HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666İngiliz Derin Devleti’nin Suriye’deki Maşası: PYD/YPG

Suriye’de yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olan savaşın görünürdeki sebeplerini bir kenara koyup aslında neler yaşandığını anlamak için bundan yaklaşık 200 yıl öncesine bakmak gerekir. 19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren aşama aşama gelişen “Büyük Oyun”un temel hedefi ise Kuzey Afrika, Ortadoğu, Asya ve Kafkasya’nın iki büyük gücü olan Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanarak güçten düşürülmesidir.

Henüz Amerika Birleşik Devletleri’nin bir süper güç olarak ortada olmadığı, dünyanın dört bir yanında sömürge savaşlarının yaşandığı söz konusu dönemin ana oyun kurucusu ise İngiltere’dir. Bir çok uluslararası siyaset kitabında ve dersinde, “İngiltere’nin sömürgeleri üzerindeki ve güzergahındaki hakimiyetini sağlamlaştırmak” adıyla okutulan bu “Büyük Oyun”un ardında ise günü birlik menfaat ilişkilerinden, kısa vadeli planlardan çok daha derin ve uzun vadeli bir strateji söz konusudur.

Bir yandan Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu sistemli olarak birbirine düşmanlaştırılıp yıllarca süren karşılıklı savaşların içine sürüklenirken, bir yandan da iki dev imparatorluğun topraklarındaki halklar kışkırtılıp isyanlara teşvik edilmiştir. Böylece birlikte hareket etmeleri durumunda İngiltere’nin karşısında büyük bir güç olabilecek Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu hem içten hem dıştan kuşatılmış, yavaş yavaş çökertilmiş ve ortaya çok parçalı bir Balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu haritası çizilmiştir.

Resmi rakamlara göre 10 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ve Rusya’yı paramparça ederken yüz binlerin yurtlarını terk etmek zorunda kaldığı, asırlardır birarada yaşayan insanların arasına dikenli tellerin çekildiği, sonu gelmeyen kardeş kavgalarının terörü beslediği bir coğrafya ortaya çıkarmıştır. 200 yıllık bir plan doğrultusunda bu coğrafyanın masum halklarını acımasızca ezen, birbirine kırdıran, devletler kurup devletler yıkan, masa başında yeni haritalar çizen gücün etkili olmasını sağlayan ise kullandığı maşalar olmuştur.

Bu maşalar; kimi zaman kendi vatanına ihanet eden zayıf kişilikli insanlar, kimi zaman ayrılıkçı ideolojilerin yönlendirmesine kapılanlar, kimi zaman Darwinist materyalist ve komünist silahlı mücadeleyi benimseyenler, kimi zaman ırkçılar, kimi zaman da radikalizmin etkisi altında kalanlar olmuştur. Her biri aynı el tarafından beslenmiş, büyütülmüş, güçlendirilmiş ve işleri bittiğinde de bir kenara atılmışlardır.

Son 4 yıldır Suriye’de yaşananları bu tarihi gerçekler ışığında değerlendirdiğimizde, dönemin Rusya’sının ifşa ederek açığa çıkardığı Sykes Picot anlaşmasını yapanların yine masa başında olduğu görülecektir. Diğer bir deyişle, İngiliz derin devleti 200 yıl önce –kendi menfaatlerine uygun olarak belirlediği- onlarca küçük parçadan oluşan Ortadoğu’yu oluşturabilmek için bir kez daha atak yapmıştır. Bir kez daha masa başında haritalar çizilmekte, yeni suni sınırlar oluşturulmakta ve bunun için Suriye, İran, Türkiye, Irak başta olmak üzere bölge ülkeleri –hayali- parçalara ayrılmaktadır.

Kuşkusuz bu tip parçalama girişimlerinin en kullanışlı aktörleri ise terör örgütleridir. ABD’yi Irak işgaline sürükleyen İngiliz derin devleti, yaptığı bilinçli yönlendirmelerle Amerikan dış politikasının Irak’ta dev bir enkaz oluşturmasına sebep olmuştur. Bu enkazın ortaya çıkardığı en dehşet verici örgütlerden biri ise Daeş olmuş, İngiliz derin devleti –ABD’yi yönlendirerek- Daeş’in güç kazanmasındaki yolu sonuna kadar açmıştır. Bugün hala Daeş’e en çok katılımın İngiltere’den olması, örgütün kamuoyu tarafından tanınan soğuk kanlı katillerinin akıcı İngiliz aksanıyla konuşuyor olmaları, kullandıkları silahların büyük çoğunluğunun İngiliz üretimi olması hiç şüphesiz sıradan durumlar değildir. Özetle Suriye ve Irak’ta asıl aktör olan İngiliz derin devletinin bir elinde Daeş maşası vardır. Peki diğer elinde?

Bir elinde yakın tarihin en kanlı ve en acımasız radikal sözde İslami örgütlerden birini tutan İngiliz derin devleti diğer elinde ise son 40 yılda 40 bin insanın ölümüne sebep olmuş, bölgedeki tüm diğer örgütlerine canlı bomba olmayı, katliam yapmayı, dehşet salmayı öğretmiş Marksist Leninist terör örgütü YPG/PYD’yi tutmaktadır. Yani, birazdan delilleriyle ortaya koyacağımız üzere, radikal öğretilerin en vahşi uygulamalarıyla dehşet saçan Daeş’i de, Batı medyasında ısrarla sözde “özgürlük savaşçıları” ve “Daeş’in karşısındaki güç” olarak lanse edilen uluslararasi eşcinsel taburlar oluşturacak kadar YPG/PYD de aynı kaynak, İngiliz derin devleti, beslemekte ve kullanmaktadır.

Şimdi biraz daha geriye giderek İngiliz derin devletinin bölgedeki bir çok halka yaptığı gibi Kürt halkını da kendi amaçları doğrultusunda manipüle etmek için izlediği yolu görelim.

İngiliz Derin Devleti’nin Rusya ve Osmanlı’ya karşı Kürtleri Kullanma Planı

İngiliz tarihçi Stuart Laycock, tarih boyunca sadece 22 ülkenin ‘kısmen veya tamamen’ İngiltere tarafından işgal edilmediğini saptamıştır. Laycock, bu araştırmalarını, "All the Countries We've Ever Invaded: And the Few We Never Got Round To” kitabında yayınlamış ve İngiltere’nin sadece işgalinden fayda sağlayamayacağını düşündüğü Andora, Çad, Özbekistan, Moğolistan gibi ülkelerle ilgilenmediğini belirtmiştir.[i]

İngilizler, 17. yüzyıldan itibaren Asya’ya ve Afrika’ya yayılmaya başlamış, Hindistan, Çin, Afganistan, Güney Afrika başta olmak üzere pek çok ülke işgal edilmiştir. İngiliz derin devleti, işgal ettiği ülkelere kan, şiddet, esaret ve fakirlikten başka bir şey getirmemiştir. Üstelik bu ülke halkları, hiç ilgileri olmadığı onlarca savaşta Britanya İmparatorluğu adına savaştırılmıştır.

Osmanlı ile iyi ilişkiler içerisinde bulunan bir Rusya ise İngiliz derin devleti için her zaman büyük bir problem olmuştur. İngiliz derin devleti kendince bölgeyi ne Ruslara ne Türklere ne de başka bir millete kaptırmama derdindedir. Özellikle petrolün bulunmasıyla bölgenin jeostratejik ve jeopolitik öneminin artması, İngiliz derin devletinin Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Araplar, Türkler ve diğer bölge halkları üzerindeki oyunlarını hızlandırmasına sebep olmuştur. Öğretim görevlisi Dr. Mehmet Temel, dönemin İngilteresi’nin Rusya ile Osmanlı’nın arasını ayırmak için bölge halklarını, özellikle Kürtleri nasıl kullanmayı planladığını şöyle anlatır: 

İngiltere, Rusya'ya karşı oluşturmak istediği duvarı Kürtlerle tamamlamak ve onları Türklere, Araplara ve İran'a karşı kullanmak istiyordu. Kürtleri, İngiltere için önemli kılan Irak petrolleriydi. İngiltere'nin Kürdistan projesi, Kürt ileri gelenlerinin arasındaki görüş ayrılığı ve Kürtlerin geniş bir bölümünün Fransız nüfuz alanı içinde bulunması nedeniyle, Fransa'nın yakın işbirliğine gerek duyulması üzerine uygulama alanı bulamamıştır... Küçük Asya'da Doğu Akdeniz'in (Hint Yolunun) güvenliğini sağlayacak İngiltere'ye dost bir devletin kurulması gerekiyordu.[ii]

Hazırlığı çoktan yapılmış bu planların devreye girişi, İngiliz arşivlerinde ise şöyle geçmektedir:

“İngilizler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya Binbaşı Noel gibi Kürtçü faaliyetlerde bulunacak ajan ya da temsilciler göndermekten başka Şeyh Abdülkadir gibi ayrılıkçı Kürtçü aydınları da Wilson Prensiplerinden faydalanmaları yönünde kışkırtarak otonom bir Kürt devleti kurulması için çaba harcıyorlardı.”[iii]

Bir İngiliz Derin Devleti Politikası: “Böl, Parçala, Yönet”

İngiliz derin devleti, parçalamak istediği ülkeleri işgal etmek veya ettirmek yerine, öncelikle kendi içlerinde bölünmeye sürüklemektedir. Çünkü, bu çok daha az masraflı ve sonrasında da kendi başlarını çok daha az ağrıtan bir metottur. Bu şekilde, farklı etnik unsurları, azınlıkları, mezhepleri ve hatta kardeşleri birbirine düşürerek çatışmalara, kavgaya ve parçalanmaya yol açmak, kullandıkları en başlıca yöntemlerdir.

Nefretin körüklenmesiyle ortaya çıkan bölünme ve ayrışmalar, kolay yok edilmenin temelini oluşturan en büyük oyundur. Özellikle, Ortadoğu gibi onlarca farklı etnik köken ve birçok din mensubunun barındığı ancak birlik ve beraberliğin olmadığı bir coğrafya içinde böyle bir oyun, çok kolay netice alınmasına yol açmaktadır.

Terörü, şiddeti ve iç savaşları organize edecek yapıları desteklemek, İngiliz derin devleti elemanlarının en uzman oldukları alandır. Bir yandan bölünmenin alt yapısını oluştururlarken, diğer yandan da buna karşı ortaya çıkacak toplumsal reaksiyonları en aza indirebilmek için her türlü organizasyona imza atarlar. Toplumları “inançsız, ülküsüz, idealsiz, sevgisiz, kalitesiz ve ruhsuz” haline getirmekte mahir olan İngiliz derin devleti, bu amaç uğrunda bütün dünya ülkelerine yayılmış büyük bir medya, siyasetçi, sözde aydın ve akademisyen ağı kullanmaktadır. Çoğu kez bu propaganda yöntemi, organize bir hareketin eseri olarak algılanamamakta ve dünya kamuoyu böylece rahatlıkla aldatılabilmektedir.

En nihayetinde, oyuna gelip bölünerek küçülen ve kolay lokma haline gelen her güçsüz devlet, İngiliz derin devletince kısa sürede rahatlıkla yok edilmektedir. Arta kalan küçük parçalar ise kolaylıkla etkisizleştirilmekte ve sömürü çarkı içine hapsedilmektedir.

Bundan belki 30-40 yıl önce, Suriye, Irak, Yemen, Libya paramparça olacak, bu ülkelerden birçok yeni devlet çıkacak denilse, bu tezler uzak birer ihtimal olarak değerlendirilirdi. Aynı şekilde Yugoslavya ve Ukrayna’nın bölünmesi gündeme getirilse, bu söylemler de afaki konuşmalar olarak görülürdü. Ancak asırlık planlar bir bir hayata geçirilmekte, ülkeler İngiliz derin devletinin istediği yönde parçalatılmaya devam edilmektedir.

Kahire Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Nadye Mustafa’nın özel bir mülakatta dile getirdiği, “Bölgede hiçbir büyük devlet bırakılmayacak. Küçük emirliklere ve devletçiklere dönüştürülecek. Her bir petrol kuyusunun başında bir devletçik kurulacak. Bu projeyi kendi çıkarları için uygulamalarını engellemek için biz ne yaparız, ona bakmamız lazım. Toplumsal olarak uyanık ve dikkatli olmamız gerekir. Düşünür, gazeteci, akademisyen, vatansever olarak bu projenin karşısında olmazsak hepimiz kaybolup gideceğiz" görüşleri, karşı karşıya olduğumuz bölünme tehlikesinin önemli bir tarifidir.[iv]

Suriye’yi Bölmek İçin Kullanılan YPG/PYD

İngiliz ajanı Lawrence’ın dile getirdiği, “Bir Kürt devleti kurabilseydim tarihten Türkleri silecektim...” sözleri, derin İngiliz siyasetinin yüzyıllardır değişmeyen bir özetidir.[v] Haziran 1919 tarihinde de Bağdat İngiliz Komiseri Albay Wilson, İngiliz himayesinde bağımsız bir Kürdistan kurulması ile ilgili girişimler yapılmasını İngiliz Dışişlerine önermiştir.

Buradaki “Kürt devleti”nden kasıt, Anadolu’da bin yıldır etle kemik haline gelmiş, İslam çimentosuyla kaynaşmış ve tek millet olmuş “Türk ve Kürtleri”, Suriye’de ve Irak’ta içiçe geçmiş, kardeşlik bağlarıyla birleşmiş Arapları, Nusayrileri, Türkmenleri ve Kürtleri birbirine düşman ederek ayırmak” hayalidir. İngiliz derin devletinin istediği Kürtlerin iyiliği veya korunması değil, dinsiz, köksüz, bölgedeki diğer Müslümanlara ve ülkelere karşı kullanabileceği bir alan kazanmaktır.

Nitekim bu hususun teyitlerinden biri de, İngilizlerin 1. Dünya Savaşı gizli belgeleri içinde yer alan, Mr. Kohler’den Mr. C. Keer’e yazılan yazıda açıkça belirtilmektedir: “Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem, Mezopotamya bakımındandır.” [vi] İngiliz derin devletinin asıl hedefi, Mezopotamya’nın zenginlikleridir. Bu zenginliği Rusya, Türkiye, İran, Suriye ve Irak başta olmak üzere kimseyle paylaşmamak, bunun için de bölgeyi paramparça etmek istemektedir.

İngiliz eski Başbakanı Lord Palmerston’un, “Bizim ezelî ve ebedî dost ile düşmanlarımız yoktur. İngiltere’nin menfaatleri ebedîdir ve vazifemiz bunları gözetmektir.” sözleri, İngiliz derin devletinin göstermelik dostluğunun ne derece aldatıcı olduğunun da bir başka kanıtıdır.

Madalyonun İki Yüzü PKK ve YPG/PYD

Kürtler, yıllar boyunca dağınık halde yaşadıkları ülkelerde varlık mücadelesi vermiş olan Ortadoğu’nun değerli ve önemli bir halkıdır. Devrim sonrası İran’da, Saddam döneminde Irak’ta eziyetler çekmiş, Suriye’de günümüze kadar bir vatandaşlık bile elde edememişlerdir. Kürt halkı, Türkiye’de de zorlu şartlar içinde yaşamış, hem PKK terör örgütünün baskısına hem de Türkiye devleti içinde çöreklenmiş derin devlet yapılanması tarafından ürkütücü bir asimilasyona uğramıştır. Derin devlet, vatansever Kürtleri dahi şiddet ve işkenceye maruz bırakırken, yaklaşık 40 yıldır Türkiye’de terör eylemleri yapan komünist terör örgütü PKK’nın katlettiği insanların büyük çoğunluğunu Kürtler oluşturur.

Yıllarca çile içinde yoğrulmuş bu halk, Irak’ta değerli devlet adamı Mesud Barzani idaresinde derin bir soluk alabilmiş, Türkiye’de ise derin devletin ifşası ile bir nebze rahatlamıştır. Ama PKK terör örgütü, Türkiye’de süregelen “çözüm süreci” kapsamında dağlarda terörü görünürde durdurmuş, fakat artık KCK yapılanması adı altında şehirlere inmiş; anayasası, yargı ve asayiş sistemi olan bir illegal devlet yapılanmasına bürünmüştür.

Bu noktada Suriye Kürtlerine dönüp bakmak yerinde olacaktır. Çünkü terör örgütünün Türkiye’de oluşturulmaya çalıştığı devlet sistemi, Suriye’de çoktan uygulamaya geçmiştir.

90’lı yıllarda Türk ordusunun şiddetli müdahaleleri sonrasında PKK militanları, liderleriyle birlikte Suriye’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Suriye ise 1999 yılında, Türk devletinin baskısı sonucunda, 40.000 Türk askerinin ölümünden sorumlu olan ve örgüt içinde 18.000’den fazla infaz gerçekleştiren PKK terör örgütünün lideri Öcalan’ı ülkeden çıkarmak zorunda kalmıştır. Örgüt, Suriye istihbaratı El-Muhaberat’a teslim edilmiş, teröristlerin bir kısmı PKK’nın merkezi olan Kuzey Irak’taki Kandil dağlarına giderken, Suriye’de kalanlar Baas tarafından organize edilmiştir. 2003 yılında Demokratik Birlik Partisi (PYD) ismini alan hareket, Öcalan’ın örgütü PKK’nın bizzat kendisidir. Örgüt, Öcalan’ı lider olarak kabul ettiğini ve yasal yönetim olarak Kongra-Gel’e yani PKK’ya bağlı olduğunu açıklamıştır (Kongra-Gel, PKK’nın ABD ve Avrupa tarafından terör listesine alınmasından sonra aldığı yeni isimdir.)

Eş başkanlık sistemini kullanan PYD’nin bir başkanı Öcalan’la aynı sofrayı paylaşan, konuşmalarını Öcalan posteri altında yapan Salih Müslim, diğer başkanı ise PKK’nın merkez üssü konumundaki Kandil’de yaşayan kadın militanlardan Asya Abdullah’tır.

Emirler Kandil’deki PKK yöneticilerinden gelir. PYD’nin silahlı gücünün adı ise YPG’dir.

Bu yüzden Suriye’deki Kürt halkı, proletarya diktatörlüğü kurmayı hedefleyen Leninist bir terör örgütünün kontrolü altındadır ve ciddi şekilde baskı görmektedir.

Özetle, PYD ile PKK’nın kurucularının hepsi aynıdır. PYD kurulduğunda, ideolojik lider olarak Öcalan’ı gördüğünü, yasal yönetim olarak ise Kongra-Gel (Kürdistan Halk Kongresi)’e bağlı olduğunu açıklamıştır. PYD’nin tüm toplantılarında Öcalan’ın sözleri okunur, her toplantıda mutlaka Öcalan bayrakları vardır. PYD’nin silahlı gücünün olan YPG’nin militanlarının hepsi Kandil’de hem ideolojik hem silahlı eğitim almıştır. Bu eğitimleri Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütlerinin verdiği bilinmektedir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü 2014 tarihli 108 sayfalık raporunda ise Suriye’de Kobani ve Cezire kantonlarında bölgeye hakim PYD güçlerini keyfi tutuklamalar, yasal hakları ihlal, faili meçhul ölümler ve kaçırılmalarla ilgili sorumlu tutulmaktadır. Mahkumların herhangi bir tutuklama emri olmaksızın alıkonuldukları, avukatlarıyla görüştürülmelerinin engellendiği, işkenceye maruz kaldıkları ve yargı önüne çıkarılmadıkları belirtilmiştir.

Muhalif olan neredeyse her ses susturulmaya çalışılmıştır. Gözaltında şüpheli ölüm vakaları ise çok fazladır. Söz konusu değerlendirmede, PYD’nin doğrudan Türkiye’deki PKK Terör örgütünün bir parçası olduğu açıkça vurgulanmakta, uygulamaların endişe verici olduğu belirtilmektedir.

Bazı Batılı gazetecilerin de gözlemleri ilginçtir: Daily Beast’de Jamie Dettmer, Suriye’de Kürt bölgesi yönetimini “PKK’nın Suriye kanadını oluşturan despot PYD” olarak tanımlamış ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Kobani’li Kürtler PYD’yi halkın içinde eleştirme konusunda çok dikkatliler; misilleme yapılmasından korkuyorlar. Örgütü eleştirenlerin hiçbiri aile isimlerinin deşifre edilmesini istemiyor.

“Kobani’deki savaşçıların büyük bir çoğunluğu Suriyeli Kürtler değil; ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak tanınan PKK üyeleri, Kobani’de ateş emri veren kumandanlar, kuşatma sırasında kadın savaşçıların rolünü dünyaya tanıtmak için röportaj yapan Batılı medyaya gösterildiği gibi yerel bölgesel liderler falan değiller. Bunlar, aslında, yerel halkın Kandil Kürtleri dediği kişilerden oluşuyor. Kandil, Kuzey Irak’ta bulunan Türkiye’den de 30 kilometrelik bir alandan içeri giren, bölücü hareketin askeri eğitim kamplarını içine alan PKK’nın dağdaki sığınağına işaret ediyor.”

Wall Street Journal Gazetesi’nin internet sitesinde yer alan haberde ise PKK’lı kadın terörist Zind Ruken PKK ve PYD arasındaki bağlantıyı şöyle açıklıyordu: “Kimi zaman bir PKK’lıyım, kimi zaman PJAK’lı, (PKK’nın İran’da aktif olan müttefik kolu) kimi zaman da YPG’liyim. Fark etmiyor. Hepsi PKK’nın bir kolu.”

ABD’nin desteğiyle PKK kontrolünde kurulacak bir komünist Kürt devleti, özellikle Türkiye gibi stratejik coğrafyadan Ortadoğu, Kafkaslar ve Avrupa’ya giriş kapısı bulacak ve Kürtlerden başlayarak tüm dünyaya kabus yaşatacaktır.

Bu noktada net bir ayırımın vurgulanması elzemdir: Kürtler, üstün değerimiz, namusumuz, dostumuz, kardeşimizdir. PKK/YPG/PYD ise Kürt milliyetçiliğini maşa olarak kullanmaya çalışan, komünist şiddet devletini arzulayan bir terör örgütüdür. Suriye’deki durumu değerlendirirken bu ayırımın yapılması ve tehlikenin anlaşılması elzemdir.

 

[i] İngilizlerden 22 ülke kurtulmuş http://www.sabah.com.tr/dunya/2012/11/07/ingilizlerden-22-ulke-kurtulmus
[ii] Dr.Mehmet Temel, Ulusal Çıkar Politikası Açısından İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne ve Milli Mücadele'ye Bakışı, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 1, s.2
[iii] British Documents On Foreign Affairs, Doc. 163, E 1776/11/44, No: 254.
[iv] 'Bölgede büyük devlet bırakılmayacak' http://www.milliyet.com.tr/d/t.aspx?ID=1703843
[v] Arslan Bulut, Açılımın Şifreleri: Türkleri Tarihten Silme Projesi, Bilgeoğuz Yayınları, ISBN 9786054200696, Tanıtım yazısı
[vi] İncelemeyi Yapan: Erol ULUBELEN, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye , The British Documents On The Origin Of The War 1898 – 1914 His Majesty’s Stationary Office London – 1927 Birinci Kısım 1896 – 1908 İstanbul, 1967, s.742, vesika no: 523

Adnan Oktar'ın Katehon'da yayınlanan makalesi:

http://katehon.com/article/pydypg-british-deep-states-pawn-syria

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244922/ingiliz-derin-devletinin-suriyedeki-masasihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244922/ingiliz-derin-devletinin-suriyedeki-masasihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/katehon_adnan_oktar_PYD_YPG_the_british_deep_states_pawn_in_syria2.jpgFri, 24 Mar 2017 16:07:51 +0200
Derin Devlet ifşa olurken...

Başkan Trump’ın sosyal medya üzerinden Obama’nın, ABD başkanlık seçim kampanyasında kendisinin ofisini ve telefonlarını dinlettiğine dair yaptığı paylaşımlar, Washington'ın 'derin devlet' söylentileriyle çalkalanmasına yol açtı. Beyaz Saray basın sözcüsü Sean Spicer, geçtiğimiz Cuma günü brifingde kendisine yöneltilen bir soruda  derin devlet iddiasını değerlendirerek, Obama döneminden kalmış ve Trump yönetiminin kuyusunu kazmaya çalışan organize bir grubun varlığından hiçbir şüphe olmadığını vurguladı.

Son bir aydır ABD ve Avrupa’da ana akım medya da "derin devlet"i konu alan birbiri ardına onlarca makale yayınlamayı sürdürüyor. New York Times, uzun bir değerlendirme yaptığı konu hakkında "Sızıntılar Çoğalırken Amerika'da Derin Devlet Korkusu" başlıklı bir makale yayınladı. "ABD kendi derin devletinin yükselişini mi görüyor?" sorusunun sorulduğu makalede, hükümetteki sızıntıların Trump yönetimine köstek olduğu anlatıldı.

CNN Kanalı da canlı yayında, CIA Rusya Operasyonları eski şefi Steven Hall ile yaptığı röportajda "ABD yönetiminde derin devlet korkuları" altyazısıyla konuya yer verdi. CNN'in internet sitesinde yayınlanan, 'derin devletin ne olduğu ve niçin son günlerde yaygınlaşmış bir deyim olduğu'nu inceleyen 11 Mart tarihli yazıda, bu kavramın 'güvenlik güçleri ve hükümet bürokrasisi içindeki kriminal yapılanmalar' için kullanıldığı anlatıldı. Ayrıca bu terimi ilk olarak New York Times'ın 1997'de yayınladığı bir makalede 'kanunun erişiminin ötesinde faaliyet gösteren bir karanlık güçler zinciri' şeklinde tanımladığı belirtildi. Eski Temsilciler Meclisi başkanlarından Newt Gingrich, Associated Press'e verdiği demeçte, "elbetteki derin devlet var" dedi. Gingrich, "Her istediklerini yapan kitlesel bürokrasilerden oluşan yerleşik bir devlet var... Kendi güçlerini elde tutmak için savaşıyorlar " ifadelerini kullandı. Görüldüğü üzere, bugüne kadar daha çok Ortadoğu ülkelerine özgü bir oluşum olarak düşünülen “derin devlet” bir anda Batı demokrasilerinin merkezinde kendini gösterdi.

ABD'deki derin devlet yapılanmasının yüzlerce yıllık köklü varlığının tek belirtisi Trump karşıtı sızıntı ve hareketler değil elbette. Abraham Lincoln'un öldürülmesi ve Kennedy suikasti, ABD derin devletinin başkanları dahi öldürebilecek hakim bir güce sahip olduğunu bize gösterdi.  Ancak derin devlet şu an ABD yönetiminin düşündüğü gibi Obama yönetimine sızmış bir ekiple sınırlı değil. Görünen derin devletin sadece kılcal damar uzantıları. Nitekim, Kentucky Birleşik Devletler Temsilcisi Thomas Massie'nin, "Bundan çok daha derin olduğundan endişe ediyorum. Bunun Rusya ya da diğer ülkelere yönelik bir provokasyon isteyenlerin Başkan'a bu yönde baskı yapma gayreti olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden bunun Trump'a karşı Obama değil, hakkıyla seçilmiş Başkana karşı “Derin Devlet” olduğunu düşünüyorum" sözleri bu gerçeği doğruluyor.

Massie'nin sözünü ettiği bu 'çok daha derin devlet'in kolları, yalnızca siyasi ve bürokratik çevrelere değil, CIA'den, NSA'ya Pentagon'dan, düşünce kuruluşlarına ve hatta akademik çevrelere ve ana akım medya gruplarına kadar uzanıyor. Derin devletin bu kilit noktalarda çok büyük etki gücü ve hakimiyeti var. Ne var ki dünya derin devleti bu kez başaramadı ve Trump'ın başkanlık koltuğuna oturmasının ardından hiç beklemediği tarihi hezimetin doğurduğu öfkeyle kendini ilk defa bu derece pervasızca açığa vurdu. Seçimlerin hemen ardından yalnızca ABD'de değil dünyanın dört bir yanında eşzamanlı başlayan Trump karşıtı  gösteriler ve anti-propaganda kampanyaları, derin devletin yalnızca ABD'de değil dünya çapında etkili, köklü bir organizasyonu ve hiyerarşisi olan ürkütücü bir yapılanma olduğunu gözler önüne serdi.

Dolayısıyla, söz konusu olan ABD derin devleti değil, ABD'de de köklü yapılanması olan global derin devlet. Peki bu dünya derin devletinin merkezi nerede?

Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer'ın Fox News'e yaptığı açıklama “dünya derin devleti”nin asıl merkezine dikkat çekmesi bakımından anlamlı. Spicer, açıklamasında Obama'nın, Donald Trump'ın telefonlarını dinletirken NSA, CIA, FBI ya da Adalet Bakanlığı'nı kullanmadığını, İngiliz istihbarat kurumu GCHQ'yu kullandığını söyledi. Anlaşılan o ki görevin önemi nedeniyle bütün ara mekanizmalar bypass edilerek Obama'ya İngiltere'deki ‘ana merkez’in imkan ve teknolojileri sunulmuş. New Jersey Yüksek Mahkemesi’nin bir önceki yargıcı Andrew Napolitano da Obama döneminde üç ayrı istihbarat kaynağının emir-komuta zincirinin dışına çıkarak İngilizlerin GCHQ'sunu kullandığını belirtti.

ABD'deki derin devlet söylentilerinin ardından Independent, The Economist, Daily Mail gibi İngiltere'nin önde gelen basın organları derhal harekete geçti. Olağanüstü bir telaşla "komplo teorisi", "asılsız, desteksiz iddialar", "Trump yönetiminin yeni terminolojileri" gibi klişe sözlerle derin devlet iddialarının üzerini örtme gayretine girdiler.

Amerika'da New York Times, CNN gibi benzer yayın organları da aynı örtbas etme taktiklerini izledi. İngiltere'nin daimi sömürgesi Yeni Zelanda'nın ünlü "Nzherald" medya kuruluşu bile, "Derin Devlet, Bilmeniz Gereken Son ABD Komplo Teorisidir" başlıklı bir makale yayınlayarak dünyanın öbür ucundan dünya derin devletine sadakatini tazeledi.

Günümüzde pek çok toplum gibi ABD toplumu da karanlıkta dokunarak, el yordamıyla bir fili tanımaya çalışan Hint efsanesindeki insanlara benziyor. Herkes kendi dokunduğu yer üzerinden bütünü yorumlamaya çalışıyor ve ortaya çok farklı ve çelişkili sonuçlar çıkıyor. Oysa ortamı aydınlatıp daha geniş açıdan bakılırsa ortada tek bir filden, yani yüzyılların aleni, son elli yılın ise perde arkasındaki gizli sömürge imparatorluğu İngiliz Derin Devleti'nden başka bir şey olmadığı görülecektir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/20-03-2017/137143-deep_state-0/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244872/derin-devlet-ifsa-olurkenhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244872/derin-devlet-ifsa-olurkenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_the_deep_state_comes_to_light2.jpgMon, 20 Mar 2017 23:22:50 +0200
ABD’yi koruyacak olan vize kısıtlamaları değil, dostluklar ve ittifaklardır

ABD Başkanı Trump’ın geçen hafta imzaladığı “ulusu yabancı teröristlerin ülkeye girişinden koruma" başlığını taşıyan kararnamesi bir anda tüm dünya gündemine oturdu. Kimileri bu kararnameyi Müslümanların ABD’ye girmesini yasaklayan bir stratejinin ilk adımı olarak gördü. Kimisi ise kendisini korumanın ABD’nin en tabi hakkı olduğunu savundu.

Öncelikle medyada büyük bir dezenformasyon yaşandığı için kararname hakkındaki gerçekleri kısaca özetlemek lazım. Amerikan Başkanı’nın imzaladığı bu karar sonucunda 7 Müslüman ülke vatandaşlarının ABD’ye girişleri 90 gün süreyle askıya alındı. Bu karar, oturma izni olanları, yeşil kart sahiplerini, ardından da Amerikan vizesi olanları kapsama alanından çıkardı. Kararname ayrıca 120 gün boyunca tüm mülteci kabullerini de durdurdu. Suriye’den gelecek olan mülteciler için ise ikinci bir emre kadar giriş izinleri olmayacak. Bu tedbirler, ilk planda geçici bir tedbir gibi görünse de başta Amerika’dakiler olmak üzere birçok Müslüman geniş çaplı ve kalıcı yasakların gelmesinden çekiniyorlar.

Trump yönetimi ise yaptığı açıklamada, uygulamanın sadece yoğun terör riski olan ülkeler için geçerli olduğunu ve 40’dan fazla Müslüman ülke vatandaşlarının serbestçe seyahat edebileceğini anlattı. 90 günlük sürede sınırlardaki kontrol sistemini gözden geçireceklerini ve ardından sınırı tekrar açacaklarını vaat ediyorlar. Başkan 30 Ocak’ta Twitter hesabından ilk 24 saatte ülkeye gelen 325.000 kişiden sadece 109’unun durdurulup sorgulandığını açıkladı. Her ne kadar peş peşe açıklamalar gelse de kamuoyundaki endişeler tam giderilmiş değil. Sosyal medya üzerinden her gün yeni yönetim aleyhine bir kampanya duyuruluyor. Müslümanlar ise ABD halkını ikiye bölen bir iç siyaset kavgasının ortasında kalmaktan rahatsızlar.

Bir Müslüman olarak Trump’ın iyi niyetli olduğuna, İslam’a değil radikalizme karşı durduğuna inanıyorum. Kendisi de pek çok defa açıklamalarında bunu vurguladı. Ne var ki, böyle hassas bir konuda bir kararnameyle başlangıç yapmış olması bir çok yanlış anlaşılmayı ve spekülasyonu da beraberinde getirdi. Trump karşıtı cephe de bu durumu kullanarak ülke içinde büyük kargaşa çıkarmaya başladılar. Özellikle Amerika’nın farklı eyaletlerinde, bir merkezden sevk ve idare edildiği görülen sokak gösterileri gerginliği daha da tırmandırdı. Ancak bu kararnamelerin oluşturduğu rahatsızlığı ortadan kaldırmak zor değil. Telafi edici politikalar gösterilerin yarattığı suni gerilimi dindirecek, Trump karşıtı medyanın elindeki manipülasyon gücünü de kıracaktır.

Trump yönetimi uluslararası terörizmin artık basit bir güvenlik sorunu olmaktan çıktığını fark etmelidir. Radikalizme karşı polisiye tedbirlerle sonuç almak imkansızdır. Dünyanın dört bir yanında etkili olan bir yapı ile mücadele ederken sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasi tedbirler uygulanmalıdır. Radikalizm ile mücadele katı metotlarla başarıya ulaşamaz, ince düşünce ve detaylı planlama gerektirir. Ön kabuller, peşin hükümler, yargısız infazlar yarar değil, zarar getirecektir. Doğru ile yanlışın, masum ile suçlunun ayrılması önemlidir. Aksi yönde atılan her adım radikalizmin beslenmesine ve hem Amerika’ya hem de dünya barışına daha büyük zarar vermesine vesile olacaktır. Nitekim, ABD’nin son yıllarda askeri tedbirlere dayalı dış siyaseti bu yöntemin başarısızlığını ortaya koymuştur.

Dolayısıyla Donald Trump siyasetini belirlerken, şiddetin hep daha fazla şiddet doğurduğunu unutmadan ve kendisinden önceki politikaların olumsuz etkisini göz ardı etmeden karar vermelidir.

Başkan Trump’ın ABD’yi yeniden inşa etmek ideali, Müslümanların da desteklediği güzel bir idealdir. Trump, ABD ve dünya siyasetini yönlendiren çıkar gruplarından bağımsız hareket edebileceğini söylemektedir. Eğitimde, ekonomide, sanayide yapacak çok işi vardır. ABD’yi radikalizmden koruyacak olan salt askeri tedbirler, vize kısıtlamaları vs. değil, dostluklar ve ittifaklardır. Her türlü sert tedbir bazı kesimlerin nefreti kışkırtmasına sebep olacaktır. İttifaka hazır Müslümanların elini güçsüzleştirecektir. Dünya barışının geleceği ayrışma ve başkalaşmada değil, inananların yakınlaşmasında, dost olmasında, hatta radikalizm gibi ortak düşmanlara karşı ittifak etmesindedir.

Trump’ın karşısındaki blok başkanlık süresi boyunca her kararında önüne engel çıkaracaktır. Yasal ya da yasa dışı tüm yöntemleri deneyecektir. Başkan Trump’ı bu sıradışı blok ile keskin bir mücadele beklemektedir. Samimi Müslümanlar ise bu fikri mücadelesinde kendisine destek olmaya hazırdır. Samimi Müslümanlar Başkan Trump’ın başarılı olmasını gönülden istemektedir. Müslüman dünyasında bildiği veya bilmediği birçok müttefiki vardır.

Hristiyan Amerikalılar ile samimi Müslümanların yakınlaşması barışın yolunu açacak kilit anahtardır. Allah’ı seven Hristiyanlar, Museviler ve Müslümanlar dünyayı kasıp kavuran dinsizliğe ve radikalizme karşı aynı safta yer almalıdır.

Adnan Oktar'ın The China Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.chinapost.com.tw/commentary/china-post/special-/2017/03/14/493479/It-is.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244783/abdyi-koruyacak-olan-vize-kisitlamalarihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244783/abdyi-koruyacak-olan-vize-kisitlamalarihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/china_post_adnan_oktar_it_is_friendships_and_alliances_that_will_protect_the_US_from_terrorism2.jpgSat, 18 Mar 2017 21:34:32 +0200
Canlı türlerindeki yeni keşifler Allah’ın Sonsuz İlminin Tecellisidir

Güneş Sistemi içinde bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Bu yolculukta karşınıza çıkan; dondurucu soğukluğa ya da yakıcı sıcaklığa sahip, atmosferi zehirli gazlardan oluşan, yüzeyinde korkunç fırtınalar esen veya içinde hiç su bulunmayan gezegenler olacaktır.  Sadece içinde yaşadığımız ‘mavi gezegen’ Dünya; atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşama uygun olarak yaratılmıştır.

Dünyanın canlı yaşamı için elverişli olmasının en önemli nedenlerinden biri ise, sahip olduğu su miktarıdır. Yeryüzünün büyük bölümü, yani yaklaşık %70’i sularla kaplıdır. Bu sularda farklı renkleri, farklı biyolojik sistemleri, ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı türü yaşamını sürdürür. Hatta oran vermemiz gerekirse dünyadaki canlı türlerinin %90'ına bu sular ev sahipliği yapmaktadır. Gelişen teknoloji sonucu yapılan araştırmalarla canlılarda yeni türlerin keşfi, her geçen gün daha da artmaktadır.

Scientific Reports dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmaya göre, Hint Okyanusu’nun yaklaşık 3 km. derinliklerinde sıcak su kaynakları civarında 6 yeni canlı türü keşfedildi. Araştırmacılar, bulunan yeni türlerin deniz tabanına kadar inebilen uzaktan kumandalı denizaltı robotlarıyla yapılan inceleme sonucunda keşfedildiklerini açıkladı. Yeni deniz canlılarının ise deniz salyangozu, okyanus solucanı, deniz minaresi, hoff yengeci ve kum kurdu türlerine ait oldukları ifade edildi. 

İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara liderlik yapan Dr. Jon Copley ve ekibi, okyanus tabanında, bir düzineden fazla mineral helezonunun bulunduğu, futbol stadyumu büyüklüğündeki bir alanı mercek altına aldılar. İnceleme yapılan ve hidrotermal havalandırma bacaları olarak da bilinen bu helezonların, bakır ve altın mineralleri açısından oldukça zengin olduğu ve gelecekte deniz altı madenciliği için de değerlendirilebileceği keşfedildi. Bu helezonların etrafında birçok derin deniz canlısının yaşadığı ve yaşayan bu canlıların helezonlardan çıkan sıcak sıvılarla beslendiği yapılan açıklamalar arasında yer almaktadır.

Kuşkusuz derin deniz canlıları, canlı türlerinin yalnızca bir bölümüdür. Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler, günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:

Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır... 

Yüce Allah, kutsal kitabımız Kuran’da  “…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)” ayetiyle yarattığı canlı çeşitliliğini bize bildirmiştir. Son derece gelişmiş teknolojiye rağmen 100 milyon canlı çeşidinden sadece 1,5 milyonunun tanımlanabilmiş olması, ayette bildirildiği gibi “daha bizim bilmediğimiz” nice canlı çeşidinin yeryüzünde yaşamını sürdürdüğünün delillerindendir. Okyanusların binlerce metre derinliğindeki güneş ışığı almayan noktalarından, kutup bölgelerindeki dağların zirvesine kadar her yerde çok sayıda canlı türü yaşamaktadır. Gelişen teknoloji Allah’ın yarattığı tüm canlıları tespit etme konusunda yetersiz kalmaktadır. Her bir canlı Allah’ın sonsuz ilminin benzersiz ve kusursuz birer tecellisidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/12/161215080853.htm

Adnan Oktar'ın News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/newly-discovered-species-manifestation-gods-infinite-knowledge/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244249/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244249/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_newly_discovered_species_are_the_manifestation_of_God_s_infinite_knowledge2.jpgSun, 12 Mar 2017 22:30:22 +0200
Kırım'da Krizi Tarihi Bir Fırsata Dönüştürebilmek

Kırım, Karadeniz'in adeta dört bir yanına hakim, çok önemli jeopolitik ve stratejik konuma sahip bir yarımada. İstanbul ve Çanakkale boğazlarıyla birlikte, Karadeniz'in ve buna sahili olan ülkelerin güvenliği açısından en kritik noktalardan biri. Bu bölgeyi kontrol eden gücün Karadeniz'e ve Boğazlar'dan Akdeniz'e geçişe de hakim olacağı yerleşik bir kanaat. Bu nedenle yarımada tarih boyunca birçok savaşlara sahne oldu. Dolayısıyla, Kırım'ın barış ve istikrar yanlısı güçlerin hakimiyetinde güvenli bir bölge olması dünya barışı açısından son derece hayati bir konu.

Yarımada, çeşitli dönemlerde Roma, Bizans ve Trabzon imparatorluklarının, Ceneviz, Venedik ve Altın Ordu devletlerinin egemenliğinde kaldı. Bununla birlikte bölgeye, en köklü ve güçlü tarihi, kültürel, dini ve etnik bağlarla bağlı iki devlet, Ruslar ve Türkler.

Her devirde Müslüman ve Hırstiyanlara ev sahipliği yapan bu topraklarda iki ülkenin de kutsal ve manevi mirası bulunuyor, yüzbinlerce şehidi yatıyor. Rus prensi Vladimir, Kırım'ın güneybatısındaki Antik Yunan kolonisi Chersonesos kasabasında 988 yılında vaftiz olarak buradan kendi ülkesine Hıristiyanlığı getirdi.

Türk boylarından olan Tatarların bu coğrafyaya yerleşmeleri, 6. yüzyıla kadar uzanıyor. 1428'de Kırım Tatarlarının tarihi devleti olan Kırım Hanlığı, Altın Ordu devletinin halefi olarak kuruldu. Hanlık 1475'ten itibaren 300 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nun himayesinde özerk bir hanlık olarak kaldı. Temmuz 1774'te Rusya'yla Osmanlı arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile bu durum sona erdi.

Anlaşmaya göre Kırım'ın yerli halkı olan Müslüman kabileler ve Tatar toplulukları, siyasi bakımdan bağımsız sayıldı ve başka hiçbir ülkeye bağlı olmadıkları kabul edildi. Ancak, dini işlerinde Hilafet makamından ötürü Osmanlı padişahına tabi olacaklardı. Halen geçerliliğini koruyan ve "süresiz" kaydıyla imzalanan anlaşmanın en önemli şartlarından biri ise, "Kırım'ın bir başka 3. tarafa teslim edilemeyeceği" idi.

Küçük Kaynarca'nın ardından 21 Mart 1779'da yine Rusya ve Osmanlı arasında, bir düzenleme ve ticaret anlaşması olan Aynalıkavak Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre, o tarihte başta olan Şahin Giray'dan sonraki hanların seçimi için Osmanlı padişahının onayı alınacaktı. Aynalıkavak Anlaşması ile Kırım'ın bağımsızlığı da yeniden onaylanmış oldu.

Birbirini tamamlayan ve pekiştiren bu iki anlaşma sonucunda, Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu, Kırım üzerinde, günümüzdeki tanımıyla iki garantör devlet statüsüne sahip oldu. Kırım bölgesinde ortaya çıkabilecek siyasi anlaşmazlıklarda, Osmanlı ve Rus devletlerinin kendi aralarında varacakları kararın uygulamaya konması kayıt altına alındı.

Dolayısıyla, bunların devamı olan Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, bugün resmi olarak Kırım üzerinde söz hakkına sahip iki devlet konumunda. Küçük Kaynarca Anlaşması'nın, Kırım'ın 3. taraflara teslim edilemeyeceğine dair maddesi de diğer ülkelerin Kırım üzerinde hak iddia etmelerini ve müdahil olmalarını, uluslararası hukuk açısından geçersiz kılıyor.

Bu nedenle, Kırım üzerinde Ukrayna'nın, Avrupa ülkelerinin, ABD'nin ya da başka bir ülkenin veya NATO'nun herhangi bir yasal müdahale yetkisi bulunmuyor. Ukrayna da Kırım'ı ya da toprak bütünlüğünü kaybetmiş olmuyor, çünkü zaten başından beri Kırım'la komşuluk ilişkisi dışında gerçek anlamda tarihi, kültürel, etnik bir bağı yok.

Bölge, 1954 yılında formalite olarak Rusya SSC'nden Ukrayna SSC'ne aktarıldı. Bu devir zaten SSCB içinde yapıldığından kimse o dönemde önemsemedi. Hatta tarihi oylamanın yapıldığı SSCB Komünist Partisi Genel Kurulu toplantısında, 27 üyeden yalnızca 13'ü hazır bulunmuştu. Bu süreçte kimse Kırım halkının ne istediğini sormadı, takip edilmesi gereken yasal süreçler ihlal edildi, yapılması gereken referandumlar yapılmadı. 15 dakikalık tartışma sonrası alınan bu kararın ileride ne tür sonuçlar doğurabileceği tam olarak düşünülmedi.

1991'de SSCB'nin dağılmasının ardından Kırım, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Boris Yeltsin tarafından Ukrayna'ya hediye edildi. 2.5 milyon nüfuslu bölge halkının fikri bile sorulmadı. Bu karar üzerine Kırım, yüzlerce yıllık Türk ve Rus himayesinin ardından kağıt üzerinde 23 yıl Ukrayna sınırları içinde kaldı. Bölgeyle ilgili yürürlükteki anlaşmalar ve uluslararası hukuk açıkça ihlal edildi.

Bugün bu tarihi hatalar Sayın Putin öncülüğünde, Kırım halkının da onay ve desteğiyle telafi edilmeye başlandı. Ne var ki Kırım konusu halen, İngiliz ve Obama hükümetlerinin öncülüğünde başlatılan Rusya karşıtı izolasyon ve yaptırım politikalarına sözde haklı bir gerekçe olarak öne sürülüyor. Bu politikalar aynı zamanda, Rusya ve Türkiye gibi bölge ülkelerini Karadeniz'de etkisizleştirme planının da bir parçası. Londra merkezli yönetilen eleştiri ve tehdit kampanyalarıyla, algı operasyonlarıyla yoğun biçimde destekleniyor.

Her konuda olduğu gibi Kırım üzerinde de kurulacak güçlü bir Rus-Türk ittifakı, bu organize eleştiri, itiraz ve tehditlere karşı en etkili ve geçerli cevap olacaktır. Zira, bu iki ülkenin Kırım üzerindeki söz sahibi ve himayeci rolü Rus senatör Sayın Aleksey Puşkov'un da deyimiyle "Falkland Adaları'nın İngiltere'ye bağlanmasından çok daha mantıklı" ve hukukidir.

Geçmişteki bazı Türk ve Sovyet hükümetlerinin hatalı politikaları ve ihmalleri telafi edilerek, Türkiye-Rusya işbirliği en üst düzeylere çıkarıldığında, Kırım hak ettiği tarihi ve kültürel kimliğine, güzelliğine yeniden kavuşacaktır. İki ülkenin ekonomik, kültürel ve fiziki katkılarıyla Kırım'ın imarı, kalkınması, her yönden gelişip zenginleşmesi sonucunda ortaya dünya çapında güzellik ve etkileyicilikte bir yarımada çıkacaktır. Bölge, önemli bir tarihi ve turistik değer haline gelecektir. Diğer yandan, iki ülkenin askeri ittifakı, Karadeniz ve Karadeniz ülkelerinin güvenliğini en güçlü biçimde sağlayacaktır.

Sayın Erdoğan ve Sayın Putin'in bu tarihi fırsatı çok iyi değerlendirerek işbirliği konusunda öncü olmaları, çok güzel gelişmelere kapı açacaktır. Her iki ülkeye de kan, tarih ve sevgi bağlarıyla bağlı, her iki ülkenin sorumluluğunda ve himayesinde, bağımsız bir Kırım, güçlü bir Türk-Rus ittifakının ve kardeşliğinin sarsılmaz sembolü haline gelecektir. Tarih boyunca iki ülkeyi her fırsatta birbirine kışkırtmayı adet edinmiş İngiliz Derin Devleti için de bu ittifak en büyük cevap olacaktır.

Adnan Oktar'ın Katehon & Jefferson Corner'da yayınlanan makalesi:

http://katehon.com/article/crimea-crisis-can-be-turned-opportunity

http://www.jeffersoncorner.com/crimea-crisis-can-be-turned-into-an-opportunity/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244035/kirimda-krizi-tarihi-bir-firsatahttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244035/kirimda-krizi-tarihi-bir-firsatahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/katehon_adnan_oktar_crimea_crisis_can_be_turned_into_an_opportunity2.jpgSat, 11 Mar 2017 01:12:36 +0200
Suriyeliler Vatandaşımız Olmalı

Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusu, 2016 Temmuz ayında Türkiye gündemindeki en önemli konulardandı. Konuyla ilgili yorum ve tartışmaların ardı arkası kesilmiyordu ki, Türkiye'nin gündemi aniden başka bir boyuta taşındı. Türkiye, 15 Temmuz 2016 akşamında, kanlı bir darbe girişimi ile karşı karşıya geldi. Bu hain saldırının sonrasında Türk halkı, uzunca bir süre artık sadece bu konuyu konuşacaktı.

Geçtiğimiz Şubat ayında, uzun zamandır gündeme gelmeyen Suriyelilere vatandaşlık konusu, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Bahreyn'de dile getirildi. Türkiye genelinde konuya olumlu bakanlar çoğunluktaydı; ama elbette her toplulukta olduğu gibi tepki gösterenler de seslerini çeşitli şekillerde duyuruyorlardı.

Genel bir değerlendirme dahilinde Türkiye'deki mülteci konusunu özetleyelim. Türkiye'de şu anda resmi kayıtlara göre 2.8 milyon Suriyeli ve 300 bin Iraklı misafir ediliyor. Bu oran ile Türkiye, dünyada en fazla sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke unvanını da almış oluyor. Sığınmacılar için şu ana kadar Türk devletinin harcamış olduğu para 25 milyar dolar. Suriye'den gelenler Türkiye topraklarında "sığınmacı" statüsünde bulunuyorlar. Çünkü Türkiye, 1951 yılında BM'nin Mülteci Sözleşmesine imza atarken, zamanın şartlarına göre sadece Avrupa'dan gelenleri mülteci olarak kabul edeceğini açıklamıştı. 1994'te ise Türk Hükümeti, Avrupa dışından gelenlere geçici sığınma statüsü verileceğini açıkladı. Son gelişmelerden sonra 2013 yılında ise yeni bir düzenleme gerçekleşti. Bu düzenleme, Suriye ve Irak'tan gelenlere kolaylıklar sağlıyordu, fakat yine de onların mülteci olarak kabul edilmesine olanak vermiyordu.

Türkiye, misafir ettiği Suriyelilere her ne kadar tüm imkanlarını seferber etse de, bu kişilerin mülteci sıfatı taşımamaları, uzun vadede onları vatandaşlık, ikamet ve iş imkanı gibi olanaklardan mahrum bırakmaktadır. Suriye'deki elim savaş tüm acımasızlığıyla devam ettiğine ve bu insanlar yurtsuz, vatansız ve güvensiz kaldıklarına göre, Türk Hükümetinin şu an almış olduğu karar oldukça doğru bir karardır. Hükümet, her ne kadar nitelikli Suriyelilerin peyderpey vatandaşlığa kabul edileceğini belirtse de, asıl yapılması gereken ülkemizdeki tüm Suriyelilere vatandaşlık vermek olmalıdır. Bu konuda özellikle güvenlik üzerinde durulmakta ve vatandaşlığa alınacakların terör sabıkalısı olmaması ve güvenlik soruşturmalarından geçmesi esas alınmaktadır. Bu soruşturmaların tamamlanmasının ardından, yıllardır misafir ettiğimiz kardeşlerimizi kendi ülkemizin vatandaşı yapmak bizim din ve kardeşlik borcumuzdur.

Türkiye demokratik bir ülkedir; elbette herkes fikrini özgürce söyleyebilmelidir. Bazı kişiler Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunda kendilerince çekinceler taşıyabilir ve bunu diledikleri gibi dile getirebilirler. Ama bu çekincelerin kitle psikolojisinin bir ürünü olmaması, bu konudaki tepkilerin akılcı ve vicdani bir zemine oturabilmesi önem taşımaktadır. Her toplumda olduğu gibi Türkiye'de de toplu telkin ve kitlesel provokasyonlar kullanılarak benzer reaksiyonlar gerçekleşebilmektedir. Oysa Türkiye, kitlesel, egoist veya siyasi hesaplara göre değil vicdanına göre davranmakla sorumludur.

Suriyelilere vatandaşlık konusunu siyasi bir mesele gibi göstermeye çalışanlara bir cevap olarak hükümet yetkilileri, vatandaşlığa alma uygulamasının Mart ayında yapılacak Anayasa referandumundan sonra gerçekleşeceğini belirtmişlerdir. Dahası, vatandaşlığa alınan Suriyeliler bir yıl süreyle oy kullanamayacaklar. Bu durum, söz konusu kararın siyasi çıkar hesaplarına dayanmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Vatandaşlığa alınan Suriyelilerle birlikte kendi imkanlarının kısıtlanacağı zannına kapılanlar ise boş bir endişe yaşamaktadırlar. Türkiye, özellikle son yıllarda gerek sağlık, gerekse sosyal güvence gibi konularda yaptığı ataklarla hiçbir vatandaşını mağdur etmeyecek bir ülke olduğunu kanıtlamıştır. Suriyelilerin vatandaşlığa alınması ile hiç kimse işinden olmayacak, hiçbir işyeri kapatılmayacak, hiç kimsenin sosyal ve eğitimsel hakları kısıtlanmayacaktır. Misafir daima bereketiyle gelir. Muhtemeldir ki, Suriyeli kardeşlerimizin Türkiye'de iş dünyasına katılmalarıyla İslam dünyasıyla ticaret bağlantıları ve iş imkanları daha genişleyecektir.

Şu gerçeği sürekli akılda tutmak gerekmektedir: Dünyada eğer herhangi bir Müslüman zorluk içindeyse, onun bu durumu tüm Müslümanların sorumluluğundadır. Eğer Müslümanların bir kısmı acı çekiyorsa, bu, zulme karşı sessiz kalan ve birlik olamayan diğer Müslümanların kusuru ve mesuliyetidir. Dolayısıyla "mültecilerden bana ne?" diyen bencil yaklaşım, özellikle zulmün yaygınlaştığı şu günlerde, daha büyük felaketlere kapı açabilecek korkunç bir bakış açısıdır.

Türkiye, topraklarında barınan ve siyasi ve adli olarak risk taşımayan tüm Suriyelilere, ayırt etmeksizin Türk vatandaşlığı vermelidir. Zor durumda olan insanlar, Müslümanların koruma kalkanı altında olmalıdır. Türkiye ve Suriye'nin bundan sadece 100 yıl önce tek bir vatan olduğunu da hatırlamak gerekmektedir. Aynı vatanın evlatları olan Araplar ve Türkler, Çanakkale'de tek bir satıhta, ittifak içinde mücadele etmişlerdir. Bizim vatandaşımız, kardeşimiz ve akrabalarımız olan Suriyeli kardeşlerimiz, cetvelle çizilen bir sınır ile, kendi rızaları dışında, cebren bizden ayrılmak zorunda bırakılmışlardır. Şu anda onları yine tek bir vatan içinde görmek, Osmanlı ruhunu taşıyan her Türk için bir gurur vesilesi olmalıdır.

Dünyayı yönlendiren mekanizma, zannedildiği gibi, siyasi manevralar ve çıkar hesapları değildir. Dünya, metafizik işler. İyilerin ittifakı daima kazanacak, daima güçlü ve muktedir olacaktır. Yaşadığımız olayları değerlendirirken bu gerçeği daima hatırlamak ve iyilerden olmak için elimizden geleni yapmak bize düşen görevdir. Suriyelilere sahip çıkmak, bunun için çok güzel bir fırsattır.

Adnan Oktar'ın Gulf Times & EKurd Daily'de yayınlanan makalesi:

http://www.gulf-times.com/story/538861/Syrian-refugees-should-become-Turkish-citizens

http://ekurd.net/syrian-refugees-turkish-citizens-2017-03-17

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244013/suriyeliler-vatandasimiz-olmalihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244013/suriyeliler-vatandasimiz-olmalihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_syrian_refugees_should_become_Turkish_citizens2.jpgFri, 10 Mar 2017 17:19:38 +0200
İran ve Türkiye ne olursa olsun kardeş olarak kalacak

Ortadoğu, jeopolitik önemi ve zengin yeraltı kaynakları nedeniyle herzaman belirli grupların hedefinde olmuştur. Başlıca amacı bölge ülkeler arasına nifak sokarak Ortadoğu’yu istikrarsız hale getirmeye çalışan söz konusu gruplar karşısında, Türkiye, İran ve Rusya harekete geçerek bir ittifak oluşturdu. Bu birlik Suriye'deki iç savaş başladığından beri ilk defa barış yolunda somut adımlar atarak önemli bir ayrıcalığa imza attı. İstikrarsızlığa karşı güçlü bir darbe niteliğinde olan girişimleri nedeniyle ittifağın dağıtılmasına yönelik baskılar da gecikmedi. Yine de söz konusu üç ülke, bölgeye istikrar getirme konusunda üzerine aldıkları büyük sorumluluğu sonuna kadar taşıma niyetindeler.

Ortadoğu’nun dengeleriyle oynayan unsurlar uzun zamandır Türk-Rus ilişkilerine zarar vermek amacıyla tasarladıkları pek çok oyunu devreye sokmaya çalıştı. Ne var ki, uçak düşürme krizinden ders alınmış olunacak ki, iki ülke iyiye giden ilişkilerini bozacak herhangi bir olaya izin vermedi. Yine aynı unsurlar bu defa İran-Türkiye ilişkilerini raydan çıkarmak için girişimlerde bulundular. Bölgeye barışı getirme gibi bir misyonun zorluklarını farkında olan söz konusu ülkeler tüm kalkışmaları geri püskürttü. Barış yanlısı tutumlarının bugün olduğu gibi gelecekte de devam etmesi ülkelerin sadece birbirlerine duydukları ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Türkiye ve İran binlerce yıllık kadim bir tarihi paylaşan dost ve kardeş iki ülke. Pakistan’da düzenlenen Ekonomik İşbirliği Teşkilatı toplantısında Cumhurbaşkanları Ruhani ve Erdoğan'ın kullandıkları yapıcı üslup liderlerin bağlarını güçlendirmede ne kadar kararlı olduklarını gösterir nitelikte. Ruhani "siyasi farklılıkların çözülmesi [İran ve Türkiye arasında] bizi bölgesel istikrara götürebilir" derken Erdoğan da akan kanın durması isteğini yineleyerek "fitne ateşini söndürelim" mesajını verdi.

Her iki ülkenin tarihi incelendiğinde İran'daki Türk varlığının Oğuz göçlerinin çok öncesine dayandığı görülür. İran nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Türklerin kitlesel göçleri İran ve Türkiye’yi gerçek birer kardeş kılmıştır. İki milletin birbirine karışması, Türk diline birçok Farsça kelimenin girmesi ve Türkçe’nin İran'da konuşulan ikinci dil haline gelmesi ile sonuçlanmıştır. Yine İran kültürünün Türk kültürü üzerindeki büyük etkisi bu sıcak ilişkilerin bir sonucudur. Ayrıca iki ülke arasındaki etkileşim sadece dil ve kültür ile sınırlı kalmamış,  devlet yönetimi, bilim ve sanat gibi pek çok alana da yayılmıştır.

1639 yılında Osmanlılar ile Safeviler arasında imzalanan ve bugünkü 570 km’lik Türk-İran sınırını belirleyen Kasrı Şirin anlaşması, iki ülkenin karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerinin ne kadar eskiye dayandığını gösterir nitelikte tarihi bir belgedir. 377 senedir değişmeden kalan bu sınır, Ortadoğu'da emperyalist güçler tarafından çizilmemiş tek sınır olarak bilinir. Tarih içerisinde Osmanlılar ile İranlılar arasında çeşitli anlaşmazlıklar yaşanmış olsa da, iki ülke Kasr-ı Şirin gibi birçok barış antlaşmasına imza atmış, siyasi ve askeri alanda ilişkilerini geliştirmişlerdir. Bu anlaşmalardan bazıları 1555 Amasya Antlaşması, Ferhat Paşa Antlaşması olarak da bilinen  İstanbul Antlaşması (1590), Nasuh Paşa Antlaşması (1612) ve Serav Antlaşması’dır (1618).

Türkiye ve İran dış politikalarını herzaman bu zengin, ortak tarihlerini göz önünde bulundurarak belirlemeli, geliştirdikleri politikalar herhangi birinde meydana gelen hükümet değişikliklerinden etkilenmemelidir. İran ve Türkiye arasındaki bağ siyaset üstüdür. Tarihin kanıtladığı sarsılmaz dostluğun zaman içerisinde de devam etmesi, birbirleriyle komşu ülke olmanın kıymetini bilmeleri önemlidir. Ayrıca Türkiye’nin İran gibi dindar, Müslüman bir ülke ile sınırını paylaşıyor olması ülkemiz için ayrıcalıklı bir durumdur. Şüphesiz İran için de aynı durum geçerlidir. İki ülkeyi adeta  bir aile gibi bir araya getiren bağ aynı Allah'a inanan, aynı dine mensup toplumlar olmalarıdır.  Bu durumun farkında olan her iki ülke lideri de bir araya geldikleri pek çok etkinlikte Sünni ve Şii ayrımı yapmaktan kaçınarak Müslüman kimliklerine vurgu yapmaktadırlar.

Her ikisi de güçlü ordulara sahip olan İran ve Türkiye bölgede istikrarı bozmak isteyen güçlere karşı caydırıcı bir güçtür. Bunun yanısıra enerji ve ticaret alanında geliştirecekleri işbirliği her iki ülke vatandaşlarının refah seviyesini yükseltecektir. İran’a yönelik bazı yaptırımların kalkmasıyla uluslararası arenaya yeni giriş yapan İran’ın Avrupa ile bağlantısında Türkiye aracı ülke olabilir. Yaptırımlar nedeniyle yaşadığı zor günleri atlatan İran Türkiye'nin de desteğiyle ekonomisinde büyük bir patlama yaşayabilir. Böyle bir destek hem Türkiye hem de İran ekonomisi açısından oldukça rahatlatıcı olacaktır.

Bölgede mezhepsel ayrımcılık yanılgısına düşmek büyük bir hata olacaktır. Müslümanların herhangi bir mezhep aleyhine olacak söylemlere izin vermemesi bu nedenle önemlidir. Türkiye'de yaşayan milyonlarca Şii vatandaş olduğu gibi İran'da da en az onbeş milyon Şii Azeri Türkü bulunmaktadır. Şii mezhebi tüm Müslümanların gurur duyacağı bir güzelliktir; bu mezhebin tüm mensupları bizler için çok değerli, mübarek insanlardır. İki ülke arasındaki sevgi bağı her iki ülkeye de bolluk ve bereket olarak dönecektir. Bu birliği kurmak için atılan adımları hızlandırma yolunda, her iki ülke liderleri birbirlerine sıkça ziyaretler gerçekleştirmeli, birlik ve dayanışmaya dair yapıcı mesajlar vermelidirler. İşadamları ve vatandaşlar da aynı üslubu benimsemelidirler. Birçok alanda gerçekleştirilecek ortak projeler, iki ülke arasında vizenin kaldırılması da bu bağın güçlenmesinde etkili olacaktır. Bu ittifak, bölgede istikrarı bozmak için yapılan her türlü planı engeller niteliktedir. Tüm diğer İslam ülkeleri için de örnek teşkil edecek bu birlik yakında benzeri ittifakların ortaya çıkmasına da ön ayak olacaktır.

Adnan Oktar'ın Tehran Times'da yayınlanan makalesi:

http://www.tehrantimes.com/news/411686/Iran-and-Turkey-will-stay-as-brothers-no-matter-what

http://ekurd.net/friendships-protect-usa-2017-03-15

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244007/iran-ve-turkiye-ne-olursahttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/244007/iran-ve-turkiye-ne-olursahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_iran_and_turkey_will_stay_as_brothers_no_matter_what2.jpgFri, 10 Mar 2017 13:59:54 +0200
Trump-Putin İşbirliği Dünya İçin Tarihi Bir Fırsat

Yeni başkan Donald Trump’ın adının medyada sıklıkla Putin ve Rusya ile birlikte anılması dikkatli gözlerden kaçmamıştır. İki süper güç arasındaki ilişkilerin yeni dönemde nasıl şekilleneceği ve dünyayı nasıl etkileyeceği elbette merak konusu. Üstelik, önceki dönemlerden farklı olarak, iki ülke ve liderleri arasındaki ilişkiler bu defa daha olumlu ve sıcak.

Trump ve Putin’in birbirlerine karşı saygılı, candan, anlayışlı ve iyi niyetli yaklaşımları güzel bir başlangıç. Her ikisi de birbirleri hakkındaki olumlu düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinmiyor. Rus lider Trump’ı, “hiç şüphesiz, gerçekten parlak ve yetenekli bir kişi”, “gerçek lider”  olarak tanımlıyor. Benzer şekilde, yeni ABD başkanı da Rus mevkidaşına dair her fırsatta övgü dolu sözler kullanmaya özen gösteriyor: “Putin hakkında her zaman iyi şeyler hissettiği”, ona “saygı duyduğu” ve onunla “harika bir dostluk” kurmayı istediği gibi.

Umut vaadeden gelişmeler sadece başkanlar ile sınırlı değil. Yeni ABD yönetimi ile Rus devleti de gerginliği sonlandırıp yumuşama, anlaşma ve işbirliği sürecini başlattılar. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da düzenlenen iki önemli uluslararası zirvede bu doğrultuda adım attılar. G20 dışişleri bakanları toplantısı ve Münih Güvenlik Konferansı iki taraf arasında uyumlu ve verimli görüşmelere ev sahipliği yaptı.

İkili ilişkilerin düzelmesi ve iyileşmesi yolunda değerinin bilinmesi gereken atılımlar bunlar. Özellikle Obama döneminde ABD ile Rusya arasında adeta Soğuk Savaş’ı andıran günler yaşandığı düşünülürse: Ortadoğu ve Doğu Avrupa politikalarındaki derin anlaşmazlıklar, ekonomik, ticari ve siyasi yaptırımlar, karşılıklı olarak birbirlerini hedef alan yeni füze sistemleri ve artan silahlanma harcamaları, uluslararası sularda savaş gemileri ve uçakları arasındaki tehlikeli yakınlaşmalar… Kısacası Obama dönemi istenilmeyen vakalarla hatırlanacak bir dönemdi. Üstelik Obama yönetiminin görev süresinin son günlerindeki bazı icraatları gerginliği daha da tırmandırmıştı. Somut deliller ortaya koymadan Rusya’ya yönelik çok ağır suçlamalar, başkanlık seçimlerine siber saldırı iddiaları ve 35 Rus diplomatı sınır dışı etme kararları adeta Obama yönetiminin geride kontrol edilmesi zor krizler bırakma girişimi gibiydi.

Başkan Trump ise, haklı olarak, başından beri Rusya ile iyi ve istikrarlı ilişkiler kurmanın önemini savunuyor. Gerek kendi ülkesinden gerekse Batı dünyasından bu konuda yıpratıcı tepkiler almasına rağmen. Hatta bu nedenle ağır baskı, hakaret ve iftiralara maruz kalıyor. Rusya’ya ilişkin politikası belki de onun en çok eleştirilen yönü. Yeni Başkan bu konudaki kararlılığının gerekçelerini sık sık ve içtenlikle anlatıyor. 16 Şubat tarihli basın toplantısında olduğu gibi: “Yarın diyeceksiniz ki, “Donald Trump Rusya ile iyi geçinmek istiyor. Bu korkunç.” Bu korkunç değil. İyi bir şey… Rusya ile iyi geçinebilirsek, bu arada, Çin ile, Japonya ile, herkesle, eğer iyi geçinebilirsek, bu olumlu bir şey olur, olumsuz değil… Bakın, Rusya’ya karşı sert olmak benim için çok daha kolay olurdu fakat o durumda bir anlaşma yapamayız… Rusya’ya karşı ne kadar sert olursam, o kadar iyi (diye düşünürlerdi). Fakat biliyor musunuz? Amerikan halkı için doğru olan şeyi yapmak istiyorum. Dürüst olmak gerekirse, ikinci olarak, dünya için doğru olan şeyi yapmak istiyorum.” 

Trump bu dış politika stratejisinde haklı. Moskova ve Washington arasında yapıcı bir işbirliği sadece iki ülkenin değil, tüm dünyanın menfaatine. Ukrayna, Suriye, Irak ve Afganistan’da gerçek çözüm, ancak Rusya ve ABD’nin ittifak etmeleriyle mümkün. Bu birliktelik, küresel ve bölgesel sorunların çözümü ve terörle başarılı mücadele için de gerekli; yeniden bir silahlanma yarışı içine giren günümüz dünyasına barış, huzur ve refah getirmek için de. Açık ki her ikisi de süper güç olsalar da, her ikisi de muazzam siyasal, ekonomik, askeri ve teknolojik imkanlara sahip olsalar da yalnız başlarına bu sorunları çözemezler. Kalıcı çözüm için işbirliği şart.

Bu işbirliği her iki ülkenin kendi halkları için de kuşkusuz önemli. Dünya barışı için ittifak eden, hatta saldırmazlık paktı imzalayan iki dev güç, silahlanmaya harcadıkları muazzam tutarı kendi halklarının refahı, huzuru ve gelişmesi için harcayabilirler. Böylece her iki ülkede de ciddi sorun haline gelen işsizlik, evsizlik ve gelir farklılıklarından kaynaklanan toplumsal sorunlar ortadan kaldırılabilir.

Gerek Trump gerekse Putin karşılıklı iyi ilişkilere, işbirliğine, uzlaşma ve anlaşmaya gönülden istekli. Ortak yönleri de oldukça fazla. Her ikisi de Allah’a ve İsa Mesih’e derin ve içten saygı duyan, milli, manevi ve kutsal değerlere bağlı liderler. Benzer iç ve dış politika stratejilerine, benzer ekonomi planlarına, benzer dünya görüşlerine sahipler.

Ne var ki, iki ülkenin iyi ilişkiler kurmasına şiddetle karşı çıkan bazı çevreler var, özellikle ABD ve Batı dünyasında. Bu nedenledir ki Trump’ın kararlarını makul sınırlar içinde eleştirmek yerine karalama ve iftira kampanyaları, itibarsızlaştırma çabaları devreye sokuluyor. “Uydurma haberler” de bunun bir parçası. Bu amaçlarla, bilerek veya bilmeyerek, ikili ilişkilere zarar verecek girişimlerde bulunanlar da var; kriz çıkarmak ve yersiz gerginlik konuları oluşturmak için sudan bahaneler veya asılsız iddialarla fırtınalar koparmaya çalışanlar da.

Her lider gibi Trump da hata yapabilir elbette. Ancak Rusya ile yeni bir sayfa açma projesine daha ilk adımında engel olmak doğru olmaz, fırsat vermek gerekir. Dünya barışına ve refahına katkıda bulunacak böyle bir girişimde kendisini yalnız bırakmamak önemli. Amerikan halkının ve dünyanın desteğine ihtiyacı var ki bu güzel gayretini sürdürebilsin.

İçinde bulunduğumuz hassas dönemde, ABD ve Rusya yönetimlerinin de çok dikkatli olmaları gerekiyor. Provokasyonlara karşı ani çıkışlardan, öfkeli tepkilerden ve sert hamlelerden kaçınmalılar. Bu güzel dostluğu engellemek için uğraşanlara en güzel cevap, karşılıklı görüşmeleri ve bağlantıları hızlandırmak, hiç bekletmeden dostluğu ve yakınlaşmayı pekiştirecek atılımlar yapmak, güçlü ve sarsılmaz bir işbirliğinin temelini atmak olacaktır.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune & Daily Mail'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/us/maga/1534-trump-putin.html

http://dailymailnews.com/2017/03/14/trump-putin-cooperation-presents-a-historical-opportunity-for-the-world/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/243440/trump-putin-isbirligi-dunya-icinhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/243440/trump-putin-isbirligi-dunya-icinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_Trump_Putin_cooperation_presents_a_historical_opportunity_for_the_world2.jpgSun, 05 Mar 2017 01:09:18 +0200
Dünyadaki kötülüğün merkezi: İngiliz derin devleti

Kötülük tarih boyunca hep tek bir merkezden yönetilmiştir. Yeryüzünde savaşı ve katliamları yaygınlaştıranlar emir komuta zinciri altında hareket etmekte ve tek bir noktadan çıkmış planları uygulamaktadırlar. 20. yüzyılın büyük savaşlarının, sömürgeciliğin, katliamların, Ortadoğu ve Afrika’nın bölünmesinin, ekonomik krizlerin sadece tek bir merkezi vardır. Kötülük 8 kollu bir ahtapot gibidir. Gözlerimiz ilk önce çok hareketli kollarına takılır. Fakat tüm bu kolları yöneten bir beyin vardır. Beynin emirleri ile kollar mükemmel bir koordinasyon ile tek bir hedefe yönelik hareket ederler. Kolların bağımsız hareket ediyor gibi görünmesi ise sadece göz yanılmasıdır. Hepsi bu tek bir beynin kontrolündedir. Üstelik kötülük piramit benzeri hiyerarşik bir yapıdır. Ne kadar geniş bir tabana da sahip olsa, yüzlerce katmandan da oluşsa en tepesinde tek bir nokta vardır ve bu noktanın, altında bulunanlar üzerinde mutlak bir hâkimiyeti vardır.

Ahtapotun kollarına dikkat vererek ya da piramidin alt kademelerini hedef alarak kötülükle mücadelede sonuç almak imkânsızdır. En tepede sistemi kontrol eden, yöneten, emir veren ve son sözü söyleyenle birebir fikren mücadele edilmelidir. Bu fikri mücadelenin özünü de tepedeki söz konusu noktanın deşifre edilmesi oluşturmalıdır. Zira bu güç hedef şaşırtıp kendini saklayabildiği için bu kadar etkili olmakta, gizliliğin tüm çirkin avantajlarını kullanmaktadır.

Bugün dünya çapındaki kötülüğün başından bahsedilirken birçok adayın ismi geçmektedir. Adları çokça zikredilen ABD ve İsrail derin devletleri, Birleşmiş Milletler, NATO ya da AB gibi yapılar, CIA, MOSSAD ya da Gladio gibi örgütler, Illuminati, Masonluk, Skulls and Bones, Gül Haç, Tapınakçılar gibi gizli teşkilatlar, Wall Street’teki finans baronları, petrol Tröstleri, Çok Uluslu Şirketler gibi dünya ekonomisini kontrol edenler bu sistemin çarkları olarak anılır. Ahtapotun kolları, piramidin alt katmanları olarak kabul edilir.

İngiliz Derin Devleti ise asırlardır bu hiyerarşinin en üst noktasında olmuştur. Ortadoğu’yu kana bulayan politikalar İngiliz Derin Devletinin eseridir. Ortadoğu devletlerinin çoğunu İngiltere kurmuştur. Ortadoğu ülkelerinin sınırları Churchill’in başkanlık yaptığı Kahire Toplantısı’nda çizilmiştir. Söz konusu ülkelerin yöneticilerinin çoğunu İngiliz Derin Devleti seçip göreve getirmiştir. İngiliz derin devletinin adamları Lawrence, Gerthrude Bell, General Allenby, Orde Wingate, Hubert Young, Sir Percy Cox, Herbert Samuel vs bu kadroları bulmuş, yetiştirmiş ve yetkilendirmiştir.

20. yüzyılda Ortadoğu’yu yöneten kadroların büyük çoğunluğu Sandhurst Military Academy, SOAS- School of Oriental Studies, Exeter,  Cambridge veya Oxford gibi İngiliz okullarında eğitilmiş ve İngiliz Derin Devletinin planlarına hizmet edecek şekilde göreve getirilmiştir. Elbette söz konusu okullarda yetişen sayısız dürüst, samimi, iyi insanlar vardır. Ancak bu okulların İngiliz derin devleti tarafından birer eğitim merkezi olarak kullanıldığı da açıktır. İran’daki Musaddık darbesinin, Türkiye’deki 60,71, 80, 98 ve 2016 darbelerinin, Mısır, Suriye ve Irak’ın darbelerle dolu tarihinin arkasında da hep İngiliz Derin Devleti vardır.

Bugün dünyayı yönettiği iddia edilen CIA ve MOSSAD’ı İngiliz istihbaratı olan MI6 kadroları kurmuş ve ajanlarını yetiştirmiştir. Edward Snowden’in afişe ettiği dünyanın en büyük gözetleme sistemi olan Five Eyes İngiliz kontrolündeki Avusturalya’da kurulmuştur. Five Eyes’da ABD istihbaratının çevresi Kanada, Yeni Zelanda, İngiltere ve Avusturalya istihbaratları ile çevrilidir. Bunların tamamı İngiliz Milletler Topluluğu üyesidir.

Milletler cemiyeti İngiltere’nin kontrol ettiği 1919 Paris konferansında kurulmuştur. Konferans büyük oranda İngiltere’nin planlarını hayata geçirmiştir. BM‘in bir çok kararının arkasında da İngiliz Derin Devleti vardır. NATO’nun, Gladio’nun, AB’nin baş mimarı İngiliz Başbakanı Churchill’dir. Kurucuları ve ilk yöneticileri hep İngilizlerdir. Bu tarihi gerçekler söz konusu kurumların veya örgütlerin tamamen yanlı olduklarını göstermez. Kuşkusuz BM’nin bir çok faydalı hizmeti olmakta, her istihbarat örgütü kendi ülkesi için önemli hizmetler vermektedir. Ancak bu durum, söz konusu kurum ve örgütlerin yapılanmasında ve bazı kararlarında İngiliz derin devletinin karanlık etkisinin olduğu gerçeğini değiştirmez.

Amerikan Merkez Bankası FED de Bank of England tarafından kurulmuştur. Dünya ekonomisine yön veren Rothschild ailesi İngiltere merkezlidir. Soros İngiltere’de eğitim almıştır.

Osmanlı’yı yıkan, Anadolu’yu işgal eden İngiliz derin devletidir. Komünizmin kurucu kadrosu İngiltere’de toplanmıştır. Marx ve Engels Komünizm’in temel taşını oluşturan Komünist Parti Manifestosu ilk olarak İngiltere’de basılmıştır. Das Kapital dahil tüm ana eserleri orada yazmıştır. Liberalizmin kurucuları Adam Smith ve David Ricardo İngiliz’dir. 20. yüzyılda dünyayı kana ve savaşlara bulayan sosyal Darwinizm’in ideolojik temelini oluşturan Darwin İngiliz’dir. Soros’un Açık Toplum hareketinin fikir babası Karl Popper İngiliz’dir. Ateizmin 21. yüzyılda bayrağını taşıyan Richard Dawkins İngiliz’dir. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, İngiliz halkı sevecen, samimi, güzel ve temiz bir halktır. İngiliz derin devletinin yapılanmasını deşifre etmek İngiliz halkını da asırlardır canlarını yakan bu beladan kurtaracaktır. 

İngiltere tarihte 22 ülke hariç tüm dünyayı işgal etmiştir. İşgal coğrafyasını hatırlayalım... Antigua ve Barbuda, Avustralya,Bahamalar, Bangladeş, Barbados, Belize, Botsvana, Britanya Hint Okyanusu Toprakları, Britanya Virjin Adaları, Brunei... Cayman adaları, Cebelitarık Christmas Adası, Cocos Adaları, Cook Adaları... Dominika, Falkland Adaları, Gambiya, Galler, Gana, Grenada, Guyana, Güney Afrika, Hindistan, İskoçya, Jamaika, Kamerun, Kanada, Kenya, Kiribati, Kuzey İrlanda, Lesotho... Bitmedi...Malavi, Maldivler, Malezya, Malta, Mauritius, Mercan Denizi Adaları, Montserrat, Mozambik; Namibya, Nauru, Nijerya, Norfolk Adası... Bitmedi... Papua Yeni Gine, Pitcairn Adaları, Ross Bölgesi... Devam ediyor... St. Kitts ve Nevis, St. Lucia, St. Vincent ve Grenadinler, Samoa, St. Helena, Seyşeller, Sierra Leone, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Svaziland...Dahası var... Tanzanya, Tonga, Trinidad ve Tobago, Tokelau, Turks ve Caicos Adaları, Tuvalu, Uganda, Vanuatu, Yeni Zelanda, Zambiya... Tüm bunlar İngiliz Milletler Topluluğu üyeleri... Bu ülkelerin bazılarında seçimler yapılıyor, Başbakan atanıyor... Ancak bu seçilmiş yönetimlerin üzerine hala Londra'dan bir Vali atanıyor. Yani İngiltere, o ülkelerin en tepesine vilayetiymiş gibi "VALİLER" gönderiyor. Seçilmiş hükümet kararlar alıyor, atanmış İngiliz Vali'nin önüne getiriyor. Atanmış Vali Kraliçe'ye soruyor. Kraliçe "Evet" veya "Hayır" diyor. ABD eski İngiliz kolonisidir. Sadece 150 yıl evvel İngilizlerin kışkırttığı bir iç savaşta 1 milyon Amerikalı kardeş kurşunuyla can vermiştir. Ülkenin tüm alt yapısı yıkılmıştır. ABD İngilizlerin ayak oyunları ile 2. Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalmıştır. 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında barış görüşmeleri İngilizlerin kontrolünde ilerlemiştir. İngiliz derin devletine karşı koyan ABD başkanları ya görevden alınmıştır ya da suikasta uğramıştır. Son günlerde gündemde olan Trump aleyhine sahte raporu hazırlayanın da eski bir İngiliz istihbaratçısı olması dikkat çekicidir.

Afganistan ve Irak işgallerinin, İran-Irak Savaşı’nın, İran Devrimi’nin, Kızıl Hilal Projesi’nin, Ortadoğu’nun parçalanmasının, Medeniyetler Çatışması ve Müslüman Savaşları Çağı’nın fikir babası Bernard Lewis İngiliz askeri istihbarat görevlisidir. SOAS’ta 30 yıl hocalık yapmıştır. 1974’te ani bir kararla ABD’ye gelen Lewis o dönemden bu yana neredeyse tüm ABD başkanlarının Ortadoğu konusunda başdanışmanlığını yapmıştır. Kissinger, Brezinski, Huntington ve son dönem ünlü neoconların eğitmenidir. ABD politikalarını gerçek manada yazan kişidir.  

Sömürgecilik, kolonicilik ve köleliğin merkezi de İngiliz derin devletidir. Çin, Hindistan Endonezya ve Malezya asırlarca İngiliz boyunduruğunda kalmıştır. Çin’i afyona alıştıran, Hindistan’ı açlıkla terbiye eden, Doğu Hindistan Şirketi ile tüm Güneydoğu Asya’yı terörize eden yine İngiliz Derin Devletidir. Şimdiki zamanlarda dönemin İngilteresi’nin Hindistan'da yaptığı soykırım pek hatırlanmaz. 150 yıl önce 330 milyonu açlıkla yüz yüze bırakan dönemin İngilteresi 1 milyondan fazla Hintlinin ölümüne yol açmıştır.

Bugünkü radikal terörizmin kurucularının büyük kısmı El-ezher üniversitesinde eğitim almışlardır. El-ezher üniversitesini bu konuma getiren Mısır Sömürge Valisi, Anglosakson ırkçısı ve evrimci Lord Cromer’dır. Lord Cromer’ın finanse edip desteklediği Muhammed Abduh ile birlikte El-ezher İslam dünyasında Sosyal Darwinizm’in merkezi haline gelmiştir. Bu kadrolar radikal İslam’ın ideologlarıdır. Lord Cromer’ın kurduğu sistem 30 yıl içinde tüm İslam alemini etkisi altına almıştır. Bu negatif etki bugünkü savaş ortamının ana sebebidir.

Bugün terörizmin en çok can aldığı Pakistan, Afganistan, Irak, Nijerya, Suriye, Yemen hep İngiliz işgali altında olmuştur. Usama bin laden İngiltere’de eğitim görmüştür. Cezayir’i kana bulayan GİA kadrolarını İngiltere’de devşirmiştir. DAEŞ’in en önemli tetikçileri hep İngiltere’den gelen savaşçılar olmuştur.

DAEŞ (ISIS), El Kaide, Boko Haram, Eş Şebab, FETÖ, Hizbullah, PKK, PYD, Asala, DHKP-C, Kızıl Tugaylar, Polpot benzeri terör örgütleri İngiliz derin devletinin taburları konumundadır. Bu yapının girdiği her yerde kan ve gözyaşı oluk oluk akar.

Bu liste daha sayfalarca uzayıp gidebilir. Özetlemek gerekirse insanlık tarihinin son 300 yılı İngiliz derin devletinin kana buladığı bir tarih olmuştur. Kendi ülkesinin insanları da dahil yüz milyonlarca masum bu ırkçı, sömürgeci, menfaatperest, acımasız, vahşi katillerin elinde can vermiştir. Tarihin en büyük soykırımlarını İngiliz Derin Devleti gerçekleştirmiştir. İngiliz halkının da büyük acılar yaşamasına sebep olmuştur.

Maskelerin düştüğü ve gerçek yüzlerin ortaya çıktığı, Türkiye’de silahlı kalkışmanın yaşandığı 15 Temmuz 2016’da, Türkiye'ye 100 mil uzaklıktaki Kıbrıs'ın güneybatı sahilinde bulunan Kraliyet Hava Kuvvetleri üssünde binlerce askerini konumlandıran ve Akdeniz'e Kraliyet Donanması savaş gemilerini gönderen İngiltere, yüzlerce jet, helikopteri –sözde- 50 bin civarı Britanyalı'yı tehlikeden uzaklaşmalarına yardımcı olmak için görevlendirmişti. Askerler bu operasyona müdahele etmeye kalkışacak "yerel isyancılara" ateş etmekte serbestti. İngiltere’nin darbe öncesi bu hazırlıkları, kendi vatandaşlarını kurtarma girişiminin ötesinde, adeta bir planını andırır nitelikteydi.

Türkiye'ye tek destek olan Rusya ile her yönde ikili ilişkilerin hızla gelişmesinden sonra, Suriye meselesinin çözüm sürecinde bir araya gelen üçlü blokun bölgeye barış ve birlik getireceğini gören İngiliz derin devleti bu durumdan da hayli rahatsız oldu. Darbe girişimi günlerinde işgale hazır vaziyette olayları izleyen İngiltere, son günlerde Türkiye'ye karşı son derece sözde ‘dostane’ ve ‘samimi’ tavırlar sergilemeye başladı. Elbette İngiliz halkıyla Türkiye'nin iyi ilişkileri önemlidir. Ancak İngiliz derin devletinin planları ne Türkiye'nin ne de kendi halkının faydasına yönelik değildir, hiçbir zaman olmamıştır.

Bu çapta organize olmuş, ülkelerin kılcal damarlarına nüfuz etmiş bir yapının oyunları karşısında ise hiçbir lider, hiçbir millet, hiçbir devlet kendi tek başına ayakta kalamaz. Bu kirli planları durduracak olan iyilerin ittifakıdır. Rusya ile Türkiye arasında son bir yılda Putin ve Erdoğan’ın inisiyatifleri ile güçlü ve sarsılmaz bir ittifakını temelleri atılmıştır. Dünyayı İngiliz Derin Devleti belasından kurtarmak isteyen her temiz vicdana düşen bu ittifakı savunup desteklemektir.

Adnan Oktar'ın Katehon & News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://katehon.com/article/hub-world-evil-british-deep-state

http://newsrescue.com/hub-world-evil-british-deep-state/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/243281/dunyadaki-kotulugun-merkezi-ingiliz-derinhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/243281/dunyadaki-kotulugun-merkezi-ingiliz-derinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/katehon_adnan_oktar_the_hub_of_world_evil_the_british_deep_state2.jpgThu, 02 Mar 2017 19:54:33 +0200
Kainat Yaratılmadan Önce Zer Aleminde Tüm Peygamberler ve İnsanlar VardıBilimsellik adı altında uydurma delillerle evrim teorisini ayakta tutmaya çalışanların yanısıra, Kuran'da evrimden bahsedildiğini iddia eden bazı Müslümanlar da bulunmaktadır. Oysa ki, Kuran'ın hiç bir suresinde evrimden ve herhangi bir evrim sürecinden bahsedilmemektedir. Tam tersine bir anda yaratılışın olduğu en ince ayrıntısına kadar tarif edilmiştir. Cenab-ı Allah Kuran'da, Hz. Adem (as)'ı ateşte pişmiş gibi, şekillenmiş, kuru bir çamurdan-balçıktan yarattığını bildirmektedir:

Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. (Hicr Suresi, 26)

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." (Hicr Suresi, 28)

İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı. (Rahman Suresi, 14)

Ayetlerde insanın, Müslüman evrimcilerin iddia ettiği gibi "maymundan" veya bir başka canlı türünden değil, cansız bir madde olan çamurdan Allah'ın takdir ettiği biçimde herhangi bir evrimsel süreçten geçmeden yaratıldığı haber verilmektedir::

Ona 'bir biçim verdiğimde' ve ona Ruhum'dan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın. (Hicr Suresi, 29)

Allah, ateşte pişmiş cansız çamuru (bir tür porselen heykeli) ”Ol” emriyle insana dönüştürmüş ve bu bedene de ruh üflemiştir. Burada hiçbir "evrim süreci" söz konusu olmadığı gibi bilakis, Allah'ın doğrudan bir anda yaratması vardır.

Kuran’da evrimin olduğunu iddia edenlerin yanılgılarını ortaya koyan bir başka gerçek ise, Allah’ın tüm insanları dünyadan önce zer aleminde var ettiği bilgisidir:

Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) Onlar: "Evet (Rabbimiz'sin), şahid olduk" demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. (A'raf Suresi, 172)

Ayette dünyaya gönderilmeden önce Hz. Adem (as), ve soyunun (zürriyetlerinin) – yani tüm insanların- kendi nefislerine şahitlik etmek için yaratıldıkları ve aynı ortamda toplandıkları anlatılmaktadır. Yani tüm insanlık-insanoğlu bir anda, bir yerde, toplu olarak yaratılmıştır. Henüz dünyaya gelmemiş olan, gelmiş geçmiş tüm insanların toplandıkları bu yerin adı ise, Zer Alemidir. Zer aleminde tüm insanlık nefis (kişinin kendisi-beden-öz varlık) sahibi olarak Allah'ın huzurunda toplanmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus vardır. Allah, huzurunda topladığı tüm insanlara bir soru sormuştur; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" ve bu soruya yaşamış ve yaşayacak olan tüm insanlar; "Evet (Rabbimiz'sin), şahid olduk" diye cevap vermiştir. Zer aleminde kendilerine sorulan bu soruya cevap veren insanlar tüm uzuvlarıyla eksiksiz ve kusursuz bir şekilde vardırlar. Konuşmak için kusursuz işleyen bir dile ve onun vücuttaki tüm altyapısına, konuşma fiilinin gerçekleşmesi için ses teline ve uygun gırtlak yapısına, soruyu duymak için tam çalışan kulaklara, soruyu anlamak-yorumlamak ve cevap verebilmek için ise kusursuz bir beyne ve tüm fonksiyonlarıyla mükemmel çalışan bir bedene ihtiyaç vardır. Hem kendilerine, hem de Allah'ın tüm insanların Rabbi olduğuna şahitlik edebilmek için ise, kusursuz gören bir göze, açık bir şuura, bilince, muhakemeye, akla ve algıya sahip olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde şahitlik etmeleri mümkün değildir. İşte bu yüzden de ayette orada bulunan herkesin nefis sahibi olduklarına (kişinin kendisi-beden-öz varlık) özellikle dikkat çekilmiştir. Bu da insanın aşama aşama, evrimsel süreçlerden geçerek var olduğu iddiasını tamamen geçersiz kılmaktadır.

Zer aleminde yaratılan insanların anne-baba vesilesiyle dünyaya gönderilmeden önce beden, akıl ve ruh sahibi olarak kusursuz yaratıldıkları açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim ayetin sonundaki; (Bu,) Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir, ifadesinden de anlaşıldığı üzere, dünyaya gelen ilk insandan kıyamet gününe kadar yaşayacak olan tüm insanların  önce zer aleminde yaratıldıkları ve yine kıyamet günü hepsinin birden sahip oldukları kusursuz özellikleriyle aynı anda yeniden yaratılıp diriltilecekleri bildirilmiştir.

Bu konuyu açıklayan bir başka ayet ise Maide Suresi'ndedir:

Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve: "İşittik ve itaat ettik" dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde olanı bilendir. (Maide Suresi, 7)

“"İşittik ve itaat ettik" dediğinizde sizi, kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın”, ayetinde geçen 'sizi' ifadesi dil kurallarına göre 'kişi zamiridir'. Bu nedenle de o anda orada bulunanların (kişi-zat) insan olduklarına hiç şüphe yoktur. Nitekim, işitmek için kulağa ihtiyaç olduğu gibi itaat etmek için de ruha, kalbe ve akla ihtiyaç vardır. Yani ayette, (kulağıyla) duyan, duyduğunu anlayan, aklıyla, kalbiyle, ruhuyla ve tüm bedeniyle Allah'a itaat ettiğini ikrar eden kusursuz bir varlık olan insandan bahsedildiği çok açıktır.

Yine ayetin, 'sizi kendisiyle bağladığı sözünü (misakını) anın' ifadesinde de Allah'ın insanlardan söz aldığı ve bu sözün sorumluluğunun da yine orada bulunanlarda tüm insanlarda olduğu anlatılmaktadır. Sadece akıl, şuur ve ruh sahibi bir varlığın yani insanın söz vermesi ve bu sözünün de sorumluluğunu alması mümkün olabilir. Verdiği söz ile bağlayıcılık meydana getirmek yaratılan varlıklar içinde sadece insana has bir vasıftır. Ayetin devamında ise Allah insanların verdiği bu sözü unutmamalarını ve bu konuyu konuşarak anmalarını emretmektedir. Nitekim ayetteki 'anın' emri de unutmamak, hatırlamak ve konuşmak gibi fiilleri eksiksiz yerine getiren insanların varlığını göstermektedir.

Kuran'a göre insan, kainatın yaratılmasından önce yaratılmıştır. Yani, insan daha dünyaya gelmeden evvel nefsiyle-bedeniyle, kaşıyla-gözüyle, eliyle-koluyla, aklıyla-ruhuyla tam manada kusursuz bir şekilde bir anda yaratılmıştır. Dünyada aşama aşama gelişerek insan olması diye bir durum Kuran’a göre de bilimsel delillere göre de söz konusu değildir.

Kuran'da İnsanın İki Defa Yaratıldığı Ve İki Defa Öldürüldüğü Bildirilmiştir

Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?" (Mü'min Suresi, 11)

  • Buraya kadar izah ettiğimiz gibi insanların tümü önce zer aleminde yaratılmış, sonra Hz. Adem cennette yaşamış, sonra da dünyaya gönderilmiştir. Mümin Suresi’nin 11. ayetinde de “iki kere öldürdün iki kere dirilttin” ifadesiyle; Önce, insanın zer aleminde kendisini yaratan Allah'a söz verdikten sonra canının alınması,
  • Anne-baba vesilesiyle dünyada yaratılması (dirilmesi), ardından ömrünü tamamladıktan sonra da vefat etmesi ve ahirette tekrar diriltilmesi anlatılmaktadır.  

Allah Zer Aleminde Tüm Peygamberlerden Hz. Mehdi (AS)'a Yardım Edeceklerine Dair Söz Almıştır

Henüz kainatın yaratılmadığı bir dönemde, Allah tüm insanlarla birlikte peygamberleri de yaratmıştır. Yani dünyaya gelmiş olan tüm kavimler, Hz. Adem (as)'dan Hz. Muhammed (sav) Efendimize kadar tüm peygamberler ve elçiler (resuller) dünyaya gönderilmeden önce zer aleminde aynı anda yaratılmışlardır.

Hani Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?" Onlar: "İkrar ettik" demişlerdi de "Öyleyse şahid olun, Ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım" demişti. (Al-i İmran Suresi, 81)

Zer aleminde tüm insanlardan söz alan Cenab-ı Allah, bu ayete göre tüm peygamberlerden de kesin bir söz almıştır. Ayetin; "Andolsun size kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde”, ifadesiyle kitap ve hikmet verilen peygamberlere hitaben “kendilerine verileni doğrulayan, tasdik eden bir elçinin geleceği” bildirilmiştir. Gelecek olan bu elçinin ise kendisine gönderilen bir Kitabı olmadığı ancak diğer kitapları doğrulayacağı anlaşılmaktadır.

Son hak kitap olan Kuran-ı Kerim'e uyacak ve onunla hükmedecek bu zat, bir tebliğci ve hidayete vesile olan bir hidayet önderidir, yani Mehdi’dir. Ayetin, 'ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız' bölümünde geçen 'ona' ifadesi dil bilgisi kurallarına göre tekil şahsa yani bir kişiye işaret eder. Ayette geçen 'O' işaret zamiri kendisine kitap verilmeyen  ancak kendisinden önce gelen peygamberlerin kitaplarını yaşadığı yüzyılda doğrulayan, insanlara anlatan ve açıklayan Hz. Mehdi (as)'a işaret etmektedir. Yani tüm peygamberler Hz. Mehdi (as)'ın dünyaya gönderileceğine, hizmet ve faaliyetlerinin Kur'an'a tam uygun olacağına iman etmişler ve kendisine yardım edeceklerine dair Allah'a söz vermişlerdir.Zer aleminde tüm peygamberler Hz. Mehdi (as)'ı görmüş ve kendisine şahit olmuşlardır.

Ayetin, 'Andolsun' yemin ifadesiyle başlaması ise, Hz. Mehdi (as)'ın dünyaya gelişinin kesin olduğunun güçlü bir şekilde vurgulandığını göstermektedir.

Cenab-ı Allah peygamberlerden kesin bir söz aldığını bir başka ayette şu şekilde bildirilmiştir:

Hani Biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık. (Ahzab Suresi, 7)

Bu ayette Peygamber Efendimiz (sav)'in de gönderilecek olan bu kişiye yardım edeceğine dair söz verdiği bildirilmiştir. Dolayısıyla bazı kişilerin “ileride gelecek ve Peygamberlerin kendisine yardım edeceğine dair söz verdikleri zatın Peygamberimiz (sav)” olduğu iddiası geçersizdir. Nasıl ki Peygamberimiz (sav)’in varlığı bir hakikattır, verdiği sözü, yardımı ve bu sözüyle yardım ettiği Hz. Mehdi (as) da bir hakikattir. 

Peki peygamberimiz (sav) bu yardımı nasıl yapmış ve yapmaktadır? Efendimiz (sav) Cebrail (as) vasıtasıyla kedisine gönderilen vahiyler sayesinde Hz. Mehdi (as)'ın ne zaman, nereye, nasıl geleceğini, faaliyetlerine nerede ve hangi şekilde başlayacağını, ne tür faaliyetler yapacağını, başına neler geleceğini, yaşadığı dönemde ne gibi doğa ve sosyal olaylar olacağını alametleriyle birlikte öğrenmiştir. Yine Cebrail (as) vesilesiyle Hz. Mehdi (as)'ın tüm fiziksel özelliklerini en ince ayrıntısına kadar görmüş ve hıfz etmiştir. Ayette “ağır bir sorumluluk gerektiren” diye bildirilen sözünü layıkıyla yerine getirmek için Cebrail (as)'dan aldığı bu bilgileri Müslümanlara aktarmıştır. Bu çok hayati bilgiler vahiy katipleri, Ehli beyt, tabiyyun ve tebe tabiyyun diye anılan dönemin Müslümanları vasıtasıyla gerek yazılı gerekse de hıfz edilerek sözlü olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Bu sayede ahir zaman Müslümanları Peygamber Efendimiz (sav)'in vesilesiyle Hz. Mehdi (as) hakkında son derece kapsamlı bilgi sahibi olmuşlardır.

Ahir zamanda Müslümanların büyük bir şevk ve heyecanla gerçekleştirdikleri ilmi ve fikri mücadelenin getirdiği başarının temelinde, Peygamber Efendimiz (sav)'in Allah'averdiği sözün gereğini layıkıyla yerine getirmesi vardır. Bu nedenle, Peygamberimiz (sav)’in evlatlarından ve komutanlarından biri olan Hz. Mehdi (as)'ın dünya çapında kazanacağı zafer hiç şüphesiz ki Peygamberimiz (sav)’in zaferidir.

Kuran'da Peygamberlere Verdikleri Söze Bağlılıklarının Sorulacağı Bildirilmiştir 

Doğru olanlara (doğru olan peygamberlere) doğruluk (ve bağlılık)larını (sadakatlerini) (Allah'ın) sorması için. Kafirlere ise acı bir azab hazırlamıştır. (Ahzab Suresi, 8)

Ayette, peygamberlere Allah'a karşı verdikleri sözün sorulacağı bildirilmiştir.

Tüm peygamberler Hz. Mehdi (as)'a yardım edeceklerine dair Allah'a verdikleri söze sadakat göstermiş ve gereğini yapmışladır. Örneğin; Peygamber Efendimiz (sav) Kuran'dan ayetler ve ilgili tüm hadisi şeriflerle Müslümanlara konuyu en iyi, en etkili şekilde anlatıp açıklamıştır. Bu sayede hem Hz. Mehdi (as)'a hem de ahir zamanda yaşayacak olan Müslümanlara yardım ederek yol göstermiştir.

Allah, Hz. İsa (as)'dan, Hz. Musa (as)'dan, Hz. Nuh (as) ve Hz. İbrahim (as)'dan Hz. Mehdi (as)'a yardım edeceklerine dair söz almıştır.

Nitekim, Hz. İsa (as) İncil'de geçen ahir zaman alametlerini gerek havarilerine gerekse tüm inananlara detaylarıyla aktarmıştır. Allah’ın izniyle bu yüzyılda yeniden zahir olacak ve –hadislerde bildirildiği üzere- Hz. Mehdi (as)’ın yardımcısı olarak görev yapacaktır.

Allah'a üç defa Mehdi olmak için dua eden Hz. Musa (as) da kendi kavmine tüm gücüyle Moşiyah'ı (Hz. Mehdi (as))'ı anlatmıştır. Moşiyah’ın (Hz. Mehdi (as)), dünya hâkimiyetinin nasıl olacağını en ince ayrıntısına kadar tarif etmiştir. Kutsal emanetleri Kutsal Sandıkta muhafaza ederek, emanetlerin asıl sahibi Hz. Mehdi (as) 'a ulaşması için tüm tedbirleri en iyi şekilde almıştır. 

Hz. Nuh (as),  Hz. İbrahim (as) ve diğer tüm peygamberler de kendi kavimlerine var güçleriyle Hz. Mehdi (as)'dan bahsetmişlerdir. Nitekim Hz. İbrahim (as), Hz. Mehdi (as)'ın Kuran'ın nuru ve güzel ahlakıyla dünyaya hakim olacağını bildiğinden sık sık dünya hakimiyetinden söz etmiştir. 

Hz. Mehdi (as)’ı Zer Aleminde Ahit Veren Müminler Kabul Edip Kendisine Tabi Olacaklardır

Bir çok hadis-i şerifte ahir zamanda Hz. Mehdi (as)'ı kalp gözüyle fark edip kendisine tabi olacak genç talebelerden bahsedilmiştir. Hz. Mehdi (as)'ın talebeleri bu mübarek şahsa karşı çok derin bir sevgi besleyecekler ve kendisine büyük bir tutkuyla gönülden bağlanacaklardır. Hiç bir baskı veya zorlama kendilerini Hz. Mehdi (as)'ın yanından ayıramayacaktır. Allah'a ve Kur'an'a iman eden bu gençler küfrün ve münafıkların şiddetli saldırılarına rağmen var güçleriyle Hz. Mehdi (as)'ın yanında ilimle ve bilimle fikren mücadele edeceklerdir. Hz. Mehdi (as)'ın talebeleri de zer aleminde dünyada son nefeslerini verinceye kadar Mehdi (as)’a yardım edeceklerine dair Allah'a söz vermişlerdir. Mehdi talebelerinin sadakatleri, gayretleri, fedakarlıkları ve vefaları da zer aleminde Allah'a verdikleri sözden kaynaklanmaktadır.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/242324/kainat-yaratilmadan-once-zer-alemindehttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/242324/kainat-yaratilmadan-once-zer-alemindehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/zer_alemi_yaratilis_2.jpgMon, 20 Feb 2017 14:34:31 +0200
Uzman Tırmanıcılar: Dağ KeçileriGünümüzde en çok rağbet gören doğa sporlarından biri dağcılıktır. Eğer bu spora merak sardıysanız öncelikle çok iyi bir eğitimden geçmeniz gerekir. Teorik eğitimde; tırmanış teknikleri ve stilleri, tırmanış ve iniş istasyonlarının nasıl kurulacağı, teknik malzemelerin neler olduğu, tehlikelere karşı ne gibi önlemler alınacağı, acil durumlarda neler yapmanız gerektiği çok detaylı bir şekilde anlatılır. Uygulamalı eğitimde ise uzman bir tırmanışçı eşliğinde teorik olarak öğrendiklerinizi pratiğe dökmeniz istenir. Eğer daha yükseklere çıkmayı hedeflerseniz irtifa dağcılığı konusunda çok daha donanımlı bir eğitim almanız gerekir. Bu eğitimde de plan ve organizasyon, tırmanış psikolojisi, irtifa hastalıkları, meteoroloji, çığ bilgisi, beslenme gibi konularda dersler verilir.

Dağcılık konusunda ne kadar bilgili, tecrübeli olursanız olun, bu sporu yaparken birçok tehlikeyle karşılaşabilirsiniz. Zira 1951-2006 yılları arasında Amerika’da meydana gelen dağcılık kazalarına baktığımızda kazaların %24,2’si deneyimsiz dağcılar, %26,1’i ise deneyimli dağcılar tarafından meydana gelmiştir. Bu oranda dikkat çeken deneyimli olan dağcıların deneyimsizlere oranla daha çok kaza geçirmiş olmasıdır. Sahip olunan tüm ekipmanlara, alınan tüm eğitimlere, elde edilen tüm tecrübelere rağmen sporcular kaza geçirebilmektedirler.

İnsanlar için bu kadar zor ve zahmetli olan dağcılık, dağ keçileri içinse adeta parkta yürümek kadar kolaydır. Öyle ki dağ keçileri dünya çapında en iyi dağcılardır. Dik uçurumların kenarlarında kolayca yürüyebilir, kayalıklarda imkânsız gibi görünen güzergâhlar bulup yollarına devam edebilir ve bizim için ölümcül olabilen arazilerle rahatça mücadele edebilirler. Bu tırmanışlarında en olumsuz hava koşullarından bazılarına maruz kalır ve erişilemeyen sarp kayalıklarda yaşarlar. Kuzey Galler’deki Büyük Orme’de yaşayan “Kaşmir dağ keçileri” diğer otlak hayvanlarının ulaşamayacakları yerlere rahatlıkla ulaşır ve bunu güven içinde yaparlar. Üstelik bu sayede yamaçlardaki yırtıcı hayvanlardan da korunmuş olurlar.

Keçiler için ilk emniyet malzemesi boynuzlarıdır. Boynuzlar oldukça kalındırlar ve bir kask görevi görerek olası bir çarpmanın etkisini azaltırlar. Ayrıca boynuzlar enselerinin arkasına kadar uzandığı için de hayati bir koruma sağlar.

Bu canlılar, dikdörtgen şeklindeki gözbebekleri sayesinde uzman tırmanma görüşüne sahiptirler. Bu gözbebeği, keçilere süper periferik (çevresel) görüş kazandırır ve böylece keçiler tek seferde tüm tırmanma seçeneklerini görmüş olurlar.

Dağ keçilerinin en dik yamaçlara dahi kolaylıkla tırmanabilmelerine imkan tanıyan bir diğer özellikleri ise ayaklarıdır. Bilindiği gibi dağlık arazilerde neredeyse hiç düz olmayan yüzeyler bulunur. Ancak keçilerin yere çok sıkı tutunacak şekilde yaratılmış ayakları vardır. Her ayakta zemine sağlam basmalarını sağlayan iki adet esnek toynak bulunur. Her toynakta da küçük çıkıntıları çok iyi bir şekilde kavrayabilmelerini sağlayan çok sert dış tırnak yer alır. Toynakların içinde bulunan derimsi kısım ise onlara iyi bir tutuş sağlar ve zemine adeta yapışmalarını sağlayan bir çeşit vakum ağzı görevi görür.

Keçilerin uzun adımlar yerine küçük adımlar kullanmaları da amaçsız değildir. Bu şekilde yaparak vücut ağırlıklarını ayaklarının üzerine dağıtırlar ve dengeyi merkezileştirirler.

Dağlar, üzerinde yaşanması çok zor arazilerdir. Ancak keçiler bu arazide yaşamaya uygun şekilde yaratılmışlardır. Dağ keçileri bu özelliklere yaratıldıkları ilk andan beri sahip olmasalardı nesillerinin devam etmesi mümkün olmazdı. Sahip oldukları anatomik ve fizyolojik özellikler yaşadıkları ortama hassas olarak ve tam gerekli şekilde ayarlanmıştır. Farklı ayak yapısı, koruyucu boynuzları, özel görme alanına sahip gözleri gibi detayların aynı canlıda toplanmış olması tesadüflerle açıklanamaz. Kendine özgü vücut tasarımı sayesinde doğuştan yeteneklere sahiptir. Bu sayede, bir keçi yavrusu doğduktan kısa bir süre sonra son derece tehlikeli uçurum kenarlarında bile annesiyle birlikte koşup oynayabilmektedir.

Bu gibi bilgiler üzerinde derinlemesine düşünmek, canlıların davranışlarının tesadüfen ortaya çıkamayacağını anlamak için yeterlidir. Bütün canlılar yaşamaları için gerekli olan bilgi ve özelliklere sahip olarak doğarlar yani hepsini Allah bir anda yaratır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Kaynak:
http://www.extway.com/egt-dag.html
http://www.summitpost.org/mountaineering-accident-statistics/658474, https://dogayakacis.com/2014/05/13/1951-2006-abd-dagcilik-kazalari-istatistikleri/
https://www.youtube.com/watch?v=hZWxlxrIWus

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/242096/uzman-tirmanicilar-dag-kecilerihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/242096/uzman-tirmanicilar-dag-kecilerihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/mountain_goats_3.jpgSun, 19 Feb 2017 12:24:20 +0200
Şirkten arınan kişiye açılan manevi sırlarAllah’a iman ettiğini söyleyen ama tam güçlü bir imana sahip olmayan ve kimi zaman tereddütler yaşadığı anlaşılan insanlara rastlamak mümkündür. Derin bir imana sahip olmayan bu insanlar hayatları boyunca hep bir şeylerin eksikliğini hissederler. Bu nedenle de sıkıntılı, mutsuz ve tatminsiz ruh halinden kurtulamazlar. Üstelik bu sıkıntılarının kaynağını da bir türlü bulamazlar. Dünyanın en zengin, en güzel, çok ünlü veya başarılı insanları olsalar bile bu kaygı dolu, sıkıntılı yaşam onları izler durur. Olumsuzluk hep bir yerlerde karşılarına çıkar, mutlulukları her zaman geçici ve yüzeysel olur.

Aslında bu iç sıkıntısının ve zorlu hayatın nedeni açıktır: Kuran'dan uzak olmak, Kuran'a uygun şekilde yaşamamak... 

Allah dünyaya ve ahirete ilişkin pek çok konuyu Kuran'la bizlere bildirmiş, bize Kendisini tanıtmış, insanların neden ve nasıl yaratıldıklarını anlatmıştır. Ne tür bir hayat sürerlerse cenneti kazanabileceklerini, güzel ahlakın tarifini ve ibadet şekillerini de Kuran ile bizlere öğretmiştir. Kuran’da bir insanın yaşamı boyunca ihtiyaç duyacağı temel bilgilerin tümü mevcuttur.

Kuran güçlü, katıksız bir imana kavuşmak isteyen kişinin neler yapması gerektiğini çok net olarak açıklar Bunun için en önemli şart şirkten, yani Allah’a ortak koşmaktan arınmaktır. Güç, kuvvet, mal, güzellik gibi özeliklerin Allah’ın dışında herhangi bir varlığa  ait olduğunu düşünmek anlamına gelen şirk Allah’ın asla affetmeyeceğini bildirdiği büyük bir günahtır. Allah binbir güzellikle bitkileri, meyveleri, hayvanları ve türlü nimetleri her an yaratırken, her an evrendeki mükemmel düzen ile canlıları koruyorken şirke düşmek Allah’a olan sevgi ve saygıya uygun olmaz. Allah en çok sevilmeyi hak eden sonsuz güçtür, herşeyi yaratandır. Sevgiyi, dikkati tamamen Allah'a yöneltmek gerekir.

Herşeyi Allah'ın yarattığını düşünmek ve bunu bilerek konuşmak neden önemli?

Allah’ın hiç beğenmediği ve müminleri sakındırdığı şirk tehlikesinden tam anlamıyla kurtulmanın yolu, büyük küçük her şeyi Allah’ın yarattığını unutmamak, olayların (haşa) Allah’tan bağımsız gerçekleştiği yanılgısına kapılmaktan şiddetle kaçınmaktır.

Bunu daha iyi kavramak için günlük hayattan örnekler üzerinde düşünülebilir.  Örneğin bir insan konuştuğu zaman, “Beni konuşturan yalnızca Allah. Allah izin verdiği için konuşabiliyorum, aksi takdirde tek bir cümle dahi kuramam.” diye düşünerek Allah’ın gücünü ve her şeyin üzerindeki kontrol ve hakimiyetini daha iyi anlayabilir. Yemek yerken, “Bana bu nimetleri veren, beni yediren, içiren tek varlık Rabbim olan Allah’tır. Allah lütfettiği için bu yiyeceklere sahibim, aksi takdirde bu nimetlerin hiçbirine güç yetiremezdim.” diyerek yiyeceğinin, içeceğinin tesadüfen oluşmadığını, bir zeytin tanesine varana kadar her türlü nimeti kendisine Allah’ın nasip ettiğini daha iyi kavrar.

Hiç kuşku yok Allah’a ortak koşmamak, şirke düşmeden doğrudan Allah’a yönelmek güzellikleri de beraberinde getirir. Gün içinde karşısına çıkan her nimetin, her detayın Allah tarafından yaratıldığını; örneğin beklediği güzel bir haberi kendisine duyuranın Allah olduğunu; hoşuna giden bir şarkıyı dinlediğinde şarkının bestesinin ve sözlerinin Allah’ın ilhamıyla ortaya çıktığını, dolayısıyla şarkının gerçekte Allah’a ait olduğunu unutmayan bir insan şirkten uzaklaşıp arınır. Aynı şekilde ailesini, arkadaşlarını, yakınlarını, kısaca tüm sevdiklerini yaratanın Allah olduğunu; sevdiği hayvanları, rengarenk çiçekleri, bitkileri, doğayı küçücük bir tohum tanesine kadar Allah’ın yarattığını sıklıkla düşünürse her baktığı yerde Allah’ın tecellilerini görmeye başlar, O’nu aşkla ve tutkuyla sevmeyi öğrenir ve büyük sürprizlerle karşılaşarak, hayatın en önemli sırlarına vakıf olmaya başlar.

Nitekim Allah’a şirkten arınmış şekilde bağlanmak, Allah’ı bitmek bilmeyen bir aşkla sevmek insana daha önce hiç bilmediği, hiç tatmadığı sırların kapısını açar. Başkaları dünyevi hırslar içinde mala mülke, makama, şöhret ve itibara kapılmış giderken, böyle bir insan Allah’ın kendisine açtığı sır aleminden içeri girerek maneviyatını ve derinliğini artırmaya başlar. Allah’ın şirkten arınmış samimi kullarına nasip ettiği güçlü iman, akıl, görüş keskinliği, nur, heybet, güzellik, temizlik, güvenilirlik ve dünya hayatının gerçeğini daha derinden kavramaya yönelik bir anlayış bu manevi alemin sırlarından bazılarıdır.

Huzurlu bir yaşam mı yoksa manevi güzelliklerden yoksun sıkıntılı bir hayat mı?

Şirkten arınmış bir imanla ve ısrarlı bir çabayla Allah’a yakınlaşmaya çalışan samimi kişiler dünyadaki pek çok insanın aksine son derece huzurlu bir hayat yaşarlar. Her ne ile karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, hiçbir olayda üzüntüye, ümitsizliğe kapılmazlar; hayatları hep neşe, sevinç, mutluluk içinde geçer. Yiyecek tek bir tabak yemekleri, giyecek tek bir kıyafetleri olsa, kendilerini dünyanın en zengin insanı sayarlar. Küçücük bir sofraları olsa, onunla mutlu olurlar. Gözlerinden biri olmasa, diğeri olduğu için şükrederler. Her iki gözlerini de yitirseler, işitecek kulakları olduğu için sevinirler. Her şartta hallerine şükreder, her ne zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar Allah'tan razı olur, büyük bir aşk ve heyecanla Allah'ı tesbih edip yüceltirler.

İnsanların bir kısmı ise bu üstün ahlak özelliklerinden ve bu özelliklerin hayata kattığı manevi güzelliklerden yoksundur. Çoğunun gözünü derin bir gaflet perdesi sarmıştır. Canlı cansız her varlığın Allah’ın kontrol ve iradesi altında olduğunu bilmez ya da bildikleri halde bu gerçeği düşünmeden yaşar, bunun neticesinde de her şeyden korkar, hiçbir şeyden tatmin olmazlar. Allah’ı bir ve tek İlah olarak kabul edip sadece O’ndan korkmak, sadece O’na yönelmek, sadece O’nun için yaşamak varken, Allah’tan başka varlıkları ilah edinir, onlardan korkup çekinir, onların rızasını Allah’ın rızasının üzerinde tutar, dünya malına gereğinden çok önem verir, mallarına zarar gelmesinden yana büyük bir dehşet içinde yaşar, dünyevi çıkarlarını (haşa) Allah'tan ve dinden üstün tutarlar. Öncelikleri her zaman dünyadır. Bu nedenle de hep diken üstünde yaşar, ruhlarında daimi bir tedirginlik hissederler. Hiçbir zaman gerçek mutluluğu, gerçek huzuru bulamazlar. Zira Allah Kendisine bağlanan ve Kendisinin rızası için yaşayan kişilere gerçek anlamda mutluluk, neşe ve kalp ferahlığı verir.

Allah insanları özgür düşünüp yaşayacakları şekilde yaratmıştır. Şirk olduğunda ise şizofren bir ruh hali gelişmeye başlar. Kuşkucu, içine kapalı, korku içinde yaşayan, kimseyi sevemeyen, sanattan anlamayan bu ruh, şirkin getirdiği belaların bir sonucudur.

Müslümanların bu hataya düşmemeleri, hayatlarının her anında doğrudan Allah’a yönelerek yaşamaları, O’na hiçbir şekilde ortak koşmamaları çok hayati bir konudur. İman eden bir insan dünya hayatında kendisine verilen süreyi en yüksek, en derin, en samimi imanla geçirmeyi hedefler. Müslüman her zaman neşeli, kaliteli, modern, aydın, hayat dolu olmayı amaçlar. Şirkten arınmış derin imanın kendisine sağlayacağı berrak kavrayış gücünü ve ardından gelecek olan bu gibi manevi armağanları Allah’tan heyecanla ister.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241989/sirkten-arinan-kisiye-acilan-manevihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241989/sirkten-arinan-kisiye-acilan-manevihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/sirkten_arinmak_manevi_sirlar_2.jpgSat, 18 Feb 2017 18:32:11 +0200
Sigara Hakkındaki Gerçekler: Ölümcül sektörler neden teşvik ediliyor?

Dünyada en çok kan döken endüstrileri saymaya başladığımızda ilk sırada silah, ikinci sırada da uyuşturucu gelecektir. Gerçekten de silah endüstrisi 20. yüzyılda milyonlarca cana mal olmuştur. Yeni teknolojiler her geçen gün silahları daha da ölümcül hale getirmektedir. Sektöre yatırılan trilyonlarca dolar, can veren insanlar ve yıkılan şehirler olarak geri dönmektedir.  

Uyuşturucu da üreticisinden dağıtıcısına, sokak satıcısından son kullanıcısına kadar her aşamada ölüm getirmektedir. Uyuşturucu mafyaları yerel güçler olmaktan çıkmışlar, kimi zaman ülkeleri kontrol eder hale gelmişlerdir. Güney Amerika ülkelerinde her yıl on binlerce kişi uyuşturucu savaşlarında can vermektedir.1 Bu rakam terörist saldırılarda yaşamını yitirenlerden kat kat fazladır.

Bu iki endüstrinin hemen arkasından ise üçüncü sırada karanlık ve sinsi bir sektör geliyor: Tütün ve sigara endüstrisi... Işıklı reklamları, renkli kutuları ve sözde havalı imajlarına rağmen bu sektör de en az silah ve uyuşturucu kadar ölümcüldür.

Tütün, 17. yüzyıldan itibaren sömürgeci ve emperyalist devletlerin en büyük gelir kaynaklarından biri olmuştur ve bunun sonucunda üreticisinden tüketicisine milyonlarca kişi can vermiştir. Dönemin Avrupası’na ve Osmanlı İmparatorluğu’na tütün ilk defa İngiliz tüccarlar tarafından tanıtılmıştır. 17, 18, 19 ve hatta 20. yüzyıllarda, ABD başta olmak üzere birçok İngiliz sömürgesi olan ülke dünyaya tütün yetiştirmek için çalışmıştır.  Mısır, Avustralya, Jamaika, Nijerya, Surinam, Trinidad ve Tobago, Songea, Rodezya ve Borneo ile birlikte yine o dönemde İngiliz etki alanındaki İran da tütün ekim merkezleri haline getirilmiştir. Sömürgelerde üretilen tütün ucuz fiyata alınıp dünyaya fahiş fiyatla satılmıştır. Bu karanlık dönemde Karayipler’den Uzak Doğu Asya’ya kadar dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu tütün üreticisi ya da tüketicisi olarak bu döngünün bir parçası haline gelmiştir.  

Amerikan tütün endüstrisi köle ticareti ile de desteklenmiştir. İngiliz tüccarlar Afrika’da yerel krallardan silah karşılığında köle almıştır. Gemiler ile Amerika’ya taşınan bu köleler de tütün ve şeker gibi hammaddelerle takas edilmiştir.2

Köleler üzerinden finanse edilen “Atlantik Ticareti” 200 sene boyunca İngiliz tekelinde kalmıştır. 10 milyon Afrikalı yeni kıtaya köle olarak taşınırken 10 milyonu da süreçte can vermiştir. Köle ticareti sırasında Batı Afrika kıyılarında kölelerin gemi beklerken istiflendiği depolar kurulmuştur. Bu dönemde her dinden her milletten her kabileden milyonlarca Afrikalı köle haline getirilmiştir. Dönemin meşhur İngiliz donanması Atlantik ticareti ile finanse edilmiştir.

Tütün ticaretinin etkileri o tarihten günümüze kadar sürmüştür. Ölümcül bir sektör olarak tüm dünya tütünün etkisi altındadır. 2014 yılında tüketilen 5,6 trilyon sigara için kullanıcılar 750 milyar dolar harcamışlardır. Bu rakam 170 ülkenin gayrisafi milli hasılası toplamından fazladır ve dünyanın 19. büyük ekonomisine denk gelmektedir.3

Şu an yaklaşık 1.2 milyar insan sigara tiryakisidir. 2025 yılında bu rakamın 1.65 milyar olacağı hesaplanmaktadır. Bu insanların %80’i orta ve düşük gelir sınıfındandır.  Japonya’da yılda kişi başına 1800 sigara tüketilirken ABD‘de ise bu rakam 1000’dir. Her yıl 6 milyon kişi sigara ile bağlantılı hastalıklarda can vermektedir. Eğer dünya milletleri toplu olarak harekete geçmezse, 21. yüzyılda 1 milyar insan, sigaranın etkileri sonucunda hayatını kaybedecektir.4

Milyonları sigaraya alıştıran ana unsur, pazarlama teknikleri ve göz boyamalardır. Aslında bu yalan döngüsü 16. yüzyılda tüccarların tütünün bir ilaç olduğunu söylemesi ile başlamıştır. Sigara tiryakiliği, 20. yüzyılın reklam dünyasıyla birlikte de hayat tarzı haline getirilmiştir. Profesyonel pazarlama teknikleri ile insanlar daha çocuk yaşta bu illete alıştırılmıştır ve bu yanlış hala devam etmektedir. Bugün sigara kullananların üçte ikisi bu maddeyle 18 yaşından küçükken tanışmıştır. Bugüne kadar uygulanan kanuni yasaklar, reklam kısıtlamaları, kutular üzerine ölümcül ibareler eklenmesi, bu zehirin yaygın kullanılmasını engelleyememiştir.

1954 yılında ABD sigara üreticileri 160 şehirde 250 gazetede yer alan büyük bir savunma reklam kampanyası başlatmışlardır. “Sigara Kullanıcılarına Samimi Bir Duyuru” isimli yazı 45 milyon Amerikalı’ya ulaşmıştır. Yazıda sigaranın kanser yaptığı iddiaları yalanlanmış, tiryakiliğin güvenli olduğuna dair teminat verilmiştir. Bugün bu yazının bilimsel gerçeklerle çeliştiği açıkça ortaya çıkmıştır. Sonuçta yazıya imza atan şirketlerin de daha o dönemden zararların farkında olduğu anlaşılmıştır.

Günümüzde bilim sigaranın ölümcül sonuçlarını her yönüyle ortaya koymuştur. Öncelikle sigara akciğer kanserinin birinci sebebidir. Araştırmalar kanserden ölen her dört kişiden birinin sigaradan dolayı hastalığa tutulduğunu göstermektedir. Sigara kullanımı, kanser dışında, kalp ve akciğer hastalıklarına da yol açmaktadır. ABD’de sigaranın yol açtığı hastalıklardan ölenlerin sayısı AIDS, uyuşturucu, içki, intihar, cinayet ve araba kazasında ölenlerin toplamından daha fazladır. Dünyada pasif içicilik bile 50 binden fazla can almaktadır. 2015 yılında terörist saldırılarda 45 bin kişinin can verdiğini göz önüne aldığımızda pasif içiciliğin terörizmden daha ölümcül bir tehlike olduğunu görürürüz.

 Tütün ve sigara, aynı zamanda dünyanın en büyük israf kalemidir. Milyonlarca hektar alan heba edilmektedir. Dünyadaki üreticiler tütün yerine gıda üretseler, açlık sınırının altında yaşayan 30 milyon insan yiyeceğe kavuşacaktır. Bu kadar büyük bir imkân insanları beslemek yerine zehirlemekte kullanılmaktadır. Bugün dünyada 124 ülke tütün yetiştiricisidir. Bunların büyük bir kısmı dünya zenginlik ortalamasının altında ülkelerdir. Tütün endüstrisi bu ülkelerin fakirliklerini istismar etmektedir. Aslında tütün üreticisi de bu sistemin mağdurudur.

Sigara açık bir zehirdir. 500 yıldan beri insanları zehirlemektedir. Toplumların mücadele güçlerini yok etmekte, sömürülmeye, istismar edilmeye, yönetilmeye açık hale getirmektedir. Bu kanlı endüstriden sadece bir avuç oligark menfaat edinmektedir. Bu menfaat için 1,5 milyar insan canını tehlikeye atmaktadır. Ülkelerin bu zehir diktasıyla yalnız başlarına mücadele etmeleri mümkün değildir. Siyasetçilerin, devlet adamlarının, kanaat önderlerinin, din adamlarının, toplum liderlerinin, sivil toplum örgütlerinin ve aklı vicdanı berrak tüm insanların ittifakı gerekmektedir. Sigara her geçen gün 20 bin yeni can almaktadır. Bu bir saat bile geciktirilemeyecek bir mücadeledir. 

  1. http://www.insightcrime.org/news-analysis/insight-crime-homicide-round-up-2015-latin-america-caribbean
  2. http://www.understandingslavery.com/index.php-option=com_content&view=article&id=369&Itemid=145.html
  3. http://global.tobaccofreekids.org/files/pdfs/en/Global_Cigarette_Industry_pdf.pdf
  4. http://global.tobaccofreekids.org/files/pdfs/en/Global_Cigarette_Industry_pdf.pdf

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/youth/1515-tobacco-cigarette-industry.html

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/03/14/why-are-deadly-industries-promoted/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241982/sigara-hakkindaki-gercekler-olumcul-sektorlerhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241982/sigara-hakkindaki-gercekler-olumcul-sektorlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_why_are_deadly_industries_promoted2.jpgSat, 18 Feb 2017 16:31:19 +0200
Mültecilerle İlgili Başkanlık Kararnamesi Acilen Geri Çekilmeli

Başkan Trump, seçim öncesi vaat ve söylemlerini belli temel başlıklar üzerinde yoğunlaştırmıştı. Bu başlıklardan en çok öne çıkanlar göçmenler konusu, radikalizmle mücadele ve ABD'nin ekonomik çıkarlarını koruma amaçlı alınacak yeni uluslararası ticari tedbirlerdi.

Sayın Trump'ın bu ana gündem maddeleri arasında, iktidara geldikten sonra en hızlı biçimde devreye soktuğu uygulama, ABD'ye mültecilerin ve çeşitli Müslüman ülke vatandaşlarının girişini yasaklamak oldu. Trump karşıtı çevrelerce "Müslüman Yasağı" olarak adlandırılan Başkanlık Kararı'yla, ABD'nin mülteci kabul sistemi 120 gün süreyle askıya alındı; Suriye'den mülteci alımı programı süresiz olarak durduruldu; İran, Irak, Suriye, Libya, Yemen, Somali ve Sudan'dan oluşan 7 Müslüman ülke vatandaşlarının ABD'ye girişi 90 gün süreyle yasaklandı.

ABD içinde ve dışında pek çok eleştiri, tepki ve protestolara neden olan karar halen resmi vizesi hatta oturma izni bulunan birçok Müslümanın ağır mağduriyetine neden oldu. Bunların arasında, geçerli vizeleriyle ABD'de öğrenim gören, çalışan, orada yaşayan yakın ve akrabalarını ziyaret eden, kanser gibi hastalıklardan ötürü  tedavi görmeye gidenler de var. Öyle ki bunların birçoğu, karar alındığında uçakta ABD'ye doğru hiçbir şeyden habersiz yol alıyordu.

Karar, aynı zamanda çelişki ve belirsizlikleri de beraberinde getirdi. Örneğin, söz konusu 7 ülkeden birinin vatandaşı olduğu halde Fransa, Kanada, İngiltere gibi ülkelerden çifte pasaport sahibi olanlar da bu yasağa dahil edildi. Ancak, Gümrük ve Sınır Karakolu'nun talimatına göre, yasak olmayan ülkenin pasaportunu gösterenler giriş yapabilecekler. Diğer yandan, Homeland Security departmanı da süresiz oturma iznine sahip olup da ciddi tehdit oluşturmayanlara, tek tek değerlendirmek suretiyle izin verilebileceğini açıkladı. Ancak bu iznin çalışma ve öğrenci vizelerini kapsayıp kapsamadığı belirsizliğini koruyor.

Sonuçta, teröre karşı güvenlik tedbiri gerekçesiyle alınan bu kararın kendi halinde masum Müslümanları mağdur etme dışında ülke güvenliğine ve yeni hükümetin imajına bir fayda sağlayacağını söylemek oldukça zor.

Günümüzdeki terörist yapılanmaların son derece profesyonel ve teknolojik imkanlara sahip oldukları bir gerçek. Özellikle, çeşitli uluslararası istihbarat örgütleriyle içiçe oldukları da dikkate alındığında... Bir terörist, ABD'nin vize uygulamadığı 38 ülkeden biri adına düzenlenmiş sahte pasaport ve  belgelerle ülkeye giriş yapabilir. Her kılığa girebilir; Hıristiyan, Musevi, ateist, homoseksüel her türlü kimlik ve kişilik ardına gizlenebilir, bunlara ait pasaport ve belgeleri taşıyabilir.

Dahası, birçok terörist örgüt Batı ülkelerinde gerçekleştirdikleri eylemlerde o ülkelerin vatandaşları arasından devşirdikleri elemanları kullanıyor. Son dönemde Avrupa ya da ABD'de eylem yapan teröristlerin üzerinden Fransa, İngiltere, Belçika, ABD, vs. gibi ülkelerin pasaportları çıkıyor.

Örneğin, 13 Kasım 2015'te 132 kişinin hayatını kaybettiği Paris saldırılarının failleri Fransa ve Belçika pasaportları taşıyorlardı. 12 Haziran 2016'da ABD'nin Orlando şehrindeki eşcinsel kulübüne silahlı saldırıyı düzenleyen teröristin Afgan kökenli bir ABD vatandaşı olduğu ortaya çıktı. Daha da ilgici, Cato Enstitüsü'nün raporuna göre, 1975-2015 arasında ABD toprakları üzerinde Amerikalıların ölümüne neden olan eylemleri gerçekleştiren yabancı teröristler arasında, karardaki 7 ülkeden hiçbirinin vatandaşı yok.

Ayrıca, bu 7 ülkeden gelenler çok kapsamlı incelemelerden, psikolojik testlerden, mülakatlardan sonra, dünyanın en gelişmiş istihbarat ağları tarafından tüm geçmişleri, faaliyetleri, bağlantıları, çevreleri detaylı olarak araştırılarak vize ya da oturma izni almaya hak kazanmış belirli insanlar. Gerekli kriterlere uymayanlar, en küçük bir şüphe ihtimali olanlar zaten vize alamıyor. Bu nedenle, bu ülkelerden vize almaya çalışmak bir teröristin hiç başvurmayacağı yöntem.

Başkan Trump'ın dikkat çektiği radikalizm gerçekten de ABD, İslam ülkeleri ve tüm dünya için çok büyük bir tehdit. Ancak, belki de seçim vaatlerinin acilen uygulanması endişesiyle alınmış bu kararın söz konusu tehdide çözüm olacağını söyleyebilmek pek mümkün değil.

Aksine böyle bir uygulama, yalnızca yeni hükümetten rahatsızlık duyan derin unsurları sevindirir. Aleyhte en küçük bir açık yakalamak için pusuda bekleyen Trump karşıtı "derin" küresel kampanyanın provokatörlerine arayıp da bulamadıkları malzemeyi sunar. Nitekim, önceden Ortadoğu'daki Müslüman soykırımını tek kelimeyle dahi eleştirmeyen hatta destekleyen çevrelerin bugün sırf Trump aleyhtarlığı yapma adına Müslümanlara sözde sahip çıkmaları gözden kaçmıyor.

Ayrıca, bu tür politikaların öfke, nefret ve intikam hislerini körükleyerek ülkedeki 3.3 milyon Müslüman arasından kendi saflarına yeni elemanlar çekebilmek için fırsat kollayan radikal unsurları beslediğini de unutmamak gerekir.

Dolayısıyla, etkili ve gerçekçi olmaktan uzak olduğu kadar birçok olumsuzluğu da beraberinde getiren böyle hatalı ve gereksiz bir uygulamada ısrar etmemek en doğrusu. Bütünüyle geri adım atma imkanı yoksa da en azından mağduriyetleri kaldıracak, yasak sürelerini minimuma indirecek düzenlemelerin acilen yapılması gerekli.

Radikalizm İslam adına ortaya çıkan, ancak İslam'ın tek ve gerçek kaynağı olan Kuran'ın ruhuna ve öğretisine bütünüyle zıt, sapkın bir ideolojidir. Bu yüzden en başta, Kuran'a dayalı gerçek İslam'la radikalizmin arasını ayırmak çok önemlidir.

Sayın Trump, vaat ettiği gibi radikalizmi yok etmek istiyorsa bu ancak fikri ve bilimsel bir mücadele yöntemiyle yapılabilir. Zira, sapkın da olsa fikir ve ideolojiler, ancak karşıt ve doğru fikir ve ideolojilerle yok edilebilir. Önceden uygulanan hatalı şiddet politikalarının, askeri yöntemlerin terörü bitirmediği gibi, beklenenin aksine terörist oluşumlara çok daha geniş zemin ve taraftar sağladığı defalarca tecrübe edilmiştir.

Bu nedenle, ABD'deki ve dünyadaki Müslüman toplumu Kurani ve akli deliller ışığında İslam'ın gerçeği ve radikalizmin sapkınlığı hakkında bilinçlendirilmelidir. Dünya çapında geniş ve kapsamlı bir eğitim kampanyası sayesinde radikalizme en can alıcı darbe indirilecek ve bu sapkın ideolojiden beslenen terör belası en köklü biçimde yok edilecektir.

Adnan Oktar'ın Gulf Times & Jefferson Corner & News Today'de yayınlanan makalesi:

http://www.jeffersoncorner.com/travel-ban-not-a-solution-to-terror-threat/

http://www.newstoday.com.bd/index.php?option=details&news_id=2465631&date=2017-03-02

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241972/multecilerle-ilgili-baskanlik-kararnamesi-acilenhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241972/multecilerle-ilgili-baskanlik-kararnamesi-acilenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/gulf_times_adnan_oktar_travel_ban_not_a_solution_to_terror_threat2.jpgSat, 18 Feb 2017 13:31:50 +0200
“Teröre Karşı Savaş”... Ama Nasıl?

Radikalizm, şiddetle beslenen bir vebadır. Şiddeti gördüğü yerde yaygınlaşacak alan da bulur, yakıp yıkacak güç de. Bu nedenledir ki, özellikle son 20 yıl radikalizmin güçlendiği yıllar olmuştur. ABD’nin Afganistan ve Irak müdahaleleri, “teröre karşı savaş” gerekçesiyle başlatılmıştır. Radikalizme şiddet ve öfke ile karşılık verilmiş ve bu veba beslenmiş, kök salmıştır.

Şu anda ABD, bu vahim hata ile yüz yüzedir. Başkan Trump, kendi gerekçelerini öne sürerek 7 ülke vatandaşlarının ülkesine girişini geçici olarak engellemiş ve kendi yöntemleriyle teröre karşı savaş başlatmıştır. Ancak bu savaş, yöntemi ve getirileri itibariyle iyi değerlendirilmelidir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Trump, her ne kadar keskin söylemlerle gündeme gelse de, gerçek barışı arayan Müslüman camia için ittifak edilmesi gereken bir liderdir. Trump’un radikalizme karşı katı duruşunu anlamak ise hiç de zor değildir. Sürekli din adına şiddet üreten ve bunu korkunç bir öfke ve nefret zihniyeti içinde gerçekleştiren ve İslam dininin adını kullanan radikal teröristler, daima Batı’ya olan öfkeleri ve özellikle ABD’ye olan kinleri ile ortaya çıkmışlardır. ABD’ye kin duyan fakat aynı zamanda ABD’nin imkanlarından yararlanan, Amerikan okullarında okuyan ve Amerika’nın kültür, kalite ve zenginliğinden alabildiğine faydalanan insanların sayısı az değildir. Bu açıdan bakıldığında Trump’ın kendi vatandaşlarını ve ülkesini korumak adına tedbir almak istemesi anlaşılabilirdir. Yanlış olan ise yöntemdir.

Bombalama, yasaklama, duvarla set çekme daima aynı sonucu doğurur: Nefret. Nefret ise zorlu bir histir; telafi edilmesi güçtür. Amerika’yı seven, Hristiyan ve Musevilerle dostluğa inanan, daima barış isteyen ve Amerika’nın büyüyüp gelişmesi için çaba harcayan en ılımlı Müslümanların bile kalbinde burukluk yaratabilir, güven kırıcı olabilir. Reddedilme ve sevilmeme hissi yapıcı değil, daima yıkıcıdır.

Radikaller ise, nefret ile beslendiklerinden, nefret doğuran eylemlerde daha da radikalleşirler. ABD’den gelen öfkeli bir söylem veya uygulama, onların arayıp bulamadığı bir şeydir. Kendilerince bunu öfkeli saldırganlıklarına gerekçe olarak görür, şiddetlerine şiddet katarlar. Dolayısıyla yapılan eylem, teröre karşı bir savaş değildir; terörü güçlendiren bir eylemdir.

Trump’ın kendi halkını korumak istemesi elbette anlaşılabilirdir. Amerikan halkı, bizim için de oldukça değerlidir ve onların eski mutlu günlerine dönmeleri, Amerikan rüyasının tekrar hayat bulması bizim de istediğimiz bir şeydir. Fakat ABD, şu anda dünyanın geri kalanını kendi haline bırakacak durumda değildir. Terör, sadece ABD’nin değil, bütün dünyanın sorunudur. Buna çözüm, dünyaya kapıları kapamakla değil, birlikte, daha önce hiç denenmemiş akılcı bir politikayla karşı koymakla mümkün olur. Bu yöntem, eğitimdir. Eğitim; bombalar veya duvarlar gibi masraflı değildir. Kan dökmez, şehirleri yıkmaz, terör üretmez. Teröristi değil, ideolojiyi öldürür. Bu nedenle kesin bir çözümdür. İşte bu bakımdan, Trump ve barışa inanan Müslüman alemi, bu dönemi iyi değerlendirmelidir. El ele verilip teröre bilimsel çözüm aramanın tam vaktidir.

Trump’un 7 ülke ile ilgili kararını başka açılardan da değerlendirmek gerekmektedir. Trump, bilindiği gibi, dünyayı derinden yöneten etkili bir kesimin onayını almamaktadır. Genellikle seçim yoluyla yenilmeyen marjinal liderler, çeşitli tuzaklar yoluyla liderlik koltuğundan uzaklaştırılmaya çalışılırlar. Bu radikal karar, bu bakımdan pek çok Trump karşıtının işine gelmekte; muhtemelen bu kişiler, dünyadan gelen tepkileri Trump’ı devirmek için bir koz olarak görmektedirler.

Seçimle gelen bir liderin, sinsi tuzaklarla indirilmesi, ABD’de demokrasinin ölümü anlamına gelir. Demokrasinin beşiği konumundaki bir lider ülkenin bu özelliğini kaybetmesi, o devletin de, milletin de yıkımı demektir. Bir kısım fitne odaklarının ABD’yi komünistleştirme çabasını ise bu noktada yadsımamak gerekir. Bu komünistleştirme çabası içinde Trump gibi dindar bir başkanın varlığı, söz konusu odaklara büyük bir darbe olmuştur. Muhtemeldir ki, bu kişiler de durumdan istifade edecek ve kirli planlarını uygulamaya koymak için zemin arayacaklardır. Dolayısıyla yeni başkanın, verdiği kararları mutlaka bu açıdan da değerlendirmesi, kendisini yıpratacak uygulamalardan kaçınması ve fitne odaklarına imkan vermemesi elzemdir.

Radikalizme, öfkeye, nefrete karşı etkili iki mücadele yöntemi vardır. Bunlardan birincisi maneviyattır. Trump, Obama döneminde oranları gitgide azalan dindarların sayısını artırmak için güçlü bir manevi atak başlatmalı ve Amerikan halkını yeniden dindar hale getirmelidir. Eski mutlu günlere yeniden dönmenin ve Amerikan rüyasını geri getirmenin asıl yolu budur. Ülkesindeki Hristiyan, Musevi ve Müslüman liderlerle bir araya gelerek görüntüler vermesi, maneviyata yönelik mesajlarını sürdürmesi ve materyalist dünya görüşünü yıkacak bilimsel etkinliklerde bulunması beklediği olumlu sonucu getirecektir.

İkinci yöntem ise radikalizme yönelik etkili eğitimin, biz Müslümanlarla birlikte yapılmasıdır. Terörü üreten şey ideolojidir. Şimdiye kadar tek mücadele edilmeyen konu da ideoloji olmuştur. Trump, bunu hayata geçiren ilk ABD başkanı olmalıdır. Bunun kesin sonuç verdiğini görecektir.

Gerçek Müslümanlar olarak bizim isteğimiz şudur: Amerika, neşesiyle, kalitesiyle, coşkusuyla, zenginliğiyle, demokrasisi ve özgürlüğü ile var olmalıdır. Amerika, radikalizme çözüm adına da var olmalıdır. Bunu, sınırlar ve yasaklar koyarak değil, sevgi ve bilimle yapmalıdır. “Terörle savaş” adına terörü besleyen liderlerden biri olmadığı açıktır. Bu yönünü tüm dünyaya göstermeli ve teröre karşı ilmi mücadele için bizimle el ele vermelidir.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da yayınlanan makalesi:

http://www.nst.com.my/news/2017/02/212548/declare-war-terror-how

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241868/“terore-karsi-savas”-ama-nasilhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241868/“terore-karsi-savas”-ama-nasilhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_declare_on_terror_but_how2.jpgWed, 15 Feb 2017 14:24:26 +0200
Rohingya zulmü bitmiyor

1982 yılında kabul edilen bir yasa ile artık Myanmar vatandaşı kabul edilmeyen Rohingya Müslümanlarının dramı, o yıllarda büyük ölçüde gözlerden uzaktaydı. Tüm vatandaşlık hakları ellerinden alınan ve bu nedenle kendi ülkelerinde mülteci sayılan, çalışamayan, okula gidemeyen, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin hiçbirinden yararlanamayan Rohingya Müslümanları, bütün bunların üzerine kapsamlı bir soykırıma maruz kaldılar. Yaşanan dram vahimdi; Rohingyalar evlerinden uzaklaştırılıyor, kaldıkları mülteci kampları yakılıyor, cinayetlerin ve zulmün ardı arkası kesilmiyordu.

Gizli yaşanan bu dram, yurtlarını terk etmek zorunda kalan Rohingyaların denizlerde yaşadıkları felaketlerle gündeme geldi. Müslümanlar kırık dökük teknelerde açlıktan veya hastalıktan dolayı şehit oluyor, bir kısmı ulaştığı ülkelerde insan tacirlerinin eline düşüyor; kimi tekneler ise hiçbir yere ulaşamadan batıyordu. Dikkatler bu zulmün üzerine çekildiğinde ise pek çok Müslüman çoktan şehit olmuştu.

Bugün, Rohingya Müslümanlarının maruz kaldığı etnik ve dini soykırımı bütün dünya biliyor. İnsan hakları örgütleri konuyla ilgili sayısız rapor hazırladı. Öyle ki Birleşmiş Milletler, Rohingya Müslümanlarını “dünyanın en çok zulüm gören halkı” olarak tanımladı. Ancak bütün bunlar, Myanmar’da yaşanan zulmü durdurmuyor. Etnik soykırım, artık gizli saklı değil belki ama yine de bütün dünyanın gözleri önünde, en vahşi şekilde devam ediyor.

9 Eylül 2016’da artış gösteren sivil Müslümanlara yönelik şiddet eylemleri, bu eylemlerden dolayı Bangladeş’e kaçan 220 görgü tanığının ifadelerine dayanarak rapor edildi. Rapora göre Müslümanlar, katliam, ortadan kaybolma, tecavüz ve yağmalama olaylarına maruz kalmaya devam ediyorlar. Öğretmenler, din alimleri, toplum liderleri gibi etkili ve saygı duyulan kişilerin özellikle seçildiği ve tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalanların arasında çocukların da bulunduğu, bu çocukların bir kısmının da yaşamını yitirdiği raporda belirtiliyor.

9 Eylül tarihinden itibaren ülkesini terk etmek zorunda kalan Rohingya sayısının ise 92 bin olduğu belirtiliyor.

Ülkesini terk etmek zorunda kalan Rohingyaların sığınabilecekleri en yakın ülke Bangladeş. Ancak son dönemlerde Bangladeş Dışişleri’nin, ülkelerine sığınmacı olarak gelen Rohingya Müslümanlarını Bengal Körfezi'nde yer alan ve erişimin ancak botlarla sağlanabildiği Thengar Char Adası’na göndermeye yönelik kararı tartışma konusu. Keza, söz konusu bölge, gelgitler yüzünden yılın büyük bir bölümünde sular altında kalıyor; sular çekildiğinde ise bataklığa dönüşüyor. Adada yaşam alanı olmadığı gibi ev, okul, hastane gibi de binalar bulunmuyor.

Bangladeş Bakanlar Kurulu talimatında, yetkililerden, “Myanmar vatandaşlarının ülkeye yasa dışı girişlerinin durdurulması” istendi. Aynı zamanda "var olanların yerel nüfusla karışmalarının engellenmesi, tüm mültecilerin ülkede belirlenen bölgelere yerleştirilmesi ve orada kalmaları için gereken tedbirlerin alınması” talimatı verildi. Talimatta, planın gerekçesi olarak son dönemde giderek artan Rohingya nüfusunun yerel halk açısından “fiziksel riskler” doğurduğu ve yörede sosyal ve ekonomik problemlere yol açtığı ileri sürüldü.

Bu vahim talimatname, Rohingya Müslümanlarının kaçtıkları bölgelerde dahi problem çıkaran, riskler taşıyan kişiler olarak görüldüklerini ortaya koymaktadır. Daha da vahim olanı bu insanlar, yılın büyük bölümünde sular altında kalan, diğer zamanlarda da bataklık haline gelen bir ölüm adasına yerleştirilmeye çalışılmaktadırlar. Adeta insan muamelesi görmemekte, sığındıkları ülkede de etnik kıyımın bir parçası haline getirilmektedirler. Zulümden kaçan bu insanların, kaçtıkları yerde de korunamamaları, tehdit olarak görülmeleri, hatta ölüme terk edilmeleri, dünyada acımasızlığın geldiği son noktayı göstermektedir.

İslam ahlakı, zor durumda olduğu için kendisine sığınan bir insanı, canı pahasına korumayı gerektirir. Korunacak kişi dinsiz bile olsa, onu korumak Müslümanın her şartta görevidir. Kaldı ki burada, Müslümanın Müslümana sahip çıkması mevzu bahistir. Bu, hem vicdani hem de insani bir yükümlülük; yerine getirilmesi gereken bir güzelliktir.

Fakat materyalist zemin üzerine inşa edilen dünya, güçlü olanın hayatta kalması gibi sapkın bir zihniyeti hakim kıldığından, zulme yönelik uygulamalar devlet bazında gerçekleşir olmuştur. Korunması gereken mülteciler fazlalık görülmekte, sırf aciz konumda oldukları için yaşam hakları yok sayılmaktadır. Bu, materyalist yaşam şeklinin dünyada yaygınlaştırdığı acı sonuçtur. Bunun için gelen itirazlar artık dikkate dahi alınmamakta, zulüm, normal sayılmaktadır. Sevgiden uzaklaştıkça bu vahim tablo daha da vahim hale gelmekte, çözümden ise gitgide uzaklaşılmaktadır.

Bu soruna çözüm, biri geçici diğeri ise kalıcı iki yöntemin takip edilmesi ile mümkündür. Birincisi, Birleşmiş Milletler’in ülkeler üzerinde yaptırım gücünün daha da güçlendirilmesi ve mazlumlara tüm dünyada tam teşekküllü şekilde sahip çıkacak bir stratejinin belirlenmesidir. BM, özellikle Bangladeş gibi yoksul ülkelerde inisiyatifi eline alabilmeli ve oradaki duruma doğrudan müdahil olabilmelidir. Bunun için mülteci tanımının bugünkü şartlara göre yeniden yapılması; mülteci de, sığınmacı da olsa, gelen kişilerin insani şartlarda koruma altına alınması ve vatandaşlık ve çalışma haklarının düzenlenmesi gerekmektedir. Elbette bunun için BM’nin paraya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç ise, BM’nin üye ülkelerinden gelmeli, bu konuda bir fon oluşturulmalı ve her ülke kendi bütçesi dahilinde katkıda bulunmalıdır. Üye ülkelerin bir kısmının henüz üyelik ücretlerini bile tam anlamıyla ödemediği dikkate alınırsa, bu girişim zor görülebilir. Ancak yapılacak düzenlemeler neticesinde hem üye ülkelerin yıllık ödemelerini hem de yardım fonuna aktaracakları paraları belirlemek gerekmektedir. BM’nin kendini ve üyelikleri yenileme konusunda atak yapması elzemdir.

Kalıcı çözüm ise, dünyayı, sevgi ve vicdan üzerine kurulmuş bir güzellik yurdu haline getirebilmektir. Bunun için yapılması gereken materyalist eğitimi ortadan kaldırarak, materyalist zihniyete bilimsel bir darbe vurmaktır. Maddeci zihniyet, ne acıdır ki bugün Müslüman ülkeleri de tekeline almıştır ve vicdansızlığı alabildiğine beslemektedir. Bunun önüne geçmek, mazlumları korumak için atılacak en önemli adım olacaktır.

Adnan Oktar'ın Tehran Times & The Kashmir Monitor & Caravan Daily & Burma Times'da yayınlanan makalesi:

http://www.kashmirmonitor.in/Details/118657/no-end-in-sight-for-sufferings-of-rohingyas

http://caravandaily.com/portal/no-end-in-sight-for-the-rohingya-suffering-harun-yahya/

http://burmatimes.net/no-end-in-sight-for-sufferings-of-rohingyas/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241865/rohingya-zulmu-bitmiyorhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241865/rohingya-zulmu-bitmiyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_no_end_in_sight_for_sufferings_of_Rohingyas2.jpgWed, 15 Feb 2017 13:30:58 +0200
450 milyon yıllık Trilobit Fosili “Yaratıldım” diyorPaleontoloji bilimi, her geçen gün toprağın altından yeni bir fosil çıkarmakta ve keşfedilen her yeni bulgu ile birlikte, evrim teorisi yeni bir çıkmaza daha girmektedir.

Geçmişten günümüze ulaşan hayvan kalıntıları içerisinde bilhassa trilobitler evrimciler için çok can sıkıcıdır. Evrimcilerin sıklıkla dile getirdiği, “İlk başlarda yaşam ilkeldi; sonradan kompleks halini aldı” iddiasına, trilobitler çok sağlam bir darbe vurmaktadır.

Bunun sebebi, evrimciler tarafından yaşamın "ilkel" olması gerektiği iddia edilen dönemde yaşamış ve soyu tükenmiş bu canlının aslında son derece kompleks olmasıdır.

New York’ta keşfedilen 450 milyon yıllık fosil de, bu nedenle evrimciler tarafından büyük bir sessizlikle karşılanmıştır. Batı Illinois Üniversitesi’nden Doç.Dr. Jeolog Thomas Hegna’nın önderlik ettiği 3 kişilik bir ekip tarafından incelenen fosile, evrim propagandası yapan çoğu yayın yer dahi vermek istememiştir.

Bugüne dek birçok trilobit fosili bulunmuştur. Ancak bu fosili özel kılan, bir taşın içerisinde 3 boyutlu olarak çok iyi bir şekilde korunmuş ve yanında yumurtaları ile birlikte keşfedilen ilk trilobit fosili olması ve benzerinin bulunmamasıdır. 1

450 MİLYON YILLIK TRİLOBİT FOSİLİ

Trilobitler, eklembacaklılar içerisinde kompleks vücut yapıları ile bilim adamlarını hayrete düşüren canlılardır.

Trilobit Gözündeki Kusursuzluk

Darwinistler bakımından trilobitleri tehlikeli kılan asıl olarak göz yapılarıdır. Canlının gözlerindeki teknoloji, kör tesadüfleri temel alan evrimleşme ile açıklanamayacak kadar mükemmeldir.

Gözler, çift görüntü oluşmasını engellemek için, birbirleriyle aynı hizada optik eksenler üzerine konuşlandırılmış saf kalsiyum karbonattan (kalsit) oluşur. Ayrıca küresel sapmaları önlemek için birbirine eklenmiş çift lenslerle kaplıdırlar.

Arjantin Ulusal Tucuman Üniversitesi’nden Guillermo Acenoloza ve arkadaşları tarafından 2001 yılında yürütülen çalışmada2, trilobitlerin görüş alanlarının çok geniş olduğu ve neredeyse 360 dereceye yakın bir alanı görebildikleri belirtilmiştir. Başka bir deyişle, trilobitler, önlerini, yanlarını, sırtlarını, başlarının aşağısını ve arkalarını bile görebilen bir görüş açışına sahiptir.  Hatta bazı trilobit türlerinde, üst kalsit lensinin üzerinde, tam ortada bir çıkıntı bulunur. Bu çıkıntı, uzağı ve yakını görebilmek için iki ayrı dereceyi tek bir lenste sunan çift odaklı (bifokal) gözlükler gibi çalışır. Bu, son derece kapsamlı bir optik bilgisi gerektirir. Herhangi bir canlının bu bilgiye kendi kendine sahip olması da elbette ki mümkün değildir.

540 milyon yıllık, 520 milyon yıllık, 450 milyon yıllık trilobit fosillerinde, küresel şekil nedeniyle meydana  gelen optik kusuru, suyun yoğunluğunu hesaba katarak düzeltmeye yarayan cam benzeri lensler bulunması ve bu lenslerin günümüz göz doktorlarınca reçete edilen numaralı gözlüklerin özelliklerine sahip bifokal (çift odaklı) fonksiyonlarının bulunması elbette tesadüflerle açıklanamaz. Trilobitlerin üzerindeki tek bir gözün bile tesadüfen oluşabilmesi mümkün değilken; bazı türlerinde binlerce göz bulunan bu canlıların zaman içerisinde mutasyonlar sonucu evrimleştiklerini öne sürmek son derece gülünç olacaktır.

Mutasyonlarla böylesine mükemmel bir yapının milyonlarca yıllık bir süreçte kendi kendine var olabileceğini iddia etmek; demir bir çekici alıp milyonlarca yıl boyunca bir bilgisayara vurduğunuzda, kendi kendine elinizdekinden daha üst model bir bilgisayarın oluşabileceğini iddia etmek gibidir. Aklı başında olan hiçbir insan, böylesine aciz bir izahta bulunmaz. Bu canlıların ne denli kompleks oldukları, akıl ve vicdan sahibi her insan tarafından çok net bir şekilde anlaşılabilir.

Trilobitler konusunda uzman, evrimci paleontolog Levi Setti, 1993 yılında yayınladığı kitabında3 “Trilobitler çok zekice bir fizik problemini çözmüşler ve görünen o ki, Fermat ilkesini, Abbe Sinüs kanununu, Snell’in çift kırılmalı kristaller optiği ve ışığın kırılması kanunlarını biliyorlardı.” sözleriyle tek bir trilobit gözündeki mükemmel görüş için gereken optik kanunlarını detaylı bir şekilde listelemiştir.

Fakat burada Setti’nin gözardı ettiği bir gerçek vardır. Trilobitlerin bu kanunlardan haberdar olması söz konusu değildir. Bu canlılar ne Fermat’ı, ne Abbe’yi, ne de Snell’i tanırlar. Kendilerinden milyonlarca yıl sonra yaşayacak insanlar tarafından keşfedilen kanunları önceden bilip çalışıp öğrenip bu kanunlara göre kendilerine göz yaptıkları gibi bir ifade, evrimcilerin trilobitlerdeki kompleks sistemler karşısında ne denli çaresiz olduğunu gösterir.

Chicago Üniversitesi’nden Paleontoloji Profesörü David Raup4, trilobitlerin bu denli kompleks gözleri, kendi kendilerine kör tesadüflerle geliştirmelerinin mümkün olmadığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti.”

Peki, öyleyse trilobitlerdeki bu kompleks göz sistemi nasıl oluşmuştur? Trilobitlerin bu denli ileri bir optik bilgisine sahip olmasının mümkün olmadığı ortadayken; bu optik bilgisi nereden gelmiştir?

Bu sorunun yanıtını sadece 3 harf ile açıklayalım: DNA!

DNA, bir Yaratılış kodudur. Her canlının üzerinde canlının doğduğu andan ölümüne kadar vücudunda gerçekleşecek tüm üretim süreçlerinin bilgisi DNA denilen dev veri bankasındadır. Trilobitlerin DNA’larında da tüm bu kompleks göz mekanizmalarını inşa edecek optik bilgisi saklıdır. Fakat, DNA tek başına bilginin kaynağını açıklamaz. DNA, sadece trilobitlerde yüklü yazılımın bir parçasıdır. Bilginin asıl kaynağı, DNA kodunun Yaratıcısı olan üstün ilim sahibi Yüce Rabbimiz’dir. Çünkü DNA, trilobitlerin gözlerini inşa edecek olan her bir hücrenin, inşaat süreçleri, yapım aşamaları ve kalite kontrol süreçleri hakkında bilgileri içerir. Ancak gözleri inşa etmek için gerekli mimari planı uygulatacak akıl DNA içinde yer almaz. Hangi bilginin ne zaman ve nasıl kullanılacağı müthiş bir akıl gerektirir; bu da Yüce Allah’ın her canlıda her an tecelli eden aklıdır.

Bütün bu delillerin, bize gösterdiği tek bir gerçek vardır. Mükemmel petek gözleriyle trilobitler, evrimin yaşanmadığının kanıtıdır. Yaşam, dünyada üstün ilim ve akıl sahibi Rabbimizin dilemesiyle bir anda başlamıştır. Allah’ın “Ol” demesiyle, canlılar bugünkü kompleks halleriyle tek bir anda yaratılmışlar yani evrim geçirmemişlerdir. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde kimi zaman bozuk şekil ve suretlerden geçerek bugünkü görünüşlerini almamışlardır. At her zaman attır, maymun da maymun, sürüngenler, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler, sincaplar hiç değişmeden günümüze ulaşmışlardır. Allah, tüm canlıları kusursuz bir şekilde yaratmıştır.

Bu hakikat, Kuran’da Haşr Suresi’nde bildirilmiştir:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

1 https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170124124905.htm
2 Acenolaza, G., M.F. Tortello, and I. Rabano. 2001. The eyes of the early Tremadoc Olenid trilobite Jujuyaspis keideli Kobayashi 1936. Journal of Paleontology 75(2):346-350
3 Levi-Setti, R. 1993. Trilobites: A photographic atlas (second edition). The University of Chicago Press, Chicago.
4 David Raup, "Conflicts Between Darwin and Paleontology", Bulletin, Field Museum of Natural History, cilt 50, Ocak 1979, s. 24

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241759/450-milyon-yillik-trilobit-fosilihttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241759/450-milyon-yillik-trilobit-fosilihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/450_miyon_yillik_trilobit_fosili_2.jpgSun, 12 Feb 2017 01:02:24 +0200
Balina “Alfred” kayıp halka değildirSon dönemde bazı bilim sitelerinde ve dergilerde, Avusturalya Victoria müzesinde sergilenen Aetiocetid türü Alfred isimli 25 milyon yıllık balinaya ait bazı fosil kalıntıları, balinaların evrimi için sözde delil olarak öne sürülmektedir.

Bu son derece ilginç bir durumdur çünkü aslında yaratılışı ispatlayan bu fosillerdeki tek bir dişten yola çıkarak, balinaların evrimi masalına destek sağlanmak amaçlanmakta ve Alfred bir ara geçiş formu olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır.

Balenli balinalar evrim teorisi açısından hep büyük bir açmaz oluşturmuştur. Bugüne kadar dişli balinalarla, çenesinde diş yerine balen adı verilen taraksı süzgeç yapısına sahip balinalar arasında evrim masalı uydurmak mümkün olamamıştır. Bu açmazın sebebi ise söz konusu balinalardaki benzersiz balen yapısıdır.

Balenler balinaların ağızlarında diş yerine bulunan ve krilleri ya da küçük balıkları süzüp yakalamalarını sağlayacak tarak benzeri bir yapıdır. Balen şekil olarak çubuğa benzediği için; bu balina türü halk arasında çubuklu balina olarak da anılır.

İşte bu kompleks ve mükemmel sistemi açıklamakta zorlanan evrimciler, "dişli balinaların dişlerinin zaman içerisinde balenlere dönüştüğü masalını" ortaya atmışlar; Soyu tükenmiş bir balina türüne ait Alfred isimli bu fosili de bu sözde ara geçiş formuna delil olarak öne sürmeye çalışmışlardır.

Ancak, bu iddia bilimsel açıdan birçok hata içermektedir.

Öncelikle, Alfred bir Aetiocetid türüdür. Aetiocetidler balenli balinanın atası değil; soyu tükenmiş bir dişli balina türüdür. Fosilin ağız kısmında diş bulunması da zaten bu gerçeği ispat etmektedir.

Peki, ağzında hiç balen bulunmayan bu fosil, dişli bir balinaya ait olmasına rağmen neden Darwinistler tarafından ısrarla balenlere sahipmiş gibi hayal edilmektedir?

Evrimciler, fosilin tek bir dişinin üzerinde buldukları bazı çiziklerin dişlere sürtünen balenler tarafından yapılmış olduğunu iddia etmektedirler. Ancak bu varsayım, balinanın ağzında balenlerle dişlerin aynı anda var olduğu ön kabulü ile yapılmıştır. Bu çizgilerin var olmayan balenler tarafından yapıldığını düşünmek bilimsellikten uzak, kişisel bir yorumdur. İnsanların dişlerinde de çeşitli anatomik bozukluklar, dış darbeler ya da yenilen yiyeceklerin ve beslenme şeklinin etkisiyle çizikler meydana gelebilmektedir. Bu nedenle de, çizgilerin balinanın yuttuğu tortular ya da besin maddeleri nedeniyle oluştuğunu düşünmek elbette ki daha akılcı ve bilimsel olan düşünce şeklidir. Bununla birlikte dişlerin üzerini çevreleyen bir balen bulunmuş olduğu varsayılsa da sonuç değişmezdi çünkü balenler dişleri korumuş olacak ve dişlerin üzerindeki aşınma da bu denli derin olmayacaktı.

Görüldüğü üzere, öne sürülen iddia yalnızca hayal gücünün bir ürünüdür. Balene sahip olmadığı halde, soyu tükenmiş bir dişli balina türü ısrarla ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca balinaların ağzındaki sert dişlerin nasıl olup da filtre görevi görecek mühendislik harikası bir sisteme dönüştüğüne dair de Darwinistler tarafından şu ana kadar hiçbir açıklama getirilememiştir.

Balina dişleri ve balenleri arasındaki yapısal farklılıklar evrim için bir açmazdır

Bir balinanın ağzında, balenlerle dişlerin aynı anda bulunması gibi bir durum hem işlevsellik açısından hem de anatomik yönden mümkün değildir. Dişler, yiyecekleri parçalamak ve koparmak içindir. Oysa balenler, dişlerle yakalaması mümkün olmayacak kadar küçük canlılarla beslenmek içindir. Balen kullanmak için gerekli çene yapısı ile, diş kullanmak için gerekli çene yapısı da birbirinden tamamen farklıdır. Şöyle ki:  

Balenlerin işlevsel olarak kullanılabilmesi için, (1) kıkırdaklı destek çubuklarına sahip akordiyon gibi genişleyebilen bir karın oyuğu yağı; (2) kafatasına gevşek bir şekilde bağlı ayrık çene yapısı; (3) çeneye ve boğaza bağlanan Y şeklinde kıkırdak yapısı ve (4) birbirinden bağımsız şekilde hareket edebilme özelliğine sahip iki kemikten oluşan alt çene gerekir. 1

Bunlar; balinaların balenleri kullanarak beslenebilmesi için gerekli morfolojik yani şekilsel özelliklerdir.

Son olarak, balenli balinalarda çene ve boğaz kesesi hareketlerini kontrol eden özel bir organ keşfedilmiştir. Yanakta bulunan bu organ, beslenirken balina ağzını suyla doldurduğunda o bölgeye uygulanan kuvvete dair uyarı sinyali vermek ile görevlidir. Bir seferde ağzını yaklaşık 5 ton kadar su ile doldurabilen balina, genişleyebilen bir karın oyuğuna sahip olduğu için; ağzına aldığı su miktarının kendisine zarar verecek, çenesini kıracak, karın oyuğunu yırtacak ya da herhangi bir çeşit sakatlanmaya neden olabilecek tehlikeli bir orana sahip olmaması gerekir.

2012 yılında Nature dergisinde keşfi haber verilen bu organ, aslında balinayı bu tür tehlikelerden korumak için vardır. Alt çenenin ortasında arka tarafta, kemiğin sağ ve sola ayrıldığı noktada bulunan bu organ “ağız açılıp kapanırken çenenin dinamik rotasyonunu tespit eder”. 2 Başka bir deyişle, bu duyu organı olmadan, balina yutulan su miktarı tarafından çenesine uygulanan kuvveti asla fark edemez ve beslenirken çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalabilirdi. Bu nedenle de, çubuklu balinanın balenlerini kullanarak beslenebilmesi için, balenlerle birlikte, bu özel duyu organına da sahip olması şarttır.

Tüm bu delillerin de gösterdiği gibi; ilk var oldukları andan itibaren balenlerini kullanarak beslenebilmeleri için bu canlılar gerekli tüm anatomik özelliklere sahiptirler.

Balina dişlerinin zamanla balenlere dönüştüğü iddiası son derece gülünçtür

Burada kısaca yer verdiğimiz 5 temel özellikten herhangi birinin eksik olması durumunda, zaten balenler kullanıma elverişli olmayacaktır. Bu durumda, balinalardaki dişlerin zaman içerisinde balenlere dönüşmesi iddiasının neden gülünç olduğu da hemen anlaşılmaktadır.

Darwinistlere göre; balinalar sözde daha çok beslenip daha çok büyüyebilmek adına önceden sahip oldukları dişleri güya balenlere evrimleştirmişlerdir. Bu mantık, evrimcilerin kendi iddiaları ile zaten çelişmektedir. Eğer balenlere sahip olmak, doğal seçilim açısından sözde daha avantajlı ise; bugün günümüzde hiçbir dişli balina türünün yaşamaması gerekirdi.

Unutmamak gerekir ki, balenlerin yapısal malzemesi ile dişlerin yapısal malzemesi arasında hiçbir benzerlik de yoktur. Balenlerin hammaddesi keratindir. Dişler ise; fosfor, sodyum, kalsiyum ve diğer minerallerden oluşur; ağırlıklı olarak protein kolajenleri içerir. Başka bir deyişle, dişlerin balenlere evrimleşmesi gibi hayali bir senaryonun gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Her canlı içinde bulunduğu ortama en uygun şekilde yaratılmıştır. Balenli balinalar, krillerle beslendikleri için, bu canlıları en iyi şekilde, tıpkı bir ağ tutar gibi yakalayabilecek balenlerle; dişli balinalar da avlarını daha rahat yakalayıp öğütebilecekleri keskin dişlerle donatılmıştır. Tarihin her sayfasında, balenli balinalar ile dişli balinalar birlikte yaşamışlar; bir tür başka bir türe evrimleşmemiştir.

Balinalar da, tüm canlılar da, milyonlarca yıllık süreç içerisinde kesinlikle evrim geçirmemişler; her biri var oldukları ilk andan itibaren sahip oldukları mükemmel özelliklerle birlikte yaratılmıştır.

Canlılık tarihi incelediğinde, paleontoloji biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Hayat, Darwinistlerin iddia ettiği gibi basitten komplekse doğru ilerlememiştir. Canlılık, yaratıldığı ilk andan itibaren tarihin her safhasında kör tesadüflerin meydana getiremeyeceği kadar mükemmel ve komplekstir. Bu gerçek de bizlere; canlıların evrim geçirmediğini, içinde yaşadığımız kainatı, galaksiyi, Güneş Sistemini, gezegenleri ve Dünyayı yaratan her şeyi yaratmaya MUKTEDİR, üstün ilim ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz’in “Ol” demesiyle bir anda var olduğunu gösterir. Yeryüzündeki tüm canlılar, Rabbimiz’in MUKTEDİR isminin bir tecellisidir.

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oldu. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” (KEHF SURESİ, 45)

  1. http://insider.si.edu/2012/05/scientists-discover-organ-in-baleen-whales-that-choreographs-movement-of-their-massive-jaws-and-throat-pouch/
  2. Pyenson, N. D. et al. 2012. Discovery of a sensory organ that coordinates lunge feeding in rorqual whales. Nature. 485 (7399): 498-501.
  3. https://museumvictoria com.au/pages/383548/071-082_MMV75_Marx_3_WEB.pdf.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241757/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241757/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/alfred_the_fossil_whale_skull2.jpgSun, 12 Feb 2017 00:50:40 +0200
Dünya nasıl nefes alıyor?Sizden dünyadaki tüm ağaçların sayısını tahmin etmeniz istenseydi cevabınız ne olurdu? 10 milyon? 250 milyon? 250 milyar? Hayır, cevap bunların hiçbiri değildir. Yapılan son araştırmalara göre; Dünyamızda tam 3,1 trilyon ağaç var. Bu oldukça büyük bir rakam... Öyle ki bu rakamı elde edebilmek için 3,1 sayısının yanına 11 tane sıfır eklememiz gerekiyor.

Şimdi bir de bu ağaçlardaki yaprak sayısını düşünün. Muazzam bir rakam ortaya çıkıyor. İşte tüm bu ağaçlardaki yapraklar atmosferdeki oksijen – karbondioksit dengesini sağlayabilmek için durmadan çalışıyorlar. Bu dengenin ne kadar hassas olduğunu anlamak için örnek verecek olursak:

  • Atmosferde şimdikinden daha fazla oksijen olsaydı, yanma reaksiyonları daha süratli olarak gerçekleşecek, kayalar ve metaller çok daha çabuk aşınacaktı. Bu yüzden yeryüzü hızla aşınıp eriyecek ve canlı yaşamı için büyük bir tehdit oluşacaktı.
     
  • Eğer biraz daha az oksijenimiz olsaydı, solunum zorlaşacak, daha az ozon gazı üretilecekti. Ozon miktarındaki değişmeler de canlılık için öldürücü olacaktı. Şimdikinden daha az ozon, Güneş'in morötesi ışınlarının Dünya'ya daha şiddetli ulaşmasına ve canlıların yok olmasına sebebiyet verecekti.
     
  • Eğer daha az karbondioksit olsaydı, karadaki ve denizdeki bitkilerin miktarı azalacak, böylece hayvanlar için daha az besin üretilmiş olacaktı. Okyanuslarda ise daha az bikarbonat olacak, bunun sonucunda da asit oranı artacaktı.
     
  • Atmosferdeki karbondioksitin artması ise kıtaların kimyasal olarak aşınmasını hızlandıracak, okyanuslarda zararlı alkali bir ortam oluşacaktı. Öte yandan sera etkisi artacağından Dünya'nın yüzey ısısı yükselecek ve hayat yok olacaktı.

Görüldüğü gibi Dünya'daki yaşamın sürekliliği açısından atmosferdeki gazların oranı çok hayati bir önem taşımaktadır. Bu oranın korunmasında ise ağaçların oynadığı rol göz ardı edilemez. Ağaçların yaprakları, havanın içerisinden karbondioksiti alır. Güneş ışığının yardımıyla fotosentez işlemini gerçekleştirir. Böylece karbon glikoza dönüşerek ağacın gövdesinde kalırken oksijen havaya salınır. Kış mevsiminde yapraklarını döken ağaçlar karbondioksiti bünyesine alamadığı için daha fazla karbondioksit atmosferde yer alır. Yaz mevsiminde ise ağaçlar tekrar yapraklarına kavuştuğu için tam tersi şekilde atmosferdeki karbondioksit miktarı azalır.

NASA yayınladığı bir video ile ağaçların gerçekleştirdiği bu muhteşem işlemi gözler önüne serdi.  Videoda kırmızı- turuncu renklerle gösterilen karbondioksit oranı kış aylarında en üst seviyedeyken yaz aylarında oldukça azalmaktadır.


Kış mevsiminde karbondioksit miktarı en yüksek seviyelerde
(kırmızı ve turuncu renkler)


Yaz mevsiminde karbondioksit miktarı en düşük seviyelerde

Nature dergisinde yer alan bir araştırmaya göre Samanyolundaki yıldızlardan daha fazla sayıda ağaç, trilyonlarca yaprağıyla fotosentez yapmaya başlayarak havayı temizler *. Peki bu muhteşem işlem nasıl gerçekleşir?

Bütün bunlar, stoma adı verilen küçük akciğer benzeri yapıların yardımıyla gerçekleşir. Yunanca’da ‘ağız’ anlamına gelen stoma, havayı içine almak için tıpkı ağız gibi açılır. Bu küçük solunum tüplerinden yaprakta o kadar çok vardır ki yaprağın sadece 1 milimetrekaresinde yüz ila bin arasında stoma bulunur.

Şimdi tekrar düşünelim: 3,1 trilyon ağaç, bu ağaçtaki trilyon çarpı trilyon sayıda yaprak ve bu yapraklardaki katrilyonlarca stoma… Küçük bir yaprağın içine yerleştirilmiş olan hayal dahi edemediğimiz muazzam sayıdaki bu yapılar, tıpkı bir filtre gibi havayı temizler ve bizler bu sayede rahat bir şekilde nefes alıp vermeye devam ederiz.

Bilimle keşfettiğimiz her yenilik bize Dünyada kurulu olan muhteşem sistemler üzerinde düşünmeye yöneltir.

"O yarattığını bilmez mi?" (Mülk Suresi, 14) ayetinde bildirildiği gibi, Allah kainatta yarattığı her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilir ve tüm canlılara hakimdir. Çünkü onların her birini her detayıyla birlikte Allah yaratmıştır. Yarattığı canlı cansız tüm varlıkların sayısını da kesin olarak belirlemiştir. Kuşkusuz bu, insanoğlunun asla sahip olamayacağı, güç yetiremeyeceği bir ilimdir ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Biz aciz insanlar olarak sadece tek bir ağaçtaki yaprak sayısını tespit etmeye çalışsak dahi bu, günlerimizi alacak bir işlem olurdu. Yüce Rabbimiz ise dünyadaki tüm ağaçların yaprak sayılarını, bu yapraklardaki stomaları, kloroplastları, incecik damarları ve bizim tahmin bile edemeyeceğimiz nice detayı bilmektedir. Bu detayların sadece sayısına değil tüm işlevlerine de Allah hakimdir. Bizim kavrayış kapasitemizin çok üzerinde olan bu mucizevi detaylar, kendilerini yaratan sonsuz kudret sahibi Allah’ın varlığının apaçık delillerindendir.

Dünyada var olan hangi sistemi incelersek inceleyelim, her şeyin yaşam için tam olması gerektiği gibi yaratıldığını görürüz. Yüce Allah'ın sunduğu bunca güzellik ve nimet içinse, bizim yapmamız gereken sürekli şükretmektir. Bu gerçek, Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmiştir:

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf (fazl) sahibidir, ancak insanların çoğu şükretmiyorlar. (Neml Suresi, 73)

Kaynak:

Nature, 10 Eylül 2015, sayı. 525, s.201
National Geographic, 3 Eylül 2016, http://phenomena.nationalgeographic.com/2016/03/09/the-earth-has-lungs-watch-them-breathe/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241756/dunya-nasil-nefes-aliyorhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241756/dunya-nasil-nefes-aliyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/trees.jpgSat, 11 Feb 2017 23:59:47 +0200
Amerika'nın vize kısıtlaması teröristleri durdurabilecek mi?

Hemen hemen herkes Başkan Trump'ın ilk 100 gününde neler yapacağını merak ediyor. Dünya basınında ve tartışma programlarında bu konuda sürekli yorumlar yapılıyor. Yemin töreninin ardından Başkan Trump çeşitli kararnamelere imza atarak görevine başladı. Bu kararnamelerden bir tanesi de yedi Müslüman ülkeye vize kısıtlaması getirilmesini içeriyor. Bu kısıtlama en çok eleştirilen ve tartışılan kararname oldu. Amerikan halkı bir taraftan kararnameyi protesto etmek için sokaklara akın ederken, diğer taraftan Avrupalı liderler ve Cumhuriyetçi meclis üyelerinden birbiri ardına kınama mesajları geliyor

Toplumlarla köprü kurmak yerine Amerikan karşıtlığının artmasına sebep olacağı iddiasıyla, Başkan Trump'ın kendi kabinesinden, hatta Dışişleri Bakanlığından 100'den fazla kişi kararnameye karşı muhalif bir bildiri yayınladı. Bunun yanısıra 16 eyalet savcısı da söz konusu kararnamenin hukuk dışı olduğunu belirten ortak bir bildiriye imza attılar. Son olarak da federal temyiz mahkemesi, seyahat yasağının yürürlüğe girmesini engelledi. Netice itibarıyla, Başkan Trump geçen Perşembe gerçekleştirilen bir basın toplantısında, yönetiminin kararnameyi gözden geçirdikten sonra önümüzdeki hafta tekrar yayınlamayı planladığını ifade etti.

Bu hamleyi Başkan Trump açısından değerlendirmek açısından, başkanlık seçimleri boyunca dile getirdiği Amerikan halkının güvenliği vurgusunu hatırlamakta fayda var. Hükümet, tüm dünyayı etkisi altına alan terör eylemlerine karşı bir takım güvenlik uygulamalarını yürürlüğe koyana kadar, Başkan Trump bir takım sert tedbirler alıyor. Ne var ki bu karar hem ülke içinde hem de ülke dışında beklenmedik tepkilere neden oldu. Muhtemelen seçim kampanyası sırasında verdiği sözlerden geri adım atmak istemeyen Donald Trump’ın bu karardan zarar gören kişilerin haklı eleştirilerine ve fikirlerine kulak vermesi gerekmektedir. Kararnameyi bir yönüyle iptal etmesi sözlerini tutmayacağı anlamına gelmeyecektir. Tam tersine, Amerikan halkının yanı sıra karardan ciddi olarak etkilenen Müslümanların da güvenini kazanmasına vesile olacaktır. Örneğin, ABD hükümetinin kararname üzerinde bazı değişiklikler yaparak yeşil kart sahibi yolcuları uygulamadan muaf tutmaları sağ duyulu bir adımdı. Ayrıca ayaklanmaların çapı genişledikçe, Trump medyayı asılsız haberlerinden dolayı kınayarak yazılı bir açıklama yayınlamış ve bununMüslümanlara yönelik bir yasak değil, geçici bir seyahat kısıtlaması olduğunu beyan etmiştir. Buna ek olarak Suriye’deki durumdanzarar gören insanlar için duyduğu şefkat ve merhameti şu cümlelerle ifade etmiştir: "Suriye'deki insanlık dışı krizden etkilenen tüm insanlar için muazzam hisler içerisindeyim... Önceliğim her zaman ülkeme hizmet olacaktır ancak bir başkan olarak, zorluk içinde olanlara yardım etmenin yollarını da bulacağım."

Hiç şüphesiz bu hamle Trump yönetiminin daha ilk günlerinde yıpranmasına ve gereksiz bir takım tepkilere maruz kalmasına sebep oldu. Trump, kararını savunur nitelikte açıklamalar yapıyor ancak ülkeye girişlerin ertelenmesi için belirlenen süre, düzenlemelerin yürürlüğe konmasına kadar geçecek vakit düşünüldüğünde oldukça uzun. Bu sürenin en fazla 15-20 güne indirilmesi yerinde bir karar olacaktır. Ayrıca daha özenli ve iyi organize edilmiş bir güvenlik uygulamasıyla terör tehdidi rahatlıkla başa çıkılabilir bir düzeye indirilebilir.

Söz konusu kararname kapsamında Suriyeli mültecilerin ülkeye girişlerine izin verilmezken diğer mültecilerin girişi sadece geçici bir süre için askıya alınmış durumda. Bu nedenle, ülkeye girişleri esnasında halihazırda doktor, psikolog ve polis memurları tarafından  sıkı bir denetimden geçirilen mülteciler için bu karar mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir. Söz konusu görevliler sığınma talebinde bulunan Suriyelilerin herhangi bir terör örgütü ile bağlantılarının olup olmadığını rahatlıkla teşhis edebilirler.

Amerikan Dışişleri Bakanlığında üst düzey yönetici olan Anne Richard, Kasım 2015'te Sınır Güvenliği Komitesi'ne verdiği ifadede, ülkeye giriş yapan tüm Suriyeli mültecilerinUlusal Terörle Mücadele Merkezi, FBI, İç Güvenlik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon tarafından mercek altına alındığını ifade etti. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, çok kapsamlı olarak incelemeye alınan mültecilerin soruşturma süreci ancak 2 sene hatta daha uzun bir sürede tamamlanabiliniyor.

Başkan Trump'ın ülkeye giriş yasağı kararnamesinde Hristiyan mültecileri Müslümanlardan ayırarak istisna uygulaması Hristiyan toplumunun büyük bir kısmı tarafından da hoş karşılanmadı. Birçok Hristiyan lider, yardıma en çok ihtiyacı olan insanlara yasak getirilerek kapıların kapatılmasını kınadılar. Bu ayrımcılığı kınayan Hristiyan liderlerden Piskopos Joe S. Vásquez "Dini inançları ne olursa olsun herkese yardım eli uzatmamız gerektiğine inanıyoruz" açıklamasında bulundu.

Terörizm geçici yasaklamalar yada sınırlara örülen duvarlarla engellenemez. Amerikalıları seven ve tüm diğer inançlara saygı duyan Müslümanlar çoğunlukta. Dünyanın Amerika'dan beklentisi, terörizme karşı önlem alırken terörle ilgili olmayan kişilere karşı duyarlı davranması. Amerika'daki terör olayları ile ilgili istatistiklerine baktığımızda, mültecilerle bağlantılı olayların çok nadir olduğunu görüyoruz:

Mültecilerin sebep olduğu olaylar nedeniyle ölüm vakasının yaşandığı tek olay 11 Eylül’dür. Bunun dışında, Amerika'da meydana gelen mülteci kaynaklı terör saldırıları yok denecek kadar azdır. 11 Eylül olaylarındaki ölümleri de sayarsak, 1 yıl içinde, mültecilerin dahil olduğu terör saldırılarında bir Amerikalı'nın öldürülme ihtimali 3.6 milyon insan içinde 1 oranındadır.

Cato Enstitüsü'nün verileri oldukça çarpıcı: 1975 ile 2015 yılları arasında ABD topraklarında meydana gelen hiç bir terör olayında kararnamede adı geçen 7 Müslüman ülkeden herhangi bir yabancı terörist yer almamaktadır. Unutulmaması gerekir ki, Amerika Birleşik Devletlerinde toplum ile tam olarak kaynaşmış, orta-sınıf, iyi eğitimli, 3.3 milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu kişiler öğretmen, memur, doktor, siyasetçi gibi çok farklı mesleklere sahip. Pentagon'a göre 2012 itibariyle Amerikan ordusunda 3600 Müslüman aktif görevdeler. ABD hükümeti terörizmle mücadelede katı tedbirler almak yerine ana kaynağı olan ideolojisine yönelirse çok daha etkili sonuçlar elde edecektir. Bu doğrultuda, Amerikan hükümeti ve samimi Müslümanların ittifak halinde acil olarak bir eğitim kampanyası başlatmaları gerekmektedir. Amerika'nın Müslüman dini liderler, terörizmin ideolojisinin yanlışlığını anlatabilen akademisyenler ve insanlığın faziletine inanan insanlarla ortak hareket etmesi gerekmektedir. Böyle birliktelikler hem Trump'ın kadrosuna fayda sağlayacak hem de evrensel terör tehdidini bertaraf edecektir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/world/americas/24-02-2017/136942-usa_visa_restriction-0/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241751/amerikanin-vize-kisitlamasi-teroristleri-durdurabilecekhttp://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/241751/amerikanin-vize-kisitlamasi-teroristleri-durdurabilecekhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_will_US_visa_restriction_halt_terrorists2.jpgSat, 11 Feb 2017 22:33:49 +0200