HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - Güncel Yorumlar - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Rabbimizle Buluşma Vaktimiz: DuaDua, bizleri yaratan, bizi koruyup gözeten, her şeyimizi bize veren, sayısız nimet bağışlayan, sevilmeye en layık, derin bir aşkla bağlı olduğumuz Rabbimizle buluşma anımızdır. Her an her yerde olan, her şeyi görüp işiten Rabbimize dua etmek için belli bir zamana ve mekana ihtiyacımız yoktur. Duamızla her işimizde O’ndan yardım diler, Allah’ın razı olacağını, beğeneceğini umduğumuz bir ahlaka kavuşmuş oluruz.

Allah aşkıyla yanıp tutuşan bir Müslümanın hayatında duanın çok önemli bir yeri vardır. Dua onun için hem bir ibadet hem de yaşamını güçlü ve sağlam bir maneviyatla sürdürebilmenin anahtarıdır. Müslümanı canlı ve dinç tutan duasıdır, imandan kaynaklanan şevkidir. İman sahibi bir insan Allah’a bütün benliğiyle dua eder, tüm duygu ve düşüncelerini, sıkıntılarını, istek ve arzularını, mutluluklarını O’na açar. Rabbimize kulluğumuzu ifade edebileceğimiz en güzel fırsatlardan biridir dua.

Müslüman sabah gözünü açar açmaz hemen Allah’ı hatırlar ve O’na yönelerek, O’nu yücelterek, O’nu anarak, O’na dua ederek güne başlar. Her anını O’nun sayesinde yaşadığını, sahip olduğu her şeyi O’na borçlu olduğunu, istediği herhangi bir şeyin ancak O’nun dilemesiyle gerçekleşeceğini bilir.

Ne var ki insanların bir kısmı sadece sıkıntıya düştüklerinde Allah’a dua ederler. Allah’ı yalnızca kendileri için büyük önem taşıyan olaylarda hatırlar ve işlerinin yolunda gitmesi için O’ndan yardım dilerler. Örneğin bir hastalık durumunda Allah’ın şifa vermesi için O’na yalvarır veya geleceklerini ilgilendiren bir sınavdan ya da bir iş görüşmesinden iyi bir sonuç almak için O’na dua ederler. Allah onlara güzel bir nimet verdiğinde ise bu kez O’nu unutup dünya işlerine dalarlar. Allah bu tavrı beğenmediğini bir ayette şöyle bildirmiştir:

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Biz'e dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara Biz'i hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi, 12)

Hiç kuşku yok en güzel olan tavır, her zaman Allah’a bağlı kalmak, Allah’ı hiç unutmamak, büyük bir aşkla ve bitmeyen bir şevk ve heyecanla O’na yönelmek, her işimizde O’ndan yardım dilemek ve her ne olursa olsun hep şükretmektir. Bu ancak derin Allah aşkının sahiplerinin yaşayabildiği bir güzelliktir.

Müslüman her gün bir öncekinden daha derin, daha içli, daha samimi dua etmeyi, Allah’a daha çok yakınlaşmayı ister. Bu nedenle de dua ibadetini en güzel şekilde yerine getirip getirmediğini sık sık gözden geçirmelidir. Acaba hangi durumlarda Allah’a yönelmekte, yalnızca bir isteği veya bir ihtiyacı olduğunda mı Rabbine dua etmektedir? Kişinin kendini bu şekilde kontrol etmesi, duada eksiği varsa bunu tespit edip hatasını derhal düzeltme yoluna gitmesi ona hayat verecek bir uygulamadır. Peygamberler gibi Allah’la derin bir bağlantı, iman eden bir insanın özendiği, istediği bir güzel haldir.

Neler için Allah’a dua edebiliriz?

Biz herşeyi Allah’ın izin verdiği kadarıyla yaparız. Bir Müslüman bu gerçeğin tam şuurundadır. Örneğin bir konuşma yapacak; kendisini konuşturacak olanın yalnızca Allah olduğunu, aksi takdirde tek bir cümle dahi kuramayacağını bilir ve konuşmasına başlamadan önce, “Ya Rabbi, beni güzel konuştur” diye dua eder. Yemek yiyecekse; “Ya Rabbi, bana bu yiyeceklerden lezzet almayı, bu yiyecekler vesilesiyle şifa bulmayı, verdiğin bu nimetler için Sana hamd etmeyi bana nasip et” der. Bir yolculuk yapacaksa; “Ya Rabbi, sağ salim oraya varmayı bana nasip et, yolculuğumu Sana daha da yakınlaşmaya vesile kıl” der. Bir karar vermesi gerekiyorsa; “Ya Rabbi, bana en doğru, en hayırlı kararı aldır” diye dua eder. Önemli bir sınava ya da bir toplantıya girecekse; “Ya Rabbi, ahiretim için en hayırlı sonucu bana nasip et” der.

Peygamberlerin duaları Müslümanlar için çok güzel örnektir:

“Rabbim ilmimi artır.” (Taha Suresi, 114)

“Rabbim, benim göğsümü aç. Bana işimi kolaylaştır.” (Taha Suresi, 25-26)

“Rabbim, bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.” (Müminun Suresi, 118)

“Rabbim, hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat.” (Neml Suresi, 19) 

“Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et.” (Ankebut Suresi, 30)   

“Rabbim; Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat.” (Yusuf Suresi, 101)     

“Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hüküm ver, Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.” (Araf Suresi, 89)

Müslümanın yapması gereken, Allah’a bütün kalbiyle her şeyin en hayırlısı için dua etmek ve sonucuna teslim olmaktır. Örneğin hastalandığında elbette, “Rabbim bana sağlık, sıhhat ver, benden bu hastalığı gider” diye dua eder, ama hastalık iyileşmezse (haşa) Allah’a sitem etmez, Allah’ın yarattığı sonuca teslim olur, onda bir hayır görür. Hz. Musa (a.s.)’ın duası bu konuda bütün Müslümanlara örnek teşkil etmektedir:

"Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım."  (Kasas Suresi, 24)

“Her hayra muhtacım” ifadesi, Allah’ın yaratacağı şey her ne olursa olsun onu güzel ve hayırlı görmek demektir; işte Müslümanın imanını derin ve samimi kılan, Allah’a olan derin sevgisini gösteren budur.

Müslüman kendisi için istediği bütün güzel şeyleri diğer Müslümanlar için de istemelidir. Allah’tan derin ve samimi iman, Kuran'ı hakkıyla anlayacak bir basiret isterken, Kuran ahlakını hakkıyla yaşamayı Allah’tan dilerken Müslüman kardeşleri için de Allah’a dua etmelidir.

Dua, insanı cennete götüren bir ibadettir

İnsanın azabını engelleyen, cehennemden kurtulmasına vesile olan ve onu cennetin yoluna sevk eden, duasıdır. Bir insanı Allah Katında değerli kılan en önemli nedenlerden biridir dua. Allah bir ayette şöyle belirtmektedir:

De ki: "Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?... (Furkan Suresi, 77)

Gerçek şu ki kişi Allah’ın her şeyin üzerindeki gücünün ne kadar farkındaysa, duası da o kadar yoğundur. Eğer duası zayıfsa, her şeyi yaratanın yalnızca Allah olduğunu unutmuştur; olaylar kendiliğinden oluyor zannetmektedir. Bu ise apaçık şirktir. Dua eden insan, Allah’ın sonsuz gücüne ve tek güç sahibi olduğuna iman eden ve diliyle, kalbiyle bunu ifade eden insan demektir.

İnsanın henüz vakit varken samimi duaya yönelmesi gerekir

Kimi insanlar ahiretleri için hayati önem taşıyan ibadetleri uygulamayı sürekli olarak ertelemektedirler. Bu insanlar “yaşım biraz daha ilerleyince ibadet etmeye başlarım”, “emekli olayım, o zaman namaz kılarım” gibi yanlış düşüncelerle Allah’ın emirlerini yerine getirmemiş olurlar. Oysa “daha sonra yaparım”, “ileride yaparım” mantığı, şeytanın onlara bir tuzağıdır. Nitekim insan ibadetlerini yerine getirirken, günlük hayatına da devam edebilir. 

Şeytanın “daha sonra yaparsın” diyerek kandırdığı insanlardan olmamak için dikkatin ve vicdanın sürekli açık tutulması gerekir. Allah’a kendisini yakınlaştıracak ibadetleri ertelemek, kişiye zarardan başka bir şey vermez. Allah’a en çok yaklaştıracak ibadetlerden biri olan duayı ertelemek de kişiyi büyük bir manevi kayba sürükler. Vakit ve imkan varken Allah’a bütün gücüyle samimi dua etmek, duayı hiçbir şekilde aksatmamak gerekmektedir. Eğer dua kesilirse, o zaman Allah Kendini hatırlatacak başka bir şey yapabilir. Bu durumda kişiye hiç ummadığı bir anda, hiç ummadığı bir yerden Allah’ın uyarısı gelebilir. Nitekim dua kesilirse, azap için yol açılmış olur. Dua belalara bir set gibidir. Normal şartlarda azaba set olan dua kesildiği takdirde o set açılır ve azap oradan akıp geçmeye başlar. Henüz vakit varken vicdan sahibi herkesin Allah’a olan aşkın göstergesi samimi duaya yönelmesi, şükrüyle, duasıyla Allah’ı yüceltmesi çok önemlidir.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241870/rabbimizle-bulusma-vaktimiz-duahttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241870/rabbimizle-bulusma-vaktimiz-duahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/dua_bulusma_vakti_2.jpgWed, 15 Feb 2017 15:16:48 +0200
Canlı türlerindeki yeni keşifler Allah’ın sonsuz ilminin tecellisidirGüneş Sistemi içinde bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Bu yolculukta karşınıza çıkan; dondurucu soğukluğa ya da yakıcı sıcaklığa sahip, atmosferi zehirli gazlardan oluşan, yüzeyinde korkunç fırtınalar esen veya içinde hiç su bulunmayan gezegenler olacaktır.  Sadece içinde yaşadığımız ‘mavi gezegen’ Dünya; atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşama uygun olarak yaratılmıştır.

Dünyanın canlı yaşamı için elverişli olmasının en önemli nedenlerinden biri ise, sahip olduğu su miktarıdır. Yeryüzünün büyük bölümü, yani yaklaşık %70’i sularla kaplıdır. Bu sularda farklı renkleri, farklı biyolojik sistemleri, ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı türü yaşamını sürdürür. Hatta oran vermemiz gerekirse dünyadaki canlı türlerinin %90'ına bu sular ev sahipliği yapmaktadır. Gelişen teknoloji sonucu yapılan araştırmalarla canlılarda yeni türlerin keşfi, her geçen gün daha da artmaktadır.

Scientific Reports dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmaya göre, Hint Okyanusu’nun yaklaşık 3 km. derinliklerinde sıcak su kaynakları civarında 6 yeni canlı türü keşfedildi. Araştırmacılar, bulunan yeni türlerin deniz tabanına kadar inebilen uzaktan kumandalı denizaltı robotlarıyla yapılan inceleme sonucunda keşfedildiklerini açıkladı. Yeni deniz canlılarının ise deniz salyangozu, okyanus solucanı, deniz minaresi, hoff yengeci ve kum kurdu türlerine ait oldukları ifade edildi. 

İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara liderlik yapan Dr. Jon Copley ve ekibi, okyanus tabanında, bir düzineden fazla mineral helezonunun bulunduğu, futbol stadyumu büyüklüğündeki bir alanı mercek altına aldılar. İnceleme yapılan ve hidrotermal havalandırma bacaları olarak da bilinen bu helezonların, bakır ve altın mineralleri açısından oldukça zengin olduğu ve gelecekte deniz altı madenciliği için de değerlendirilebileceği keşfedildi. Bu helezonların etrafında birçok derin deniz canlısının yaşadığı ve yaşayan bu canlıların helezonlardan çıkan sıcak sıvılarla beslendiği yapılan açıklamalar arasında yer almaktadır.

Kuşkusuz derin deniz canlıları, canlı türlerinin yalnızca bir bölümüdür. Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler, günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:

Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır... 

Yüce Allah, kutsal kitabımız Kuran’da  “…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)” ayetiyle yarattığı canlı çeşitliliğini bize bildirmiştir. Son derece gelişmiş teknolojiye rağmen 100 milyon canlı çeşidinden sadece 1,5 milyonunun tanımlanabilmiş olması, ayette bildirildiği gibi “daha bizim bilmediğimiz” nice canlı çeşidinin yeryüzünde yaşamını sürdürdüğünün delillerindendir. Okyanusların binlerce metre derinliğindeki güneş ışığı almayan noktalarından, kutup bölgelerindeki dağların zirvesine kadar her yerde çok sayıda canlı türü yaşamaktadır. Gelişen teknoloji Allah’ın yarattığı tüm canlıları tespit etme konusunda yetersiz kalmaktadır. Her bir canlı Allah’ın sonsuz ilminin benzersiz ve kusursuz birer tecellisidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/12/161215080853.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241510/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241510/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/sea_creatures_harunnyahya_com_3.jpgMon, 06 Feb 2017 11:45:18 +0200
Yaşayan Fosil: Ginkgo Biloba Ağacı

“Ginkgo biloba” ağacı Permian devrinden (270 milyon yıl önce) günümüze kadar varlığını sürdürmüş olan bir yaşayan fosildir. Öyle ki dinozorların yaşadığı çağlarda ginkgolar da varlıklarını sürdürmekteydiler. Kasım 2016’da “Giga Science” dergisindeki bilimsel bir makalede, ginkgo biloba ağaçlarının gen dizilimi yayınlanmıştır. Araştırmayı yürüten Pekin Genom Bilimi Enstitüsü, Zheijiang Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi’nden bilim adamları, toplamda 10 milyar DNA harfinden oluşan çok büyük bir genomu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamı) incelediler ve çözmeye çalıştılar. Bilim adamları nautilus ve atnalı yengeci gibi yaşayan fosil örneklerinden biri olması nedeniyle, tüm zorluklara rağmen bu bitki üzerindeki çalışmalarını sürdürdüler. Pekin Genom Bilimi Enstitüsü’nden Wenbin Chen, araştırmada verilerin çokluğu ve genomların birleştirilmesindeki hesaplama kapasiteleri için 2 TB (terabayt: 1 trilyon bayt) gibi çok büyük miktarda işlenmemiş veri oluşturulduğunu açıkladı. Ağacın 40.000’den fazla geninin ilk analizi, çeşitli savunma mekanizmaları sağlayan gen ailelerinin geniş çaptaki yayılımını göstermektedir. Patojenlere (hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde) karşı direnç sağlayan genler, bu ağacın genomunda sıklıkla tekrarlanmaktadır.

Zheijiang Üniversitesi’nden Prof. Yunpeng Zhao ise, ginkgonun yaşayan beş grup tohumlu bitkiden birini temsil ettiğini  vurgulamaktadır. Ginkgo  benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir.

Diğer ağaç türlerinde rastlanmayan yelpaze şeklindeki yaprakları ile eşşizdir.

Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkân vermektedir. Ginkgolar bir yandan yapısında böcek, bakteri ve mantarları uzak tutan kimyasalları sentezlerken diğer yandan bitki yiyici böceklerin düşmanlarını kendine çekecek uçucu organik kimyasalları salgılayan çifte savunma sistemlerine sahiptirler. Bazı ginkgo ağaçlarının yaşları 2500 yıla varabilmektedir.

Ginkgonun ilginç bir özelliği, kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Ginkgo her türlü rutubetli ve hatta kumlu toprakta bile yetişebilir. Sahillerde denizden gelen tuza da dayanabilir.

Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan kısmen yanarak sağ çıkan ve varlıklarını bugüne değin sürdürebilmiş olan yegane canlı örnekleridir.

Bu dayanıklılık, çoğu türü öldüren Çin’deki buzullaşma dönemlerinde de ginkgonun hayatta kalmasına yardımcı olmuştur. Yapılan yeni bir araştırma ise, cep telefonlarının beyne yaymış olduğu dalgalara karşı ginkgo biloba ekstrelerinin faydası olduğunu deneyler sonucu ortaya çıkarmıştır.

Ginkgo Ağacının Yaşayan Fosil Olmasının Önemi

Darwin, araştırmaları sırasında, ginkgo ağacının yaprağının fosil halini bulduğunda oldukça şaşırmıştı. Günümüzde yaşayan bir canlının aynısı, milyonlarca yıl önceki katmanlarda bugünkü şekli ile vardı. Teorisini çıkmaza sokmak için yeterli olan ve Darwin’i gerçekten de endişeye sürükleyen bu fosil, yine Darwin’in kendisi tarafından “yaşayan fosil” olarak adlandırılacaktı.

Darwin eğer şu anda yaşıyor olsaydı, kuşkusuz bu konudaki endişesi çok daha büyük olurdu. Çünkü ginkgo, daha önce de belirttiğimiz gibi günümüze kadar gelmiş tek yaşayan fosil değildir. Yeryüzü tabakalarından çıkarılmış 700 milyondan fazla fosilin bir kısmını tam ve mükemmel soyu tükenmiş canlılar, büyük bir çoğunluğunu ise yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Şu an var olan türlerin büyük bir kısmının milyonlarca yıllık fosil örnekleri bulunmuş ve sergilenmiştir. Eğer Darwinistlerin iddia ettiği gibi evrim yaşanmış olsaydı, yeryüzünde hiç değişmeden kalmış milyonlarca canlı fosili değil, trilyonlarca ara geçiş örnekleri bulunması gerekirdi. Evrimcilerin, bir canlıdan diğerine doğru sözde değişim gösteren ara canlıları fosil kayıtlarında sürekli olarak bulmaları, trilyonlarca "gelişmekte olan canlı" örneği ortaya çıkarmaları gerekirdi. Ancak evrimciler, tek bir ara geçiş fosili bile bulamamışlardır. Tek bir canlıda gelişmekte olan tek bir organ örneği bile sunamamışlardır. Canlılar, Eosen dönemine ait (54-37 milyon yıl) aşağıdaki ginkgo yaprağında görüldüğü gibi aralarında milyonlarca yıllık zaman farkları olmasına karşılık hiçbir değişime uğramamış, Yaratıcımız olan Allah tarafından bugün canlı örneklerinde gördüğümüz şekli ile yaratılmıştır.

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi
Yaş: 50 milyon yıl
Bölge: Kanada

Resimde görülen 50 milyon yıllık ginkgo yaprağı, Darwinistlerin bitkilerin evrimi senaryosunu geçersiz kılan delillerden biridir. Ginkgoların hep ginkgo olarak var olduklarının, başka bir bitkiden türemediklerinin, başka bir bitkiye de dönüşmediklerinin göstergesi olan bu fosil, diğer bütün fosil örnekleri gibi evrimcileri büyük bir açmaza sokmaktadır.

KAYNAKLAR:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161121175806.htm
www.wikipedia.com

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241508/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agacihttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/241508/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agacihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/ginkgo_leaf_fossil_harunyahya_com2.jpgMon, 06 Feb 2017 10:49:43 +0200
Orman Yangınları İçin Kolay Tedbirler

ABD’de hemen her yaz büyük orman yangınları yaşanıyor. Örneğin 2015 yazında Washington, Oregon, Kaliforniya, Idaho ve Montana eyaletlerine yayılan şiddetli orman yangınlarında evler tahliye edilmiş, itfaiyeciler yaşamlarını yitirmişti. Ulusal muhafızların göreve çağrılmasına karşın yangının binlerce kilometre karelik bir alana yayılması engellenememişti.

Her ne kadar gelişen teknoloji ile yangınla mücadele imkanları eskiye göre daha iyi olsa da mevcut   imkanlarla bu tip büyük yangınlarla baş etmek hala çok zor.   Özellikle geniş alanlara yayılan ormanlardaki yangınları kontrol altına almak, söndürmek için oldukça fazla zaman ve emek harcamak gerekmektedir.

Büyük ormanlarda genişliği 50-100 m olan uzun koridorlar açılması yangınların kontrolünü kolaylaştıracaktır. Koridorlar ağaçlık alanların dama tahtası şeklinde alanlara bölecek şekilde düzenlenmelidir. Bu sayede bir alanda başlayan yangın, engellenemezse bile ancak yolun sınırlarına kadar yayılacaktır. Koridorun genişliği nedeniyle yangının doğal yollarla diğer alana geçmesi imkânsız olacaktır. Burada yolun 5-10 m gibi dar olmaması çok önemlidir. Çünkü kuvvetli rüzgâr olması gibi durumlarda yangının diğer alana geçmesi kolaylaşacaktır. Koridorda kuru ot ve tutuşabilecek madde olmaması için sık sık kontrol edilmeli, temizlik yapılmalıdır.

Oldukça geniş açılan yangın güvenlik koridorları boş olarak bırakılması faydalı olması için yeterlidir. Bununla birlikte bu koridorlardan farklı şekillerde istifade etmek mümkündür.  Koridorun ortası yangına karadan müdahale için yol olarak kullanılabilir. Ayrıca bu yolun iki tarafından tarım bile yapılabilir. Bu alanda hububat gibi kolay tutuşacak ürünler yerine, marul, maydanoz gibi yeşil bitkiler tercih edilmelidir.

Koridorlarda sulama kanalları inşa edip tarımda kullanılabilir. Bununla birlikte buharlaşmaya karşı dayanıklı dev su depoları inşa edilebilir. Sokaklardaki yangın musluğu gibi kullanıma sokulacak bu depolar, yangınlarda kullanılan helikopterlerin faydalana bileceği şekillerde düzenlenebilir. Bu sayede yangın için helikopterin su kaynağına kadar gidip gelme süresi kısaltılarak yangını kontrol altına alma süresi kısaltılabilir.

Mevcut tüm ormanlarda yangın koridorları açılmakla birlikte yapay ağaçlandırma alanlarında da bu koridorların olacağı şekilde ekim yapılmalıdır.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235662/orman-yanginlari-icin-kolay-tedbirlerhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235662/orman-yanginlari-icin-kolay-tedbirlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/forest_fire2.jpgTue, 22 Nov 2016 00:46:48 +0200
Moleküllerin İnanılmaz Hızı ve Hiç Durmayan HareketliliğiOdanızda sakin oturuyorsunuz. Etrafınızda hiç ses yok. Çevrenizde hiçbir hareketin olmadığını düşünüyorsunuz. Oysa etrafınızdaki herşey, sizi çevreleyen hava bile hiç durmadan hareket ediyor. Nasıl mı?

Siz odanızda oturduğunuz koltukta, sakince elinizdeki kitabı okurken sizi sarıp kuşatmış olan moleküllerin en küçük parçası olan elektronlar saniyede 1000 km. gibi muazzam bir hızda sürekli olarak dönmeye devam ediyorlar. Bunun dışında sizi çevreleyen, hatta sizi oluşturan moleküllerin kendileri de hiç durmadan hareket ediyorlar. Boşlukta dolaşan moleküllerin hızları da neredeyse bir tabancadan atılan merminin hızına eşit: Saniyede 1000 metreyi aşıyor.1


Havada bulunan milyarlarca molekül, her saniye milyarlarca kere dönerek birbirlerine çarparlar. Siz, sakin ve tek başınıza bir odada oturduğunuzu zannederken aslında bir molekül bombardımanının tam ortasında bulunursunuz. Hareket eden yalnızca havadaki moleküller değildir. Derinizdeki, masanızdaki, elinizde tuttuğunuz kalemdeki moleküllerde sürekli titreşim halindedirler. Bu yoğun harekete rağmen, çevremizde her zaman sağlam ve dengeli bir görüntü vardır.

Havada bulunan milyarlarca molekül, her saniye milyarlarca kere birbirlerine çarpar ve birbirleriyle tekrar çarpışıncaya kadar dönmeye devam ederler. Dolayısıyla siz, sakin ve tek başınıza bir odada oturduğunuzu zannederken aslında bir molekül bombardımanının tam ortasında bulunursunuz. Bazen şiddetli bir rüzgar haline gelen bu molekül bombardımanı, ağaçları düşürecek ve binaları yıkacak kadar güçlü olabilmektedir.

Hareket edenler yalnızca havadaki moleküller değildir. Derinizdeki, masanızdaki, elinizde tuttuğunuz kitaptaki moleküller de sürekli olarak hareket halindedir. En güçlü vinçlerin bile zorlukla yıktıkları taştan bir duvarın nasıl olup da sürekli olarak hareket halinde olduğunu merak edebilirsiniz. Bir duvar gerçekten de hareket halindedir, ancak duvarı oluşturan moleküller birbirlerine çok daha yakın dizilmiş oldukları için sadece titreşirler. Sürekli titreşim halindeki parçacıklardan oluşmuş olmalarına rağmen, bizler etrafımızda hep katı ve sağlam cisimler görürüz. Hareket halinde olmalarına rağmen hiçbir şey aniden kopup parçalanmaz.

Moleküller arasında meydana gelen bu tip bir hareketin dengeli de olması gerekmektedir. Bahsettiğimiz "titreme", katı cisimlerde dengeyi sağlayan bir hareket biçimidir. Ayrıca, moleküllerin kararlı bir şekilde tek bir yöne doğru hareketleri de söz konusu değildir. Eğer böyle bir ihtimal gerçekleşseydi, ortaya çıkacak olan sonuç oldukça şaşırtıcı olacaktı. Moleküllerin tek bir yöne doğru topluca hareket etmeleri sonucunda bizler üzerinde yemek yediğimiz masanın kendi kendine yana doğru belirli bir mesafe yol aldığına şahit olurduk.2 Katı bir cismin bu beklenmedik hareketi elbette şaşkınlık ve aynı zamanda da kullanışsızlık meydana getirirdi. Ama biz hiçbir zaman böyle bir durumla karşılaşmayız. Çünkü katı cismi oluşturan moleküller de Allah'tan bir nimet olarak dengeli bir titreşme hareketine sahiptirler. Bu nedenle hiçbir zaman tek yöne doğru sabit hareketleri söz konusu değildir ve bir düzensizlik meydana getirmezler.


Bir maddeyi oluşturan moleküller hiçbir zaman sebepsiz yere birbirlerinden ayrılmazlar. Molekülleri birbirinden ayırmak için belli bir sıcaklık gerekmektedir. Suyun buharlaşması için belirlenmiş olan sıcaklık dünyada varolan su miktarının daima sabit kalmasını sağlayan su döngüsünün başlıca sebebidir. Suyun bu özelliği dünyada yaşamın var olması için Allah'ın yarattığı benzersiz bir tasarımdır.

Moleküllerin ısıdan etkilenerek çeşitli hallere geçebilmeleri de bu hareketliliklerinin ve enerjilerinin bir sonucudur. Örneğin su, moleküllerinin birbirine en yakın olduğu zaman katı halini almaktadır. Isınıp sıvı hale geçtiğinde moleküller, sürekli hareket halinde olmalarının bir sonucu olarak, birbirlerinin üzerinden kayarlar. Sıvının akışkan bir halde olmasının, yani bizim sıvıyı "karıştırabilmemizin" nedeni budur. Suyun, daha da ısınıp moleküllerinin iyice birbirlerinden ayrılmasını sağlayan aşaması ise gaz halidir. Buhara dönüşen su, birbirinden gitgide uzaklaşan moleküllerden oluşmaktadır. Birbirinden uzaklaşan bu moleküller, sürekli hareket halinde olduklarından etrafa kolaylıkla yayılabilirler. Mutfakta pişen bir yemeğin kokusunu işte bu nedenle arka odadan duyabilirsiniz.

Ellerinizi birbirine sürttüğünüzde ellerinizin aşırı ısınmasının, bir tahta parçası üzerinde döndürdüğünüz tahta çubuğun ateş almasının nedeni de moleküllerin hareketidir. Ellerinizi birbirine sürttüğünüzde sürtünmeden etkilenen moleküller daha hızlı hareket etmeye başlarlar. Ellerinizdeki sıcaklık hissi bu hareketten doğan enerjinin bir sonucudur.

Moleküller hiç bitmeyen bir harekete sahip olmalarına rağmen, bizler bunu çoğu zaman hissetmeyiz. Masa örtünüzdeki milimetrik desenlerde bulunan moleküller de hareket halindedir, ama söz konusu desenlerin bozulduğuna veya birbirine karıştığına hiç şahit olmazsınız. Yüzünüzü de moleküller oluşturur ve bu moleküller de hareket halindedirler. Ama yüzünüzde asla bu sebepten kaynaklanan bir şekil bozukluğu meydana gelmez. Yeryüzündeki herşey, en ince milimetrik oranlara sahip olanlar bile böyle bir hareketliliğe sahiptir. Fakat çevrenizde buna dair en ufak bir delil yoktur.

Moleküllerin hareketleri gelişigüzel değildir. Sıvılarda birbirlerinin üzerinden kayan, gazlarda birbirlerinden uzaklaşan, katılarda ise birbirlerine sıkıca yaklaşan moleküller bu düzeni asla bozmazlar. Bir bardağı oluşturan moleküller hiçbir zaman sebepsiz yere dağılıp birbirlerinden ayrılmazlar. Bardağı moleküllerinden ayırmak için belirli bir ısı gerekmektedir. Bu oran da yeryüzünde mükemmel bir ölçü ile belirlenmiştir. Örneğin suyun, moleküllerine ayrışmasını sağlayan ısı oranı bellidir. Ama aynı ısı, suyun içinde bulunduğu tencereyi moleküllerine ayrıştırmaz. İşte bu nedenle tencere içinde rahatlıkla su kaynatabiliriz. Tencere moleküllerinin birbirlerinden uzaklaşabilmeleri için daha yüksek bir ısı gerekmektedir.


a. Katı b. Sıvı c. Gaz
1. Suyun, daha da ısınıp moleküllerinin iyice birbirlerinden ayrılma aşaması ise gaz halidir. Moleküller, sürekli hareket halinde olduklarından havada birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Suyu uçucu haline getiren sıcaklık oranı, Allah'ın yaşam için belirlediği özel bir orandır.
2. Su, moleküllerinin birbirine en yakın olduğu zaman katı bir hal almaktadır. Isınıp sıvı hale geçtiğinde moleküller, hareketli olduklarından birbirlerinin üzerinden kayarlar.

Böyle hassas ve sınırlı bir denge, bunu sağlayan ve bilim adamlarının adına "doğa kanunu" dedikleri değişmeyen standartlar var olmasıydı ne olurdu? Böyle bir denge olmasaydı o zaman yeryüzündeki herşey belirli bir sıcaklıkta eriyebilirdi. Örneğin evrendeki herşey ısıdan, suyun etkilendiği oranda etkilenseydi, kendi vücudumuzdaki proteinleri ve hücreleri oluşturan moleküller de dahil olmak üzere evrende hiçbir şey sabit kalmazdı. Ama hiçbir zaman böyle bir tehlike ile karşı karşıya gelmeyiz. Çünkü evrendeki herşey için belirlenmiş bir denge ve oran vardır. Suyun belirli bir ısıya geldiğinde buharlaşması, hayati önem taşıyan bu molekül için çok önemli bir ayrıntı ve özel tasarlanmış bir dengedir. Yeryüzündeki su döngüsü, bu buharlaşma sisteminin bir sonucudur. Her molekül, yeryüzünün şu anki düzenini sağlayacak bir özelliğe sahiptir. Bu da elbette herşey için belirli bir ölçü belirleyen ve her ölçüyü birbiri ile kusursuz bir uyum içinde yaratan Allah'ın kudretinin bir göstergesidir. Allah bir ayetinde şöyle belirtir:

Şüphesiz, Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır. (Nisa Suresi, 86)

dipnot:
1. Hil Roxbee Cox – Max Personage, Atom ve Molekül, Tübitak Popüler Bilim Kitapları,
Nurol Matbacılık 1999, sf. 16
2. The Mind Alive Encyclopedia, Basic Science, sf. 69-70

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235210/molekullerin-inanilmaz-hizi-ve-hichttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235210/molekullerin-inanilmaz-hizi-ve-hichttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/molekullerin_hizi_4.jpgWed, 16 Nov 2016 10:57:35 +0200
Atomun Farklı Kombinasyonları.... MOLEKÜLLERTelevizyonun camı ve mobilyası, yanınızda duran meyve tabağı, oturduğunuz koltuk, yerdeki parkeler, tavandan sarkan avize, halı, eliniz, tırnaklarınız, içtiğiniz su... Bunların her biri birbirinden tamamen farklı özelliklere sahip maddelerdir. Peki her biri atomlardan meydana gelen bu maddeler nasıl olur da birbirlerinden bu kadar farklı özelliklere ve görünüme sahip olabilir? Bu sorunun cevabı moleküllerde saklıdır. Doğada var olan yaklaşık 109 farklı atomun çeşitli miktarlarda ve çeşitli şekillerde biraraya gelmesi yeryüzündeki bu müthiş çeşitliliği meydana getirmiştir.

Sadece 109 atomun farklı kombinasyonlarla biraraya gelmesiyle oluşan çeşitlilik gerçekten olağanüstüdür. Oluşan her maddenin bir veya birkaç kullanım yeri vardır ve birçoğu canlılık için hayati öneme sahiptir. Şimdi bir düşünelim. Siz 109 ayrı parçanın kombinasyonu ile kaç farklı madde meydana getirebilirsiniz? Ayrıca bu maddelerin tümünün kullanılabilir olmasını sağlayabilir misiniz? Elbette verebileceğiniz sayı sınırlıdır. Oysa hayranlık verici bir yaratılış ile bu 109 farklı atom, muazzam çeşitlilikte sayısız maddenin dışında, koku, tat, renk, sertlik, yumuşaklık, akışkanlık, uçuculuk gibi detaylar da meydana getirirler. Bu muhteşem sanat eşsiz güzellikleri ve çeşitliliği sağlarken, yaşamın meydana gelmesi için de gereklidir. Örneğin, sadece suyun üç farklı halde bulunabilmesi bile yaşamın temel sebeplerinden birini oluşturmaktadır.

Peki bu 109 atom nasıl milyarlarca farklı molekül meydana getirir?

İşte elektronların önemi burada ortaya çıkar. Bir molekülün oluşması için elektronlar bir atomdan diğerine iletilir veya iki atom arasında ortak kullanılırlar. Böylelikle ortaya en az iki atomdan oluşan bir molekül çıkar. Bahsettiğimiz bu işlem elbette tek bir cümle ile açıklanamayacak kadar komplekstir. İki atomun söz konusu elektron alışverişi "kimyasal bağ" olarak adlandırılır. Ancak ortada aslında herhangi bir bağ yoktur. Sadece bir elektron iki atom arasında gidip gelmektedir. Atomları birbirlerine bağlayan unsur elektronun bir atomdan diğerine yaptığı bu yolculuktur. Elektronların paylaşımı anlamına gelen bu kimyasal bağların şekli, biraraya gelen atomların niteliği ve sayıları, molekülün de niteliğini belirler.

Meydana gelen moleküllerin kararlı olmaları için elektronlarının özel bağlanma şekilleri vardır. Her atom, kendisi için hangisi uygunsa o bağlanma şeklini kullanır.

Bunu biraz daha açarsak, Serbest halde dolaşan bir atom, çevresindeki diğer atomların itme veya çekim kuvvetinin etkisi altındadır. Bu etkiyle iki atom birbirine yaklaşır ve birleşir, yeniden düzenlenir ve kararlı bir yapıya ulaşırlar. "Kararlı yapı"dan kastedilen, bu atomların proton ve nötronlarının birbirlerine uyum sağlamaları, kendi özelliklerini bırakarak beraber yeni bir özelliğe sahip olmaları, yepyeni bir madde oluşturmalarıdır.

Atomların yapısı, moleküllerde ki kararlı yapı, bağlanma şekilleri özel tasarlanmış bir dengedir. Her molekül, yeryüzünün şu anki düzenini sağlayacak bir özelliğe sahiptir. Bu da her ölçüyü birbiri ile kusursuz bir uyum içinde yaratan Rabbimizin kudretinin açık bir göstergesidir.

Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 11)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235205/atomun-farkli-kombinasyonlari-molekullerhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235205/atomun-farkli-kombinasyonlari-molekullerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/hayvanlar_alemi_2.jpgTue, 15 Nov 2016 20:09:15 +0200
Yaşamın Temel Maddelerinden: Karbon
Karbon, diğer karbon atomları ile de güçlü kovalent bağlar kurabilme yeteneğine sahiptir. Bu bağlar, çok güçlü ve sağlam bağlar olduklarından çok büyük ve uzun moleküllerin oluşmasına olanak sağlarlar. Oluşan bu moleküllerin en önemlilerinden birisi karbonhidratlardır.

Çevremize şöyle bir baktığımızda herşeyin dünya üzerinde yaşamın oluşması için özel olarak tasarlanmış olduğunu fark ederiz. Molekül seviyesine indiğimizde ise bu özel tasarım kendisini daha açık ve benzersiz şekilde gösterir. Molekül seviyesinde, yani gözle görülmeyen atomların biraraya geldikleri dünyada, herşey kusursuzdur. Bu kusursuz sistemdeki özel tasarıma verilebilecek örneklerden biri karbon elementidir. Karbon, birçok yönü ile diğer elementlerden farklı özellikler gösterir. Bu "farklılık" onu, yaşam için vazgeçilmez hale getirmiştir. Karbon, periyodik tablodaki altıncı elementtir. Özelliği ise yeryüzündeki birçok şeyin arabamızın lastiklerinden bilgisayarımıza, kullandığımız doğal gazdan selüloza, yediğimiz etten hücrelerimizin içindeki DNA'ya kadar herşeyin temelini teşkil eden bir element olmasıdır.

Şu an için yeryüzünde çeşitli şekillerde biraraya gelmiş yaklaşık 2 milyon farklı yapıda bileşik bulunduğu hesaplanmaktadır. Bu bileşikler sadece iki atomun biraraya gelmesi ile oluşabildiği gibi, milyonlarca atomun biraraya gelmesi ile de oluşabilir. Ancak ilginç olan, elementlerin her birinin "kendine has" bileşik meydana getirme özelliklerinin olmasıdır. Kimi elementler, bir başka elementle hiçbir şekilde birleşmezler. Kimileri de sadece bir veya iki bileşik meydana getirirler. Ancak karbon elementi bütün bunlardan farklıdır. Tek başına 1.700.000 farklı tipte bileşik meydana getirebilmektedir. Yeryüzündeki farklı bileşiklerin toplam sayısının iki milyon olduğunu dikkate aldığımızda karbon dışındaki diğer elementlerin toplam 300.000 bileşik tipi meydana getirdiklerini görürüz. Bu durumu renk paletindeki renklerle karşılaştırabiliriz. Beyaz renge bir başka renk karıştırdığınızda mutlaka yeni bir renk elde edersiniz. Üçüncü bir renk karıştırdığınızda bu renk çeşitliliği daha da artar. Diğer renkler ise ancak bazı renklerle karıştıklarında yeni renkler verirler. Siyah ise, hangi renkle karışırsa karışsın o rengi yutar ve istisna durumlar dışında yeni bir renk elde edemezsiniz. Karbonun durumu da bu renk paletindeki beyaz renk gibidir. Doğadaki hemen herşeyle bileşik kurabilir ve bu birliktelikten yaşam için son derece büyük öneme sahip bir yenilik meydana getirebilir. Bunun anlamı şudur:

Karbon büyük bir tasarım harikasıdır. 

Hayati önemi olan bu elementin miktarca az olması ise oldukça ilginçtir. Karbon, tüm canlıların bileşiminin ağırlıkça sadece %9-10'unu ve dünyanın bileşiminin ise yalnızca %0,017'sini içerir.19 Az miktarda bulunmasına rağmen karbon, kendi bedenimiz de dahil olmak üzere hayatımızın her parçasında vardır ve onun yerini alabilecek bir başka element de yoktur.

Karbonun diğer elementlerle kolaylıkla birleşebilme özelliği, kurduğu bağlardan kaynaklanmaktadır. Karbon, moleküler özellikleri nedeni ile aynı cinsten atomları birbirine ekleyebilmekte, farklı cins atomları da birleştirebilmektedir. Diğer atomlar genellikle bu özelliklere sahip değildirler. Onlar belirli atomlarla bağlar kurabilir, diğerlerini ayırt ederler. Karbon, diğer karbon atomları ile de çok güçlü kovalent bağlar kurar. Bu bağlar, güçlü ve sağlam bağlar olduğundan çok büyük ve uzun moleküllerin oluşmasına olanak sağlar. Vücuttaki karbonhidrat, protein ve nükleik asitler de bu tür karbon bağları ile meydana gelmiş olan büyük moleküllerdir.

Bilim adamları yıllar boyunca karbonun yerini alabilecek bir elementin var olup olmadığını araştırdılar. Karbonun özelliklerine en yakın element silisyumdu. Bu nedenle silisyumun bir şekilde karbonun kurduğu bileşikleri kurması gerektiğini düşündüler. Ancak tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü silisyum, karbon gibi çeşitli elementlerle bu kadar çok bileşik oluşturacak bir özellik göstermiyordu. Bunun en önemli nedeni, karbonun kendi atomları ile kurduğu güçlü bağlardı. İki karbon arasında meydana gelen bağlantı çok güçlüydü ve bu nedenle çok daha uzun ve sabit bağlantılara olanak vermekteydi. Silisyum ise karbona çok yakın bir element olmasına rağmen, kendi atomları ile birleşme sırasında güçlü bir bağ kuramıyordu. Kurduğu zayıf bağ da uzun zincirlerin oluşması için uygun değildi. Kısacası, doğada karbon atomunun yerine geçebilecek bir başka element daha olmaması, karbonun önemini bir kez daha ortaya koydu.

Bilim adamları bu tip araştırmalara halen devam etmektedirler. Karbonun bir benzerinin bulunması, karbon elementinin bulunmadığı diğer gezegenlerde, özellikle Mars'ta yaşamın bir zamanlar var olup olmadığı sorusuna karşısında bilim adamlarına bir ışık yakacaktır. Ancak tüm spekülasyonlara rağmen, karbon temelli yaşam dışında bir yaşamın var olmasının birçok açıdan imkansız olduğu açıkça görülmüştür. Karbonun böyle özel bileşikler oluşturabilmesi için birtakım şartlar gereklidir. Yeryüzünde karbon bazlı bir yaşamın sürebilmesinin işte en önemli nedeni budur. Dünya, karbonun oluşması ve bileşikler meydana getirmesi için gerekli olan şartlara sahip bilinen tek gezegendir.

Örneğin karbonun bileşikler oluşturabilmesi için gerekli olan sıcaklık aralığı -20 ile 1200C'dir. Karbon bileşikleri –200C'de donmaya, 1200C'de parçalanmaya başlarlar. Biz bu parçalanma ve bozulmaya dünya şartlarında da şahit oluruz. Örneğin bir orman yangınında, aşırı ısı ağaç gövdelerinin yapısını tamamen değiştirir. Karbon bileşikleri değişime uğrar ve ağacın yapısı bu değişiklikten dolayı tamamen farklılaşır. Karbon artık orijinal yapısını kaybetmiştir. Bunun nedeni aşırı sıcaklıktan dolayı karbon bileşiklerinin parçalara ayrılmasıdır. Kömürleşen ağaç, artık farklı bir molekül özelliği göstermektedir.

Görüldüğü gibi bir miktar sıcaklık değişiminde bile karbon bozulmaya uğrar ve dolayısıyla bu değişim tüm dünyaya hakim olursa canlılık ortadan kalkar. Bu, dünyada özel bir tasarımın var olduğunun en önemli delillerinden bir tanesidir. Karbonun canlı bileşikler meydana getirmesine olanak veren sıcaklık aralığı ise yalnızca dünyada mevcuttur. Ve bu son derece hassas bir sıcaklık aralığıdır. Bir kıyas yapmak gerekirse, Güneş Sistemi'nde Dünya'dan bir önceki gezegen Venüs'te sıcaklık yaklaşık 4500C, Dünya'dan bir sonraki gezegen Mars'ta ise –530C'dir. Bu kavurucu sıcaklık ve dondurucu soğuklukta karbon elementinin canlı bileşikler meydana getirmesi imkansızdır. Uzayda milyarlarca derece sıcaklıktaki yıldızların, aynı zamanda da mutlak sıfır kabul edilen -273.150C'lik uzay boşluklarının olduğu da unutulmamalıdır.

Bu muazzam ısı farkı içinde sadece dünyanın karbon bazlı yaşama elverişli bir sıcaklık aralığında olması gerçekten de çok büyük bir nimet ve özel bir yaratılıştır. Önemli olan, bu mükemmellikleri ve Allah'ın eşsiz sanatını görerek insanın Allah'a muhtaç olduğunu kavraması ve O'nun büyüklüğünü takdir etmesidir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız. (Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık." "Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık." Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 63-72)

dipnot:
http://www.icr.org/pubs/imp/ imp-324.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235204/yasamin-temel-maddelerinden-karbonhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235204/yasamin-temel-maddelerinden-karbonhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/karbonhidrat_molekulleri_2.jpgTue, 15 Nov 2016 20:04:03 +0200
Kandaki Hayati SeçimKanın hayati özelliklerinden biri, içinde barındırdığı proteinlerdir. Vücudun her noktasına ulaşabilen damar sistemi sayesinde, kanın içindeki proteinler de vücutta ihtiyaç duyulan her bölgeye ulaşma imkanına sahip olur. Örneğin hemoglobin adındaki protein, kandaki oksijeni dokulara taşırken, transferin isimli protein ise kanda bulunan demiri taşır. İmmunoglobülinler bakteri ve virüslere karşı vücudu savunan proteinlerdir. Fibrinojen ve trombin kanın pıhtılaşmasını sağlar. İnsülin, vücuttaki şeker metabolizmasını düzenleyen bir protein çeşididir. Hepsi birbirinden önemli olan bu proteinler kan vasıtasıyla ilgili dokulara ulaştırılır.

"Hemoglobin sisteminin işlevindeki kusursuzluk en basit şekliyle hayret vericidir ve bu hassas ustalığı tanıyan herkes için hayranlık kaynağıdır." Michael Denton

Diğer taraftan kandaki taşıyıcı proteinlerden biri olan albumin, kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli safra kesesi maddesini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Daha sonra kanla birlikte vücutta gezerek, topladığı zehirleri zararsız hale getirilmesi için karaciğerde bırakır; besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.


Kan hücreleri, eğitimli kimyagerlerden, biyologlardan çok daha kusursuz bir şekilde analiz yapar ve hücrelerin ihtiyaç duyduğu maddeleri, büyük bir titizlikle vücudun her noktasına ulaştırırlar. Şuursuz kan hücrelerinin hayati önem taşıyan böyle bir kararı kendilerinin alması kuşkusuz mümkün değildir. Bu karar onlara Yüce Rabbimiz'in ilhamıdır.

Albumin gibi atomlardan oluşmuş, hiçbir bilgisi ya da şuuru olmayan bir molekül nasıl olur da, yağları, zehirleri, ilaçları, besin maddelerini birbirinden ayırt edebilir?

Dahası, nasıl olur da karaciğeri, safrayı, mideyi tanıyıp, taşıdığı maddeleri şaşırmadan, yanılmadan, hiç hata yapmadan her seferinde doğru yere ve ihtiyaç oranında bırakabilir?

Kanda taşınan zehirli maddeleri, ilaç ve besin maddelerini mikroskopta görseniz –tıp eğitimi almadıysanız- bunları birbirinden ayıramazsınız. Hangi organa hangisinin ne kadar miktarda bırakılması gerektiğini ise kesinlikle tespit edemezsiniz.

Pek çok insanın, özel bir eğitim almadıkça bilemeyecekleri bu bilgileri, şuursuz atomların birleşiminden oluşan albumin molekülü bilmekte ve ilk insandan bu yana bütün insanların vücudunda görevini kusursuzca yerine getirmektedir.

Kuşkusuz bir "atom topluluğu"nun böyle bir şuur gösterebilmesi, Allah'ın sonsuz kudreti ve ilmi ile mümkün olmaktadır.

Hemoglobinin Oksijen Seçimi

Kandaki alyuvar hücrelerinde bulunan hemoglobin adlı proteinin en önemli özelliği, oksijen atomlarını yakalama yeteneğidir. Hemoglobin, kandaki milyonlarca molekül içinden özellikle oksijen moleküllerini seçer ve onları yakalar. Ancak buradaki yakalama sıradan bir durum değildir. Çünkü oksijen molekülüne bağlanan bir molekül okside olur ve işlev göremez hale gelir. Bu nedenle hemoglobin, çok özel bir yetenekle oksijen molekülüne hiç dokunmadan, onu sanki bir maşa ile tutar gibi yakalar. Hemoglobinin bu yeteneği yaratılışın açık delillerinden biridir.


Resimde görülen hemoglobin molekülü bilim adamlarının hayranlıkla bahsettiği vücuda oksijen taşımak için tasarlanmış çok özel bir yapıya sahiptir: "... oksijen taşıyan bir molekülü en baştan tasarlamak istesek, kaçınılmaz olarak hemoglobine çok benzeyen bir molekülü... tercih etmek durumunda kalırız... deliller hemoglobinin bizim gibi metabolizma olarak aktif hava soluyan canlılar için en ideal ve tek solunum pigmenti olduğu olasılığını desteklemektedir... Hemoglobin sisteminin işlevindeki kusursuzluk en basit şekliyle hayret vericidir ve bu hassas ustalığı tanıyan herkes için hayranlık kaynağıdır." (Michael J. Denton, Nature's Destiny, The Free Press, 1998, s. 202)

Hemoglobin dört farklı proteinin birleşmesinden meydana gelir ve bu dört proteinde demir atomu taşıyan özel bölümler vardır. Demir atomlarını taşıyan bölümler "heme grupları" olarak adlandırılır. İşte bu heme gruplarındaki demir atomu, hemoglobinde oksijenin tutulduğu özel maşalardır. Her heme grubu bir oksijen tutabilir.1 Heme gruplarının temas etmeden, demiri bir maşa gibi kullanarak oksijeni yakalayıp, dokulara götürüp bırakmaları için molekülün içinde özel katlanmalar ve açılar da mevcuttur. Söz konusu özel bağlanma sırasında bu açılar belirli oranlarda değişir.2

İlk heme grubu, oksijeni yakaladıktan sonra hemoglobinin yapısında değişiklikler olur ve bu diğer heme gruplarının oksijeni yakalamasını katlamalı olarak kolaylaştırır.2 Bu yakalama işleminde hemoglobin eğer oksijenle doğrudan birleşirse yani okside olursa "methemoglobinemia" olarak anılan bir hastalık meydana gelir.3 Bu hastalık cildin rengini kaybederek maviye doğru dönmesine, nefes darlığına ve mukus zarlarının zayıflamasına neden olur.

Ancak hemoglobin molekülünün özel yapısı sayesinde, bu moleküller vücudumuzdaki yaklaşık 100 trilyon hücreye günde 600 litre oksijeni düzenli olarak taşırlar.4 Hemoglobinin oksijenden zarar göreceğini bilerek, kendisine tedbir alması, yapısında özel bir düzenleme yapması ve bunu vücudun tüm hücrelerine taşıması gerektiğini biliyor olması imkansızdır. Söz konusu molekül, şuursuz atom yığınından başka bir şey değildir. Ancak herşeyin bilgisine sahip, herşeyin Yaratıcısı olan Rabbimiz hemoglobin molekülünü oksijenin olumsuz etkilerinden korunacak şekilde yaratmış, bize yaratılıştaki incelikleri göstermiştir. Dünyaca ünlü mikrobiyolog Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) isimli kitabında hemoglobinlerin kusursuz yapılarından şöyle söz eder:

Yüksek metabolik seviyesi olan organizmalar için etkin bir oksijen taşıma sistemi gerekir. Bu nedenle hemoglobin gibi özelliklere sahip bir molekül, organizma için son derece önemlidir. Hemoglobinin yerine başka alternatifler olabilir mi? Bilinen oksijen taşıyan sistemlerin hiçbiri hemoglobinin oksijen taşımadaki etkinliğine yaklaşamamışlardır bile. Ernest Baldwin "Memelilerin hemoglobinleri bu açıdan en başarılı solunum proteinleridir" yorumunu yapar...5


Hemoglobin molekülü oksijeni hücrelere taşırken ona tam olarak bağlanmaz, oksijeni tıpkı bir maşa ile tutar gibi bir ucundan yakalar. Çünkü oksijen, bağlandığı molekülleri adeta zehirleyerek tüm işlevlerini yitirmesine neden olur. Hemoglobin, oksijenin bu tehlikesini ortadan kaldırabilmek için çok özel bir yöntem uygulamaktadır. Ancak bir molekülün, ne tehlikeyi fark edecek şuuru, ne de tedbir alacak aklı vardır. Tüm bu detaylar bizlere Rabbimiz'in üstün ilmini sergilemektedir.
1.Heme 2. Porfirin 3. Fe+2 4. O2

M. Denton'unda yukarıdaki satırlarda ifade ettiği gibi, hemoglobinin bu taşıma şekli olabilecek en ideal taşıma şeklidir. Bir molekül yığınının vücut gibi karanlık, kendi boyutları ile kıyaslandığında ise son derece büyük bir yerin içinde, oksijen molekülünü diğer moleküllerden ayırt etmesi, ona en uygun şekilde bağlanabilmesi, Yüce Allah'ın sonsuz ilminin delillerinden birini ortaya koymaktadır.

Hücrelerin seçici olarak birbirlerine yapışmaları, hücrenin en önemli özelliklerinden biridir.

Konunun uzmanlarından biyolog John P. Trinkaus'a göre, "hücrelerin birbirleriyle yapışmaları çok hücreliliğin temelidir. Birden fazla hücreden oluşan tüm canlıların yapısı ve işlevleri hücrelerinin birbirlerine ve hücre dışı maddelere sıkıca yapışmalarına bağlıdır."6

Hücrelerin çevrelerindeki hücrelere seçici olarak yapışmaları da hücre zarının sahip olduğu özelliklere bağlıdır. Bu bakımdan çift katlı fosfolipit hücre zarı, hücrenin akışkanlık, yoğunluk, elektriksel faaliyetler gibi yaşamı mümkün kılan özelliklerine en uygun yapıdır. Hücre zarındaki yapısındaki mükemmelliğin yanı sıra zarda gerçekleşen olayların şuur ve akıl gerektirmesi de son derece düşündürücüdür. Şuursuz moleküllerin biraraya gelmesi ile oluşan bir hücre zarı, bir başka hücreyi nasıl tanır, bir organ oluşturmak için ona yapışması gerektiğini nereden bilir ve bunu nasıl yapabilir? Hücrenin bu özelliği de Rabbimiz'in canlılar üzerindeki hakimiyetinin örneklerindendir.

dipnot

1. Prof. Dr. Engin Gözükara, Biyokimya, Nobel Tıp Kitap Evleri, 1997, 3. baskı, cilt 1, s. 176.
2. Albert L. Lehninger, David L. Nelson, Michael M. Cox, Principles of Biochemistry, 2. baskı, Worth Publishers, New York, s. 189.
3. http://www.britannica.com/bcom/eb/article/7/0,5716,53637+1+52330,00.html? query=methemoglobinemia
4. Albert L. Lehninger, David L. Nelson, Michael M. Cox, Principles of Biochemistry, 2. baskı, Worth Publishers, New York, s. 188.
5. Michael Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, ss. 201-202.
6. J. P. Trinkaus, Cells into Organs, Prentice-Hall, Englewood Cliffs, NJ, 1984, s. 69.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235203/kandaki-hayati-secimhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235203/kandaki-hayati-secimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/kandaki_secim_4.jpgTue, 15 Nov 2016 19:53:39 +0200
Atomun En Dış Sınırı: ElektronlarAtomun içinde, -son dönemlerde keşfedilmiş daha küçük parçacıkları dikkate almazsak- temel parçacıkların en küçüğü elektronlardır. Elektronlar, proton ve nötronların neredeyse ikibinde biri kadardır. Elektronların enerjileri oldukça yoğundur. Elektronların, çekirdek çevresinde belirli yörüngeleri vardır. Sahip oldukları yoğun enerjinin ve kendilerine etki eden kuvvetlerin tesiri ile bu yörüngelerde hem kendi çevrelerinde hem de çekirdeğin çevresinde durmaksızın dönerler.


Elektronlar, sahip oldukları yoğun enerjinin ve kendilerine etki eden kuvvetlerin tesiriyle, hem kendi çevrelerinde hem de çekirdeğin çevresinde belirli bir yörüngede durmaksızın dönerler. Elektronların, sahip oldukları enerji sayesinde gerçekleştirdikleri bu dönüş, evrendeki dengenin en önemli sebeplerinden biridir.

Elektronların sahip oldukları enerji ile son derece kusursuz bir denge meydana gelir. Bu dengeyi şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Uzun bir çubuğun ucunda geniş bir tabağı sabit tutmanız normal şartlarda imkansızdır. Ama eğer tabağı belli bir hızda döndürürseniz, tabak çubuğun ucunda durur. Tabak, hızını kaybettiğinde ise kaçınılmaz olarak düşüp kırılacaktır. Dolayısıyla böyle bir denge için gerekli olan tek şey uygun düzeyde enerjidir. İşte evrendeki başlıca dengelerin temelindeki sır budur. Gezegenleri Güneş'in, elektronları ise atom çekirdeğinin çevresinde tutan gücün kaynağı bu enerjidir. Elektronlar büyük bir hassaslıkla ayarlanmış bu enerji sayesinde çekirdeğin çevresinde hiç durmadan dönerler. Yüksek enerjileri nedeniyle yaptıkları bu dönüş hareketi onların çekirdeğin etrafından savrulup uzaklaşmalarını engellemektedir.

Elektronların dönüş hızı ise gerçekten hayret vericidir. Elektronlar, çekirdeğin çevresinde saniyede 1.000 km. gibi olağanüstü bir hızla dönerler.1 Bu yüksek hıza rağmen birbirleriyle asla çarpışmazlar. Bunun nedeninin elektronların eksi yüklü olması ve dolayısıyla birbirilerini itmeleri olduğu kabul edilir. Ancak bu cevap, ortada çok büyük bir mucize olduğu gerçeğini değiştirmemektedir;

- Neden elektronlar eksi yüklüdür?

- Neden aynı yükler birbirini iter?

- Birbirini iten bu parçacıklar nasıl yörüngeye oturmuşlardır?

Tüm bu sorular, bize bir kez daha atomdaki hassas denge ve tasarımı gösterir. Kimi atomlarda ise çekirdeğin çevresinde 100'den fazla elektron dönmektedir. Toplam 7 yörüngeye dağılmış olan elektronların hiçbir karışıklık çıkarmadan, birbirleri ile çarpışmadan, müthiş bir düzen içinde hızla dönmeleri, kusursuz bir tasarımın eseridir.

Çekirdeğin etrafında yedi farklı enerji düzeyi, yani yedi farklı yörünge vardır. Elektronlar sahip oldukları enerji seviyelerine göre bu yörüngelerden birine tutunurlar. Kütleleri ve hızları daima birbirinin aynı olan elektronların neden farklı enerji seviyelerine sahip oldukları ise dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Evrende var olan sistemde, birbirinden farklı yörüngeleri, birbirlerinden farklı boyut ve hızdaki maddeler meydana getirirler. Buna verilebilecek en iyi örnek Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerdir. Her biri birbirinden farklı kütlelere ve farklı hızlara sahip olan gezegenler, bunun doğal bir sonucu olarak birbirlerinden farklı yörüngelerde dönerler. Ancak elektronlar için bu kural geçerli değildir. Birbirlerinden herhangi bir farkları bulunmayan, kütleleri ve hızları daima aynı olan bu parçacıkların farklı enerji seviyelerine sahip olmaları için aslında hiçbir sebep yoktur. Bu, Allah'ın yarattığı son derece özel bir tasarımdır. Çünkü moleküllerin oluşabilmeleri için birbirinden farklı olan bu yörüngelerin varlığı şarttır. Atomun içinde birbirinden farklı yörüngeler bulunması, bizleri ve tüm evreni oluşturan molekülleri meydana getirmektedir. Aynı zamanda renkleri de oluşturmaktadır çünkü çeşitli renklerin varlığının nedenlerinden biri, farklı yörüngelerdeki elektronların birbirlerinin yörüngelerine atlamalarıdır. 

Gözle görülmeyen atomun içinde, sadece bir bulut kümesi gibi bulunan elektronların sahip oldukları özellikler, molekülleri oluşturmak için kurulmuş olan kusursuz düzen ve gözle görülmeyen bu alemin canlı ve cansız tüm varlıkların temelini oluşturması, oldukça önemli bir konudur. İleride daha da detaylı olarak görüleceği gibi, bu düzenin tek bir aşaması veya parçası dahi tesadüfen oluşamayacak kadar mükemmel bir tasarıma sahiptir. Bu kusursuz ve üstün sanatın sahibi ise Allah'tır. Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

dipnot:

http://www.madsci.org/archives/nov2000 / 974298400.Ph.r.html

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235201/atomun-en-dis-siniri-elektronlarhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235201/atomun-en-dis-siniri-elektronlarhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/elektron_3.jpgTue, 15 Nov 2016 17:24:32 +0200
Yumurta Hücrelerinin Sergiledikleri Şuur
Annenin savunma hücreleri embriyoyu yok etmek için yaklaşırlar. (üstte) Ancak vücuttaki mükemmel yaratılış sayesinde yumurtaya zarar veremezler.

Rahim duvarına yerleşme hazırlığı yapan hücreler nasıl oluyor da genetik olarak anneden farklı oldukları halde bunların nasıl olup da vücuda nakledilen bir organ veya doku gibi reddedilmezler?

Bu uzun zamandır çözülemeyen bir sırdır. Bu sorunun cevabını "Yaşamın Başlangıcı" adlı kitabın yazarı R. Flanagan şöyle vermektedir:

Hücre kümesinin "evrensel bir şifre" olarak nitelendirilebilecek özel sinyaller yaydığını söyleyebiliriz. Bu şifre tüm insanlar için aynıdır ve aynı şekilde annenin hücreleri de bir zamanlar henüz küme halindeyken kendilerini bu şifreyle ifade etmişlerdir. Bu nedenle annenin hücreleri yeni gelenlere karşı bir savunma oluşturmaz, çünkü onlar biyolojik olarak bedene yerleşen bu hücre kümesini bir düşman değil evrensel bir dost olarak görürler.”1

Burada çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte yarar vardır. Flanagan'In ifade ettiği şekilde bir hücre topluluğunun "evrensel bir mesaj" yollaması ve başka hücre topluluklarının bu mesajı anlayarak, karşılarında bir düşman değil dost olduğunu "anlaması" çok büyük bir mucizedir. Unutulmamalıdır ki, burada söz konusu olanlar şuurlu insan toplulukları değil, eli, gözü, kulağı, beyni olmayan, şuursuz atomların, moleküllerin, proteinlerin birleşiminden oluşmuş, gözle görülemeyecek kadar küçük hücrelerden oluşan topluluklardır.

Bu bilgilerin karşımıza çıkardığı gerçek çok açıktır: Embriyonun anne rahmine rahatlıkla yerleşip, en güvenli olacak şekilde varlığını sürdürebilmesi, embriyoyu da, anneyi de, anne bedenindeki savunma sistemini de yaratan Allah’ın rahmeti ile gerçekleşir.

Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın Katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır. (Lokman Suresi, 34)

dipnot

1- Geraldine Lux Flanagan, Beginning Life, A Dorling Kindersley Book, Londra, 1996, s. 34

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235200/yumurta-hucrelerinin-sergiledikleri-suurhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235200/yumurta-hucrelerinin-sergiledikleri-suurhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/yumurta_hucresi_2.jpgTue, 15 Nov 2016 17:02:56 +0200
Vücudumuzdaki Elektriksel Düzenİnsan vücudu kendi elektriğini kendi üretir. Vücutta herhangi bir fonksiyonun gerçekleşmesi için ilgili organa ya da dokuya bir sinyal gönderilmelidir.


İnsan vücudunda elektriksel olmayan neredeyse hiçbir işlem yok gibidir. Siz dinlenirken bile, vücudunuzdaki faaliyetler -kalp atışınız, akciğerlerinize oksijen gitmesi ve sayılamayacak kadar çok hücresel faaliyet- Rabbimiz'in bir lütfu olarak kesintisiz devam eder.
1. Akciğer 2. Kemik 3. Beyin 4. Kalp 5. Böbrek 6. Deri

Vücudunuz her gün düzenli bakım yapmanız gereken, elektrikle çalışan teknoloji ürünü bir makine gibidir. Bir kasınız hareket ettiği zaman elektriksel yük boşalmaları meydana gelir. Beynin emirlerini taşıyan sinyaller elektrikseldir. Ayrıca vücut boyunca beyne doğru ilerleyen tüm duyu sinyalleri elektrikseldir. Hücre bölünmesi, kalp atışı da elektrikseldir. Aslında tüm kimyasal değişiklikler elektriksel temele dayanmaktadır; çünkü moleküler seviyede elektronlar transfer edilir, paylaşılır ya da değişikliğe uğrar. İnsan vücudunda elektriksel olmayan bir durum, neredeyse yok gibidir. Siz dinlenmek üzere uzansanız bile, enerji üretimiyle ilgili zor görevler iradeniz dışında meydana gelmeye devam eder: Kalp atışınız, akciğerlerinize oksijen gitmesi ve sayılamayacak kadar çok hücresel faaliyet...

Kısacası insan vücudu hayatta kalmak için elektrokimyasal bir enerji sistemi kullanır. Vücudumuzun elektrikle işleyen kısmını sinir sistemi oluşturur. Bir kaza veya sakatlık durumu olmadığı sürece vücudumuz hem elektrik üretimini gerçekleştirir, hem de ürettiği elektrik enerjisiyle gece gündüz faaliyetlerini sürdürür. Canlılardaki elektriksel sistem, metallerdeki elektrik sistemlerinden çok daha fazla avantaja sahiptir. Bu avantajların başında biyolojik sistemlerin kendi kendini tamir edebilmesi gelir. Örneğin parmağınızda bir kesik oluştuğunda kısa zamanda bu yara iyileşir. Bunu sağlayan sistemlerin ardında yine elektriksel bir düzen vardır. Bu hiçbir insan yapımı makinede mevcut olmayan taklit edilemez bir özelliktir.

Vücudunuzdaki elektriksel sistemin bir başka avantajı ise çok yönlü kullanımıdır. Vücudun içindeki tüm faaliyetler -dolaşım, savunma, hareket, haberleşme, sindirim, boşaltım vs.- bu sistem sayesinde gerçekleşir. İnsan yapımı elektriksel aletler ise genellikle tek bir fonksiyon ya da benzer birkaç fonksiyonla sınırlıdır: Soğutma, ısıtma, kurutma, çırpma, süpürme gibi... Buna rağmen çok yüksek miktarlarda enerji harcanır. Vücudun kullandığı elektrik enerjisi -benzersiz sistemleri işletmek için kullanılmasına rağmen- son derece az miktardadır.

Günlük hayatta kullandığımız elektrikli aletlerde, kullanılan elektriğin şiddetinin -voltaj değerinin- belli bir ölçüde olması gerekir. Ancak bu ayarlar makinenin kendisi tarafından değil, yine insan yapımı özel aletler aracılığıyla sabit tutulur. Bu ayarın bozulma ihtimaline karşı, akımı dengeleyecek adaptörler, regülatörler (voltaj düzenleyicileri) kullanılır. Aksi takdirde makinenin tüm aksamı bozulur. Vücudumuzda ise bu ayarların tümü bizim haberimiz olmadan yapılır.

Ayrıca vücudumuzda elektrik kullanımı kesintisizdir. Dinlenirken bile vücudumuzda elektriksel sinyallerin akımı devam eder. Bu küçük elektriksel sinyaller saniyenin binde biri kadar sürelerle aralıksız üretilir. Elektrikli aletlerin ise ortalama 10-20 senelik ömürleri vardır. Hatta çoğu zaman çok daha erken tamir edilmeleri, parçalarının yenilenmesi gerekir. Halbuki insan vücudu -istisnai durumlar dışında- bir ömür boyu kesintisiz olarak dinlenmeden, yorulmadan elektrikle faaliyet gösterir.

Hoimar Von Ditfurth, evrimci bir biyolog olmasına karşın, tesadüf iddialarının imkansızlığını “Dinozorların Sessiz Gecesi” adlı kitabında şöyle dile getirmektedir:

Sözgelimi canlı yapıların salt rastlantı sonucu ortaya çıkmalarının istatistiki yönden olanaksızlığı, çok sevilen ve bilimin günümüzdeki gelişmişlik durağında oldukça aktüel olan bir örnektir. Gerçekten de biyolojik işlevler yerine getiren tek bir protein molekülünün kuruluşunun, o olağanüstü özgünlüklerine bakınca, bunu, hepsi doğru ve gerekli bir sıra içinde, doğru anda, doğru yerde ve doğru elektriksel ve mekanik özelliklerle birbirine rastlamış olmaları gereken birçok atomun, tek tek rastlantı sonucunda buluşmalarıyla açıklamak mümkün değil gibi görünmektedir.

Yaşamımızı sürdürebilmemiz için, vücudun hiçbir noktasında tesadüflere yer yoktur. Çünkü milyonlarca detayın aynı anda, ölçüsüyle, zamanlamasıyla hatasız ve eksiksiz olması, bunların hiçbirinin hiç yorulmadan aralıksız bir şekilde 60-70 sene müthiş bir koordinasyonla çalışması tesadüflerle açıklanması imkansız bir durumdur. Tesadüf iddialarının sahipleri evrimciler de, karşılaştıkları mükemmel düzen karşısında hayranlıklarını gizleyememekte ve bu organların, sistemlerin tam olmaları gereken yer, şekil ve fonksiyonlarla, vücut içinde nasıl olup da yerleştikleri sorusu karşısında çaresiz kalmaktadırlar. Oysa cevap açıktır: Tüm bunları kusursuz şekilde yaratan tüm alemlerin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır:

Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 7-9)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235199/vucudumuzdaki-elektriksel-duzenhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235199/vucudumuzdaki-elektriksel-duzenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/vucut_elektriksel_duzen_2.jpgTue, 15 Nov 2016 16:56:42 +0200
Kuşlarda İşitme DuyusuKuşların, birbirleriyle sesli iletişim kurmaları, şarkı söylemeleri ve bazı kuş cinslerinin de konuşma yeteneklerini sergilemeleri için iyi bir işitme sistemine sahip olmaları gerekir. İşitme duyusu özellikle öğrenmenin en yüksek olduğu kritik dönemlerde oldukça önemlidir. Şarkı öğrenilmesi ile ilgili deneylerde işitsel geri bildirim sisteminin (auditory feedback system) öğrenmede gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. Yetişkin olmayan kuşlar bu sistem sayesinde, ezberledikleri bir şarkı kalıbı ile kendi çıkardıkları sesleri karşılaştırarak öğrenirler. Eğer sağır olurlarsa, normal şarkı söylemeleri mümkün olmaz. 1


Kuşların sesi çözme kabiliyeti insanlardan yaklaşık 10 kat daha iyidir; insanlar bir nota duyarken kuşlar on farklı ses duyabilmektedirler. Ayrıca insanlar sesleri saniyenin 1/20'sinde işlemden geçirirken, kuşlar saniyenin 1/200'ünde bu sesleri ayırt edebilirler. Bu demektir ki kuşlar gelen sesleri hızlı ayırt etmede insanlardan üstündürler.

Kuşların iyi işiten kulakları vardır, fakat onlar insanlardan farklı şekilde işitirler. Kuşların bir melodiyi tanımaları için bu melodiyi hep aynı oktavda (7 sesten meydana gelen dizi) duymaları gereklidir. Halbuki insanlar bir melodiyi farklı bir oktavda duysalar bile tanıyabilirler. Kuşlar bunu yapamazlar, fakat bunun yerine kuşlar, tınıları (armoniler ile birleşmiş esas notaları) hatırlarlar. Tınıyı ve armonik varyasyonları hatırlayan kuş, bu sayede yanıt verebileceği çok fazla çeşitlilikte ses duyar, hatta bazen bunları üretebilir.

Kuşlar aynı zamanda bizim duyabildiğimizden daha kısa notaları da duyarlar. İnsanlar sesleri saniyenin 1/20'sinde işlemden geçirirken, kuşlar saniyenin 1/200'ünde bu sesleri ayırt edebilirler.2 Bu demektir ki kuşlar gelen sesleri hızlı ayırt etmede insanlardan üstündürler.3 Kuşların sesi çözme kabiliyeti insanlardan yaklaşık 10 kat daha iyidir; insanlar bir nota duyarken kuşlar on farklı ses duyabilmektedirler.4

Ayrıca kimi kuşlar bizden daha alçak sesleri de duyabilirler. Bu kuşların sese olan duyarlılıkları o kadar hassastır ki Bach ile Stravinsky gibi ünlü bestecilerin parçaları arasındaki farkı dahi ayırt edebilirler.

Kuşlardaki bu son derece hassas işitme duyusu mükemmel bir şekilde çalışmaktadır. Açıktır ki, işitme duyusunu oluşturan parçaların her biri özel bir tasarımla yaratılmıştır, çünkü bu parçaların herhangi birisinin eksikliği durumunda kuş hiçbir ses işitemeyecektir. Bu da işitme duyusunun evrimle, yani aşama aşama tesadüfi etkilerle ortaya çıktığı tezini net ve açık bir şekilde çürütmektedir.

dipnot

1- http://instruct1.cit.cornell.edu/courses/bionb424/students/mdr17/neurophysiology.html.
2- (http://www.earthlife.net/birds/ hearing.html)
3- Theodore Xenophon Barber, Phd., The Human Nature of Birds, USA, 1993, s. 36.
4- Theodore Xenophon Barber, Phd., The Human Nature of Birds, USA, 1993, s. 37.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235198/kuslarda-isitme-duyusuhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235198/kuslarda-isitme-duyusuhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/talking_parrot_2.jpgTue, 15 Nov 2016 16:46:29 +0200
Hayatımızın devamı için en hayati sistemlerden biri: Kanın PıhtılaşmasıBir yeriniz kesildiğinde ya da eski bir yaranız kanadığında, zaman içinde kanamanın duracağını bilirsiniz. Kanayan yerde bir pıhtı oluşacak, bu pıhtı zamanla sertleşecek ve yara iyileşecektir. Bu sizin için kolay görünen olağan bir durum olabilir. Oysa, biyokimyacılar yaptıkları araştırmalarla bunun oldukça karmaşık bir sistemin işleyişinin sonucu olduğunu ortaya çıkardılar.1

Bu sistemin parçalarından herhangi birinin eksilmesi veya zarar görmesi sistemi işlemez kılacaktır. Kan doğru yerde, doğru zamanda pıhtılaşmalı ve şartlar normale döndüğünde pıhtı ortadan kalkmalıdır. Sistem en küçük ayrıntıya varana dek kusursuz bir biçimde çalışmalıdır.

Eğer bir kanama söz konusu ise, canlının kan kaybından ölmemesi için pıhtının hemen meydana gelmesi gerekir.

Ayrıca, pıhtının yaranın üzerinde boylu boyunca oluşması ve en önemlisi de sadece yaranın üzerinde kalması gereklidir. Yoksa tüm kanın pıhtılaşmasına ve canlının ölümüne neden olacaktır. Bu nedenle kanın pıhtılaşması sıkı bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda doğru yerde oluşmalıdır.

Kemik iliği hücrelerinin en küçük temsilcisi olan kan plakçıkları ya da trombositler hayati bir özelliğe sahiptir. Bu hücreler, kanın pıhtılaşmasındaki ana unsurdur. Von Willebrand faktörü adlı bir protein, kanda dolaşıp durmakta olan trombositlerin kaza yerini geçmemelerini sağlar. Kaza yerinde takılı kalan trombositler, o anda diğer trombositleri de olay yerine getiren bir madde salgılar. Bu hücreler daha sonra hep birlikte açık yarayı kapatır. Trombositler, görevlerini yerine getirdikten sonra ölür. Onların, kendilerini feda etmeleri, kan pıhtılaşma sisteminin yalnızca bir parçasıdır.

Von Willebrand faktörü adlı bir protein, kanda dolaşıp durmakta olan trombositlerin kaza yerini geçmelerini önler.

Kan pıhtılaşmasını sağlayan bir diğer protein de trombindir. Bu madde yalnızca açık bir yaranın olduğu yerlerde üretilir. Bu üretim ne az ne de fazla olmamalıdır. Üstelik üretim, tam zamanında yapılmalı ve yine tam zamanında durdurulmalıdır. Şu ana değin trombin üretiminde rol alan ve tamamı "enzim" olarak adlandırılan yirmiden fazla vücut kimyasalı tanımlanmıştır. Bu enzimler, kendi üretimlerini durdurabilir ya da başlatabilir. Süreç öylesine bir denetim altındadır ki, trombin ancak tam bir doku yaralanması söz konusu olduğunda oluşur. Vücutta pıhtılaşma için gerekli olan tüm enzimler yeterli miktara ulaşır ulaşmaz, yapısal maddesi protein olan uzun iplikçikler oluşturulur. Bu iplikçiklerin adı fibrinojendir. Kısa zamanda fibrinojen iplikçiklerinden bir ağ oluşturulur. Bu ağ kanın dışarı akışının olduğu yerde kurulur. Diğer yandan ise kandaki trombositler bu ağa takılarak birikir. Bu birikim yoğunlaşınca bir tıkaç vazifesi görerek kanamanın durmasını sağlayacaktır. İşte pıhtı dediğimiz şey de bu yığılmayla oluşan tıkaçtır.

Trombositler, fibrojen iplikçiklerinden oluşan bir ağ oluşturur. Trombositler ise bu ağa takılarak birikir ve tıkaç vazifesi görerek kanamayı durdurur.

Yara tamamen iyileşince kan pıhtısı çözülür.

Bir kan pıhtısının oluşması, pıhtının sınırlarının belirlenmesi, oluşan pıhtının güçlendirilmesi veya ortadan kaldırılmasını sağlayan sistem indirgenemez kompleksliğe sahiptir. Kanın pıhtılaşması, bir parçanın diğer bir parçayı harekete geçirmesi şeklinde ortaya çıkan bir olaylar zinciridir.

Sistem en küçük ayrıntısına kadar kusursuz bir biçimde çalışır.

Peki eğer bu mükemmel işleyen sistemde en ufak bir aksaklık olsaydı ne olurdu?

Mesela yara olmadığı halde kanda pıhtılaşma olsaydı?

Ya da yaranın etrafında oluşan pıhtı yerinden rahatlıkla ayrılsaydı?

Bu soruların tek bir cevabı vardır: Böyle bir durumda kalp, akciğer veya beyin gibi hayati organlara giden yollar pıhtı tıkaçlarıyla tıkanırdı. Bu ise kaçınılmaz olarak ölümle sonuçlanırdı.

Bu gerçek de bizlere bir kez daha göstermektedir ki, insan vücudu kusursuzca yaratılmıştır. Sadece kanın pıhtılaşma sisteminin bile rastlantılarla ve evrim teorisinin iddia ettiği sözde "kademeli gelişim" varsayımıyla açıklanması imkansızdır. Her detayı ayrı bir plan ve hesap ürünü olan bu sistem, yaratılışın mükemmelliğini gözler önüne sermektedir. Bizi yaratıp bu dünyaya yerleştirmiş olan Yüce Allah, hayatımız boyunca karşılaşacağımız küçük, büyük her türlü yaralanmaya karşı, bedenimizi bu sistemle birlikte yaratmıştır.

Ayrıca belirtilmelidir ki; kanın pıhtılaşması, sadece gözle görülür yaralar için değil, bedenimizde her gün sürekli gerçekleşen kılcal damar parçalanmalarının tamiri için de çok önemlidir. Siz hissetmeseniz de gerçekte gün boyunca sürekli küçük iç kanamalar geçirirsiniz. Kolunuzu kapının kenarına çarptığınızda ya da bir koltuğa sertçe oturduğunuzda, yüzlerce küçük kılcal damarınız parçalanır. Bu parçalanma sonucunda oluşan iç kanama, pıhtılaşma sistemi sayesinde hemen durdurulur, daha sonra da vücut aynı kılcal damarları yeniden inşa eder. Eğer çarpma biraz şiddetliyse, pıhtılaşma öncesindeki iç kanama da biraz daha şiddetli olur ve bu yüzden çarptığınız yerde bir "morarma" oluşur. Kandaki bu pıhtılaşma sisteminden mahrum olan bir insanın, hayatı boyunca en ufak bir darbeden bile korunması ve adeta pamuk içinde yaşatılması gerekecektir. Nitekim kanlarındaki pıhtılaşma sistemi kusurlu olan "hemofili" hastaları, bu şekilde ömür sürerler. Ancak ileri derecede hemofili hastaları genellikle fazla uzun yaşayamazlar. Yolda yürürken düşmeleriyle oluşan bir iç kanama bile, hayatlarını sona erdirmek için yeterlidir.

Bu gerçek karşısında her insanın kendi bedenindeki yaratılış mucizesi üzerinde düşünmesi ve bu bedeni kusursuzca yaratmış olan Allah'a şükredici olması gerekir. Bizim tek bir sistemini, hatta tek bir hücresini dahi üretmekten aciz olduğumuz bu beden, Yüce Allah'ın bizlere bir lütfudur. Rabbimiz bir Kuran ayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?" (Vakıa Suresi, 57)

------------------------------------------------

dipnot

1- Michael Behe, Darwin's Black Box, New York: Free Press, 1996, s. 79-97.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235196/hayatimizin-devami-icin-en-hayatihttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235196/hayatimizin-devami-icin-en-hayatihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/kanin_pihtilasmasi_3.jpgTue, 15 Nov 2016 16:37:33 +0200
Hücrenin Güvenlik Şeridi: Hücre ZarıHücre zarı hücreyi dış ortamdan ayıran ve hücrenin ihtiyaçlarını,
hücrenin içine en uygun biçimde alan ve hücre dışına çıkarılması gereken molekülleri de
vakit kaybetmeden hücre dışına çıkaran mükemmel bir güvenlik şeridi gibidir.

Hücre zarı gözenekli bir ağ ya da bir filtre gibi mekanik bir eleme yapmaz. Çünkü bu tür bir elemede sadece boyut önem taşır, elenen maddelerin fayda veya zararı ise göz ardı edilir. Halbuki hücre zarı seçici-geçirgen özelliği ile maddelerin niteliğine göre bir seçim, eleme yapar. Böylece hücreye zarar veren maddeler dışarıda bırakılırken, faydalı olanlar büyüklüklerine bakılmaksızın çeşitli metotlarla hücre içine alınır.

Hücre zarını, binanın çevresini saran ve en sıkı güvenlik önlemleriyle koruyan bir duvar gibi düşünebiliriz. Tüm kapılarda binanın içindekileri tanıyan ve dışarıdan gelenleri ayırt edebilen özel koruma görevlileri bulunur. Giren çıkan herşey burada kontrolden geçer. Sadece binaya girmesi gerekenler içeri alınır ve çıkması gerekenlerin çıkışına izin verilir. Kapılarda kimlik kartı denetimi, hassas dedektörlerle tarama gibi işlemler yapılır. Bir binanın korunması için özel olarak tasarlanan bir güvenlik sisteminin, onlarca kişinin çabası ve bilgisayar programları yardımıyla yapıldığı düşünülürse, söz konusu seçim ve eleme işlemini yapan hücre zarının önemi daha iyi anlaşılacaktır. Hücre zarındaki eleme sabit ve mekanik bir seçme değildir, aksine şartlara göre değişen son derece kompleks bir seçimdir. Bu seçim mekanizmasından, evrimci biyolog Hoimar Von Ditfurth, büyük bir hayranlıkla bahseder:

... Karşımızda, deyimi yerindeyse, gözenekli bir ağdan ya da filtreden çok daha becerikli bir tür molekül sınır çiti bulunmaktadır.

Bildiğimiz gibi mekanik elekler, kum eleğinden gözlemleyebileceğimiz gibi, yarı çapları belli bir değerin sınırını aşan maddi tanecikleri, elekten geçirmezler. Çapı büyükler elekte takılır kalır, küçükler alta geçerler. Gelgelelim maddeyi tanecik büyüklüğü olarak sadece iki sınıfa ayıran, bu sınırın altındaki küçükler ve üstünde kalan büyükler arasında hiçbir fark gözetmeyen böyle bir "tasnif"in hücrenin en ufak bir işine dahi yaramayacağı aşikardır. Çünkü hücre büyüyüp gelişebilmek için çok çeşitlilikteki moleküllere ihtiyaç duyduğu gibi, gene var olabilmek için "dışta" bırakmak zorunda kaldığı moleküllerin kimileri, içeriye aldıklarından daha büyük, daha küçük, hatta onlar kadar büyük olabilir.

İşte mekanik olmayan, biyolojik bir sınır zarı, bu yöndeki bir ayıklama ve seçme işlemini kusursuz yerine getirebilir. Bu zar, parçacıkları büyüklüklerine göre değil, türlerine göre tasnif edip sıralar; başka deyişle, niceliksel değil niteliksel kıstaslara göre eler. İşte bu alabildiğine hayranlık uyandırıcı, akıllara durgunluk verici bir yetenektir...1

Gözle göremediğimiz böylesine ince bir yapının son derece şuurlu bir seçim mekanizmasına sahip olması, üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. Çünkü herhangi bir hatanın, unutmanın ya da gecikmenin hayati sonuçlar doğurduğu bu sistemin, bir ömür boyu tüm hücrelerde kusursuzca çalışması kör tesadüflerle açıklanamaz. İleriki bölümlerde detaylı olarak değineceğimiz hücrenin bu seçim mekanizması, akıl ve bilinç gerektiren bir görevi gerçekleştirmektedir. Şuursuz hücrelerin kendi kendilerine böyle bir sorumluluk hissetmesi, vücut için neyin faydalı neyin zararlı olduğuna karar vermesi ve bu görevi kusursuzca yerine getirmesi kuşkusuz mümkün değildir. Açık bir şuurla değerlendiren herkes, evrenin her noktasında olduğu gibi hücrenin zarında da Allah'ın sonsuz ilmini ve hakimiyetini görecektir.

----------------------------------

dipnot

1- Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi, 2. baskı, Alan Yayıncılık, cilt 3, İstanbul, 1997, ss. 37-38.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235195/hucrenin-guvenlik-seridi-hucre-zarihttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235195/hucrenin-guvenlik-seridi-hucre-zarihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/hucre_guvenlik_zari_2.jpgTue, 15 Nov 2016 16:30:41 +0200
Hücreye Giriş-Çıkışlar Hücreye Zarar Vermeden Nasıl Olmaktadır?Hücre zarının yağdan oluşan lipit yapısı hücrenin içindeki suyun ve çözeltilerin dışarı sızmasına engel olur. Böyle bir durumda akla "hücredeki atıklar hücrenin dışına nasıl çıkar?" sorusu gelmektedir. Sızıntının olmadığı bir yapıda, hücre delinmeden, şişip patlamadan, atıklar ve hücre ürünleri hücreden nasıl dışarı taşınacaktır? Aynı şekilde besin maddeleri içeri nasıl girecektir?


Hücre zarı oksijene, yağlara ve elektrik yüklü olmayan küçük moleküllere karşı geçirgendir. İyon veya protein gibi elektrik yüklü olan veya kutupsal olan büyük moleküllere karşı ise geçirgen değildir. Yağdan bir tabakanın -hücre zarının- böylesine hassas işleyen bir seçim mekanizmasına sahip olması, Allah'ın hücre zarında tecelli eden sonsuz ilminden sadece bir örnektir.

Lipit çift katlı zar, glikoz, üre, iyonlar gibi suda eriyen maddeler için ana engeli oluşturur. Zar yapısındaki lipitler aynı zamanda suyun ve suda eriyik maddelerin bir hücre bölmesinden diğerine serbestçe gitmesini de engeller. Ancak oksijen, nitrojen ve diğer küçük moleküller lipitlerde kolaylıkla çözülürler ve hücre zarından kolaylıkla ileri geri hareket ederler. Karbondioksit ve alkol gibi yağda eriyen maddeler de zarın bu bölümlerinden kolayca geçebilirler. Su molekülü her ne kadar yağda çözünür olmasa da, küçük boyutu ve elektrik yükü nedeniyle, hücre zarından kolaylıkla geçer. Fizikçi ve biyolog Prof. Gerald L. Schroeder hücre zarındaki bu özel yapının önemini şöyle tarif etmektedir:

İleri derecede esnek olmalarına rağmen fosfolipit moleküller arasındaki bağların sağlamlığı yapıyı muhafaza eder. Derinizi sıkıştırın. Kırılmaz ya da çatlamaz. Bıraktığınızda ilk haline geri döner. Hücre zarına çok sivri bir iğne ucu batırın ve sonra iğneyi çekin. Hücre zarı boşluğu hemen doldurur ve işine devam eder. Hücre zarında hem su-sever hem de su-sevmez tabakaları olduğu için çok az molekül net bir izin olmaksızın hücrenin içine girip çıkabilir... Fakat doğada zeka vardır ve bir şekilde akılla doludur... Hücre zarının tasarımı kesinlikle mükemmeldir.1

Yazarın yukarıdaki satırlarda hayranlıkla bahsettiği akıl, yarattığı herşeyde üstün ilmini tecelli ettiren Rabbimiz'e aittir. Hücreye giriş-çıkışlar esnasında hücre zarının yapısı bozulmaması, zarın çatlamadan, delinmeden sürekli olarak içerisine birtakım maddeler alması ya da bunları hücrenin dışına çıkarması son derece mucizevi bir özelliktir. Çıplak gözle görmenin mümkün olmadığı bu küçük boyutta yaşananlar, "... O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez..." (Enam Suresi, 59), "... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz..."(Yunus Suresi, 61) ayetleri ile bildirildiği gibi Rabbimiz'in izniyle gerçekleşmektedir.

dipnot

1- Gerald L. Schroeder, The Hidden Face of God: How Science Reveals the Ultimate Truth, The Free Press, New York, 2001, s. 64.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235194/hucreye-giris-cikislar-hucreye-zararhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235194/hucreye-giris-cikislar-hucreye-zararhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/hucre_giris_cikis.jpgTue, 15 Nov 2016 16:18:25 +0200
Organların İnşasında Görevli Genlerimizİnsan, kalbinin atışını kontrol edemez. Yemek yerken tükürük bezinin faaliyetlerinin denetimi kendi elinde değildir. Kendi kontrolüne bırakılsa, her saniye nefes alması gerektiğini sürekli olarak hatırlaması oldukça zordur. Bunun gibi sayısız vücut fonksiyonu onun hiçbir müdahalesi olmadan gerçekleşmektedir. Ancak kendi bedeninde kendi denetimi olmamasına karşın, sahip olduğu tüm sistemlerde kusursuz bir işleyiş vardır.


İnsan hücresinin çekirdeğinde bulunan kromozomların her biri, o insan ile ilgili tüm bilgileri taşıyan genlere sahiptir. İnsan vücudunda bulunan bütün organlar, Allah'ın dilemesiyle, hücrelerde yer alan genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Gözle görülmeyen bu mucizeler, Allah'ın insanda yarattığı kusursuz detaylardan yalnızca bir tanesidir.

İnsanın kromozomlarının içinde kendisiyle ilgili her bilgi vardır. Çekirdekteki 46 kromozomun her biri, bir insan ile ilgili tüm bilgileri taşıyan genlere sahiptir. İnsan vücudunda bulunan bütün organlar, Allah'ın dilemesiyle hücrelerde yer alan genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler.

Örneğin, vücutta deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer 2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri 22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir.

Gözle görülmeyen bir hücrenin içinde saklanan sayısız küçük parçanın, dev bir vücut sistemini kontrolü altında tutması büyük bir mucizedir. Bu sistemde hiçbir aksaklık ortaya çıkmaması, doğan her yeni insanda, aynı genlerin, aynı sistem ve organları kontrol etmesi, olağanüstü bir durumdur.

Genler kuşkusuz akıl sahibi varlıklar değildirler; kör ve şuursuz atomların bir araya gelmesiyle oluşurlar. Dolayısıyla buradaki üstün akıl ve kusursuz denetim onlara ait değildir. Hayranlık uyandırıcı birer yaratılış harikası olan genler, örneksiz olarak muhteşem alemler yaratan Allah'ın emrine uyarak hareket etmektedirler. Aslında bu, evrendeki küçük büyük her detayda kendisini açıkça gösteren bir gerçektir. Her şey, Allah'ın üstün yaratmasının bir tecellisidir. Genler, Allah dilediği için "her an" vücut sistemiyle ilgili "her şeyi" kontrol edebilirler. Bu üstün kontrol, tüm bu sistemin asıl sahibi Celil (azîm, mertebesi yüksek) olan Allah'a aittir.

Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235191/organlarin-insasinda-gorevli-genlerimizhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235191/organlarin-insasinda-gorevli-genlerimizhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/chromosome_2.jpgTue, 15 Nov 2016 15:20:05 +0200
Atomdaki Hayranlık Uyandırıcı DetayAtom, çekirdeğinde birbiri ile yapışık haldeki proton ve nötronlar ile çekirdeğin çevresinde hızla dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek, nötronun yüksüz olması ve protonun artı yüklü olması sebebiyle artı yüklüdür. Elektron ise, protonun taşıdığı artı yük oranında eksi yük taşımaktadır.

Eğer;

proton ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla artı elektrik nedeniyle, artı yüklü hale gelecek ve birbirlerini iteceklerdi. Bunun sonucunda ise insanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki her şey, tüm denizler, dağlar, Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler ve evrendeki bütün gök cisimleri aynı anda sayısız parçaya ayrılıp yok olacaktı.

İnsan sakin yaşamı boyunca, ne birbirini çekmekte olan atomaltı parçacıklarının, ne çekirdek etrafında hızla dönen elektronların, ne de bunların içindeki hassas denge ve güçlerin farkındadır. Bir atomun, ayrılan en küçük parçasında bile öyle nefes kesici detaylar vardır ki, tüm bunları insandan, insanın bildiği her türlü dünyevi güçten çok daha büyük bir gücün, mutlak irade sahibi olan Allah'ın var edip yarattığı açıktır.

İnsan, oldukça hassas ve inceliklerle dolu bir sistemin içinde yaşamasına rağmen hiçbir zaman zorluk ve endişe içinde değildir; çünkü bu hassas sistem, kusursuz şekilde yaratılmıştır. Buna rağmen çoğu insan sahip olduğu bu nimetlerin farkında değildir. Eğer bu nimetlerden biri elinden alınsa, insan o zaman ne kadar aciz olduğunu ve o güne kadar büyük bir rahmetle kuşatıldığını anlayabilir. Ancak imtihan olarak yaratılan dünya hayatında önemli olan, insanın nimet ve rahmet içindeyken şükredici olması, Allah'a yönelmesidir. Bu dünya hayatının yaratılma amaçlarından biri, hangi insanların nimetleri hakkıyla takdir edebileceğini, hangilerinin gaflet içinde nankörlük edeceğini belirlemek içindir. Aklını kullanan ve iman eden bir insan için yapılması gereken, bütün bu nimetleri Yüce Allah'ın dışında bir gücün veremeyeceğini bilmek ve bunu sürekli olarak tefekkür etmektir.

O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235190/atomdaki-hayranlik-uyandirici-detayhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235190/atomdaki-hayranlik-uyandirici-detayhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/atom_detay_2.pngTue, 15 Nov 2016 15:03:37 +0200
Tüm Varlıkların Yapı Taşı: Atom

Atomlar, bir canlı öldüğünde dağılır ve başka bir şeyin parçası olurlar. Artık bir ağacı, bir bakteriyi veya bir yağmur damlasını oluşturmak için birbirlerinden ayrılmışlardır. Her şeyin en temel yapı taşını oluşturan atomlar, oldukça küçüktürler. Yarım milyon atom üstüste gelse, ancak bir tek bir tüyün arkasına saklanabilirler. Buradan yola çıkarak tek bir atomun büyüklüğünü hayal edebilmek neredeyse imkansızdır. Bunu anlayabilmek için şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz:

Milimetre, şu uzunlukta bir çizgidir: "-".

Bu çizginin bin eşit parçaya bölündüğünü hayal edelim. Bu parçalardan her biri birer mikrondur. Mikroorganizmalar işte bu büyüklüktedirler.

Tipik bir terliksi hayvan yaklaşık 2 mikron büyüklüğündedir. Yani gerçekten çok küçüktür. Bir damla su içinde bu canlıyı görmek isteseniz damlayı büyüterek çapını yaklaşık 12 metre yükseltmek zorunda kalırsınız. Ama aynı damladaki atomları görmek istediğiniz takdirde damlanın çapını 24 km'ye yükseltmeniz gerekir. Başka bir deyişle atomlar, bambaşka bir küçüklük ölçeğinde var olur. Atomların ölçeğine inebilmek için bu mikron dilimlerinden her birini alıp kırparak çok daha ince on bin dilime ayırmanız gerekir.

Atomun ölçeği işte budur: Bir mm'nin on milyonda biri.

Bu büyüklüğü de anlayabilmek için şu kıyası yapabiliriz:

Bir atomun bir milimetrelik bir çizgiye oranı, bir parça kağıdın "kalınlığının" Amerika'nın en yüksek binalarından Empire State'in yüksekliğine olan oranıyla birdir. (Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi, Bill Bryson, Boyner Yayınları, 2003, sf.120)

Var olan her şeyi, Allah'ın dilemesiyle, bu muazzam küçüklükteki atomlar oluşturur. Bu olağanüstü küçüklükteki yapı taşının ise %99.9999'u boşluktur. Atomların bir araya gelip moleküller oluşturmaları için tek sebep, %99.9999 boşluk dışında kalan kütle içinde oldukça küçük bir yer kaplayan elektronlardır. Evrenin, güneşlerin, aslanların, tavşanların, dağların, gökdelenlerin, uçakların, insanın ve diğer her şeyin oluşma sebebi sadece budur.

Laboratuvarlarda kendi hücrelerini, kendi atomlarını inceleyen evrimci bilim adamları için tek bir atomu oluşturabilme imkanı var mıdır? Elbette olamaz. Bilim adamları henüz atomaltı parçaların detaylarını keşfetmekten uzaktırlar.

Bu durumda, neredeyse tamamı boşluk olan bir milimetrenin on milyonda biri büyüklüğündeki parçalardan milyarlarca kilometrelik galaksiler yaratan Allah'ın Yüce kudreti ve yaratma sanatı aklını kullanan her insan için açıktır.

Yüce Allah, varlıkları "Ol" emri ile var eden, onlara mucizevi detayları sebep kılandır. Atomun sebep kılındığı her varlık, yani bu evrendeki her şey, bu özel yaratılışa en büyük delillerdendir.

O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O'nun "Ol" dediği gün (herşey) oluverir, O'nun sözü haktır. Sur'a üfürüldüğü gün, mülk O'nundur. O, gaybı ve müşahede edilebileni bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 73)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235189/tum-varliklarin-yapi-tasi-atomhttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235189/tum-varliklarin-yapi-tasi-atomhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/atom_2.pngTue, 15 Nov 2016 14:37:27 +0200
Teknoloji Harikası Cam SüngerleriBir bina düşünün... Dış yüzeyi parlak ve son derece estetik görünüme sahip bir cam yüzeyden oluşsun. Üstelik bu cam bina öyle sağlam temellerle yere bağlanmış olsun ki en şiddetli depremlere dahi dayansın, ayrıca binayı oluşturan cam da her türlü darbeye kırılmadan karşı koyabilsin... Bunu biz insanlar için en azından yakın bir zaman içinde düşünmek biraz zor gibi görünüyor. Ancak Rabbimiz’in benzersiz yaratış sanatı sayesinde böyle bir cam binaya okyanusların derinliklerinde rastlayabiliyoruz... Bu canlının adı Venüs süngeri...

Süngerler, beyinleri olmayan, besin elde etmek için suyu bir kanal ve boşluk sistemi yoluyla pompalayan canlılardır. Evrimciler süngerleri sözde "en basit çok hücreli canlı grubu" olarak tanımlarlar. Ancak süngerlerin sanıldığı gibi basit canlılar olmadıkları, Yüce Allah’ın üstün yaratışının eseri olan mühendislik harikaları ile donatıldıkları araştırmalarla ortaya konmuştur. Batı Pasifik Okyanusunun 1000 m derinliklerinde yaşayan Venüs süngeri (E. Aspergillum)şük sıcaklıkta esnek fiber optik kablolar üretmekte, aynı zamanda biyologları ve bilim adamlarını hayrete düşüren ve gelecekteki malzemelere ilham kaynağı olabilecek, cam kafesler inşa etmektedir.

Venüs süngeri, inşaat ve makine mühendisliğindeki temel inşa stratejilerini, 1.000 kez daha küçük bir ölçekle ve çok daha mükemmel haliyle kendi yapısında kullanmaktadır. Venüs süngerlerinin yapısı, Londra'daki Swiss Tower, Barselona'daki Hotel De Las Artes ve Paris'teki Eyfel kulesinin yapısal detaylarıyla karşılaştırılmaktadır.

Temel Mühendislik Prensiplerini Kullanan Sünger: Kırılgan camı, dayanıklı bir yapı malzemesine dönüştürme konusunda Venüs süngeri en az 7 yapısal özellik kullanır. Bu yapı, temel mühendislik prensipleri esas alınarak inşa edilmiş cam kafesler biçimindedir. Fiber ile güçlendirilmiş çimento, bohçalanmış kiriş yığınları, kolonları güçlendirmek için 45 derecelik bir açıyla konumlandırılmış çapraz kirişlerden oluşur.

İskeletin temel yapısını oluşturan iğne benzeri cam kirişlerin çapları bir metrenin 10 milyonda veya 100 milyonda biri kadardır ve bildiğimiz normal cam çubuklarından çok daha karmaşık bir yapıya sahiptirler. Kirişler cam ve zamk tabakalarından oluşur. Her cam tabakası birbirine kaynaştırılmış metrenin milyarda biri kadar küçük cam parçacıklarından meydana gelir. Her cam tabakasının arasındaki zamk, bir çatlağın bir tabakadan diğerine geçmesini durdurarak bütün iskelete sağlamlık kazandırır.

Sağlamlık Kazandıran Muhteşem Yapı: Venüs süngerinin yapısında göze çarpan ilk özellik silindirik olması ve bu silindirin duvarlarındaki ızgara benzeri yatay ve düşey kirişlerdir. Kirişlerin kesiştiği yerler ise cam çimentoyla sertleştirilmiştir. Bu ızgaranın ikinci karesi iki çapraz kiriş içerir. Çapraz kirişlerin oldukça kalın olan üçüncü sırası ise ızgara düzlemine saplanır. Bu üç boyutlu yapı, silindiri bir darbe aldığında ezilmekten korur.


8 Temmuz 2005 tarihli Science dergisinin kapağındaki bu resim, cam süngerinin iskeletindeki kirişlerin kesişim noktasını göstermektedir.

Süngeri Okyanus Zeminine Bağlayan Cam Teller: Venüs süngerinin yapısındaki diğer detay, süngerin deniz tabanındaki yumuşak kumullara çok sıkı bir şekilde bağlanmış olmasıdır. Bu sayede Venüs süngeri okyanus akıntıları ve etkilerine karşı koyar ve asla kopmaz. Çünkü onu okyanus tabanına bağlayan esnek ve son derece ince silindirik yapılar vardır.

Bu muhteşem tasarım elektron mikroskobunda incelendiğinde, mikrometre ölçeğindeki her kirişin daha fazla camla birleşmiş daha ince silindirlerden oluştuğu görülür. Bu paralel silindir desteleri silindirin tek başına kendisinden daha kuvvetlidirler ve her silindir organik bir maddeyle camı yapıştıran halkalardan oluşur. Bu halkalar tıpkı bir ağacı kestiğiniz zaman ortaya çıkan eşmerkezli ağaç halkalarına benzer. Halkalar silindirin merkezine doğru daha kalınlaşır. Nitekim dış halkalar kabaca 0,2 mikrometreyken iç halkalar yaklaşık 1,5 mikrometre kalınlığa ulaşır. Bu yapı ise süngeri neredeyse kırılmaz hale getirir.

Normal bir cam çubuğu kolaylıkla çatlar, çünkü darbe diğer cam çubuklara iletilir. Fakat Venüs süngerinin tabakalı cam çubuğuna uygulanan herhangi bir darbe, tabakalar arasındaki organik zamk içinde yok edilir. Bu biçimde silindirin ince dış tabakalarından bir tanesindeki bir çatlağın diğer tabakalara doğru ilerlemesi ve camsı yapının kırılması engellenir. Venüs süngerinin oluşturduğu bu yapı, büküp kıvırsanız bile büyük bir olasılıkla kırılmayacak ve bozulmayacaktır; çünkü uyguladığınız kuvvet zamkın içinde dağılarak yok edilecektir.

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)

Okyanus Derinliklerindeki Lamba

Derin sularda yaşayan canlılar için tek ışık kaynağı ışık saçan organizmalardır. Venüs süngeri de bu canlılar için bir deniz altı lambası rolü üstlenmiştir. Venüs süngeri fiber optik kablolara benzeyen cam ipliklere sahiptir. Bu cam iplikler sayesinde Venüs süngerinin sahip olduğu fiber optik kablolar insan yapımı olanlarla karşılaştırıldığında çok daha üstün kalitededir. Yüce Allah’ın üstün aklının eseri olan bu kablolar, insan yapımı olanlardan şu temel özellikler ile ayrılır:

  • Venüs süngerinin lens benzeri uzantıları vardır. Bunlar ışık toplama verimliliğini artırır. Bu da silindirik kafes şeklindeki iskeleti çevreleyen taç benzeri cam liflerden oluşan fiber optik yapıyı ışıklandırmada daha etkili hale getirir.
  • Venüs süngerinin fiber kabloları organizmanın DNA’sında şifreli olan proteinler tarafından düşük sıcaklıkta ve okyanus basıncında üretilir. Bu çevre koşulları altında süngerler sodyumu bünyelerine katarlar. Sodyum ise süngerin fiberlerine müthiş bir esneklik verir ve kırılmalarını engeller. Yüksek sıcaklıklarda üretilen insan yapısı fiber kablolar ise sodyum iyonlarını bünyelerine katamadıklarından kırılgandırlar ve dolayısı ile daha az kullanışlıdırlar.

Venüs süngeri, düşük sıcaklıkta esnek fiber optik kablolar üretmekte, aynı zamanda biyologları ve bilim adamlarını hayrete düşüren ve gelecekteki malzemelere ilham kaynağı olabilecek cam kafesler inşa etmektedir.

Venüs Süngeri Yüce Allah’ın Yaratış Sanatının Sayısız Örneklerinden Biridir

Süngerler; fosil kayıtları yarım milyar yıldan daha öncesine kadar uzanan oldukça eski canlı grupları arasındadır. Bazı bilim adamları süngerleri hayvan grubu içinde değerlendirirken bazıları da özel hücre grupları olarak tanımlarlar. Bilim adamlarını bu şekilde düşünmeye iten neden ise süngerlerin kalp, karaciğer, beyin ve diğer organlara sahip olmamasıdır. Süngerler anatomilerinin sadeliğinin yanı sıra, en karmaşık ve farklı iskelet sistemlerini oluşturmaktadırlar.

Bilim adamları süngerin bu dayanıklı silindirik cam kafes sisteminin ve ışıldayan fiber optik kablolarının nasıl oluştuğunu “esrarengiz bir durum” olarak ifade ederler. Evrimcilere göre bu özel dayanıklı yapının oluşumunda şuursuz atomlar ve proteinler başrolü oynamıştır. Oysa ki böyle mükemmel bir sistemin çok daha basitini oluşturabilmek için uzun yıllar boyunca eğitim gören, karmaşık matematik hesapları içeren mühendislik tasarımları hazırlayan bilim adamlarının bu özel yapıyı şuursuz atom ve proteinlere bağlaması çok anlamsızdır. Venüs süngeri bu muhteşem yapıyı Yüce Allah’ın ona ilham ettiği biçimde ilk yaratıldığı günden beri sürdürmektedir. Bu kusursuz yapı Yüce Rabbimiz’in üstün yaratışının örneklerinden yalnızca biridir.

Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi,4)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235187/teknoloji-harikasi-cam-sungerlerihttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/235187/teknoloji-harikasi-cam-sungerlerihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/cam_sungerleri.jpgTue, 15 Nov 2016 14:29:30 +0200
Hücre İçinde 7/24 Protein Temizliği Ve Bakımı Yapan Moleküler MakinelerHücre proteinlerle hayat bulur, hücrede süregelen canlılık her bir işlem için özel hazırlanmış proteinler sayesinde gerçekleşir.

Tipik bir memeli hücresinde 10 bin ile 20 bin farklı protein çeşidi çalışır. Hücrenin sağlıklı olabilmesi için önce bu proteinlerin sağlıklı olması gerekmektedir. Bu yüzden hücre içindeki kalite kontrol mekanizmalarının varlığı kritik öneme sahiptir. 

Son yapılan çalışmalar hücre içinde proteinleri kontrol eden, yine proteinlerden oluşmuş bir kalite kontrol sistemini ortaya çıkardı. Buna göre hatalı üretilmiş veya zarar görmüş proteinler önce saptanmakta sonra da hemen ortamdan uzaklaştırılmaktaydı.

PROTEİN DOĞRU KATLANMADIĞINDA TOKSİK ETKİ YAPAR

Bir protein binlerce aminoasitten oluşan bir zincir halinde ribozomdan çıkar ancak kendi içine katlanmış 3 boyutlu hali olmadan fonksiyonlarını yerine getiremez. Şaperon adı verilen proteinler bu aminoasit zincirlerini alır ve saniyeler içinde planlanmış son hallerine getirirler ve çalışır nano-makineler haline dönüştürürler. Ancak moleküler düzeyde hassas bağlantılar gerektiren bu katlanma safhasında hatalar olabilmekte ve bozuk aminoasit yığınları da ortaya çıkabilmektedir. Böyle hatalı proteinler ise hücre sağlığı için önemli tehlike arz ederler.  Çünkü tam katlanmamış olan bu proteinlerin, açık kalmış bağlantıları nedeniyle etraftaki diğer moleküllerle kimyasal bağ yapabilme ihtimali çok yüksektir.

Her türlü kontrolsüz kimyasal bağlantılara hazır, fonksiyonsuz proteinler hücre için zararlı çöpler demektir. Bu çöplerin birikmesi ise hücre ve tüm bedenin sağlığını tehdit eder. Kalıcı nöron hasarının geliştiği Alzheimer ve Parkinson hastalıkları, çeşitli kalp hastalıkları, diyabet ve belli kanser tipleri hücre içi sağlıklı protein dengesinin gereği gibi yürütülememesi nedeniyle gelişir. Hatalı proteinler birbirlerine ve diğer moleküllere yapışarak ‘birikmeye’ sebep olurlar ki, sitotoksik etki yani hücre içi zehirlenme durumu gelişmiş olur. Hatalı proteinlerin meydana getirdiği bu yığınlar, fibriller yani iplikçikler şeklinde olup amiloid birikimi olarak da tanımlanmaktadır. (1)   

HÜCRE İÇİNDE 7/24 ÇALIŞAN BİR İZLEME VE DENETİM SİSTEMİ

Hücrenin sağlıklı bir şekilde işlevlerini yerine getirebilmesi için geniş ve etkin bir kalite kontrol ağı her an devrede olmak zorundadır. Bunun için de hatalı proteinlerin toplanıp hücreden hemen uzaklaştırılmaları gerekir. Proteinler yapısal olarak dinamik yapılar oldukları için devamlı olarak izlenmeleri şarttır. Bu amaçla birbiriyle entegre bir şekilde çalışan şaperon molekülleri ve protein yıkım düzenekleri devamlı görev başındadırlar.

Şaperon adı verilen proteinler katlanmayı sağlarken, tamir ve bakımda da rol alırlar. Şaperonlar bu hassas görevleri nedeniyle hücrenin ‘teknik denetim otoritesi’ olarak tanımlanırlar. Diğer proteinleri kalite hatalarına karşı incelerler. Şaperonlar hatalı katlandığını saptadıkları bozuk bir proteine rastladıklarında ise protein-yıkım düzeneğini devreye sokarlar. Bu ubiquitin-proteazom (protein imha) sistemidir. 

NANO BOYUTLARDAKİ ÇÖP ÖĞÜTME SİSTEMİ

Protein yıkımı birbirini izleyen basamaklarla sıkı kontrol altında tutulan bir imha sürecidir. Şaperonlara ek olarak Doa10 ligaz enziminin de bozuk proteinleri saptadığı anlaşılmıştır (2). Doa10 enzimi hatalı bir protein fark ettiğinde o proteini ubiquitin molekülüyle işaretler. Ancak bu imha sinyalini oluşturmak üzere önce Ubc6 enziminin hatalı proteine bir ubiquitin molekülü iliştirmesi gereklidir. Bu ilk adımı takiben, başka bir enzim olan Ubc7 devreye girer ve pek çok ubiquitinden oluşan homojen bir zincir meydana getirir. Zincir tamamlanınca imha süreci de başlamış olur. Görüldüğü gibi imha sinyalinin tetiklenmesi için iki ayrı enzimin varlığı şarttır.(2)

Bu safhada 33 alt birim ve 2 alt kompleksten oluşan proteazom ubiquitini saptar ve hemen işaretlediği proteinin peptid bağlarını parçalar. Hatalı protein artık aminoasitlerine ayrılmıştır.

Hücre içinde üretilen proteinlerin %30’unun hatalı olduğunu düşündüğümüzde bu çöp öğütme sisteminin ne kadar hayati olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Hatalı üretimi bir kenara bırakın, çalışan tüm proteinler bir süre sonra yıpranmakta ve yerlerini yenileri almaktadır. Bu da ömrünü tamamlayan proteinlerin de aynı şekilde işaretlenip imha edilmeleri demektir.

VÜCUDUMUZDAKİ HER DETAY MUHTEŞEM BİR YARATILIŞI İŞARET EDER

Burada son derece kısa bir özet olarak anlattığımız ve protein dünyasını kontrol eden bu hassas denetim sistemi olmasaydı hücre sağlığından asla bahsedemezdik. Bedenimizi oluşturan 100 trilyon kadar hücrenin içinde bu hayati denge sistemi aynı mükemmellikte çalışmak zorundadır bu ise üstün bir yönetim ve koordinasyonla açıklanabilir.

Şuuru olmayan proteinlerin kendileri gibi moleküller olan diğer proteinleri teftiş etmeleri, yine şuuru olmayan başka moleküllerin bir düzen içinde sırayla hareket etmeleri, imha sisteminin yalnızca gerektiği zaman gerektiği yerde devreye sokulması ne tesadüflerle ne de başıboş başka bir mantıkla izah edilebilir.

Bu akılcı basamaklardan birinin eksikliğinin hücre ölümü ile sonuçlanacağı çok açıktır yani sistemde aksaklık olmaması ve hepsinin aynı anda bir uyumla çalışması gerekmektedir. Bu ise bizi hayatı ve canlılığı var edenin her şeyin bilgisine sahip ‘tek’ bir güç olduğu gerçeğine götürür. Bu hayranlık uyandırıcı, heyecan verici gücün sahibi ise her şeyi bilen, her yere hakim olan, gökten yere her işi düzenleyip yaratan Allah’tır. 

Referanslar:
1. In vivo aspects of protein folding and quality control, David Balchin, Manajit Hayer-Hartl and F. Ulrich Hartl (June 30, 2016)
Science 353 (6294), [doi: 10.1126/science.aac4354]

2. Sequential Poly-ubiquitylation by Specialized Conjugating Enzymes Expands the Versatility of a Quality Control Ubiquitin Ligase. Annika Weber et al, Molecular Cell 63. DOI: 10.1016/j.molcel.2016.07.020

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/234189/hucre-icinde-724-protein-temizligihttp://www.harunyahya.org/tr/Guncel-Yorumlar/234189/hucre-icinde-724-protein-temizligihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/molecular_chaperones_2.jpgSun, 06 Nov 2016 21:18:50 +0200