HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - Eski çağlarda teknolojik bulgular - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Mayalara ait kristal kafataslarının nasıl yapıldığı günümüz teknolojisiyle açıklanamıyor İngiliz Anna Mitchell Hedges, 1 Ocak 1924’te, Mayaların kayıp şehri Lubaantun’da (Maya dilinde düşen taşlar anlamına gelir) piramit tapınağının mihrabının altında kristal bir kafatası buldu.

Gerçek insan kafatası boyutlarında olan bu kafatası tamamen şeffaf kuartz kristalinden yapılmıştı. Kafatası, ayrı bir parça olan hareketli alt çene kemiği ile anatomik olarak son derece kusursuz bir yapıya sahip olarak tek bir kuartz kristalinden oyulmuştu.

Bu kafatasını kimin, hangi tarihte yaptığını tespit etmek isteyen Anna Mitchell Hedges, kafatasını o dönemde bilimsel testler yapan dünyaca ünlü Hewlett-Packard firmasına incelenmek üzere teslim etti. Kristaller karbon içermediği için, karbon testi ile yaş tespiti yapamayan bilim adamları, bu kristal kafatasının ne zaman, hangi yöntemlerle yapılmış olabileceğini farklı yöntemlerle test ettiler.

1. Kafatası günümüzde elektronik sanayiinde kullanılan kuartz kristalinden üretilmiştir: Bilim adamlarından oluşan ekip, kristal kafatasının günümüzde telekomünikasyon sektöründe kullanılan ve bellek kapasitesi diğer materyallerden daha yüksek olan piezo-elektrik silikon dioksit isimli bir tür kuartz kristalinden yapıldığını ortaya çıkardı. Günümüzde kullanılan mikroişlemciler de bu maddeden üretilmektedir. Ancak daha da çarpıcı olan bu kristal türünün henüz 19. yüzyılda keşfedilmiş olmasıdır.
2. Kristal kafatası kendi elektriğini üretme kabiliyetine sahiptir: Piezo-elektrik silikon dioksit türündeki bu kristal, hem negatif hem pozitif kutuplaşma özelliğine sahiptir. Bu özelliği dolayısıyla kristal kafatası, akü ve pillerde olduğu gibi kendi elektriğini üretebilir.
3. Kafatası tek bir blok kristalden üretilmiştir: Bilim adamları kutuplaşmış bir seri test ışığı kullanarak, kafatasının alt çenesi ile üst kafatası kemiklerinin aynı blok kristal kayasının parçasından yapıldığını tespit ettiler. Kuartz kristalinin, elmastan daha yumuşak ve çok daha fazla kırılgan bir madde olması nedeniyle tek bir parçadan yontularak elde edilmiş olmasının neredeyse imkansız olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
4. Kristal kafatasının üzerinde hiçbir aletin izine rastlanmadı: Bilim adamları kristal kafatasının yapımında herhangi bir aletin kullanılıp kullanılmadığına anlamak için kafatasını mikroskop altında incelemeye karar verdiler. Kristal kafatasının yapımında modern otomatik aletlerin ya da mekanik aletlerin kullanıldığına dair bir işaret bulamamaları onları çok şaşırttı. Kristal kayası çok kırılgan ve tanecikli yapısı nedeniyle, alet kullanılarak oyulması durumunda parçalara ayrılırdı. Çünkü modern üretim araçları kristali, ısı ve titreşim dolayısıyla hemen kırardı.  Hewlett-Packard firması, tek parça bir kristalden alt çene gibi son derece hassas ve nadir bir parçanın, modern elmas uçlu elektrikli aletler kullanılarak dahi parçalara ayrılmadan oyulmasının imkansız olduğu sonucuna vardı. Bu durum ekipteki bilim adamlarından birinin “bu kafatası aslında hiç var olmamalı” demesine ve diğer bazı gözlemcilerin de kafataslarının insan kökenli olmayabileceği ile ilgili tahminlerde bulunmasına yol açtı. Bu testlerin ardından, kristal kafatasının elle yapılmış olması ihtimali değerlendirildi.
5. Kristal kafatası elle oyulmuş olsaydı nesiller boyunca sürecek 300 yıllık bir zaman diliminde bu şeklini alabilirdi: Bilim adamları kristal kafatasının hiç alet kullanılmadan, elle ancak elmas parçası sürtülüp, aşındırılarak oyulabileceğini ancak bunun da birkaç insan nesli kadar bir süre alacağını hesapladılar. Hewlett-Packard raporuna göre, tahmini olarak 300 yıl boyunca insanların bu kristali elle aşındırarak şekil vermeleri gerekmekteydi.
6. Kristal kafatası fizik kurallarına tamamen aykırı olarak yontulmasına rağmen hiçbir çatlak oluşmamıştır: Günümüzde kristaller eksenleri etrafından yontulurlar. Çünkü kristallerde moleküler bir simetri vardır. Kristali kırmamak için, doğal yapısına göre yani bu moleküler simetriye uygun olarak kesilmesi gerekir. Lazer ya da yüksek teknoloji kesme metodları kullanılsa dahi kristaller doğal eksenlerine göre kesilmedikleri taktirde parçalanırlar. Ama bu kristal kafatası ekseninden tamamen bağımsız şekilde kesilmesine rağmen fizik kurallarına aykırı olarak hiçbir kırılma ya da çatlama olmadan yontulmuştur.
7. Kristal kafatasının optik dizaynı bilim adamlarını hayrete düşürmüştür: Hewlett-Packard firmasında yapılan testler sonucunda bilim adamları kafatasının ilginç optik özelliklerini de keşfettiler. Kafatasına alttan verilen ışık, normal şartlarda her yana yayılması gerekirken bu kristal içinde bir kanal oluşturarak tam göz yuvalarının olduğu yere odaklanarak, dışarı yansıyor.
8. Kristal kafatasının içindeki prizma, mekanın görüntüsünü gözlerde topluyor: Kafatasının alt arka kısmında bir tür prizma bulunmaktadır. Göz çukurlarına çarpan ışık ışınları buradan yansıtılır. Bu nedenle eğer göz çukurlarının içine doğru bakarsanız, tüm odanın kristal kafatasının gözlerinin içine yansıdığını görürsünüz.
Bundan 8 bin yıl önce inşa edilen İngiltere’deki dikili taşlar Stonehenge, Mısır piramitleri, Urfa Göbekli Tepe’deki 11 bin yıl önce oyulan T biçimli hayvan motifli taşlar, 10 tonluk yekpare taştan inşa edilmiş Güneş kapısı ve bunlar gibi günümüz teknolojisiyle dahi yapımı açıklanmakta güçlük çekilen yapılar, antik çağlarda yaşayan insanların iddia edildiği gibi az gelişmiş, sanat, bilim ve teknolojiden anlamayan ilkel insanlar olmadıklarını ispatlamaktadır. Evrimciler biyoloji, paleontoloji, zooloji, entomoloji, botanik gibi bilimin her dalına uygulamaya çalıştıkları çarpık evrimsel mantığı arkeolojiye de uyarlamak istemişlerdir. Ancak arkeolojide gün yüzüne çıkarılan tarihi eserler, evrimcilerin iddia ettiği gibi insanın maymunsu canlılardan gelişerek günümüzdeki modern halini aldığını iddiasını bilimsel olarak çürütmektedir.

Kaynaklar:
-    Sacred Hoop Magazine, Sayı 21, Yaz 1998
-    Chris Morton and Ceri Louise Thomas, The Mystery of the Crystal Skulls, Bear & Company/Inner Traditions (Amerika ve Kanada’da),  Element/Harper Collins (İngiltere’de)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/39456/mayalara-ait-kristal-kafataslarinin-nasilhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/39456/mayalara-ait-kristal-kafataslarinin-nasilhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/39456_MAYALARA_AIT_KRISTAL_KAFATASLARININ_NASIL_YAPILDIGI_GUNUMUZ_TEKNOLOJISIYLE_ACIKLANAMIYOR.jpgSat, 05 Mar 2011 23:18:31 +0200
35 BİN YILLIK FLÜT TARİHİN EVRİMİ İDDİASINI YALANLIYOR

Almanya'daki kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan 35 bin yıllık flüt, bugüne kadar bulunan diğer flütler gibi tarihin erken dönemlerinde yaşayan insanların gelişmiş bir sanat zevkine sahip olduklarını göstermektedir.

Arkeolog Nicholas Conard’ın 12 ayrı parça halinde bulduğu, kızıl akbaba kemiğinden yapılmış bu flüt, Güney Almanya’daki Hohle Fels Mağarası’ndan çıkarılmıştır. 5 delikli bu flüt kolay kırılabilecek bir yapıda olduğu için arkeolog Conard, bu enstrümanın işlevselliğini test etmek için aynı cins kemikten flütün birebir kopyasını oluşturmuştur. Bu flütle Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullanarak Amerikan Ulusal marşını çalmıştır.

Arkeologlar aynı mağarada flütün yanısıra mamut dişinden yapılmış altı heykelcik de bulmuşlardır. Hollanda Leiden Üniversitesi’nden arkeolog Wil Roebroeks, 35 bin yıl önce Avrupa’da ileri bir kültürün hakim olduğunu ve bu insanların yaşam biçimleriyle günümüz insanlarınınkinin benzerlik gösterdiğini açıklamıştır.  Arkeolog Roebroeks bu flütleri modern insanların üretip, çaldığını söylemektedir. Kanada, Victoria Üniversitesi’nden April Nowell de bu bulguların iyi gelişmiş, yerleşik bir teknik ve geleneğin varlığını ortaya koyduğunu açıklamıştır.  

Bu arkeolojik buluntular Darwinistlerin, insanların maymunlara ortak bir atadan geldikleri iddiasını bir kez daha yalanlamaktadır. Darwinistler, on binlerce yıl önce sözde hırıltılar çıkarıp, hayvani bir yaşam sürdüğünü iddia ettikleri maymunumsu varlıkların toplu halde yaşadıklarını ve böylece akıllı ve sosyal davranışlar geliştirdiklerini iddia ederler. Oysa sürü halinde yaşayan yalnızca bu sözde ilkel varlıklar değildir. Goriller, şempanzeler, maymunlar ve daha pek çok hayvan türü sürüler halinde yaşamaktadır. Ama bunların hiçbiri insanlar gibi akıllı ve sosyal davranışlar geliştirmemiştir. Hiçbiri yedi nota ölçülü flüt yapmamış, heykeltraşlık yapmamış kısaca akıl ve yetenek sergileyememiştir. Çünkü akıllı ve bilinçli davranış yalnızca insanlara has özelliklerdir. Geçmişten günümüze izi kalan onbinlerce yıllık tüm bu eserler de, bizler gibi akıl ve şuura sahip, hesaplama, planlama, üretme yeteneği olan Allah’ın ruh verdiği insanlar tarafından meydana getirilmiştir.

Duyduğunuz ses akbaba kemiğinden yapılmış model flütün sesidir. (Sesi kapatmak için en üstteki hoperlörün üzerine tıklayınız)



Üstteki 7 bin yıllık duvar resminde görülen flüt çalan insan figürü, dönemin insanlarının müzik bilgisine ve kültürüne dolayısıyla, gelişmiş bir zihniyete ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir.


Yaklaşık 7 bin yıllık olan yandaki duvar resminde, müzik aleti çalan bir adam görülmektedir. Üstteki resimde ise, Botswana'da yaşayan Dzu yerlilerinden biri benzer bir müzik aletini çalarken görülmektedir.
7 bin yıl önce kullanılan bir müzik aletinin çok benzerinin bugün halen kullanılıyor olması dikkat çekici bir durumdur. Bu, Darwinistlerin iddiasını yıkan örneklerden biridir. Darwinizm'in iddia ettiği gibi medeniyet hep ileri gitmemekte kimi zaman da binlerce yıl aynı şekilde kalmaktadır. Bu adam 7 bin yıldır var olan bir müzik aletini kullanmaya devam ederken, dünyanın öbür ucunda en gelişmiş müzik aletleriyle senfoniler bestelenmekte, her iki kültür de aynı dönemde yaşanmaktadır.


]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14998/35-bin-yillik-flut-tarihinhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14998/35-bin-yillik-flut-tarihinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14998_35_BIN_YILLIK_FLUT_TARIHIN_EVRIMI_IDDIASINI_YALANLIYOR.jpgSat, 04 Jul 2009 08:56:58 +0300
ÇİN'DE BULUNAN EN ESKİ ÇÖMLEK, DARWİNİSTLERİN 'TOPLUMLARIN EVRİMİ' İDDİASINI BİR KEZ DAHA ÇÜRÜTMÜŞTÜRÇin’deki Yuchanyan Mağarası’nda arkeologlar tarafından yeni bulunan çömlek parçaları evrimci tarih anlayışını bir kez daha yerlebir etmiştir. BBC News’ta yeralan habere göre bulunan çömlek parçalarının yaşı 40 ayrı karbon-14 tarihlendirme testinin sonucuna göre 17.500 ila 18.300 yıl arası olarak tespit edilmiştir. Böylesine eski döneme ait çömlekler, sözde Kabataş Çağı’nın yaşandığı iddia edilen tarihlerde insanların medeni, yerleşik bir hayat yaşadıklarını göstermesi bakımından evrimciler açısından bir hezimettir.
Evrimcilerin iddiası, ilk insanların sözde yarı maymun varlıklar olduğu, zaman içinde fiziksel özellikleriyle birlikte zihinsel özelliklerinin de geliştiği, kabiliyetler kazandıkları, medeniyetin bu nedenle evrimleşerek ilerlediğidir. Bilimsel bulgulara dayanmayan ve hiçbir gerçekliği olmayan bu iddiaya göre, sözde ilkel atalarımız hayvani bir hayat yaşamışlar, insanlaştıkça medenileşmişler ve zihinleri geliştikçe kültürel olarak ilerleme kaydetmişlerdir. Vücudu tamamen tüylerle kaplı, üzerinde hayvan kürkleriyle ateş yakmaya çalışan, omuzlarında avladıkları hayvanlarla su kenarında yürüyen, mağaraların içinde hırıltılar çıkararak birbirleriyle anlaşmaya çalışan ilkel insan hikayeleri de bu bilim dışı iddianın ortaya attığı aldatmacalardan ibarettir. Ancak evrimcilerin "insanların yeni yeni konuşmayı öğrendiklerini" iddia ettikleri sözde Kabataş devri dönemine ait bugüne kadar elde edilen arkeolojik bulgular, gerçekte bu insanların aile hayatı yaşadıklarını, beyin ameliyatları yaptıklarını, resim ve müzik sanatını bildiklerini ortaya çıkmıştır.
Çin’deki Yuchanyan Mağarası’nda bulunan yaklaşık 18 bin yıllık çömlek parçaları da medeni hayatın
Yuchanyan Mağarası'nda 1995 yılında bulunan çömlek örneği
izlerini taşımaları nedeniyle evrimci sözde “tarih çağları sıralaması”nı bozmuştur. 17.500 - 18.300 yıllık olduğu tespit edilen bu çömlek örnekleri bugüne kadar bulunan en eski çanak çömlek parçalarıdır. Evrimcilerin iddialarına baktığımızda sözde Kabataş Çağı olarak adlandırılan bu zaman diliminde yerleşik düzene geçilmemiş olunması, sadece kaba, taş aletlerle avcılık yapılarak mağaralarda ilkel bir hayat yaşanması gerekmektedir. Oysa arkeolojik bulgular bunun tam tersini bilimsel olarak ispatlamaktadır. Bu nedenle Yuchanyan Mağarası’nda bulunan bilinen en eski çömlek parçaları evrimcilerin hayalden öteye gitmeyen iddialarının asılsızlığını tam anlamıyla ortaya çıkarmıştır.
Aynı mağarada 2005 yılında pirinç taneleri de bulunmuştur. Bu bulgular biraraya getirildiğinde bundan 18 binyıl önce yaşayan insanların da günümüz insanlarıyla benzer şekilde tarım ile de ilgilendikleri ve medeni bir hayat sürdükleri anlaşılmaktadır.
Arkeoloji ve antropoloji gibi bilim dallarında yaşanan bu gibi gelişmeler ve elde edilen bulgular, "kültürel ve toplumsal evrim hikayesinin" hiçbir geçerliliğinin olmadığını ortaya koymaktadır. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular açıkça göstermektedir ki tarih, Darwinist bilim adamlarınca materyalist ideolojinin ön yargılarına uygun olarak yorumlanmaktadır. “Kabataş Çağı” masalı materyalistlerin, insanı sözde akılsız hayvanlardan evrimleşmiş bir canlı gibi gösterme ve felsefi olarak inandıkları bu masalı bilimde yerleştirme çabalarından başka bir şey değildir.
Çin’de bulunan 18 bin yıllık çömlek parçaları da göstermektedir ki toplumların sözde ilkelden gelişmişe doğru ilerlediğini öne süren evrimci anlayış, bilimsel değerlerle ve gerçeklerle uyumlu değildir. Geçmiş dönemlerde yaşayan insanların geride bıraktıkları izler ve eserler, bir kere daha evrimcilerin öne sürdüğü "tarihin ve kültürlerin evrimi" aldatmacasını gözler önüne sermiştir.
 ]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14548/cinde-bulunan-en-eski-comlekhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14548/cinde-bulunan-en-eski-comlekhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14548_cin_de_bulunan_en_eski_comlek_darwinistlerin_toplumlarin_evrimi_iddiasini_bir_kez_daha_curut.jpgThu, 04 Jun 2009 07:06:20 +0300
10 BİN YIL ÖNCE PROFESYONEL YÖNTEMLERLE BEYİN AMELİYATLARI VE DİŞ TEDAVİLERİ YAPILIYORDUPakistan'da yapılan kazı çalışmaları 8 bin yıldan çok daha uzun yıllar önce, dişçilerin diş çürümelerini dolguyla tedavi ettiklerini göstermiştir. Columbia Üniversitesi arkeologlarından Andrea Cucina, Pakistan'da yürüttüğü kazı çalışmalarında bundan 8-9 bin yıl öncesine ait kesici dişlerde küçük delikler fark etmiştir. Yaklaşık 2.5 mm çapındaki bu küçük deliklerin muntazamlığından etkilenen Cucina, konuyla ilgili araştırmalarını derinleştirmiştir. Daha sonra elektron mikroskopları kullanılarak yapılan incelemeler, söz konusu minik deliklerin bakteriler tarafından meydana getirilemeyecek kadar düzgün olduklarını ortaya koymuştur. Yani bunlar bakteriler tarafından meydana getirilen delikler değil, bilinçli müdahale ile oluşturulan, tedavi amaçlı deliklerdir. Minik deliklerin bulunduğu dişlerin hiçbirinde, herhangi bir çürük izine de rastlanmamıştır. Bu da, New Scientist dergisinin ifadesiyle, "Tarih öncesi dişçilerinin, işlerinde ne kadar başarılı olduklarının bir delilidir." Philip Cohen, “Open Wide,” New Scientist, No. 2286, 14 Nisan 2001, s. 19

Arkeolojik kazılarda bu tarihten çok daha önce yaklaşık 12-13 bin yıl önce yapılmış beyin ameliyatlarının izine de rastlanılmıştır. Anadolu’da en eski ameliyatlı kafatası Aşıklıhöyük’te (Aksaray) bulunmuştur. Yaklaşık 12 bin yıllık 20-25 yaşlarında bir kadın kafatasında çok düzgün biçimde açılmış bir deliğe rastlanmıştır. Kafatasındaki deliğin düzgünlüğü ve görülen iyileşme izleri bu kişinin ameliyattan sonra yaşamını sürdürdüğünü göstermektedir.

Anadolu’da bulunan bir başka örnekte de kafatasının bregma (alın kemiğiyle her iki yan kafa kemiğinin birleştiği yer) bölgesinde gerçekleştirilen ameliyat sırasında, 13 küçük delik açılarak elips şeklinde bir parça çıkarılmış. Çıkarılan parça ameliyattan sonra yeniden aynı bölgeye konmuş. Bu da ameliyatın tedavi amacıyla yapıldığının göstermektedir.

Bu ameliyatlarda obsidiyen (volkanik bir cam türü), çakmak taşı, bakır, demir, gümüş gibi madenlerden yapılan “trepan” adı verilen aletler kullanılmıştır. Ayrıca arkeolojik kazılarda ilaç ölçeği, küret (enfeksiyonlu derilerin kazınmasında) olarak kullanılan kaşıklar, kulak içindeki yaraların, yabancı cisimlerin temizlenmesinde kullanılan kulak sondaları, cımbız, bistüri, bıçak, dağlama aletleri, merhem sürücüler, bakım setleri ve iğneler gibi çok çeşitli tıbbi araç gereçler de bulunmuştur. (Bilim ve Teknik dergisi, Mayıs 2008)

 
Evrimci görüşe göre sözü edilen bu dönem, sözde insanların maymunlardan daha henüz ayrıldıkları, son derece ilkel koşullarda yaşadıkları, hatta çanak çömlek yapmayı dahi yeni yeni belli bölgelerde öğrendikleri bir dönemdir. Evrimcilere göre böylesine ilkel koşullarda yaşayan insanların nasıl olup da, ellerinde hiçbir teknoloji olmadan, birtakım taş aletlerle kafatasında delik açıp ameliyat yaptıkları dişlerde muntazam delikler açıp dolgular yaptıkları ise bir muammadır. Açıktır ki, kapsamlı beyin ameliyatları yapan, diş tedavileri uygulayan  bu insanlar ne ilkeldir ne de ilkel koşullara sahiptirler. Tam tersine, hastalığı teşhis edebilecek, tedavi yöntemleri ortaya koyabilecek düşünce yapısına ve bu yöntemleri başarıyla uygulayabilecek teknik imkanlara sahiptirler. Bu da -bir kez daha-Darwinistlerin, toplumların ilkellikten modernliğe doğru sürekli evrimleştiği yanılgısını geçersiz kılmaktadır.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14022/10-bin-yil-once-profesyonelhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14022/10-bin-yil-once-profesyonelhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/14022_10_BIN_YIL_ONCE_PROFESYONEL_YONTEMLERLE_BEYIN_AMELIYATLARI_VE_DIS_TEDAVILERI_YAPILIYORDU.jpgFri, 01 May 2009 03:05:19 +0300
URFA, GÖBEKLİ TEPE'DEKİ MEDENİYET İZLERİTarih hakkında öğrendiklerimiz çoğunlukla yalnızca kitaplardan okuduklarımızdır. İnsanların çok büyük bir bölümü bu kitaplarda yazılanlardan hiçbir zaman kuşkuya kapılmaz ve hemen herkes bu bilgileri peşinen kabul eder. Ancak özellikle insanın tarihi söz konusu olduğunda, bize sunulan tarih anlayışını bir kez daha gözden geçirmek gerekir. Çünkü bu anlayış çoğunlukla, günümüzde biyoloji, moleküler biyoloji, paleontoloji, genetik, biyogenetik, antropoloji gibi pek çok bilim dalı açısından hiçbir geçerliliği kalmamış olan bir teoriye, evrim teorisine göre şekillendirilmektedir. Evrim teorisinin bilimsel olarak çöküşüyle birlikte, bu teoriye göre düzenlenmiş tarih anlayışı da çökmüştür.
Tarih bilimci Edward A. Freeman, tarih bilgilerimizin gerçekleri ne derece yansıttığı konusunda şunları ifade etmektedir:
Bütün tarihsel araştırmalarda yüz yüze geldiğimiz gerçekler, insana ait istek ve kaprislerin yönlendirmesi doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Ve kanıtlar, bilgiyi aktaranların güvenilirliğine bağlıdır. Bu kişiler, bilinçli olarak aldatabilirler, ya da kötü bir niyet olmaksızın yanlış yönlendirebilirler. Bir insan, yalan söyleyebilir, yanlış yapabilir. (Edward A.Freeman, Race and Language, The Colonial Press,New York: 1900)
Bu durumda, bize aktarılan tarihin doğruluğundan nasıl emin olabiliriz?
Bunun için öncelikle tarihçilerin ve arkeologların bize sundukları tarihsel bilgilerin objektifliğinden ve kesinliğinden emin olmamız gerekir. Çünkü tarih, pek çok soyut kavramda olduğu gibi, her düşünceden insan için farklı bir anlam taşıyabilir. Bir olay, bilgi veren kişiye ve bakış açısına göre çeşitlilik gösterebilir. Olayların yorumları, özellikle "şahit" olmamış kişilerce anlatıldığında bambaşka bir görünüm alabilir.


II. Dünya Savaşını yorumlayan bir tarihçi eğer nasyonal sosyalist bir görüşe sahipse sadece sağdaki resmi göz önüne alarak Hitler'i kendince bir kahraman olarak tanıtabilir. Oysa Buchenwald toplama kampında çekilen aşağıdaki fotoğrafta Hitler'in neden olduğu katliamlardan sadece bir örnek görülmektedir.
"Tarih" geçmiş olayların kronolojik şekilde kaydedilmesiyle tanımlanır. Bu olaylara verilen anlam ve önem, "tarihçi"nin sunuş tarzına bağlıdır. Örneğin bir savaşın tarihini yazan kişinin, savaşı kazanan tarafın haklı veya haksız olduğunu düşünmesi, verdiği bilgiyi etkileyebilir. Söz konusu tarihçinin sempati duyduğu topluluk diğer tarafın bölgesini işgal etmiş ve sayısız gaddarlık yapmış olsa dahi, bu tarihçi onu "kahraman" olarak tanımlayabilir. Örneğin birbirine düşman olan iki ülkenin tarih kitapların bakacak olursak, bu kitaplarda aynı tarihi olayların tamamen farklı açılardan yorumlandığını görürüz.

İşte günümüzde evrim taraftarı tarihçilerin ve bilim adamlarının yaptıkları da tam olarak budur: Biyolojik ve tarihsel açıdan somut bir delile dayanmamasına rağmen, insanın sözde evrimsel tarihi, topluma adeta kesin bir doğru olarak sunulmaktadır. Teoriyi çürüten güçlü deliller göz ardı edilmekte, elde edilen bulgular tamamen bu bilim adamlarının ön yargıları doğrultusunda yorumlanmakta, birtakım bilim adamlarının ideolojik olarak sahip çıktıkları teori adeta bir kanun gibi tanıtılmaya çalışılmaktadır.

Sözde “Kabataş Devri” de, bu ideolojik kaygılar gözönünde bulundurularak evrimci tarih anlayışına uygun olarak adlandırılmıştır. Oysa Urfa Göbekli Tepe’de yapılan kazılarda sözde Kabataş devri olarak adlandırılan günümüzden yaklaşık 11 bin yıl öncesi döneme ait elde edilen bulgular mağaralarda yaşayan ilkel insan portresini yerle bir etmiştir.

URFA, GÖBEKLİ TEPE’DEKİ MEDENİYET İZLERİ

Urfa yakınlarındaki Göbekli Tepe'deki kazılarda, bilim adamları tarafından "olağanüstü ve benzersiz" olarak nitelendirilen buluntular elde edilmiş, üzerinde hayvan rölyeflerinin olduğu, çapı 20 metreyi, boyu insan boyunu aşan dev T şeklinde sütunlar ortaya çıkarılmıştır. Bu sütunlar dairesel olarak dizilmişlerdir.

Bilim dünyasını asıl etkileyen özellik ise, bu alanın yaşıdır: Göbekli Tepe'deki alan günümüzden 11 bin yıl önce inşa edilmiştir. Evrimci iddiaya göre, dönemin insanları ilkel taş aletlerle bu görkemli yapıyı inşa etmişlerdir. Bu yanılgıya göre, söz konusu mühendislik harikası, bundan 11 bin yıl önce en ilkel araçlarla çalışan toplayıcı-avcı insanların eseridir. Elbette bu inanılması mümkün olmayan bir hikayedir. Nitekim Göbekli Tepe'deki kazı ekibinin başkanlığını yürüten Prof. Klaus Schmidt de bu gerçeği ifade etmektedir:
O dönemde yaşayan insanların tıpkı bugün olduğu gibi düşünme kapasiteleri olduğu görülmektedir. Hep düşündüğümüz gibi ilkel insanlar değillerdir. Ağaçtan inip uygarlık kurmaya çalışan maymun benzeri yaratıklar oldukları düşünülmemelidir. Zeka yönünden bakacak olursak bize benzedikleri görülmektedir. (Taş Devrinde Yaşam, Terra X Belgeseli, TRT 25)
 


Arkeolog Klaus Schmidt, bu dev boyuttaki taşların o günün koşullarında nasıl taşındıklarını, nasıl şekillendirildiklerini ortaya çıkarabilmek için kazı ekibiyle birlikte küçük bir deney yapmıştır. Bu deneyde, makinelerin yardımı olmaksızın, sadece sözde tarih öncesi insanların kullandığı ilkel aletlerle devasa bir kaya bloğunu işlemeye çalışmışlar ve çok kısa bir mesafeye taşımayı denemişlerdir. Gerçeklerine oranla daha küçük bir kaya bloğu üzerinde çalışmayı tercih etmişlerdir. Ekibin bir kısmı kütükler, ipler ve kol güçleriyle doğal ve basit kaldıraçlar yaparak taş üzerinde çalışmaya başlamış, diğerleri de ellerinde taşlarla MÖ 9000 yılında yaşayan taş ustaları gibi sert bir zeminde oluk açmaya çalışmışlardır.

(Evrimci tarih anlayışına göre, o günlerde metal araçlar olmadığından, taş devrinin insanlarının sert ve keskin uçlu çakmak taşını kullandığına inanılmaktadır.) Taşı oymaya çalışan işçilerin 2 saat boyunca durmaksızın devam eden çalışmaları sonucunda, ortaya sadece belli belirsiz bir hat çıkmıştır. Taşı taşımaya çalışan ekibin 4 saatlik yoğun çalışması neticesinde ise, 12 adam ağır kaya bloğunu sadece 7 metre hareket ettirmeyi başarabilmişlerdir. Yapılan bu deney sonucunda tek bir taş çember alanı oluşturmak için yüzlerce işçinin aylarca çalışması gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu basit deney bile açıkça ortaya koymaktadır ki, dönemin insanları evrimci bilim adamlarının ileri sürdüğü gibi ilkel koşullara değil, çok büyük ihtimalle son derece gelişmiş imkanlara sahiptiler.



1993’ten beri Çatalhöyük’teki kazıları yürüten Stanford Üniversitesi Profesörü Ian Hodder Göbeklitepe sayesinde tarihin yeniden şekillenebileceğini belirtiyor. Uzun süre Çatalhöyük’teki kazıları yöneten Hodder, Göbeklitepe için şunları söyledi:
“Herkes böyle anıtsal yerlerin ancak kompleks, hiyerarşik medeniyetler tarafından tarımın keşfinden sonra yapılabileceğini düşünürdü. Ama Göbeklitepe her şeyi değiştirdi. Burası çok ayrıntılı, kompleks ve (sözde) tarım öncesi döneme ait. Sadece bu, burayı çok uzun zamandır yapılan en önemli arkeolojik buluş haline getirdi.”
(http://www.guardian.co.uk/science/2008/apr/23/archaeology.turkey)



Evrimci anlayışın bir diğer çelişkisi de bu eserlerin meydana getirildiği dönemi, "çanak çömleksiz Neolitik çağ" olarak adlandırmalarıdır. Bu gerçek dışı yoruma göre, bu dönemin insanları henüz çanak çömlek yapacak teknolojiye ulaşmamışlardı. Heykeller yapabiliyor, dev taşları taşıyabiliyor, bunları estetik sütunlar haline getirebiliyor, bunların üzerlerine hayvan kabartmaları işleyebiliyor, duvarları resimle süsleyebiliyor, mühendislik ve mimari bilgiyi kullanabiliyor ama henüz çanak çömlek yapmayı bilmiyorlar demek, sadece evrimci ön yargıları savunabilmek için ısrarla söylenen bir kandırmacadır. Kuşkusuz ki sözü edilen eserler bu insanların tahmin edilenden çok daha ileri bir ilme, teknolojiye ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir. Bu T şeklindeki büyük sütunların, nasıl işlendiğinin, oraya nasıl getirildiğinin açıklaması olması gerekir. Bu da söz konusu insanların iddia edildiği gibi ilkel olmadıklarını gözler önüne sermektedir. Nitekim Bilim Teknik dergisinde yer alan bir haberde, Göbekli Tepe'de elde edilen buluntuların, insanlık tarihine dair yaygın bir yanılgıyı açığa çıkardığı ifade edilmektedir: "Bu yeni veriler, insanlık tarihine ilişkin önemli bir yanılgıyı ortaya koyuyor." (Bilim ve Teknik, Eylül 2000) Bu yanılgı, insanlık tarihinin evrim aldatmacası doğrultusunda yorumlanmasıdır.

11 BİN YIL ÖNCE GÖBEKLİ TEPE'DE YAŞAYAN TAŞ USTALARI
Aşağıda soldaki resimde görülen taşa oyulmuş hayvan figürü bundan 11 bin yıl önce yaşamış insanlar tarafından yapılmıştır. Bu detaylı şekiller, kendilerini işleyen ustaların sanat zevkini göstermektedir. Ama daha da önemlisi bu sanatçıların o dönemde çeşitli metal aletler kullanarak bu taşları yontmuş olmalarıdır. Bir insanın eline başka bir taş alıp, taşı taşa sürterek resimlerde görülen işlemeleri yapması mümkün değildir. Bu ince işçilik ancak eğe, levye, rende gibi günümüzde de taş işlemeciliğinde kullanılan metall aletler yardımıyla yapılabilir. Alt sağdaki resim de günümüzde taş işlemeciliği yapan bir kişiyi göstermektedir. 11 bin yıl önce yaşamış olan sanatçılar da ancak benzer yöntemler kullanarak bu sanat eserlerini meydana getirmiş olabilirler.

  
 
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13907/urfa-gobekli-tepedeki-medeniyet-izlerihttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13907/urfa-gobekli-tepedeki-medeniyet-izlerihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13907_URFA_GOBEKLI_TEPE_DEKI_MEDENIYET_IZLERI.jpgThu, 23 Apr 2009 04:16:48 +0300
CİLALI TAŞ DEVRİ BİR ALDATMACADIR Eski medeniyetlerden günümüze kalan kalıntılarda taş işlemeciliği dikkat çekmektedir. Taşa bu derece detaylı ve düzgün şekil verilebilmesi için, çoğunlukla güçlü çelik aletler kullanılması gerekir. Taşı taşla yontarak, taşı taşa sürterek ince desenlerin ve şekillendirmenin yapılması mümkün değildir. Granit gibi sağlam taşların bu derece düzgün kesilmesi, üzerlerine desenler işlenmesi bunu yapabilecek teknik alt yapıyı gerektirir.

Pek çok taş kalıntıdaki parlama da, keskin ve düzgün kesimden kaynaklanmaktadır. Evrimci bilim adamlarının bu parlaklığı cila olarak nitelendirmeleri, bu dönemi de "cilalı taş devri" olarak kabul etmeleri bilim dışı bir yorumdur. Cilanın binlerce yıl boyunca muhafaza edilmesi mümkün değildir. Söz konusu taşlar iddia edildiği gibi cilalandığı için değil, düzgün kesildikleri için parlamaktadırlar. Bu, taşın kendi yapısından kaynaklanan bir parlamadır.

 

Üstteki resimlerde görülen bileziklerden soldaki mermerden, sağdaki de bazalttan yapılmıştır. MÖ 8500-9000 yıllarına aitlerdir. Evrimciler bu dönemde, sadece taştan yapılmış aletlerin kullanıldığını iddia ederler. Bazalt ve mermer çok sert taşlardır. Bu taşların böylesine düzgün yuvarlak halkalar haline getirilmesi için, çelikten yapılmış keski ve işçilik malzemeleri kullanılmalıdır. Bileziklerin çelik aletler kullanılmadan kesilip şekillendirilmiş olması mümkün değildir. Bir kişiye bir parça taş verip, elindeki taşla, bazalt kitlesini, resimdeki gibi bir bilezik haline getirmesini istesek, bunda başarılı olabilir mi? Elbette taşı taşa sürterek,taşa taşla vurarak bileziği meydana getiremeyecektir. Ayrıca bu bulgular, o dönemde burada yaşayan insanların estetik anlayışa ve sanat zevkine sahip olan, kültürleri gelişmiş bireyler olduğunu göstermektedir.


Üstteki resimde elle yapılmış obsidyenler, kemik aletler, kancalar ve taştan yapılmış çeşitli malzemeler görülmektedir.

Kemiğe taşla vurarak böyle düzgün şekillerin elde edilemeyeceği açıktır. Kaba taş darbeleri, kemiği sürekli dağıtıp parçalayacak, istenildiği gibi şekillendirilmesini engelleyecektir. Aynı şekilde granit ve bazalt gibi en sert taşlardan yapılan bu malzemelerin de, taş darbeleriyle bu derece düzgün kesilmesinin, sivriltilip şekillendirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Bu taşlar, meyve keser gibi düzgün kesilmiştir.

Taşların parlaklığı da evrimcilerin iddia ettiği gibi cilalanmış olmalarından değil, kesimden kaynaklanmaktadır. Bu eşyaları yapan insanlar, ellerindeki malzemeyi diledikleri gibi şekillendirebilecekleri demir veya çelikten yapılmış teknik cihazlara sahip olmalıdır. Sert taş parçaları ancak çelikle bu derece düzgün kesilebilir.


TAŞ TAŞLA YONTULMAZ 

Evrimci tarih anlayışına göre insanlık tarihi, insanın sözde evrimine paralel olarak çeşitli dönemlere ayrılarak incelenir. Pek çoğunuzun okul yıllarında ya da çeşitli gazete ve televizyon haberlerinde duymaya alışık olduğu taş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri, bronz çağı, demir çağı gibi hayali kavramlar söz konusu evrimci kronolojinin önemli parçalarıdır. Çoğu insan bu hayali tabloyu hiç düşünmeden kabul eder ve insanlığın bir zamanlar sadece kaba taş aletler kullanılan, medeniyet ve teknolojinin bilinmediği bir dönem yaşadığını sanır.

Oysa arkeolojik bulgular ve bilimsel veriler incelendiğinde ortaya çok daha farklı bir tablo çıkar. Geçmişten günümüze kalan izler, insanların, tarihin her döneminde kültürleriyle ve sosyal yaşamlarıyla medeni bir hayat sürdüklerini göstermektedir. Arkeolojik kazılarda bulunan aletler, dikiş iğneleri, flüt kalıntıları, süs eşyaları, dekorasyon malzemeleri, geçmiş insanların kültürel olarak gelişmiş bir yaşam sürdüklerinin göstergelerindendir.

Bundan yüz binlerce yıl önce de tıpkı günümüzdeki gibi, insanlar evlerinde yaşıyor, tarımla uğraşıyor, alışverişlerini yapıyor, tekstil ürünleri meydana getiriyor, yemeklerini yiyor, akraba ziyaretlerine gidiyor, müzikle ilgileniyor, resim yapıyor, hastalıkları tedavi ediyor, ibadetlerini yerine getiriyor kısaca normal günlük hayatlarını yaşıyorlardı. Allah'ın gönderdiği peygamberlere uyan insanlar Bir olan Allah'a iman ediyor, bazıları ise sapkınça putlara tapıyordu. Peygamberlere uyan müminler Allah'ın emrettiği ahlakı yaşarken, birtakım insanlar da batıl uygulamalarda bulunuyor, sapkın ayinler gerçekleştiriyorlardı. Günümüzde olduğu gibi tarihin her döneminde de, hem Allah'ın varlığına iman eden insanlar vardı, hem de putperest ve müşrik insanlar.

Elbette tarih boyunca bir yanda medeni bir yaşam süren insanlar varken bir yanda da daha basit ve ilkel koşullarda yaşayan toplumlar var olmuştur. Ancak bu, insanlık tarihinin sözde evrimine delil teşkil edecek bir durum değildir. Zira günümüzde de dünyanın bir köşesinde uzaya araç gönderilirken, bir diğer köşesinde insanlar henüz elektriğin varlığını dahi bilmemektedir. Ama bu durum ne uzay aracını yapanların zihinsel ve fiziksel olarak daha gelişmiş -sözde evrim sürecinde ilerlemiş-, ne de diğerlerinin daha geri -sözde hala maymun-insanlara daha yakın- olduklarını göstermez. Bunlar sadece kültür ve medeniyet farklılığının göstergeleridir, kültürel bir evrim yaşandığının değil.



Üstteki resimde görülen taş aletler, ortalama MÖ 10 -11 bin yıllarına aittir. Buradaki taşlardan herhangi birini, evrimcilerin, o dönem insanlarının yaptıklarını iddia ettikleri gibi, bir başka taşla vurarak yapmaya çalıştığınızı düşünelim. Örneğin 4 numarada görülen taşlardaki düzgün oyukların aynısını açmaya çalışın. Elinizdeki kaya parçasına istediğiniz kadar taşla vurun, böyle düzgün bir delik açamazsınız. Bunu yapabilmek için, çelik gibi sağlam metallerden yapılmış aletler kullanmanız gerekir.



]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13790/cilali-tas-devri-bir-aldatmacadirhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13790/cilali-tas-devri-bir-aldatmacadirhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13790_CILALI_TAS_DEVRI_BIR_ALDATMACADIR.jpgSun, 12 Apr 2009 18:08:23 +0300
TAŞ DEVRİ HİÇBİR ZAMAN YAŞANMADI Evrimcilerin sözde taş devri olarak nitelendirdikleri dönemde insanlar ibadetlerini yerine getiriyor, gönderilmiş elçilerin tebliğlerini dinliyor, binalar inşa ediyor, mutfaklarında yemek pişiriyor, aileleriyle sohbet ediyor, komşu ziyaretlerine gidiyor, terzilere kıyafetler diktiriyor, doktorlara tedavi oluyor, müzikle ilgileniyor, resimle uğraşıyor, heykel yapıyor kısaca normal bir yaşam sürüyorlardı. Arkelojik bulguların da gösterdiği gibi teknolojide ve bilgi birikiminde tarih boyunca değişiklikler olmuş, ama insan hep insanca yaşamıştır.

Geç neolitik döneme ait taşlardan ve kabuklardan yapılmış bu kolye, dönemin insanlarının sanat ve estetik zevklerinin yanı sıra, böyle bir süs eşyasını meydana getirebilecek teknolojiye de sahip olduklarını göstermektedir.

 

MÖ 7-11 bin yıllarına ait olan kaplar, masa modeli ve kaşık, dönemin insanlarının yaşam düzenleri hakkında önemli bilgiler vermektedir. Evrimcilerin iddiasına göre bu dönemde insanlar henüz yerleşik düzene geçmişler ve yeni yeni medenileşmeye başlamışlardır. Oysa bu malzemeler, dönemin insanlarının kültürlerinin eksik olduğunu, tam anlamıyla medeni bir yaşam sürdüklerini göstermektedir. Bu insanlar, tıpkı günümüzdeki insanlar gibi masalarda oturmakta, tabaklarda, çatal, kaşık, bıçak kullanarak yemeklerini yemekte, misafirlerini konuk etmekte, onlara ikramda bulunmakta, kısaca düzenli bir hayat yaşamaktaydılar. Elde edilen bulgular bütünüyle incelendiğinde, sanat anlayışlarıyla, tıp bilgileriyle, teknik imkanlarıyla, günlük yaşantılarıyla Neolitik çağ insanlarının tıpkı kendilerinden öncekiler ve sonrakiler gibi insani bir yaşam sürdükleri görülmektedir.

 
12 BİN YILLIK DÜĞME

Üstte MÖ 10 binli yıllarda kullanılmış olan kemikten yapılmış bu düğmeler, dönemin insanlarının kıyafet kültürlerinin olduğunu göstermektedir. Düğmeyi kullanan bir toplumun dikişi, kumaşı, dokumacılığı da bilmesi gerekir.

 


12 BİN YILLIK BONCUKLAR

Üstte yaklaşık MÖ 10 bin yılına ait olan bu taşlar, arkeologların bulgularına göre bir tür boncuk olarak kullanılmaktaydı. Taşlardaki muntazam delikler dikkaç çekicidir. Bu delikler, taşa taşla vurularak açılamaz. Böyle sert taşlarda bu derece düzgün delikler açabilmek için çelik veya demirden yapılmış aletler kullanılmış olmalıdır.

 


9-10 BİN YILLIK TIĞ VE İĞNELER

Üstte MÖ 7-8 bin yıllarına ait olan bu tığ ve iğneler, dönemin insanlarının kültürel yaşamlarının önemli birer delilidir. Tığı ve iğneyi kullanan insanların evrimcilerin iddia ettiği gibi hayvani değil, tam anlamıyla insani bir yaşam sürdükleri açıktır.

 
12 BİN YILLIK BAKIR TIĞ

Üstte MÖ 10 binli yıllara ait olan bakır tığ, söz konusu dönemde madenlerin ve metallerin bilinip kullanıldığının bir delilidir. Kristal ya da tozumsu mineraller halinde olan bakır cevherleri, yaşlı ve sert kayalarda damarlar halinde bulunur. Bakırdan tığ yapan bir toplumun, bakır cevherini tanıması, bu cevheri, kayanın içinden çıkarmayı başarması ve işleyebilecek teknik imkanlara sahip olması gerekir. Bunu da evrimcilerin iddia ettiği gibi sözde ilkellikten yeni kurtulmuş varlıkların yapamayacağı açıktır.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13724/tas-devri-hicbir-zaman-yasanmadihttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13724/tas-devri-hicbir-zaman-yasanmadihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13724_TAS_DEVRI_HICBIR_ZAMAN_YASANMADI.jpgWed, 08 Apr 2009 19:05:40 +0300
ONBİNLERCE YILLIK MAĞARA RESİMLERİNDEKİ OLAĞANÜSTÜ SANATArkeolojik bulgular insanın var olduğu günden itibaren kültürel anlayışa sahip olduğunu gösterir. Bu anlayışta zaman zaman ilerlemeler, zaman zaman gerilemeler, keskin değişimler yaşanmış olması mümkündür. Ancak bu, evrimsel bir süreç yaşandığı değil, kültürel bir gelişim ve değişim yaşandığı anlamına gelmektedir.

Evrimci iddiaya göre, insanın kültürel gelişiminin de biyolojik gelişimiyle doğru orantılı olması gerekir. Örneğin, insanlar önce basit çizgilerle sanatsal duygularını ifade etmeli, daha sonra bu çizgiler biraz daha gelişmeli, bu gelişme yavaş yavaş ilerleyerek sanatsal yetenek doruk noktasına ulaşmalıdır. Oysa, insanlık tarihine ait bulunan ilk sanatsal izler bu varsayımı temelden sarsmaktadır.

Sanat tarihinin ilk örnekleri olarak kabul edilen mağara resimleri, oymaları ve kaya kabartmaları dönemin insanının çok üstün bir sanat anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Mağaralarda araştırmalar yapan bilim adamları, bu resimleri sanat tarihinin en önemli ve değerli çalışmalarından biri olarak değerlendirmektedirler.

Resimlerdeki gölgelemeler, perspektifin kullanımı ve zarif çizgiler, kabartmalarda ustaca yansıtılan derinlik hissi, oymalarda güneş ışığının çarpmasıyla meydana gelen estetik oynamalar, evrimcilerin açıklayamayacakları özelliklerdir. Çünkü bunlar Darwinist iddiaya göre çok daha ileride ortaya çıkması gereken bir gelişmedir.

Fransa, İspanya, İtalya, Çin, Hindistan ve Afrika'nın çeşitli yerlerinde, kısaca dünyanın farklı bölgelerinde bulunan pek çok mağara resmi, geçmiş insanın kültürel yapısı hakkında çok önemli bilgiler sunmaktadır. Bu resimlerde kullanılan üslup ve boyama teknikleri, araştırmacıları şaşkınlığa düşürecek kalite ve üstünlüktedir. Bu eserlerde kullanılan teknikler söz konusu resmi yapan sanatçıların çok derin bir kavrayışa, kavradıklarını etkileyici bir şekilde resmedebilme yeteneğine sahip olduklarını göstermektedir. Kullanılan boyama teknikleri ise hiç de tahmin edildiği gibi ilkel bir koşulda yaşamıyor olabileceklerinin bir diğer göstergesidir. Üstelik, mağara duvarlarına yapılmış bu resimler dönemin insanlarının mağaralarda yaşadığını gösteren bir delil değildir. Bu eserleri meydana getiren sanatçılar, pekala, yakın civarda bir evde yaşıyor ama eserlerini söz konusu mağara duvarlarına yapmayı tercih ediyor da olabilirler. Neyi resmedeceğini hangi duygu ve düşünceyle seçtiği ise sadece sanatçının bileceği bir şeydir.

Günümüz sanat anlayışının pek çok eseri de, binlerce yıl sonra aynı mantıkla değerlendirilseydi, 21. yüzyıl toplumunun ilkel bir kabile mi yoksa gelişmiu sorusu birçok tartışmaya neden olabilirdi. Bundan 5000 sene sonra günümüz ressamlarının tabloları hiç zarar görmeden bulunsa ve günümüzle ilgili hiçbir tarihi belge kalmamış olsa o dönemin insanları çağımız hakkında ne düşünürlerdi?  

Van Gogh'un ya da Pablo Picasso'nun eserlerini bulan geleceğin insanları, evrimci mantığa göre hareket ediyor olsalar, günümüz toplumu için nasıl yorumlar yaparlardı? Manzara resmi çizen Claude Monet'den dolayı "Daha sanayi gelişememiş, insanlar tarım hayatı yaşıyorlardı" veya Kandinsky'nin soyut resimlerinden dolayı, "Henüz okuma yazma bilmeyen gelişmemiş insanlar çeşitli karalamalarlaanlaşabiliyorlardı" yorumunu yapmak günümüz hakkında onları doğru sonuçlara ulaştırabilir miydi?

 
Solda: Öfkeli At, Salvador Dali
Sağda: Saat Patlaması, Salvador Dali
Ortada: Pipolu Adam, Pablo Picasso ve
Gitar, Pablo Picasso

 Günümüzün sanat anlayışı, gelecek nesiller tarafından evrimci ön yargılarla değerlendirilse toplumumuzla ilgili çok farklı kanaatler oluşabilir. Geleceğin evrimcileri Pablo Picasso'nun, Salvador Dali'nin veya bir başka sürrealist ressamın eserlerine bakarak, günümüz insanlarının da sözde ilkel olduklarını öne sürebilirler. Ama bu, hiçbir şekilde gerçeği yansıtmayan bir yorum olur.

 

NIAUX MAĞARASI’NIN DUVARLARINI SÜSLEYEN
14 BİN YILLIK HARİKULADE RESİMLER

Fransız Pireneleri'ndeki Niaux Mağarası’nda 1906 yılında gün ışığına çıkarılan etkileyici güzellikteki resimler üzerinde yapılan karbon testleri bu eserlerin yaklaşık 14 bin yıl önce yapıldıklarını göstermiştir. Niaux Mağarası'ndaki resimler ve o günden bu yana da detaylı olarak incelenmektedirler.

Mağaranın en süslü bölümü, bizon, at, geyik ve dağ keçisi resimlerinin olduğu Siyah Salon olarak adlandırılan karanlık bir kesimdeki yüksek bir oyuktan oluşan köşedir.

Bu resimlerle ilgili bilim adamlarının ilgisini çeken en önemli unsurlardan biri kullanılan boyama tekniğidir. Yapılan araştırmalar, bu resimlerde doğal ve yerel kaynakların biraraya getirilerek özel karışımlar elde edildiğini göstermektedir. Şüphesiz bu, ilkellikten henüz çıkmış varlıkların yapamayacağı bir düşünme, planlama ve üretme yeteneğinin göstergesidir. Roger Lewin, bu boyama tekniğini şöyle anlatmaktadır:

Boya yapımında kullanılan maddeler (pigmentler) ve mineral dolgu maddeleri, Üst Paleolitik insanlarca özenle seçilerek, özel bir karışım oluşturmak üzere 5-10 mikrona dek inceltiliyordu. Siyah boya, tahmin edileceği gibi, odun kömürü ve manganezdioksitti. Ancak ilgi, daha çok, dolgu maddeleri üzerine yoğunlaşmıştı. Dolgu maddeleri, renklere canlılık verdiği gibi, adından da anlaşılacağı üzere, boyayı kalınlaştırmaya da yarar. Dört değişik türü olduğu anlaşılan bu maddeleri, araştırmacılar birden dörde kadar sıralamışlardır: Talk, barit, potasyum feldispat ve biyotit (mika) ağırlıklı feldispat potasyum. Clottes ve arkadaşları bu dolgu maddelerini kendileri de denemişler ve çok etkili olduğunu görmüşlerdir.

Görüldüğü gibi kullanılan teknik, son derece ileridir. Bu da açık bir gerçeği yeniden gözler önüne sermektedir:

Geçmişte ilkel olarak adlandırılan herhangi bir varlık yaşamamıştır. İNSAN İLK VAR OLDUĞU GÜNDEN BERİ DÜŞÜNME, KONUŞMA, AKLETME, KAVRAMA, DEĞERLENDİRME, PLAN YAPMA, ÜRETME YETENEĞİ OLAN ÜSTÜN BİR VARLIKTIR.

Resimlerini renklendirmek için; dolgu maddesi kullanan, bu dolgu maddelerini hazırlamak için tarik, barit, potasyum feldispat ve biyotit gibi kimyasalları başarıyla biraraya getiren kimselerin sözde maymunsuluktan yeni çıkmış, henüz medenileşmiş varlıklar olduklarını iddia etmek akla ve mantığa aykırıdır.



Mağara resimlerinde kullanılan boyalar, kimya eğitimi almış bir üniversite öğrencisinin dahi elde etmesinin oldukça zor olduğu bir karışımla yapılmıştır. Çok kompleks formüllü bu boya karışımlarını, kimya mühendisleri ancak laboratuvarlarda elde edebilirler.Talk, barit, potasyum feldispat ve biyotit gibi maddelerin kullanımıyla elde edilen boyaların, detaylı bir kimya bilgisi gerektirdiği açıktır. Bu bilgiye sahip olan insanları ise sözde "yeni gelişmiş" olarak nitelemek mümkün değildir.




Bu resimde sanatçı, üç boyutlu bir görüntü oluşturmuş. Üç boyutlu görüntü oluşturmak ancak çok iyi sanat ve resim eğitimi almış kişilerin yapabileceği bir tekniktir. Pek çok kişi bu detaylı sanatı uygulayamaz.
 

Tarihleri MÖ 35 binli yıllara kadar uzanan mağara resimlerindeki boyalarda dönemin insanları, mangan oksid, demir oksid, demir hidroksid, dentin kili (omurgalı hayvanların dişlerindeki kolajen ve kalsiyum tuzundan meydana gelen iç kısım) gibi elementler ve maddeler kullanıyorlardı.

Kimya eğitimi olmayan bir insandan, bu resimlerden herhangi birindeki boyayı elde etmesi istense, bu kişi hangi elementi kullanacağını, bu elementi nereden, nasıl bulabileceğini, hangi elementi hangisiyle, nasıl karıştırması gerektiğini bilemez. Ayrıca dönemin insanlarının sadece kimya konusunda değil, hayvan anatomisi konusunda da bilgili oldukları anlaşılmaktadır. Omurgalı hayvanların dişlerindeki kolajen ve kalsiyum tozlarından oluşan maddelerden faydalanmaları bunun bir göstergesidir.



Bu at resmi, Niaux Mağarası'ndaki resimlerden biridir. Yapılan çalışmalar bu resmin yaklaşık 11 bin yıl öncesine ait olduğunu göstermiştir. Resmin, bölgede yaşayan atlarla olan benzerliği, resmi yapan kişinin yeteneğini göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Bu resimleri yapanların, gelişmiş bir sanat anlayışına sahip kişiler olduğu açıktır. Söz konusu resimlerin mağara duvarları na yapılmış olması, bu kimselerin ilkel koşullarda yaşadığını gösteren bir delil kesinlikle değildir. Sadece kişisel seçimleri nedeniyle tuval olarak bu duvarları kullanmış olmaları oldukça yüksek bir ihtimaldir.


]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13542/onbinlerce-yillik-magara-resimlerindeki-olaganustuhttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13542/onbinlerce-yillik-magara-resimlerindeki-olaganustuhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13542_ONBINLERCE_YILLIK_MAGARA_RESIMLERINDEKI_OLAGANUSTU_SANAT.jpgFri, 27 Mar 2009 02:08:33 +0200
ANTİK MISIR'DA AMPUL KULLANILARAK AYDINLATMA YAPILIYORDU Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu sanat ve bilim yönünden en etkileyici medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Putperest sapkın bir dine mensup olan Mısırlılar arasında Hz. Nuh döneminden, Hz. İbrahim döneminden gelen ilme sahip olan bilginler vardı. Bu Musevi ilim sahipleri, geçmiş peygamberler döneminden öğrendikleri bilgileri kullanıyorlardı. Bu bilgilerden bir tanesi de elektrik kullanarak aydınlatma yapılmasıydı.

Mısır’da özellikle Dendera Tapınak Kompleksi’ndeki Hathor Tapınağı'nda bulunmalarıyla dikkat çeken bazı duvar resimleri, Antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Aşağıda incelenen duvar resimlerinin büyük kısmı Mısır’daki Dendera Tapınak kompleksinde yeralmaktadır. Bu resimlerde Mısırlıların günümüzde kullandığımız ampül ve ark lambası tekniğini kullanarak aydınlatma yaptıkları görülmektedir.

Hathor tapınağının duvarlarındaki bu resimler dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz ampulleriyle olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok dikkat çekicidir.

Mısır resimlerinde görülen bu sistemin ışık yayıp yaymadığı test etmek için Avusturyalı elektrik mühendisi Walter Garn, kabartmada yer alan resmi çok detaylı olarak incelemiş ve resimdeki ampulü oluşturan yılanlı teli, duyu, ced sütunu olarak kullanılan izolatörün aynısını yapmıştır. Ortaya çıkan sistem ışık yayarak etrafı aydınlatmıştır.

1996 yılı Eylül ayında Amerikan ABC Televizyonu’nda yayınlanan bir belgeselde de Mısırlıların bu ışık sistemi bilimadamları tarafından kameralar önünde test edilmiştir. Bir kez daha başarı elde edilmiş ve ışık oluşmuştur. Bu aslında bir ampuldür ve antik Mısır resimlerinde belirtildiği gibi uygulanan yöntemle sistem çalışmış, ışık elde edilmiştir. Aşağıdaki videoda Antik Mısır’da uygulanan yöntemlerle nasıl ışık elde edildiğini izleyebilirsiniz.

 
 
ANTİK MISIR'DA ELEKTRİK KULLANILIYORDU


Dendera Tapınağındaki bu resimde ise solda dört geniş filaman (lambalarda ısınmayı sağlayan parça) lamba görülüyor. Resmin solunda görülen dev bir elektrik bataryasından uzanan kabloyla bu lambalara güç veriliyor.
 
 
 

 

Üstteki resim dikkatlice incelendiğinde bataryayı lambaya bağlayan elektrik kablolarının sıra sıra dizilmiş küçük boncuklarla kaplı olduğu görülmektedir. Bu tip boncuklar kablodan geçen elektriğin izolasyonu için kullanılır. Yandaki resimde 19. yüzyılda üretilen ilk ark lambalarından biri görülmektedir. Bu ark lambasında da aynı Antik Mısır’da olduğu gibi boncuk benzeri materyaller kullanılarak yalıtım yapılmıştır.
 
Antik Mısır’da bugün kullanılan klasik ampulle aydınlatma yapılmıştır.  Mısır resimlerine baktığımızda insanların ellerinde filaman telleri, duyu, akım telleri olan ampul benzeri araçlar görülmektedir.  Aşağıdaki resimde, soldaki kişi elinde tuttuğu lambaların ışığıyla etrafı aydınlatarak duvarda yazılı resimleri okuyor.


Bu resimde Mısırlıların ellerinde tuttukları lambalarda ampullerin içinde elektrik akımının geçişini sağlayan filamanlar çok net olarak görülmektedir. Filamanlar bugünkü ampullerde olduğu gibi antik Mısır’da da sarmal biçimindeydi. Günümüzde uygulandığı şekilde elektrik akımıyla birlikte ısınan bu sarmal filamanın ışık yaymasıyla aydınlanma sağlanmaktaydı.
Resimde görülen Thomas Edison tarafından icat edilen ilk filaman lamba antik Mısırlıların ellerinde tuttukları lambalarla büyük bir benzerlik göstermektedir.
Denderah Tapınağındaki bir mezarın duvarında bulunan bu resimde de üç ampullü lambadan elektrik kablosu uzanıyor.
Bu resimde de soldaki kişilerden birinin elinde batarya ve kablo diğerinin elinde elektrik lambası görülüyor.

Bu resim Denderah tapınağının aydınlatma şeması hakkında bilgi veriyor;
B bölümünde kırmızı renkteki bataryaların beyaz elektrik lambalarına bağlandığı görülüyor.
A bölümünde ise bataryalarından çıkarılmış ampüllerin elde taşıma için kullanılan lambalara takıldıkları görülüyor.
C bölümünde; elektrikli lamba, içinde güç kaynağının olduğu uzun ince bir standın üzerinde duruyor. Lambanın zemininde sağda ve solda iki spiral görülüyor. Bunlar muhtemelen alttaki güç kaynağının biri pozitif ve diğeri negatif olan kutuplarına gitmektedir.
D bölümünde ise çiçekli reflektörler (yansıtıcı) birbirlerine kablolarla bağlanmış halde duruyor. Kabloların arasında da vida somunları görülüyor.
Mısır'da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren bir başka delil de PİRAMİTLERİN İÇ DUVARLARINDA HİÇ İS İZİNİN BULUNMAMASIDIR. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır'da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini daha da kuvvetlendirmektedir.

Mısır hiyerogliflerinde sıkça rastlanan ced sütunu,
bir tür elektrik malzemesini sembolize ediyor olabilir.
Ced sütunu, jenaratör görevi görüyor ve
bu şekilde aydınlatma sağlanıyor olabilir.

ELLERİNDE ARK LAMBALARIYLA ANTİK MISIRLILAR

Ark lambalarında iki iletken çubuk arasında oluşan ışık arkı sonucunda aydınlatma sağlanır. Zıt kutuplu iki çubuk önce birbirine değdirilip daha sonra birkaç milimetre birbirlerinden uzaklaştırıldığında oluşan akım ışık oluşmasına sebep olur. Ark lambaları klasik ampullerden 200 kez daha güçlüdür ve çok güçlü, parlak bir ışık yayarlar. Bu ampuller güçlü olmaları nedeniyle atölyelerde, ışıkla tedavide, ışıldak ve projeksiyon lambalarında ve sinemacılıkta kullanılır.



19. yüzyılda yapılmış ilk ark lambalarından bir model.




Bu resimde sağda ve soldaki kişi ellerinde birbirine zıt kutuplu iki metal malzemeyle elektrik akımı oluşturarak ışık şelalesi oluşturuyorlar.

Bu canlandırma Denderah Tapınağındaki  ark lambalarının  nasıl kullanıldığını göstermektedir. Sağda ise zıt kutuplu iki karbon çubukla oluşturulan ışık arkı görülüyor.

 

 

Günümüz projektörlerinde kullanılan çok güçlü aydınlatma
sağlayan Antik Mısırlıların kullandığı gibi ark lambası prensibinde
çalışan bir ampul.




Bu resimdeki kişi araba aküsünden elektrik alarak zıt kutuplu
iki karbon çubukla basit bir ark lambası oluşturmuş.
Antik Mısırlıların ellerinde tuttukları ışıklar da altlarında kendi
bataryaları (akü) olan küçük el lambaları şeklinde görülmektedir.


İnsanlık tarihi, antik dönemlerde yaşayan insanların -evrimcilerin iddialarının aksine- tahmin edilenden çok daha üstün bir teknoloji ve medeniyete sahip olduklarını gösteren yüzlerce delil ve bulguyla doludur. Antik Mısırlıların elektrik ilmine sahip olmaları da bu delillerden biridir.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13327/antik-misirda-ampul-kullanilarak-aydinlatmahttp://www.harunyahya.org/tr/Eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13327/antik-misirda-ampul-kullanilarak-aydinlatmahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/46-eski-caglarda-teknolojik-bulgular/13327_ANTIK_MISIR_DA_AMPUL_KULLANILARAK_AYDINLATMA_YAPILIYORDU.jpgTue, 17 Mar 2009 00:47:30 +0200