıtlığı ve soğuk hava birçok canlının ölmesine neden olur. Ancak bazı canlılar bölgedeki çetin hava koşullarına rağmen yaşamlarını sürdürmeyi başarırlar. Bu canlılar içinde en şaşırtıcı olanı kuşkusuz ki güvelerdir.

Son derece narin canlılar olan güveler bu zor işi nasıl başarırlar? Sorunun cevabı bizi bu canlıların bedenlerindeki mükemmel ısıtma sistemini incelemeye yöneltecektir.

Dayanıklı Kış Güveleri

Güve türlerinin pek çoğu kışın ölür. Buna karşın sert kış aylarında bile yaşamını sürdüren bazı türler vardır.

Örneğin kukumav güveleri (Noctuidae) ailesinin Cuculiinae alt grubu içinde yer alan 50 kadar güve türü, kış şartlarında yaşayabilen türlerdir. Bu nedenle Cuculiinae güveleri "kış güveleri" olarak da adlandırılırlar.

Kış güveleri hemcinslerinin tam tersi bir yaşamsal döngüye sahiptir. Bu canlıların tırtılları ilkbahar başlarında ağaçların tomurcuklarını yiyerek beslenir, yaz boyunca da hareketsiz kalırlar. Sonbaharın sonunda ya da kış aylarında yetişkin hale gelirler. Soğuk kış günlerinde beslenir, çiftleşir, doğacak yeni nesil için yumurtalarını bırakırlar.

Kış güvelerinin bu ilginç yaşam döngülerini inceleyen bilim adamları hem şaşırtıcı hem de düşündürücü sonuçlarla karşılaşmışlardır.

Öncelikle bu canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için uçmaları gerekmektedir. Ancak uçabilmeleri için kanatlarının bulunduğu göğüs bölgelerindeki sıcaklığın 30oC olması gerekmektedir. Oysa güvelerin yaşadıkları yerde ısı genellikle 0oC hatta bunun da altındadır.

Bilim adamları bunun üzerine "kış güvelerinin soğuğa rağmen yaşamlarını nasıl sürdürebildikleri" sorusunun cevabını aramaya başlamışlardır. Bu canlılar hareketsiz kaldıklarında nasıl olup da donmuyorlar? Soğuğa rağmen uçabilmeyi, beslenmeyi, üremeyi nasıl başarıyorlar?

İşte bütün bunları araştıran bilim adamları kış güvelerinin mühendislik harikası bir ısınma sistemine sahip olduklarını keşfetmişlerdir. Son derece hassas bir planlama ve üstün bir tasarım ürünü olan bu sistem, birbirini tamamlayan kompleks aşamaların biraraya gelmesiyle oluşmaktadır.

1. Aşama: Titreşen Kanatlarla Isınma

Kış güvelerinin vücutlarındaki ana kaslar kanatlarına bağlıdır. Uçuş öncesinde güveler bu kaslarını hiç durmadan kasarak kanatlarını titretirler. Bu işlem böceğin göğüs bölgesinin ısısının yükselmeye başlamasını sağlar. Güvenin göğüs bölgesinin sıcaklığı bu titretme tekniği ile 0°C'den 30°C'ye hatta daha yüksek seviyelere kadar çıkabilmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kas titretme hareketi sinir sistemine bağlı olarak gerçekleşir. Bu da güvelerin sinir sisteminin oldukça düşük sıcaklıklarda dahi harekete geçebilecek kadar üstün özelliklere sahip olması demektir. Güvelerin başardıkları işin önemini daha iyi anlamak için karlı ve soğuk günlerde araba motorlarını çalıştırmakta nasıl güçlük çekildiğini düşünmek yeterli olacaktır.

Kış güveleri hava sıcaklığının 0°C'ye yaklaştığını saptadıkları anda titremeye başlar. Bazı durumlarda -2°C gibi daha düşük bir sıcaklıkta titremeyi başlattıkları da olur. Yarım saatten fazla süren bir kanat hareketi sonunda uçuş için gerekli ısıya ulaşılır.38

Bilim adamları ilk anda güvelerin bu başarısının metabolizmalarından kaynaklandığını düşünmüşler ve bu konuda araştırmalar yapmışlardır. Bu amaçla kış güvesinin dinlenme, titreme ve uçuş sırasındaki metabolizma hızlarını ölçmüşlerdir. Ancak elde edilen veriler benzer ağırlığa sahip birçok güve türünde ölçülenlerle aşağı yukarı aynı çıkmıştır. Böylece güvelerin ısınmalarının metabolizma hızlarıyla ilgili olmadığı anlaşılmıştır. Bu durum önemli bir konuyu ortaya çıkarmıştır: Kış güvelerinde sadece bu türe özgü bir ısınma sistemi bulunmaktadır.

2. Aşama: Koruyucu Bir Sığınak Bulunuyor

Kış güveleri üzerinde yapılan araştırmaların çıkış noktasını güvenin bulunduğu ortamdaki nem ve ısı oluşturmuştur. Çünkü kış güvelerinde donma süreci vücutta oluşan buz kristalleri ile başlar. Kuru ortamlarda ise güvelerin donma ısısı oldukça aşağılara iner. Dolayısıyla güvelerin kendilerini buzdan ve ani sıcaklık düşüşlerinden koruyacak bir sığınağa ihtiyaçları vardır. Güveler bu sığınağı nasıl bulurlar?

Dışarıda hava sıcaklığı -30°C civarındayken yeri örten yaprak tabakasının altındaki sıcaklık -2°C'nin altına düşmez. Kış güveleri de ısı -2 °C'nin altına inmeye başladığında, hava sıcaklığı yaşamalarına imkan tanıyacak dereceye ulaşana kadar yorgan görevi yapan yaprakların altına gizlenirler. Bundan sonra güvelerin yaşaması için vücutlarındaki diğer sistemler devreye girecektir.

Kış güveleri soğuk havalarda kanatlarını titreştirerek ısınırlar. Bunun için kanat kaslarını aynı anda kasarlar. Sağdaki resimler,  uçuşa geçmeden önce kanatlarını titreştirmeye başlayan  bir güvenin üzerindeki ısı dağılımını gösteriyor. 1 ve 2 üstten, 3 ve 4 de yandan çekilmiş kızılaltı fotoğrafları temsil ediyor.

3. Aşama: Kış Güvelerindeki Doğal Antifriz Mekanizması

Çoğumuz arabalarda suyun donmaması için kullandığımız antifrizleri biliriz. Ancak pek az kimse bazı canlıların vücutlarında da antifriz benzeri kimyasalların bulunduğundan haberdardır.

Bazı canlılar vücutlarındaki alkol kökenli doğal antifrizler sayesinde dondurucu kış soğuğundan korunurlar. Ne var ki doğal antifrizin bazı olumsuz yan etkileri vardır. Bu maddelerin en önemli özelliği zehirleyici olmaları ve uyuşukluk vermeleridir.

Bu nedenle doğal antifrizler canlıların bedenlerinde gerçekleşen bir dizi biyokimyasal işlem sonunda daha az zehirleyici kimyasallara çevrilerek kullanılırlar. Ancak bu çok yavaş ilerleyen bir süreçtir. Özellikle hayvanın vücut sıcaklığı düşükse antifrizin yol açtığı uyuşukluğun atlatılması daha da uzun zaman alır.

Kış güveleri de antifriz mekanizmasına sahip canlılardandır, ancak diğer canlılara oranla daha az miktarda antifriz kullanmaktadırlar.

Özel Ayarlanmış Antifriz Miktarı

Güvelerdeki hassas antifriz dengesinin nedeni şudur: Hava uçuş için gerekli ısıya ulaşır ulaşmaz kış güvesinin hemen harekete geçmesi gerekmektedir. Halbuki antifrize bulanmış bir canlının tümüyle etkin hale gelebilmesi için oldukça uzun bir süre beklemesi gereklidir. İşte bu nedenle güvelerdeki antifriz miktarı diğer canlılara oranla daha azdır.

Bu miktar öyle bir oranda ayarlanmıştır ki ısı tehlikeli bir düzeye düştüğünde güveye daha sıcak bir yer bulacak kadar zaman kazandırır. Notre Dame Üniversitesi'nden John G. Duman, yaptığı denemelerde, buzsuz bir ortamda çok yavaş soğutulan güvelerde, donma sınırının -22°C 'ye kadar düştüğünü tespit etmiştir.39

Güvelerdeki bu mükemmel sistem nasıl ortaya çıkmıştır? Antifrizin formülünü belirleyen kimdir? Antifrizin miktarı nasıl ayarlanmaktadır? Nasıl olup da istisnasız bütün kış güvelerinde diğer canlılardan daha az miktarda antifriz bulunmaktadır?

Güvenin kompleks bir kimyasal olan doğal antifrizin formülünü bilmesi ve onu tam gerektiği miktarda kendi bedeninde üretmesi mümkün olamaz. Kimyasalı elde etmek, antifrizin zehir etkisini ortadan kaldırmak ve daha birçok aşama için ayrı ayrı mühendislik bilgilerine ihtiyaç vardır.

Kış güvesi bir kimya mühendisi değildir, ancak bütün bunları rahatlıkla yapar. Üstelik her seferinde, her soğuk havada bu mekanizmaları devreye sokar. Bunu yaparken herhangi bir yardım almaz. Herhangi bir kitap okumaz, deney yapmaz. Güve, sadece bunları bilir ve uygular. Peki güve bu bilgilere nasıl sahip olmuştur?

Güvenin mühendislik bilgilerine kendiliğinden sahip olduğu gibi bir iddia elbette ki akıl dışı olacaktır. Bir insan kendiliğinden, durup dururken kimya mühendisi olamaz. Bir güve için ise bu kesin olarak mümkün değildir.

Böyle kompleks bir sistemin evrimcilerin ileri sürdükleri gibi aşama aşama, tesadüflerin etkisiyle ortaya çıkmış olması da imkansızdır. Bunun pek çok nedeni vardır. Tek bir tanesi üzerinde düşünmek bile bu iddianın ne derece mantıksız olduğunun anlaşılması için yeterli olacaktır.

Öncelikle doğal antifrizin formülünde yapılacak bir hata güve için ölüm demektir. Güvelerin kullandıkları antifrizlerin belli bir formülü, ayrıca, vücutta bulunması gereken belli bir miktarı vardır. Dolayısıyla anti frizin üretiminde de özel bir kontrol gerekmektedir. Güvelerin vücudunda diğer canlılardaki kadar bu maddeden bulunsa, bu miktar güveler için öldürücü olacaktır. Şuursuz tesadüflerin ise, değil özel bir işleve sahip bir molekülün formülünü bilip bunu üretmeleri, bu formülü gerçekleştiren moleküllerden tek bir tanesini dahi oluşturmaları mümkün değildir. Dahası bu kör tesadüflerin, mevcut bir molekülün canlının tam ihtiyacı oranında, ne eksik ne fazla üretilmesini ayarlamaları ihtimal dışıdır.

Güvenin ilk soğuk hava ile karşılaştığında bu maddenin tesadüfen oluşmasını bekleme durumu yoktur. -200 °C'ye varan soğuklar bu narin canlıların çok kısa bir sürede ölmesine ve bu türün yok olmasına neden olacaktır.

Dolayısıyla, ilk ortaya çıkan güvede de bugün yaşayan güvelerdeki özelliklerin tam olarak var olması zorunludur. Bütün bunlar güvelerdeki tasarımı şuursuz tesadüflerin değil, kusursuz bir yaratılış ile Allah'ın var ettiğini açıkça göstermektedir. Allah Kuran'da şöyle buyurur:

Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi, 3)

4. Aşama: Enerji Kullanımının Dengelenmesi

Soğukta zorlanan kış güvelerinin bulundukları ortamda mümkün olan en sıcak yere sığındıkları düşünülebilir. Fakat bu yanlış bir varsayım olacaktır. Çünkü güveler saklanacakları yerleri seçerken de son derece bilinçli bir şekilde hareket ederler. Nitekim yapılan araştırmalarda bu canlıların fazlasıyla kuytu ve sıcak saklanma yerlerinden kaçındıkları görülmüştür. Bunun nedeni enerji kullanımlarını dengeleyebilmektir.

Kış güvesinin dinlenme anında kullandığı enerji miktarı vücut sıcaklığı ile doğrudan bağlantılıdır. Vücut ısısı ne denli düşükse, güvenin kullandığı enerji miktarı da o denli az olur. Bu nedenle güveler en az enerji harcayacak kadar soğuk, ama aynı zamanda yaşamalarını sağlayacak kadar da sıcak ortamları tercih ederler. Böylelikle vücutlarındaki enerji kaynaklarını en dengeli biçimde kullanmış olurlar.

Dinlenme halindeki kış güvelerinde yapılan enerji metabolizması ölçümleri güvelerdeki bu enerji dengesini açıkça ortaya koymaktadır:

Örneğin 6 gram bitki özsuyu şekeri ile doyurulan bir kış güvesi, -3°C'lik hava sıcaklığında 193 gün boyunca dinlenme halinde kalabilmiştir. Sıcaklık üç derece yükseltildiğinde, yani 0°C olduğunda bu yakıt yalnızca 24 gün dayanmaktadır. 10°C'de ise enerji rezervleri yalnızca 11 gün yeterli olmaktadır.40

Görüldüğü gibi güvelerin yaptıkları tercih yine son derece isabetli ve akılcıdır. Bu, akılda tutulması gereken önemli bir noktadır.

5. Aşama: Kış Güvelerine Özel Isı Yalıtım Sistemi

Bilindiği gibi sıcak olan ortamdan soğuk olana doğru sürekli bir ısı transferi söz konusudur. Bu nedenle kış güvesinin vücut ısısını yükseltmesi, uçuş için tek başına yeterli değildir. Çünkü böceğin yüksek vücut sıcaklığıyla, dışarıdaki düşük hava sıcaklığı arasındaki fark, ısı kaybının hızlanmasına yol açacaktır. Dolayısıyla kış güvesinin uçabilmesi, dahası yaşayabilmesi için ürettiği ısıyı koruyabileceği bir yönteme de ihtiyacı vardır. Güvenin bu ihtiyacı da yine vücudundaki mükemmel tasarım ile çözülmüştür. 

Kış Güvesi Isıyı Yalıtabilir mi?

Soğumaya karşı en etkin metod yalıtımdır. Özellikle soğuk iklimlerde binalardaki ısı yalıtımı büyük önem taşır. Binalar dış cephelerinde, camlarında ve çatılarında ısı kaybını en az düzeye indirecek teknolojiler kullanılarak inşa edilir. Benzer şekilde, kış güvelerinde de ısı kaybını azaltan bir yalıtım tertibatı vardır. Bu mükemmel sistem güvelerin gövdelerini kaplayan yoğun  pulumsu bir tabakadır.

Vermont Üniversitesi'nden zooloji profesörü Bernd Heinrich yaptığı deneyler sonucunda, pulumsu örtüsü olmayan güvelerin, olanlara oranla daha hızlı soğuduğunu tespit etmiştir. Prof. Heinrich, bu örtünün ısıyı ne derece tutabildiğini saptamak için de bir deney yapmıştır. Deneyde koruyucu örtü ile kaplı olan ve bu örtüsü dökülmüş olan güveleri, bir rüzgar tünelinde çeşitli rüzgar hızlarına tabi tutmuştur. Bu şekilde güvelerin vücutlarının soğuma hızlarını ölçmüştür. Sonuçta saniyede 7 metrelik bir hava hızında –ki bu kabaca güvenin uçuş sırasındaki hızına eşittir- koruyucu tabakası olmayan güvelerin diğerlerinden 2 kat hızlı bir şekilde soğuduklarını görmüştür.41

Sonuç olarak bu tabaka güveler için önemli bir donanımdır; fakat yine de gereksinimlerini karşılamak için tam olarak yeterli değildir. Zira kış güveleri nem bulunan ortamlarda ancak -2°C'ye kadar yaşayabilmektedirler. Bu, onların standart donma noktasıdır. Ancak daha önce de belirtildiği gibi yaşadıkları bölgede ısı -20°C ve daha altına da düşebilmektedir. Böylesine bir soğukta pulumsu tabakanın koruyucu fonksiyonu elbette yeterli olmamaktadır. Bu durumda güvenin yeni bir sisteme daha ihtiyacı vardır.

Bu bilgilerden yola çıkan bilim adamları kış güvelerinin ısınma sistemlerini daha da detaylı olarak araştırmaya başlamışlardır.

Prof. Bernd Heinrich

Kış güvesinin işitme organı, hava odacıklarının içindedir. Bu odacıklar mükemmel ısı yalıtıcıları olarak işlev görürler. Bu özellikleri nedeniyle odacıkları çift camlı bir pencereye benzetmek mümkündür.

(Yukarda)  Dış ortamla iç ortam arasındaki ısı akışını bu odacıklar engeller; böylece sıcak olan göğüs kısmı ile soğuk olan kuyruk kısmı arasında bir nevi set oluştururlar.

Isı Sistemindeki Kusursuz Tasarıma Bir Delil Daha

Uçuş sırasında hava sıcaklığının sıfırın altında olduğu düşünülürse, kış güvesinin aşması gereken bir problem daha bulunmaktadır. Güve, göğüs bölgesinin sıcaklığını korumak için kanatlarını titreştirecektir. Ancak açığa çıkan ısı bir yandan kaybolacağı için güve bir türlü gereken sıcaklığa ulaşamayacaktır. Bu durumda güve titreşme için bütün enerjisini tüketecek, sonunda da ölecektir. Ancak olması muhtemel bu durumun aksine kış güvesi yaşamını sürdürür; çünkü vücudundaki sistemler her problemin üstesinden gelecek mükemmellikte bir tasarıma sahiptir.

Isının göğüs dışındaki daha soğuk vücut bölgelerine yayılmasını önleyen bu sistem, güvenin göğüs sıcaklığını korumada, ideal bir yalıtım aracı gibi görev yapmaktadır.

Massachusetts, ABD Silahlı Kuvvetleri Çevresel Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli George R. Silver konuyla ilgili bir dizi çalışma yapmıştır.

Silver, kızılaltı kameralarla bu böceklerin çeşitli fotoğraflarını çekmiş ve yaydıkları ısı miktarlarını gözlemlemiştir. Resimler ısınma, uçuş ve uçuş-sonrası soğuma sırasında kış güvelerinin bacaklarının, kanatlarının ve karın bölgelerinin çok az ısındığını ya da hiç ısınmadığını göstermiştir.

George Silver'ın araştırmaları kış güvelerindeki bir başka yaratılış mucizesini gün ışığına çıkarmıştır: Güvelerdeki bu mekanizma, baş ve karın bölgesine ısı akışını geciktiren, aynı zamanda bacaklarla kanatlar gibi uç bölgelere ısı transferini tümüyle engelleyen bir yalıtım sistemidir. Isının göğüs dışındaki daha soğuk vücut bölgelerine yayılmasını önleyen bu tasarım sayesinde güve, kendisi için hayati önemi olan göğüs sıcaklığını muhafaza etmektedir.

Ancak burada önemli bir soru akla gelecektir. Titreşme sonucunda uçuşa geçen bir kış güvesinin karın sıcaklığı ortalama 2°C'lik bir artış gösterir; aynı zamanda göğüs sıcaklığındaki artış ise 35°C'yi bulur.

Peki bu yalıtım sistemi, birbirinden bir ya da iki milimetre uzaklıktaki karın ve göğüs bölgeleri arasındaki 30°C'yi aşan bu sıcaklık farkını nasıl koruyabilmektedir?

Bu sorunun yanıtı da güvenin dolaşım sistemindeki hayranlık uyandıran başka bir tasarımda gizlidir.

Kış Güvelerinin Farklı Vücut Yapıları

Kan, tüm güvelerde tek bir damarda, karından göğüse, buradan da başa doğru akar ve bu sırada ısınır. Dönüşte ise doku içinden süzülür. Bununla birlikte kış güvesinin anatomileri diğerlerinden, örneğin yaz güvelerinden farklıdır. Kış güvesinin soğuk havalarda yaşamasını sağlayan da işte bu tasarım farklılığıdır.

Kış güvesinin kuyruğu boyunca ilerleyen damar, dolaşım sisteminin kalp ve aort kısmını oluşturur. Kuyruğun üst tarafında uzanan bu bölüm, karın bölgesine yaklaşınca 90 derece bükülerek aşağı doğru yönelir. Daha sonra göğüs ile karnın birleştiği yerin altından bu bölgeye giriş yapar. Dolaşım sisteminin buraya kadar olan bölümünde akan kan soğuktur.

Damar karın bölgesine girdiğinde, buradaki kasların kasılmaları kanın ısınmasını sağlar. Artık karından gelen ve göğüse doğru uzanan damarın içindeki kan ısınmıştır. Karın ile göğsün birleştiği tarafta damar yaklaşık olarak V biçimindedir. Bu V'nin sol kolundaki kan soğuk, sağ kolundaki kan ise sıcaktır.

Normal şartlar altında, yukarı çıkan sağ koldaki sıcak kanın ısısının soğuk kanın dolaştığı kuyruk kısmına geçmesi gerekir. Ancak kış güvesi, işitme organı sayesinde ölümüne neden olacak böyle bir durumu asla yaşamaz.

Güvenin işitme organı, damarın V biçimini aldığı kıvrımın tam ortasında yer alır. Bu organ ısı sistemindeki üstün tasarım örneklerinden biridir.

Hayvanın işitme organı, hava odacıklarının içindedir. Bu odacıklar mükemmel ısı yalıtıcıları olarak işlev görürler. Bu özellikleri nedeniyle odacıkları çift camlı bir pencereye benzetmek mümkündür. Dış ortamla iç ortam arasındaki ısı akışını bu odacıklar engeller; böylece sıcak olan göğüs kısmı ile soğuk olan kuyruk kısmı arasında bir nevi set oluştururlar.

Sonuçta kuyruk kısmı, karın bölgesinin ısısını alamaz. Ayrıca kulaktaki hava odacıklarının yanında, sistem ek yalıtım sağlayan hava kesecikleriyle de desteklenmiştir.

Buraya kadar anlattıklarımız güvelerdeki ısıtma sisteminin sadece bir bölümüdür. Ancak bu özellikler bile evrim teorisinin "tesadüf" açıklamalarına çok açık bir darbe indirmektedir. Kusursuz bir mühendislik ile çok detaylı olarak tasarlanmış olan bu sistem son derece komplekstir. Aşama aşama işleyen bu sistemin oluşumu rastgele mutasyonlarla, kendiliğinden oluşum gibi hayali iddialarla açıklanamaz. Bu sistemin çalışması için eksiksiz olarak bütün detaylarıyla birlikte var olması gerekmektedir.

Güvenin işitme organının tam yerinde olması ve bir set oluşturması gerekmektedir ki güvelerdeki ısı yalıtımı tam olarak sağlansın ve gerekli bölgeler ısınsın. Antifriz tam gereken miktarda ve özelliklerde olmalıdır ki güve harekete geçecek vakti kazansın. Güvelerin sinir sistemleri ve kasları aynı anda hareket etmelidir ki güveler titreşen kanatlarıyla ısınabilsinler.

Bütün bunlar rastlantılarla açıklanması kesinlikle mümkün olmayan sistemlerdir. Güvelerdeki bu tasarımlar, Allah'ın canlıları ne denli kusursuz bir yaratılışla yarattığını gösteren sayısız delilden yalnızca bir tanesidir.

Bu delilleri gören insan düşünmeli ve Allah'tan başka İlah olmadığına bir kere daha kanaat getirerek yaşamını Allah'ı hoşnut edecek şekilde sürdürmelidir. Allah'ın gücünün sınırsızlığı ve şanının yüceliği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)

Güvedeki "Karşıt Akışlı Isı Değiştiricileri"

Kış güvelerindeki dolaşım sistemini incelemeye devam ettiğimizde daha başka şaşırtıcı yapılar karşımıza çıkar. Bu böceklerde kuyruk ucundan başlayan ve hava keseciğinin hemen altına kadar uzanan damar bölümünde akan kan soğuktur. Damarın hava keseciğinin hemen altında bulunan kısmı V'nin alt ucunu oluşturur. Damar burada özel bir dokunun içinden geçer. Bu dokuda da damardaki gibi bir kan akışı mevcuttur. Ancak damardaki kan soğuk iken, dokudaki kan göğüs kısmından gelen sıcak kandır.

Bu durumda teorik olarak sıcak kandan, soğuk kana doğru ikinci bir ısı transferinin olması beklenebilir. Böyle bir ısı transferinde ise göğüsteki ısı, dolaşım sistemi yoluyla kuyruk kısmına yayılacak ve güve ne kadar titreşirse titreşsin asla uçuş için gerekli ısıya ulaşamayacaktır. Ayrıca hava keseciklerinin ısı yalıtma özelliği de hiçbir işe yaramayacaktır.

Ancak bütün bu olumsuzlukların hiçbiri gerçekleşmez. Çünkü kış güvelerinin yaşamı için gerekli ısı ihtiyaçlarının tümü biyolojik bir mühendislik harikası ile düzenlenmiştir. İşte bu düzenlemeyi sağlayan sisteme "karşıt akışlı ısı değiştiricisi" adı verilir.

Karşıt-akışlı bir ısı değiştiricisinde, birbirine bitişik olan farklı kanallardaki iki sıvı (veya gaz) birbirlerine karşıt yönlerde akarlar. Bir kanaldaki akışkan diğer kanaldakinden daha sıcaksa, ısı, sıcak akışkandan soğuk olana geçer.

Güvede de iki tane ısı değiştiricisi bulunur. Bunlardan ilki "karınsal ısı değiştiricisi"dir. Bu ısı değiştiricisi adından da anlaşılacağı üzere karında, hava keseciğinin hemen altında yer alır. Karınsal ısı değiştiricisinde, damardaki soğuk kan ile dokudaki sıcak kan birbirlerine zıt yönlerde akar.

Soğuk kan karından göğüse doğru akarken, aynı ortamda sıcak kan göğüsten karın bölgesine doğru akar. Bu akış yönü, ısının dokudan damara, oradan da göğüse geçmesine neden olur. Böylece göğüsten salınan ısı, göğüse giren soğuk kana yüklenir. Bu sayede göğüsteki ısının karna geçmesi kesin bir şekilde engellenmiş olur.

Karından çıkan kan damarı ise göğüs bölümüne girer. Burada "göğüs ısı değiştiricisi" adını alan ikinci bir ısı değiştiricisi bulunur. Damar, karnın altından göğüse girer. Hemen sonra göğsün üst tarafına yani sırta doğru tırmanır. Burada keskin bir U dönüşü yaparak yeniden göğsün altına doğru döner. Damarın buradaki şekli, kolları birbirine bitişik "n" harfine benzetilebilir. Damardaki bu kıvrımın olduğu kısım göğüs ısı değiştiricisini oluşturur. Damarın kıvrımını oluşturan kolları birbirine çok yakın olduğundan, iki kol arasındaki ısı farkı minimuma indirilmiştir. Böylelikle kış güvesinin göğüs kısmındaki ısı mükemmel bir biçimde sabitlenmiş olur.

A. Cuculiinid KIş Güvesi
B. Sfenks Güvesi
C. Karin

D. Göğüs
1. Kalp
2. Kulak

3. Göğüs isi Değiştirici (Aort)
4. Hava Kesecikleri
5. Karinsal Isı Değiştirici

6. Aort
7. Soğutma Halkasi

Bir kış güvesi (üstteki resim) ile yaz güvesi (alttaki resim) birbirinden farklıdır. Kış güvesinin yaratılışındaki farklılıklar çok soğuk havalarda bile yaşamasına imkan tanır. Kış güvesinin hava kesecikleri göğüs bölgesini yalıtır ve ısıyı bu bölgede muhafaza eder. Ayrıca böceğin dolaşım sistemi de göğüs ısısını koruyacak bir tasarıma sahiptir. Resimlerdeki siyah oklar kan dolaşımının yönünü göstermektedir. Bütün güvelerde kan, tek bir damar ile karından göğüse oradan da baş kısmına akar. Dönüşte ise, kan doku içinden süzülür. Kış güvesinin dolaşım sistemi karşıt-akışlı bir karın ve bir göğüs ısı değiştiricisi içerir. Karınsal ısı değiştiricisinde kalp ve aort arasında akan kan soğuktur (soğuk kan mavi ile gösterilmiştir). Bitişik dokuda ters yönde akan kan ise daha sıcaktır (sıcak kan kırmızı ile gösterilmiştir). Böylece ısı dokudan damara, oradan da göğüse geçer (kırmızı oklar). Göğüsteki ısı değiştiricisi aorttur.  

Kış Güvelerindeki Damar Sistemi

Göğüs ısı değiştiricisinin önemini anlamak için, kış güvesindeki damar sistemini, sıcak ortamlarda yaşayan sfenks güvelerindeki ile kıyaslamak yerinde olacaktır.

Sfenks güveleri kış güvelerine nazaran oldukça büyük gövdelidir ve özellikle tropikal bölgelerde yaşarlar. Bu böceklerde göğüs ısı değiştiricisi yerine "soğutma halkası" adı verilen bir sistem vardır. Sfenks güvesinde, n'ye benzeyen damar kıvrımı yerine R'ye benzeyen bir kıvrım bulunur. Yan sayfadaki şekilden de anlaşılacağı gibi sfenks güvesindeki damar kıvrımının sol tarafı kış güvesininkinden daha uzundur. Bu durum kıvrımın sol kolu ile sağ kolu arasında bir ısı farkının oluşmasına neden olur. Zaten bu nedenle sfenks güvesinin dolaşım sisteminin bu kısmına "soğutma halkası" adı verilmiştir.

Sfenks güveleri ile dev ipek güveleri kış güvelerinden 60 kat daha büyük bir kütleye sahiptir. Bu nedenle çok daha kolay ısındıkları düşünülebilir. Ancak beklenenin aksine bu güveler fazla ısıyı önce kafaya ve karın bölgesine sonra da bu bölgelerden havaya verirler. Diğer bir deyişle, kış güvelerindeki ısıtıcı mekanizmaya karşılık sfenks güvelerinde soğutucu bir sistem vardır. Eğer kış güveleri sfenks güvelerindeki gibi bir dolaşım sistemine sahip olsalar asla yaşayamazlardı. Bu iki güve türü arasındaki bedensel farklılık, Arabistan ve Sibirya koşulları için üretilen klimalardaki mühendislik ve tasarım farklılığına benzetilebilir.

Kış güvelerindekine benzer bir anatomiye sahip diğer bir tür de çadırlı tırtıl güveleridir. Bunların göğüs bölümlerindeki damar kıvrımı da kış güvesinde olduğu gibi "n" biçimindedir; ancak aşağı inen kol yukarı çıkan kola bitişik değildir. Bu ufak fark çadırlı tırtıl güvesinin ısı tutabilme yeteneğini etkiler ve sadece sıcak havalarda uçabilmesine imkan tanır.

Görüldüğü gibi her iki canlının bedeninde de aynı sistem olmasına rağmen küçük bir fark önemli değişikliklere neden olmaktadır. Her iki canlı da yaşadıkları bölgeye en uygun vücut yapılarına sahiptirler. Bu durum evrimcilerin "tesadüfen oluşum iddialarını" çok açık bir şekilde yalanlamaktadır.

Evrimcilere göre tesadüfen oluşan gelişimler ile canlılar bu özelliklerini kazanmışlar ve bir canlı başka bir canlıya dönüşmüştür. Buraya kadar verilen güvelere ait özelliklerden tek bir tanesi bile bu iddianın ne derece akıl ve mantık dışı olduğunun anlaşılması için yeterlidir.

Hiçbir tesadüf bir güvenin damar kıvrımlarının nasıl bir şekle sahip olacağını belirleyemez. Üstelik bu tesadüf şimdiye kadar var olan bütün kış güvelerinde aynı şekilde var olmalıdır. Bu da konunun evrimcilerin iddialarının geçersizliğini ortaya koyan başka bir yönüdür.

Karşılaştığı problemleri analiz eden, bunlara çözümler üreten, geliştirdiği sistemlere göre kendi anatomisini düzenleyen, güvenin kendisi de olamaz. Üstelik buraya kadar verilen bilgilerde de görüldüğü gibi, güvelerdeki tasarımda muhtemel bütün olasılıklar düşünülerek bir sistem oluşturulmuştur.

Hiç kuşkusuz, tüm canlıları olduğu gibi güveyi de yaratan ve ihtiyacı olan sistemleri ona veren, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Allah bir böceğin bedeninde yarattığı benzersiz tasarımlarla sanatının sınırsızlığını bize tanıtmaktadır. Allah, Kaf Suresi'ndeki ayetlerde yarattıkları üzerinde düşünülmesini şöyle emretmektedir:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiç bir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)

Unutmayın ki düşünmek, her insanın kendisine fayda getirir. Bu gibi örnekler üzerinde düşünen insan Allah'ın yüceliğini ve sınırsız gücünü daha iyi kavrar.

Doğadaki Mikromotorlar

Vücudumuzdaki bazı hücreler, tüycüğü42 andıran yapılara sahiptirler. Tüycüklerin tek görevi hücreyi hareket ettirmektir. Örneğin erkek üreme hücreleri olan spermler bir tüycük olan kamçılarını yüzmek için kullanırlar. Tüycükler bazen de solunum hücrelerinde olduğu gibi başka bir şeyi hareket ettirmeye yararlar. Örneğin solunum hücrelerinin her biri yüzden fazla tüycüğe sahiptir. Bu tüycüklerin sürekli hareket ettirilmesiyle birlikte solunum yollarında biriken mukus sıvısı yukarı doğru itilmiş olur. Böylece solunum yollarından içeri kaçan küçük parçacıkların, mukus yoluyla dışarı atılması sağlanır.

Tüycükler mikroskobiktir, ancak oldukça kompleks bir yapıları vardır.

Bir tüycük diklemesine kesildiğinde ve elektron mikroskobu altında incelendiğinde çubuk şeklindeki dokuz ayrı yapıdan oluştuğu görülecektir. "Mikrotüp" olarak adlandırılan bu çubuklar iç içe geçmiş iki ayrı halkadan oluşurlar. Halkalardan birincisi 13 ayrı telden oluşur. İkinci halkayı oluşturan tellerin sayısı ise 10'dur. Mikrotüpleri oluşturan ana madde "tübilin" denen proteinlerdir. Ayrıca mikrotübün "dinein" isimli bir proteine sahip dış kol ve iç kol denen iki uzantısı da vardır. Dinein proteininin görevi ise hücreler arasında motor görevi yapmak ve mekanik bir güç oluşturmaktır.

Tüycüklerin tek hedefi hücreleri ya da maddeleri hareket ettirmektir. Bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için çok detaylı bir tasarım oluşturulmuştur. Burada kısaca anlatılan bu mükemmel yapının "hiçlik" olarak nitelendirebileceğimiz kadar küçük bir hücrenin içinde tasarlanmış olması elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.

Buraya kadar anlatılanlar mikroskobik tüycüklerden tek bir tanesini oluşturan parçalardaki tasarımın çok kısa ve basit bir özetidir. Bu durumda akla hemen bu tasarımın nasıl ortaya çıktığı sorusu gelecektir. Tüycüklerin yapısındaki akıl ve kusursuz planlama bize çok açık bir yaratılış mucizesi ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Gözle görülemeyecek kadar küçük bir cisimdeki bu detaylı sanat sonsuz ilim sahibi olan Allah'ın yaratmasıdır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

İlerleyen sayfalarda tüycüklerdeki yapı daha da detaylandırılarak ele alınacaktır. Amaç, Allah'ın kusursuz yaratışının delillerini gözler önüne sermek ve Rabbimizin şanının yüceliğinin, O'ndan başka İlah olmadığının bir kere daha anlaşılmasına vesile olmaktır.

1. Stoplazma
2. iç Gövde
3. Hücre Zarı
4. Peptidoglisan Tabaka

5. Dış Zar
6. Flament
7. Kanca

1. Tüycük
2. Hücre Zarı

3. Hücre Duvarı
4. Tüycüğün Dönel Hareketi

Birçok bakteri, içlerinde son derece kompleks bir hareket sistemi bulunan tüycüklere sahiptir. Yukarıdaki resimde bu sistem şematik olarak gösterilmektedir.

Tübilin Moleküllerindeki Tasarım

Tüycükleri oluşturan dokuz ayrı çubuğun (mikrotüplerin) yapısı son derece sistemlidir. Daha önce mikrotüplerin tübilin proteinlerinden oluştuğunu belirtmiştik. İşte tübilin proteinini oluşturan moleküller, silindirik tuğlalar şeklindedirler ve üst üste dizilerek bir araya gelmişlerdir. Ancak herkes bilir ki, silindir şeklindeki cisimler eğer birbirlerine bağlanmazlarsa, üstüste yığıldıklarında en ufak bir etki ile bile yıkılabilirler.

Eğer tübilin molekülünün bir tarafı ikinci bir tübilin molekülünün arka tarafını tamamlayacak bir yüzeye sahip olmasaydı, böyle bir yıkıma maruz kalabilirlerdi. Ancak böyle bir durum hiçbir zaman gerçekleşmez, çünkü tübilin molekülleri konserve kutularına benzeyen bir yapıya sahiptirler.

Bilindiği gibi konserve kutusunun alt kısmı içeriye doğru hafifçe girintilidir. Kutunun öteki tarafı ise buraya oturabilecek bir formdadır. Bu nedenle kutular rahatlıkla üst üste durabilir. Dahası, kutulardan birine hafifçe çarpsanız bile diğerleri yıkılmazlar.

Ne var ki, kutuların doğru bir tasarıma sahip olmaları da tek başına yeterli değildir. Eğer kutular aynı yüzleri üst üste gelecek şekilde dizilmişlerse, yine karşılaşacakları küçük bir darbe ile dağılacaklardır. Görüldüğü gibi kutuların doğru olarak dizilmesi de ayrı bir planlamayı gerektirmektedir.

Tübilin moleküllerinin birbirine tutunması konserve kutularının üst üste oturmasından çok daha kompleks bir olaydır. Tutunma olayının gerçekleşebilmesi için bir protein molekülünün bir başka protein molekülüne bağlanması gereklidir. Ancak hücrede birbirinden farklı binlerce protein vardır ve tübilin moleküllerinin doğru moleküllerle bağlantı halinde olması şarttır. Eğer tübilin molekülleri sırf kendilerine daha yakın olduğu için herhangi bir proteinle bağ kurmuş olsalardı, bugün tüycük adını verdiğimiz yapılar asla var olmazlardı.

Tübilin moleküllerinin tasarımını incelemeye devam ettikçe, giderek daha da kompleks hale gelen bir yapı ile karşılaşırız.

Bu molekülde 10 tane kısa, iğneye benzer çıkıntı bulunmaktadır. Alt tarafta bu çıkıntıların içine tam olarak oturan 10 girinti mevcuttur. Çünkü tüm çıkıntılardan sadece birindeki farklılık tübilinin gerekli bağlantıyı kurmasını engelleyecektir. Bu durum çok kesin ve net bir şekilde her bir tübilin molekülünün, biri diğerine uygun olacak şekilde yaratıldığını kanıtlamaktadır.

1. Neksin
2. Dinein
3. Neksin

1. Dia Dinein Kolu
2. Protoflaman
3. Halka Başı
4. İç Dinein Kolu

5. Neksin
6. Alt Fiber B
7. Alt Fiber A

8. Bağlantı Köprücüğü Olan Mikrotübüller
9. Hücre Zarı
10. Radyal Halka

Mikrotübün hareketi, mikrotübü oluşturan moleküller arasındaki bağlayıcı proteinlerle sağlanır. Hareketi sağlayan ana unsur, esnek neksin proteinidir. Dinein proteini moleküller üzerinde kayınca bu, bükülme hareketine dönüşecektir.

Tüycüklerin kesitine bakıldığında iç içe geçmiş halkalardan oluşan kompleks bir yapının hakim olduğunu görürüz. İçte tek halkadan oluşan merkezi mikrotüp bulunur. Dış kısımda ise proteinler ve tüycüğün hareketini sağlayan dinein motoru yer alır.

Tüycüğün Hareketini Sağlayan Bağlantılar

Hücre incelendiğinde, tıpkı tübilin molekülleri gibi birbirlerine tutunan mikrotüplere de rastlanacaktır. Ancak mikrotüpler arasındaki bağlantı tübilinlerinki gibi birbirlerine tutunma şeklinde değildir. Mikrotüpler ancak başka proteinlerin yardımı sayesinde birbirlerine tutunabilirler. Bu durumun son derece önemli bir nedeni vardır.

Mikrotüplerin hücrede çok fazla görevi vardır ve bu görevlerin pek çoğu da ancak mikrotüpler tek başlarına olduğunda yerine getirilebilmektedir. Ne var ki tüycüklerin hareketi gibi diğer bazı işler için de birbirine bağlantılı mikrotüpler lazımdır. İşte bu nedenle mikrotüplerin her an değil de gerekli durumlarda, belirli proteinlerle birbirlerine bağlanıyor olmaları son derece önemli bir ayrıntıdır.

Eğer mikrotüplerin de tübilinler gibi kendi kendilerine bağlanma özelliği olsaydı, mikrotüpler sürekli olarak biraraya gelecek ve hücrede üstlendikleri birçok görevi yapamayacaklardı. İşte bu nedenle mikrotüpler arasında özel bağlayıcılar yaratılmıştır. Bu bağlayıcılardan birisi neksin adlı bir proteindir. Neksin, birbirine yapışık iki halkadan oluşan bir mikrotübü bitişiğindeki başka bir mikrotübe bağlar.

Ayrıca her mikrotüpte, dinein proteininden oluşan iki ayrı uzantı bulunur. Bunların birisine "dış kol", diğerine de "iç kol" denir. Dinein proteinleri neksinden farklıdır. Bunların görevi bir tür motor görevi yaparak hücrede mekanik bir güç oluşturmaktır. Bu nedenle neksin ve dinein mikrotüpler arasında bağlantı oluşturmalarına karşın farklı görevler üstlenmişlerdir. (Tüycükte neksin ve dineinden başka bağlayıcılar da vardır.) Eğer neksin ve dinein proteinleri birbirini tamamlayıcı bu özelliklerinden yoksun olsalardı tüycükler bu hareketi yapamazlardı.

Soldaki (1) resimde mikrotüplerin tamamı görülüyor. Orta ve Sağdaki resimlerde ise (2) dinein ve (3) neksin proteinlerinin hareketinin mikrotüplerde nasıl bükülme hareketine dönüştüğü gösterilmektedir. Bu bükülme hareketinde dinein ve neksin proteinleri farklı görevler üstlenirler. Dinein, motor görevi yaparken, neksin, yapıyı ayakta tutan destekleyici bir etki yapar. Eğer neksin ve dinein birbirini tamamlayıcı bu özelliklerinden yoksun olsalardı tüycükler hareket edemez hale gelirdi.

Mikroskobik Boyutlarda Bir Motor

Bu birbirine bağlı yapıyı daha da detaylandıran ve kompleksleştiren bir detay daha vardır. Tüycüklerin hareketini sağlayan ve bir motoru andıran yapı, ait oldukları hücrenin içinde değil de tüycüklerin kendi içlerinde yer alır. Bu motor yapıdaki unsurlardan birinin -örneğin dinein proteininin- eksikliği halinde tüycük hiçbir şekilde hareket edemez.

Bilim adamları tüycükteki motor yapıyı daha anlaşılır hale getirebilmek için bir model oluşturmuşlardır. Bu modeli başlangıçta yaptığımız konserve kutuları örneklemesinin devamı olarak şöyle tarif edebiliriz:

Üst üste sıralanmış iki konserve sütunu, gevşek tellerle birbirine bağlıdır. Bir konserve kutusuna küçük bir motor ve yandaki konserve sütununa da bir motor kolu bağlanmıştır. Motor çalıştığında, motor kolu aşağı kayarak bağlı olduğu sütunu aşağı iter. Sütunlar birbirlerinin içinden geçerler. Bu arada gevşek teller gerilmeye başlar. Motor kolu karşı sütunu ittikçe, telin meydana getirdiği gerginlik her iki sütunun da belli bir yere kadar eğilmesine neden olmaktadır. Ayrılma hareketi eğilme hareketine dönüşmüştür.

Şimdi de bu benzetmeyi basitçe biyokimyasal olaylarla ifade edelim:

Karşı sütunu harekete geçiren, iki mikrotüp arasındaki dinein proteininin kollarıdır. Bu hareket için ATP olarak adlandırılan biyolojik enerji kullanılır. Bu gerçekleştiğinde iki mikrotüp beraberce hareketlenmeye başlarlar. Eğer "aradaki gevşek tel" olarak modellenen neksin olmasaydı her iki sütun harekete devam ederlerdi ve birbirlerinden ayrılırlardı. Ancak, neksin proteininin karşılıklı bağları komşu mikrotübün, diğerinden kısa bir mesafeden fazla uzaklaşmasını engeller. Esnek neksin bağlayıcıları son sınıra dek uzandıklarında, dinein proteininin daha fazla hareketi neksin bağlayıcılarının mikrotüpden çekilmelerine neden olur. Dinein hareketine devam ettikçe gerilim artar. Mikrotüpler esnek oldukları için dinein proteininin karşı sütunda neden olduğu kayma hareketi zamanla bükülme hareketine dönüşmüş olur.

1. Dış Zar
2. Kanca (Kardan Kavraması)
3. Filament (ilerletici)

4. L Halkası
5. P Halkası
6. Rakor

7. Hareket Mili
8. Lokmalar
9. C Halkası
10. Stator

11. S Halkası
12. M Halkası
13. Rotor
14. İç Zar

1.Kanca
2.Kamçı Lifi
3. Dış Zar
4. Destek Halkası

5. Peptidoglisan Tabakası
6. İç Zar
7. Rotor
8. Stator

Tüycüklerdeki Mekanik Sistem Tesadüfen Oluşamaz

Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi tüycüklerde tamamen birbirine bağlı işleyen mekanik bir sistem tasarlanmıştır. Mekanik sistemleri tasarlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü kurulacak sistemdeki tüm elemanların sayısı tam gerektiği kadar olmalı, hepsinin bütün özellikleri tam olmalıdır. En ufak bir eksiklik, sonucu olumsuz yönde etkileyebilir.

Bunu görmek için kardeşinizin ya da çocuğunuzun hareket eden oyuncaklarından en basitini alın ve şöyle bir göz atın. Hareket etmelerini sağlayan parçalardan tek bir tanesi olmasa elinizdeki oyuncak çalışmayacaktır. Ya da kapı kollarını düşünün. Bağlantı elemanlarından bir tanesi eksik olsa kapı kolu hiçbir işe yaramayan metal parçaları haline gelecektir.

Şimdi de tüycükteki hareketi sağlamak için lazım olan parçaları hatırlayalım:

  1. Mikrotüpler: Tüycüklerin ana yapısını oluşturan unsurlardır. Varlıkları, bir inşaatın bina olarak kabul edilmesi için gerekli olan duvarların varlığı kadar şarttır. Eğer mikrotüpler olmasaydı motor kolunun üzerinde kayabileceği hiçbir parça olmayacaktı.
  2. Motor: Tüycüklerin, dolayısıyla mikrotüplerin hareket edebilmeleri için mutlaka olmalıdır.
  3. Bağlayıcılar: Komşu sütunları hareketlendirebilmek için bağlayıcılara ihtiyaç vardır. Ayrışma hareketini bükülme hareketine dönüştürür ve yapının yıkılıp dağılmasını engellerler.

Hareket sisteminin başarılı olarak çalışması için elemanların yapısal özellikleri de son derece önemlidir. Bu özelliklerdeki bir fazlalık veya eksiklik sistemi başarısız kılabilir. Sözgelimi iki sütunu bağlayan tel, üzerindeki gerilimi kaldıramayacak kadar zayıf olsaydı, motorun ilk hareketinde kopar, bu da her iki sütunun dağılıp gitmesine neden olurdu. Ancak böyle olmaz, tel tam gereken özelliklerdedir, proteinler de ve diğer bütün parçalar da…

Bütün bunlar tüycüklerin yapısındaki mükemmelliği ve kompleksliği göstermek için yeterlidir. Ancak bunun daha iyi kavranması için bu konudan haberdar olan her insanın kendi kendine sorması gereken sorular vardır:

Mikroskobik bir alana yerleştirilmiş olan bu mekanizmalar nasıl oluşmuştur? Tüycükleri oluşturan moleküller bu özellikleri nasıl kazanmışlardır? Tüycük, içindeki bağımsız motor sistemi nasıl ortaya çıkmıştır? Tüycükler evrimcilerin iddia ettikleri gibi, bazı rastlantılar sonucu aşama aşama meydana gelebilir mi?

Hücrelerdeki tüycüklerin tesadüfen bu yapıyı oluşturamayacakları akıl sahibi her insanın takdir edebileceği bir gerçektir. Bu durumu şöyle maddelemek de mümkündür:

  1. Mikrotüplere bağlanan proteinlerin mutlaka o tür proteinler olması şarttır. Herhangi bir protein hücrenin şeklini etkileyecektir. Bu durum gelişigüzel yerleştirilmiş kabloların, binayı destekleyen kirişlerin konumlarını tamamen bozmasına benzetilebilir. Tüycüğün hareketli olabilmesi için mutlaka belli proteinler kullanılmalıdır. Tesadüfen oluşum gibi bir ihtimal sadece bu madde ile bile ortadan kalkmaktadır.
  2. Tüycük mutlaka hücrenin yüzeyinde oluşmalıdır. Hücrenin içinde oluşması durumunda hareketli olduğu için hücreye zarar verecek hatta yok edecektir. Bu da yine planlı bir tasarımı gerektirir ve tesadüf iddiasını saf dışı bırakır.
  3. Tüycükleri oluşturan proteinleri yani tübilin, dinein, neksin ve diğer bağlantılı proteinleri bir hücreye monte ettiğinizde, bunlar birdenbire hareket eden tüycüklere dönüşmezler. Bir hücrenin tüycüklere sahip olabilmesi için çok daha fazlası gerekmektedir. Detaylı bir biyokimyasal analiz yapıldığında, hücredeki bir tüycükte 200'den daha fazla protein bulunduğu görülecektir.

Bunlar tüycüğün çalışmasını sağlayan kompleks sistemdeki detaylardan sadece birkaç tanesidir. Sistemdeki herhangi bir eksiklik veya hata durumunda, tüycük hücre içerisinde başka bir yapıya bağlanabilir veya tüycüğün esnekliği farklılaşabilir ya da kuyruğun hareket süresi değişebilir veya tüycüğe ait zarın niteliği değişime uğrayabilir. Tüm bunlar hücre için hayati özelliklerdir. Dolayısıyla sistemde en ufak bir hataya yer yoktur.

200'den fazla proteinin birleşerek bu özellikleri tam olarak sağlayabilmesi için tam olmaları gereken yerde ve tam olmaları gereken sırada ortaya çıkmış olması şarttır. Bu durum, "zaman içinde oluşum" gibi evrimci senaryoların anlamsızlığını açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, tüycükleri oluşturan yapının bir anda yaratıldığını da göstermektedir.

İçinde pek çok elektrik ve mekanik aksamın bulunduğu bir hırdavatçı düşünün. Raftaki dişlilerin yuvarlanarak mile takılması, kenardaki bobin tellerinin motorun içinde sarım haline gelmesi, elektrik anahtarı ve kablolarının kendiliğinden motorun güç kaynağını oluşturması mümkün olabilir mi? Şüphesiz böyle bir senaryonun saçma olduğunu anlamak için elektrik veya makine mühendisi olmak şart değildir. Tıpkı, tüycükteki hareket sisteminin tesadüfen oluşamayacağını anlamak için biyokimyacı olmanın şart olmadığı gibi.

Hücreleri hareket ettiren bu tüycüklerdeki tasarım evrimcilerin iddialarının mantıksızlığını açıkça ortaya koyan örneklerden biridir.

Mikrotüpler, tüycükten ayrı olarak hücrenin bünyesinde de bulunurlar. Hücrenin içindeki ana işlevleri, hücrenin şeklini belirlemek için yapısal olarak destek vermektir. Ayrıca tüycükteki motor proteinleri olarak adlandırdığımız proteinler hücre içinde başka fonksiyonlara da sahiptir. Örneğin motor proteinleri, bir hücrenin içinde çeşitli parçacıkların taşınması için mikrotüpler boyunca seyahat ederler. Hücre içinde bir noktadan diğerine gitmek için mikrotüpleri otoyollar şeklinde kullanırlar.

Tüycükteki özel yapının her detayı ayrı bir mühendislik ürünüdür ve tüycükleri tasarlayanın varlığını kanıtlar, aklını ve ilmini bize tanıtır. Tüycüklerde tecelli eden bu üstün ve benzersiz akıl Yüce Allah'a aittir. Allah her varlığı mükemmel ve benzersiz bir tasarımla yaratmıştır. Bunlar üzerinde düşünmek insanın Allah'ın yüceliğini kavramasında önemli bir vesile olacaktır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

De ki: "O, her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım? Hiç bir nefis, kendisinden başkasının aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir." (Enam Suresi, 164)

Bakteri Kamçısı Evrimcileri Yalanlıyor!

1. Veri İletişim Ağı
2. Veri İletişim Ağı

3. Kavrama Yeri
4. Kimyasal Algılayıcı

5. Eğime Hasas Mekanizma
6. Protein Yakıtlı Motor

7. Hareketli Spinal Pervaneler

Bakteriler; tek hücreli mikroorganizmalardır ve evrimciler tarafından "en ilkel canlı"lardan sayılırlar. Oysa bakterilerin, hareket etmelerini sağlayan bir iç motorları ve bu motora bağlı olarak hareket eden kamçıyı andırır bir uzantıları bulunmaktadır. Evrimcilerin ilkel canlı olarak nitelendirdikleri bir bakterinin hareketini sağlayan bu mekanizma bile 240 ayrı çeşit proteinden meydana gelmektedir. Bu proteinlerin her birinin tıpkı otomobildeki alternatör, regülatör ya da akü gibi birer işlevi vardır. Kimi kamçıyı harekete geçiren motorun açılıp kapanmasını sağlayan sinyaller yollar, kimi kamçıya hareket imkanı sağlayan mafsalları oluşturur, kimi de kırbaç üzerindeki zara esneklik özelliği verir.

Peki, kamçıyı oluşturan proteinlerden bir teki eksik olsaydı ne olurdu?
Şüphesiz, kamçıyı oluşturan proteinlerden bir tanesi bile oluşmasa ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz dolayısıyla bakteriye de hiçbir faydası olmazdı. O halde bakteri kamçısının, var olduğu ilk andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi şarttır. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" iddiasının geçersizliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
Bakteriler yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkların içinde çok çok küçük sayılabilecek detaylardan yalnızca biridir. Ancak sahip oldukları detaylı tasarımla çok açık bir şekilde yaratılışı kanıtlamaktadırlar. Allah yarattığı büyük küçük bütün varlıklarda bize benzersiz sanatını tanıtmaktadır.

Ağaç Taşıdığınız Vinçle Yerden Bezelye Toplayabilir misiniz?

Fillerin hortumu çok fazla işleve sahiptir. Fil, bir yandan hortumu ile söktüğü büyük bir ağacın gövdesini taşıyabilirken, öte yandan bir bezelye tanesini yerden alıp ağzına atabilir. Ayrıca yıkanmak ya da su içmek için 4 litre suyu hortumunda taşıyabilir ve suyu bir fıskiye gibi havaya püskürtebilir. Yerine göre bir haberleşme aracı gibi kullanarak sürüsünü toplayabilir veya onları kaçmaları için uyarabilir. 50 bin adet kasla çevrili bu organ mükemmel tasarımı sayesinde çok fazla incelik ve hassasiyet gerektiren işlemleri yapabilme kabiliyetine de sahiptir.

Bilgisayar ve elektronik teknolojisi günümüzde büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Buna karşın; bir filin hortumunda olduğu gibi hem bir vinç kadar güçlü hem de bezelyeyi tutabilecek kadar hassas işleri aynı anda yapabilen makineler ya da robotlar henüz üretilememiştir.

Görüldüğü gibi filin hortumu özel bir tasarıma sahip bir organdır. Her özelliğiyle Allah'ın yaratma sanatındaki kusursuzluğu ve örneksizliği bizlere gösterir.

Fillerin hortumu  vinç kadar güçlüdür.  Bir ağacı yerinden söküp taşıyabilir. Öte yandan yerden bir bezelye tanesini almak ya da bir tutam ot koparmak gibi hassasiyet gerektiren işleri de yapabilir. Hortumu oluşturan kasların sayısı 50.000 adet değil de daha az olsaydı, böyle kullanışlı olamazdı. Filin kaslarının sayısını, yerlerini, güçlerini belirleyen Alemlerin Rabbi Yüce Allah'tır.

Dünyanın En İnce Beslenme Borusu

Alyuvarlar

Bir sivrisineğin çok çabuk kan emebilmesi hayati bir öneme sahiptir. Bunun için de sivrisineğin kan emme sistemi, kanın yapısı ile % 100 uyumlu olmalıdır.

Kanın akışkanlığı, çoğu sıvıdan farklı olarak içinde aktığı tüpün çapına bağlı olarak değişir. Büyük çaplı tüplerde alyuvarlar kan sıvısı içinde rastgele dağılarak rahatça hareket edebilirler. Ama milimetrenin onda birinden küçük çaptaki tüplerde kanın akışkanlığı düşmeye başlar. Çünkü bu çaptaki borularda kan hücreleri yassılaşarak tüpün merkezinde yoğunlaşırlar. Milimetrenin "yüzde birinden küçük" çaplı borularda ise kanın akışkanlığı en az miktarda gerçekleşir. Çünkü kan hücresinin çapı borununkine yaklaşmıştır ve kan emmek, bir kamışla bezelyeleri emmek kadar zorlaşmıştır.

İşte bu noktada kan emerek beslenen canlıları incelediğimizde şaşırtıcı bir uyumla karşılaşırız. Sivrisineklerin ve diğer kanla beslenen canlıların emme borularının çapı milimetrenin yüzde birinin altına düşmez.43 Bu sayede bu canlılar kan emerken hiçbir zorluk çekmezler.

Bu konuda istisna olmaması ve aynı mükemmelliğin kan ile beslenen bütün canlılarda olması dikkat çekicidir. Tüm böcekler kan hücrelerinin çapını ölçmüş ve ona göre bir boru dizayn etmiş olabilirler mi? Yoksa çeşitli denemelerde bulunmuş ve bu denemeler sonucunda kan hücrelerinin geçebileceği kadar geniş ama aynı zamanda da hücrelerin hareket kabiliyetlerini kısıtlamayacak kadar küçük bir boru tespit etmiş olabilirler mi? Eğer böyle ise ilk başta hata yapmış olanlar, soylarını yok olmaktan kurtaracak bu tecrübeyi sonraki nesillere aktarmayı nasıl başarmış olabilirler?

Elbette bunlar gerçekleşmesi kesinlikle mümkün olmayan ihtimallerdir. Öncelikle bir böceğin başka bir canlının vücut yapısından, bu canlının damarlarında kanın dolaştığından, bu kanın içinde çeşitli hücrelerin bulunduğundan, bu hücrelerin kanın akışkanlığını etkilediklerinden haberdar olması gibi bir durum söz konusu değildir.

Bir kitapta ya da dergide sivrisineklerin vücut yapılarının tam kan emmeye uygun niteliklerde olduğuna dair bir haber okuduğunda normal akla sahip bir insanın aklına asla böyle ihtimaller gelmeyecektir. Bunu böceğin bir gün kendi kendine keşfettiğini de düşünmeyecektir. Çünkü bu uyumun tesadüfen oluşamayacağı akıl sahibi her insanın takdir edebileceği kadar açıktır.

Kaldı ki sivrisineğin kan emebilmesi için, kan hücrelerinin geçebileceği büyüklükte bir borusunun olması da tek başına yeterli değildir. Her şeyden önce kanı boru içinde hareket ettirecek bir kuvvete, dolayısıyla bu kuvveti ortaya çıkaracak bir sisteme de ihtiyaç vardır. Sivrisineklerin kafalarının içinde kaslar ve bu kaslar kasıldığında genişleyen boşluklar vardır. Kaslar kasılır ve genişleme ile birlikte basınçta düşme gerçekleşir. Bunun sonucu olarak kan beslenme borusunun içinde yukarı doğru akar.

Sivrisineklerdeki bu mükemmel mekanizmaların nasıl ortaya çıktığı sorusunun tek bir açıklaması vardır: Bu canlıları yaratan Allah'tır. Kan hücresi de, içinden geçeceği boru da kendilerine sahip oldukları özellikleri veren bir güç tarafından yaratılmıştır. O güç her şeyi bilen ve kusursuzca yaratan Allah'tır.

Basınca Dayanıklı Dokulara Sahip Canlılardan Örnekler

Rhodinius prolikxius

Bilimsel adı Rhodinius prolikxius olan "katil böcek" isimli bir başka kan emicinin, çok mükemmel bir pompalama mekanizması vardır. Bu böceğin başının içi hemen hemen tümüyle boşluklar ve kaslarla kaplı olacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu tasarım sayesinde böcek, emme borusunun iki ucu arasında basınç farkı yaratabilir. Kan da bu basınç farkı nedeniyle böceğin borusu içinde saniyede 5 metrelik bir hızla yükselmeye başlar.

Bu oldukça hızlı bir yükselmedir ve normal şartlar altında geçtiği yerlerde tahribat yaratması gerekir. Ne var ki bu yüksek akış hızına rağmen böceğin ne borusunda ne de başka herhangi bir dokusunda tahribat ya da çatlama olmaz. Çünkü kanın geçiş yaptığı tüm dokular kanın bu hız ve basıncına dayanabilecek yapıdadır. Böcek bu sistem sayesinde 15 dakikada 300 mikrolitre kanı emebilir. Bu, bir insanın aynı süre içinde 200 kilo su içmesine denk bir miktardır.44

Katil böceklerdekine benzer bir sistem sivrisineklerde de mevcuttur. Sivrisineklerin vücutları kan emerken çok fazla genişleyebilir. Örneğin 4 mikrolitre kan içen bir sivrisinek vücut hacminin çok üstünde bir kan emmiştir. Peki sivrisineğin aşırı kan emmesi sonucu patlayarak ölmesini engelleyen nedir?

Diğer kan emicilerde olduğu gibi sivrisineklerin sindirim sistemleri de özel bir tasarıma sahiptir. Sivrisineklerin ne zaman kan emip ne zaman duracaklarını söyleyen gerginlik algılayıcıları vardır. Bunlar sinir sistemine bağlı olarak çalışır.

Su seviyesi kontrolü yapan bir alıcının elektronik devresinin şeması. Şema, çok sayıdaki elektronik parçanın nerelerde kullanılacakları ve birbirlerine nasıl bağlanacakları hakkında bilgileri içeriyor. Alıcı, bu şemaya ancak % 100 uyularak imal edildiğinde çalışabilir. Eğer tek bir parçayı çıkarır veya bağlantısını değiştirirseniz cihazı çalıştıramazsınız. İşte sivrisineğin gerginlik algılayıcıları ile emme sistemindeki en ufak bir eksiklik de sistemi tamamen işe yaramaz hale getirebilir. Bu, sivrisineklerin birbirini takip eden aşamalı gelişimlerle bugünkü hallerine gelmiş olamayacaklarını ortaya koyar.   Allah gerek sivrisinekleri gerekse diğer tüm canlıları bir kerede bugünkü özellikleriyle birlikte mükemmel olarak yaratmıştır.

Sivrisinek ve katil böcekteki bu sistemlerin benzerlerini insanlar da su depolama tesislerinde kullanırlar. Pompalarla emilen sular depolara aktarılır. Depolarda su seviye kontrolü yapan özel algılayıcılar bulunur. Depodaki su en üst seviyeye geldiğinde pompa otomatik olarak durur.

Şimdi her iki sistemi de kabaca bir kıyaslayalım: Su motorlarının ağırlığı çoğu zaman onlarca kilo veya daha fazladır. Üstelik son derece gürültülü çalışır ve fazlasıyla da enerjiye ihtiyaç duyarlar. Zaman içerisinde boru ile olan bağlantıları, contaları aşınır ve su kaçırmaya başlarlar. Paslanma gibi nedenlerle bakıma ihtiyaç duyarlar.

Sivrisineğin kafasının içindeki emme sistemi ise 1mm3'ten daha küçüktür. Çalışırken hiç ses çıkarmaz ve sivrisinek yaşamı boyunca pompasına bir kere bile bakım yapmak zorunda kalmaz. Zamanla borusundan ya da pompasından herhangi bir sızma olması da söz konusu değildir.

Kuşkusuz ki ne sivrisinekler de ne de diğer böcekler sahip oldukları bu mükemmel sistemleri kendi kendilerine yapamazlar. Bütün bunlar özel bir tasarımın ürünüdür. İnsanların ürettikleri sistemlerden çok daha üstün özelliklere sahip olan bu sistemlerin tesadüfen oluşması da kesinlikle imkansızdır. Çünkü gerek sivrisineğin gerekse katil böceğin emme ve depolama sistemleri en ince detaylarına kadar teknik bir bütündür. Sistemdeki tek bir hata ya da parçalardaki tek bir eksiklik bu canlıların hayatına mal olabilir. İşte bu nedenlerden dolayı bu canlıların evrim teorisinin iddia ettiği gibi bir dizi tesadüf sonucu bu özellikleri kazanmış olması imkansızdır.

Yeryüzündeki canlı cansız bütün varlıkları, herşeyin sahibi olan, herşeye gücü yeten ve bütün canlıların ihtiyaçlarını gideren Allah yaratmıştır. Allah üstün kudret sahibi olandır, O'ndan başka bir Yaratıcı yoktur. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır:

Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 11)

Gecko Kertenkelesi ve Moleküler Çekim Kuvveti

Gecko tropik bölgelerde yaşayan küçük ve zararsız bir tür kertenkeledir. Gecko kertenkeleleri kendilerini diğer sürüngenlerden ayrıcalıklı kılan bir özelliğe sahiptirler. Duvarda, hatta tavanda düz bir yolda yürüyormuşçasına rahat hareket edebilir; tek ayakları üzerinde tepetaklak durumda asılı durabilirler. Cilalı dikey bir düzlemde bile başaşağı konumda koşturabilirler.45

Peki Geckonun ayaklarının zemini bu derece sıkı kavramasına imkan sağlayan ve bu sürüngenin şaşırtıcı hareketlerine olanak veren sistem nedir?

İlk akla gelen, Geckonun yapışkan bir madde salgılayarak tavana tutunması ihtimalidir. Ancak bu mümkün değildir, çünkü hayvanın herhangi bir yapıştırıcı üretecek salgı bezi yoktur. Ayrıca böyle bir sistem belki Geckoyu tavana yapıştıracaktır ama hareket etmesine imkan tanımayacaktır.

Hayvandaki üstün kavrama yeteneğinin vantuz benzeri bir yapıdan kaynaklandığı da düşünülebilir. Fakat böyle bir akıl yürütme de doğru olmayacaktır. Zira Geckonun ayakları havası alınmış bir ortamda da kusursuz iş görür. Zaten havasız ortamda bir pompa zemine de yapışamaz.

Elektrostatik çekim de söz konusu değildir. Yapılan deneylerde, elektron iyonu yüklenmiş havada bile ayakların işlevini yerine getirdiği gözlenmiştir. Eğer elektrostatik çekim kullanılsaydı, havaya yüklenen iyonların çekim kuvvetini etkileyip Geckonun tutunmasını engellemesi gerekirdi.

Araştırmalar Geckonun ayaklarındaki mekanizmanın üstün bir mühendislik örneği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Gerçekten de bu sürüngenin ayak yapısı tırmanmak için tasarlanmıştır.

Portland'taki Lewis & Clark Lisesi'nden çevre fizyoloğu Kellar Autumn ve California Berkeley Üniversitesi'nden bio-mühendis Robert Full tarafından kurulan ve Massatchusetts IS Robotics tarafından desteklenen bir ekip Geckonun nasıl tırmandığını mikroskobik açılardan incelemişlerdir.46

Elde edilen sonuç bizlere bilimin gelişmesi sayesinde açığa çıkan bir yaratılış harikası ile karşı karşıya olduğumuzu göstermiştir. Geckonun ayaklarında, belki de sadece nükleer fizikçilerin haberdar olabilecekleri bir kuvvet mevcuttur.

Binlerce Mikro Tüyden Oluşan Özel Ayaklar

Geckonun parmak uçları, tıpkı bir kitaptaki sayfalar gibi ince doku yaprakları ile kaplıdır. Her bir yaprak da, "setae" adı verilen özel bir doku ile kaplıdır. Bu dokuda tüy benzeri uzantılar yer alır ve bu uzantıların uçları da yüzlerce mikroskobik uca ayrılmaktadır.

İğne başı kadar bir alanda ortalama 5000 mikro tüy vardır. Bu da hayvanın her ayağında yaklaşık yarım milyon tüyün bulunması anlamına gelmektedir. Araştırma derinleştirildikçe karşılaşılan mükemmellikler de artmaktadır.

Her bir tüy kendi içinde sayıları 400 ile 1000 arasında değişen tüyümsü uzantılardan oluşmaktadır. Bundan başka dikkat çeken bir unsur da tüylerin hayvanın topuklarına bakacak biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Her bir ucun kalınlığı milimetrenin beş binde biri kadardır. Geckonun ayağındaki milyonlarca mikroskobik uç, değdikleri yüzeydeki atomların çekim kuvvetini kullanarak o yüzeye bir tutkal gibi yapışır.

Gecko adım atarken ayak tabanını yüzeye bastırır ve hafifçe geriye çeker. Böylece tüylerin zemine maksimum düzeyde temas etmesini sağlar. Diğer bir ifadeyle, tüyler yüzeydeki çıplak gözle görünmeyen mikroskobik girinti ve çıkıntılara sıkıca tutunurlar. Böylece, ayak ile yüzey arasında moleküler düzeyde zayıf bir çekim kuvveti oluşur. Bu çekim kuvveti kuantum fiziğinde "Van Der Waals kuvveti" olarak adlandırılmaktadır.47

Van der Waals kuvveti sizin eliniz ve duvar arasında da vardır ama çok zayıftır. Atomik seviyede bakacak olursak elinizin yüzeyi dağlarla kaplı gibidir ve sadece en tepedeki atomlar duvarla temas ederler. Ancak Geckonun ayağındaki binlerce spatula ucu tıpkı bir tutkal gibi duvara yapışır.

Eğer Geckonun parmakları gerçek yapışkanla kaplı olsaydı (veya bir zamanlar bilim adamlarının sandığı gibi vantuzlarla) Geckonun her ayağını kaldırdığında bu yapışkanlığı kırmak için çok fazla enerji harcaması gerekirdi. Ancak araştırmaları yürüten ekibin bulgularına göre, Geckonun duvara değdiği açıyı değiştirmesi ayağını çekmesi için yeterli olmaktadır.48

Ayaktaki tüycüklerin konumu ve sıklıkları Van der Waals kuvvetini ortaya çıkarır. İşte bu kuvvet, yerçekiminin Gecko üstündeki gücüne baskın çıkar. Hayvan, ayağını kaldırmak istediğinde de ayak tabanını ileri doğru büker ve moleküler çekim kuvvetinin üstünde bir güç harcayarak tabanını kaldırır.49

Hayvanın ayak tabanlarındaki tüylerin sayısının ve açısının ne kadar hassas mühendislik hesaplarına dayandığı ortadadır. Tüylerin yoğunluğu daha fazla olsaydı hayvan duvara yapışıp kalacak, daha az olsaydı duvara tutunamayarak düşecekti. Aynı durum tüylerin farklı açılarda yerleşmiş olması durumunda da geçerli olacaktı.

Ancak böyle bir şey olmaz. Van der Vaals çekim kuvvetinin doğmasına neden olan tüycüklerin sıklık miktarı tam gerektiği kadardır.

Milimetrekareye 2 milyon değil de 2 bin tüy düşen bir Gecko düşünün. Bu hayvanın ayağında yeterli oranda Van der Waals çekim kuvveti oluşmayacak ve hayvan tavanda yürümeye çalışırken baş aşağı düşecektir. Bu durumda tüycüklü yapının varlığı hiçbir işe yaramayacaktır.

Geckonun Ayaklarındaki Koordinasyon

Bütün bunların yanısıra Gecko kertenkelesinin dört ayağının mükemmel bir koordinasyon içinde olması da gerekir. Ancak bu sayede kertenkele her yüzeyde ilerleyebilir, rahatlıkla duvarlara tırmanabilir, düşmeden tavanlarda gezebilir.

Geckonun ayaklarının işleyiş biçimi, üzerinde düşünüldüğünde insanı hayrete düşüren bir konudur. Örnek olarak tavanda hızla yürümesini ele alalım. Hayvan bu esnada dört ayağıyla birbirinden farklı hareketleri eş zamanlı ve hatasız olarak yapmakta; böylece ayakları birbirine dolaşmadan yol alabilmektedir.

Ellerimizden biriyle bir ayağımızın senkronize olarak zıt hareketler yapmasının ne kadar güç olduğunu göz önünde bulundurursak, Geckonun dört ayağıyla yaptığı hareketin zorluğu da daha iyi anlaşılacaktır.

Yapılan araştırmaların açığa çıkardığı bu gerçekler her yönden oldukça şaşırtıcıdır. Öncelikle Geckonun Van der Waals adlı bu kuvvetten ve ne işe yaradığından haberdar olması gerekmektedir. Ancak bu kuvvetten pek çok üniversite mezunu kişi bile haberdar değildir. İnsanların bile bilmediği bu bilgilere Gecko nasıl sahip olmuştur?

Öncelikle Geckonun tüylü bir yapının tam ihtiyacı olan kuvveti oluşturacağını tahmin etmesi gerekmektedir. Bir kertenkelenin tüycükleri keşfetmesi, bunların sayısını ve açılarını hem ağırlığını taşıyacak hem de hızlı hareket etmesini engellemeyecek kadar hassas bir şekilde hesaplaması mümkün müdür? Elbette ki ideal sayıdaki tüycükleri oluşturması, ideal bir açı ve düzende ayak tabanına yerleştirmesi Geckonun yeteneği ile ortaya çıkmış olamaz.

Bunların yanısıra Geckonun dört ayağını mükemmel koordine edecek iskelet, sinir ve kas sistemlerine de ihtiyacı vardır. Bir kertenkelenin tüm bunların tasarımını yapması ve bedeninde bunları kendiliğinden var etmesi elbette mümkün değildir.

İnsanlar atomun yapısını ve özelliklerini çok yakın bir zamanda -son yüzyılda- keşfetmişlerdir. Gecko ise bir sürüngen türüdür. Elbette ki atomu ve onun çekim gücünü bilmesi düşünülemez.  

Akıl ve sağduyu sahibi her insan bunların kendiliğinden olamayacağını ve hepsinin özel bir tasarımın eseri olduğunu bilir. Üstelik şimdiye kadar yaşamış olan bütün Geckolar bu özelliklere sahiptirler. Bütün bunlar Geckoları bir anda, tüm bu özellikleriyle birlikte Allah'ın yarattığını bize gösterir.

Bütün canlıları çeşitli özelliklerle yaratan Allah'tır. Hem bedenleri hem de davranışları, bu canlıları Allah'ın var ettiğini açıkça ortaya koyar. Düşünen insanlar için, Gecko kertenkelesindeki tasarım, Allah'ın sonsuz ilminin ve kusursuz yaratışının delillerinden biridir. Bir ayette tüm canlıları yaratanın Allah olduğu şöyle bildirilmektedir:

Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45)

Geckonun parmakları mikroskobik tüylerle kaplıdır (1). "Setae" adı verilen bu tüyler (2) o kadar küçüktür ki iğne başı kadar bir alanda sayıları 5000'i bulabilir. Her setaenin ucunda küçük tüysü yapılar bulunur (3). Her bir setaenin ucundaki tüycüklerin sayısı 1000'i bulur (4). Tüycüklerin bu yapısı hayvanın yüzeylere kolaylıkla tutunmasını sağlar. Tüyler tutucu özelliğini belli bir açıya (α) kadar korur. Açı değiştiğinde hayvanın ayağı yüzeyden hemen ayrılır (5).

Dipnotlar

38. James L. Gould & Carol Grant Gould, Olağan Dışı Yaşamlar, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 5. Basım, s. 114

39. James L. Gould & Carol Grant Gould, Olağan Dışı Yaşamlar, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 5. Basım, s. 122

40. James L. Gould & Carol Grant Gould, Olağan Dışı Yaşamlar, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 5. Basım, s. 125

41. James L. Gould & Carol Grant Gould, Olağan Dışı Yaşamlar, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 5. Basım, ss.117-118

42. Hücrelerdeki tüycüklerle ilgili genel bilgi şu kaynaktan takip edilebilir: Voet, D. Ve J.G. (1995) Biochemstry, 2. baskı., John Wiley and Sons, New York, s.1253-1259

43. Bilim ve Teknik Dergisi, TÜBİTAK, Ekim 1997, s.63

44. Bilim ve Teknik Dergisi, TÜBİTAK, Ekim 1997, s.63

45. Nature, 8 Haziran 2000, ss.1717-1718

46. http://www.discover.com/sept_00/ featgecko.html

47. www.ider.herts.ac.uk/school/courseware/materials/bonding.html

48. www.amnh.org/naturalhistory/biomechanics/0700biomechanics.html

5 / total 7
Harun Yahya'nın Doğadaki Mühendislik kitabını online okuyabilir, facebook, twitter gibi sosyal ağlarda paylaşabilir, bilgisayarınıza indirebilir, ödev ve tezlerinizde kullanabilir ve siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin site ve bloglarınızda yayınlayabilir ve kopyalayıp, çoğaltabilirsiniz.
Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, Sayın Adnan Oktar’ı referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top