HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - NetCevap - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Sonunda Örümcek İpeği Yapay Olarak Üretilebilecek mi?

Örümcek ipeği, taklit edilmesi oldukça zor olan ve muhteşem özelliklere sahip bir maddedir. Bu özelliklerden bazıları şunlardır;

  • Örümcek ipeği, aynı kalınlıktaki çelik telden beş kat daha sağlamdır.
  • Kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir.
  • Son derece hafiftir. Örneğin; dünyanın çevresi boyunca uzatılacak bir örümcek ipeğinin ağırlığı sadece 320 gram gelir.1

Hayranlık uyandırıcı özelliklere sahip olan bu maddenin yapay olarak seri üretimini yapmak ise, yıllardır bilim adamlarının hayalini süslüyor. Eğer bu hayal gerçekleştirilirse askeri alandan sağlık sektörüne kadar birçok yerde örümcek ipeğinden faydalanılacak. Örümcek ipeği ile üretimi planlanan maddelere örnek verecek olursak:

  • Kurşun geçirmez kıyafetler
  • Aşınmaya dayanıklı hafif kıyafetler
  • Halatlar, ağlar, emniyet kemerleri, paraşütler
  • Motorlu araçlar veya botlar için paslanmaz paneller
  • Doğada çözünebilen geri dönüşümlü şişeler
  • Sargı bezleri, ameliyatlarda kullanılan iplikler
  • Güçsüz damarları destekleyici yapay tendonlar veya bağlar

Neden Örümcek İpeği Doğal Yollardan Üretilemiyor?

Oldukça zor olan örümcek ipeğinin doğal yollardan üretimi, bazı problemleri de beraberinde getiren bir süreç. Örümcekleri, ipek böcekleri gibi bir çiftlikte yetiştirip onlardan ipek elde etmek neredeyse imkânsız; çünkü bu çok zahmetli bir işlem. Ayrıca örümceklerden elde edilen ipek, kısıtlı olduğundan üretim için yeterli miktar sağlanamıyor. Bu zorluklar ise, bilim adamlarını örümcek ipeğini yapay olarak üretmek için araştırmalar yapmaya sevk etmiştir.   

Bilim Dünyasını Heyecanlandıran Haber İsveç’ten Geldi

İsveç Ziraat Bilimleri Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nden bilim adamlarının yaptıkları yeni araştırma ile örümcek ipeği konusunda önemli bir adım atıldı. Anna Rising’in liderliğindeki araştırma ekibi, uzunluğu kilometreyi bulan ve gerçek örümcek ipeği özelliklerine sahip bir madde üretmek için yeni bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı.

Proteinlerden oluşan örümcek ipeği, ipliğe dönüştürülmeden önce örümceğin karnındaki ipek bezlerinin içinde sulu bir çözelti halinde saklanır. Yapılan çalışmalar, ipek üretim bezinin içerisinde, son derece etkileyici bir pH gradyanı yer aldığını ve bu iyi düzenlenmiş pH gradyanının, örümcek ipeğinin belli kısımlarına etki ettiğini ortaya koymuştur. Bu şekilde ipek üretim aparatının tanımlanmış bir bölümünde ipliklerin hızla oluşabildiği anlaşılmıştır. Böylelikle üretim endüstriyel kullanıma uygun hale gelmiştir.

Ekip lideri Anna Rising “Sürpriz bir şekilde bu yapay proteinin tıpkı doğal ipek proteinleri gibi suda çözünebilir olduğunu keşfettik. Bu sayede proteinleri çok yüksek konsantrasyonlarda çözünür tutmak mümkün oldu. Bu çalışmamız, biyomimetik örümcek ipeği üretiminin ilk başarılı örneği oldu.” diyor.

Anna Rising başta olmak üzere bilim adamlarını heyecanlandıran ise örümcek ipeğini endüstriyel olarak üretebilecek olmak. Bu üretimle birlikte yukarıda saydığımız birçok alanda bu verimli ipek kullanılmaya başlanabilecek.

Son derece gelişmiş teknoloji, yüzlerce bilim adamı, harcanan binlerce dolar… Sahip olunan bunca imkânla elde edilmek istenen, küçücük bedeniyle örümceğin milyonlarca yıldır kusursuz bir şekilde ürettiği ipek... Laboratuvar ortamında üretilen bu ipek ise, bilim adamlarının gece gündüz bir strateji belirleyip çalışmalarıyla, birçok zorlu hesaplamalar yapmalarıyla elde edildi. Nasıl ki bu ipeğin oluşma aşamalarını tesadüflerle açıklayamazsak, örümceğin ürettiği ipeği de tesadüflerle açıklayamayız.

Doğadaki hangi canlıyı incelersek inceleyelim “teknoloji harikası” bir üstünlüğüyle muhakkak karşılaşıyoruz. Minicik bir canlı olan örümceğin sadece ipeği ile ilgili onlarca makale yazılabilir. Kaldı ki örümceğin tek harika yönü ipeği değil. Bu canlı, avlanma tekniklerinden, tasarım harikası ağlarına kadar birçok konuda üstün yeteneklere sahip. Doğada bu şekilde ilham alabileceğimiz milyonlarca canlı var ve her canlı üstün özelliklerle donatılmış. Kusursuz yaratan Rabbimiz doğadaki canlı cansız tüm varlıkları biz insanların faydasına sunmuştur. Bu gerçek, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var… (Mü'minun Suresi, 21)

Kaynaklar:

  1. "Structure and Properties of Spider Silk", Endeavour, Ocak 1986, sayı 10, s. 42
  2. https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170109124957.htm
  3. http://www.chm.bris.ac.uk/motm/spider/page4.htm
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244258/sonunda-orumcek-ipegi-yapay-olarakhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244258/sonunda-orumcek-ipegi-yapay-olarakhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/spider_silk_3.jpgSun, 12 Mar 2017 23:05:43 +0200
Canlı türlerindeki yeni keşifler Allah’ın Sonsuz İlminin TecellisidirGüneş Sistemi içinde bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Bu yolculukta karşınıza çıkan; dondurucu soğukluğa ya da yakıcı sıcaklığa sahip, atmosferi zehirli gazlardan oluşan, yüzeyinde korkunç fırtınalar esen veya içinde hiç su bulunmayan gezegenler olacaktır.  Sadece içinde yaşadığımız ‘mavi gezegen’ Dünya; atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşama uygun olarak yaratılmıştır.

Dünyanın canlı yaşamı için elverişli olmasının en önemli nedenlerinden biri ise, sahip olduğu su miktarıdır. Yeryüzünün büyük bölümü, yani yaklaşık %70’i sularla kaplıdır. Bu sularda farklı renkleri, farklı biyolojik sistemleri, ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı türü yaşamını sürdürür. Hatta oran vermemiz gerekirse dünyadaki canlı türlerinin %90'ına bu sular ev sahipliği yapmaktadır. Gelişen teknoloji sonucu yapılan araştırmalarla canlılarda yeni türlerin keşfi, her geçen gün daha da artmaktadır.

Scientific Reports dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmaya göre, Hint Okyanusu’nun yaklaşık 3 km. derinliklerinde sıcak su kaynakları civarında 6 yeni canlı türü keşfedildi. Araştırmacılar, bulunan yeni türlerin deniz tabanına kadar inebilen uzaktan kumandalı denizaltı robotlarıyla yapılan inceleme sonucunda keşfedildiklerini açıkladı. Yeni deniz canlılarının ise deniz salyangozu, okyanus solucanı, deniz minaresi, hoff yengeci ve kum kurdu türlerine ait oldukları ifade edildi. 

İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara liderlik yapan Dr. Jon Copley ve ekibi, okyanus tabanında, bir düzineden fazla mineral helezonunun bulunduğu, futbol stadyumu büyüklüğündeki bir alanı mercek altına aldılar. İnceleme yapılan ve hidrotermal havalandırma bacaları olarak da bilinen bu helezonların, bakır ve altın mineralleri açısından oldukça zengin olduğu ve gelecekte deniz altı madenciliği için de değerlendirilebileceği keşfedildi. Bu helezonların etrafında birçok derin deniz canlısının yaşadığı ve yaşayan bu canlıların helezonlardan çıkan sıcak sıvılarla beslendiği yapılan açıklamalar arasında yer almaktadır.

Kuşkusuz derin deniz canlıları, canlı türlerinin yalnızca bir bölümüdür. Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler, günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:

Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır... 

Yüce Allah, kutsal kitabımız Kuran’da  “…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)” ayetiyle yarattığı canlı çeşitliliğini bize bildirmiştir. Son derece gelişmiş teknolojiye rağmen 100 milyon canlı çeşidinden sadece 1,5 milyonunun tanımlanabilmiş olması, ayette bildirildiği gibi “daha bizim bilmediğimiz” nice canlı çeşidinin yeryüzünde yaşamını sürdürdüğünün delillerindendir. Okyanusların binlerce metre derinliğindeki güneş ışığı almayan noktalarından, kutup bölgelerindeki dağların zirvesine kadar her yerde çok sayıda canlı türü yaşamaktadır. Gelişen teknoloji Allah’ın yarattığı tüm canlıları tespit etme konusunda yetersiz kalmaktadır. Her bir canlı Allah’ın sonsuz ilminin benzersiz ve kusursuz birer tecellisidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/12/161215080853.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244256/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244256/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/sea_creatures_harunnyahya_com2.jpgSun, 12 Mar 2017 22:46:42 +0200
Hangi canlılar dronelara ilham kaynağı oluyor?

Yusufçuk böceğinin manevra kabiliyeti, ateş böceğinin yüzde yüz verimle ışık üretmesi, baykuşun tüm kuşlar içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirmesi… Birçok canlının sahip olduğu bunlara benzer özellikler, yüzyıllardır insanları hayran bırakmıştır. Öyle ki bu özellikler bilim adamlarına ilham kaynağı olmuş ve yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasını da sağlamıştır.

Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram, daha sonra pek çok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen ve özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında adından sıkça söz edilen bu bilim dalı, insanlara önemli ufuklar açmıştır. Örneğin; Interface Focus dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmalara göre Drone adı verilen uçan robotlar yani insansız hava araçları doğadan ilham alınarak tasarlanmaktadır. Droneların geliştirilmesi için örnek alınan bu canlılardan bazıları şöyledir: 

Günlerce Uyumadan Uçabilen Kuşlar

Bazı kuş türleri, göç esnasında günlerce hatta aylarca hiç dinlenmeden ve uyumadan uçabilir. Bilim adamları da, yıllardır kuşların bunu nasıl başardıklarını araştırmaktadırlar. Önceleri kuşların “tek kürelik uyuma” denilen bir yöntemle bunu başardıkları düşünülüyordu. Bu yönteme göre kuşların tek gözlerini açık tutarak beyinlerinin bir yarım küresini çalıştırdıkları ve bu sırada diğerini dinlendirdikleri sanılıyordu. Fakat son yapılan araştırmalar gösterdi ki korsan kuşu (Fregata minor) denilen kuşlar, aynı anda hem uçup (yükselme ya da süzülme anında) hem de “mikro-uyku” ile beyinlerini dinlendiriyorlar.. İşte bilim adamları da bu kuş türü gibi günlerce hatta aylarca durmadan havada kalabilecek dronelar üzerinde araştırmalarına devam ediyorlar.

Sessiz Uçuş Uzmanları: Baykuşlar

Baykuşun çok iyi bir gece avcısı olduğunu çoğumuz biliriz. Bu kadar iyi bir avcı olmasının en önemli nedeni hiç gürültü yapmadan uçabilmesidir. Biyologlar, matematikçiler ve mühendisler baykuşların bu harika aerodinamik performansını incelediler ve bu kadar sessiz uçabilmek için gerekli olan birçok özelliğin baykuşta olduğunu keşfettiler. Örneğin; kanatlarının çok geniş olması ve ve kadifemsi yüzey dokusu, birbirine kenetlenmiş pürüzlü tüy yapısı gibi özellikler sayesinde baykuşlar çok sessiz bir şekilde uçabilmektedirler. Bu sessiz uçuş teknolojisini de dronelara uygulamak için çalışmalar yürütülmektedir.  

Hasarlı Kanatlara Rağmen Uçan Meyve Sinekleri

Dronelar ne kadar yüksek teknoloji ürünü makineler olsalar da, muhakkak hasar görürler. Bu nedenle droneları tasarlayan bilim adamlarının araştırdıkları konulardan biri de, bu uçan makinelerin hasar görseler dahi uçmaya nasıl devam edebilecekleri oldu. Bu sorunun cevabını verebilmek için araştırmacılar bu defa meyve sineklerine odaklandılar ve bir kanadı hasarlı olmasına rağmen uçan mevye sineklerini yüksek hızlı görüntüleme cihazlarıyla incelediler. Çıkan sonuç bilim adamları için ufuk açıcıydı:  

Meyve sinekleri, havanın yönüne göre kanat çırpma şekillerini değiştirerek ve hasar gören kanada doğru kendilerini iterek uçuşlarına devam edebiliyorlardı.

Hava Akımından Etkilenmeyen Arılar

Uçan canlılar için de, uçan robotlar için de en büyük sorunlardan biri beklenmedik sert rüzgarlardır. Ancak bilim adamları arıların çok rüzgarlı havalarda bile hedefledikleri polen kaynaklarına gidebildiklerini keşfettiler. Bunu nasıl başardıklarını anlamak için de arıları gözlemleyebilecekleri rüzgar tünellerine yerleştirdiler ve arıların uçma anlarını kaydettiler. Araştırmanın sonucu ise mühendislik harikası hesaplamalarla doluydu.

Arılar, karşılarına aniden çıkan sert rüzgarlara karşı uçarken kanat çırpışlarının frekansını, genliğini ve hatta simetrisini değiştirerek havada mukavemet (dayanıklılık) kazanıyordu. Eğer bilim adamları arıların bu tekniklerini dronelara uygulayabilirlerse, dronelar da türbülansa girdiklerinde uçmaya devam edebilecekler.

Önlerine Çıkan Engelleri Ustaca Aşan Güvercinler

Yere yakın bir şekilde uçan bir kuşu zorlu bir yolculuk bekler. Uçarken çevreden gelen görsel bilgileri hızlıca işlemesi ve yoluna çıkan engellerden kurtulmak için süratli bir şekilde uçuş ayarlamaları yapması gerekir. İleri doğru uçarken önüne çıkan nesnelere çarpmamak için hızlı manevralar yapan kuşların işte bu başarısını incelemek isteyen bilim adamları güvercinlerin hareketlerini üç boyutlu kaydettiler. Sonuç olarak da güvercinlerin uçtukları yön ile aynı hizadaki boşlukları seçerek hızlı bir şekilde rotalarını ayarladıklarını keşfettiler. Bunu yaparken güvercinlerin kanat çırpışlarında birkaç küçük ayarlama yapmaları yeterli oluyordu.

Bilim adamlarının şimdiki hedefi kuşların bu ustaca yön belirleme ve manevra kabiliyetlerini insansız hava araçlarına uygulayabilmek. Böylece dronelar uçarken hem karşılarına çıkan engelleri kendilerine zarar vermeden aşmış olacak, hem de kendileri için en güvenli yolu hızlıca seçmiş olacak.

Böceklerin Düşerken Gösterdikleri Çeviklik Dronları Daha da Geliştirecek

İlginçtir ki bazen araştırmacılar uçuş hakkında bilgi toplamak için uçmayan böceklerden de faydalanırlar. Bu nedenle bilim adamları, birçok böcek türünü incelediler. Bazı böcek türlerinin aşağıya doğru düşerken hızlı bir şekilde kendilerini döndürebildiklerini gözlemlediler. Örneğin küçük çomak böceği nimfası (böceğin yarı ergin hali) kanatsızdır; ama bu böcek herhangi bir yükseklikten aşağı doğru düşerken havada kendini düzelterek yere düzgün bir şekilde inebilir.

Bunu bacak hareketlerini hava akımına göre ayarlayarak yapan söz konusu böceklerin 0,3 saniye içinde kendi etraflarında tamamen döndükleri keşfedildi. Araştırmacılar böcekler tarafından kullanılan bu tekniğin dronelara uygulanmasıyla, droneların havadaki çevikliğinin daha da geliştirilebileceğini düşünüyorlar.

Tüy Dökülmesine Rağmen Kuşlar Uçmaya Nasıl Devam Ediyor?

Bir uçakta uçtuğunuzu ve uçarken uçağın kanatlarından parçaların koptuğunu hayal edin. Size mantıksız gelebilir; fakat tüy dökme mevsiminde kuşların yaşadığı tam olarak budur.

Mevsimsel tüy dökülmesi esnasında kuşlar hem yorucu bir işlem olan tüy değişimini yaşıyor hem de tehlikeli de olsa uçmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Bunu nasıl başardıklarını görmek isteyen araştırmacılar karga familyasından bir tür olan küçükkarga kuşlarını mercek altına aldılar.

Tüy dökme işleminin farklı evrelerinde kuşların uçuş aerodinamiklerini incelediler. Çalışma sonunda araştırmacılar kuşların tüy dökme sırasında uçuş verimliliğinin azaldığını kaydettiler. Fakat mucizevi bir şekilde kuşlar, tüylerin eksik olduğu yerlerdeki boşlukları tamamlayacak şekilde kanatlarına pozisyon aldırarak uçmaya devam ediyorlardı. Bilim adamları bu stratejiiyi de dronelara uygulayabilirlerse uçuş esnasında kanadı hasar gören dronelar uçmaya devam edebilecek gibi görünüyor.

Tüm Canlılardaki Üstün Özellikleri Yaratan Allah’tır

Makalenin başında da belirttiğimiz gibi insanoğlu doğayı taklit ederek gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddi kaynakların isabetli kullanılması bakımından çok önemli kazançlar elde etmektedir. Bu konuda örnek olarak verilen canlıların her biri ise çok üstün özelliklerle donatılmıştır. Kuşkusuz canlıları bu özelliklerle yaratan Yüce Allah’tır. Alemlerin Rabbi olan Allah benzersiz yaratandır. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen olur.” (Bakara Suresi, 117)

Kaynaklar:

http://www.livescience.com/57247-ways-animal-flight-inspires-drone-designs.html

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242445/hangi-canlilar-dronelara-ilham-kaynagihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242445/hangi-canlilar-dronelara-ilham-kaynagihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/drone_biomimetic.jpgWed, 22 Feb 2017 13:12:26 +0200
National Geographic Dergisindeki “Laboratuvarda İnsan-Domuz hibrit canlısı geliştirildi” iddiası hakkında gerçekler26 Ocak 2017 tarihinde Cell dergisinde Jun Wu tarafından bir makale yayınlandı. Bu makaledeki iddialara dayanılarak National Geographic ve Fox News gibi pek çok basın-yayın organında “insan-domuz hibrid canlı geliştirildi" şeklinde haberler yer aldı. Bu gibi haberlerin içeriğine detaylı olarak bakmayan bazı kişilerin aklına ilk anda “laboratuvarda yeni bir canlı türü üretilmiş” benzeri yanlış bir fikir gelmiş olabilir. İşte bu nedenle yapılan çalışmaların detaylarını ve söz konusu haberlerdeki yanıltıcı noktaları ortaya koymak üzere bu yazıyı hazırladık.

Çalışmanın metodu ve sonucu neydi?

Bildiğimiz gibi her canlı, zigot denen tek bir hücrenin bölünmesiyle oluşan kök hücre topluluğundan meydana gelir. Kök hücreler, zaman içinde bölünerek çoğalırken, bir müddet sonra çeşitli dokuları oluşturmak üzere farklılaşmaya başlarlar. Söz konusu çalışmada, blastokist safhasındaki domuz embriyosu içine yine aynı gelişim safhasında bulunan insana ait kök hücreler yerleştirilmiştir. Daha sonra embriyolar domuz rahmine yerleştirilmiş ve gebelikler izlenmeye alınmıştır. 4. haftada gebelikler sonlandırılarak embriyoların hücre yapısı incelenmiştir.

Araştırmanın sonucu olarak, üzerinde çalışılan embriyoların her 100 bin domuz kökenli hücresine karşılık 1 adet insan kökenli hücre içerdiği, ancak insana ait hücrelerin, "bir organı toplu olarak oluşturmadığı tam tersine tüm dokularda dağınık olarak yer aldığı" bilgisi de aktarılmıştır.

Elde edilen bu sonuçlara bir çok basın organında yer verildi. Ancak sonuçlar yorumlanırken yapılan bazı yanlışlar vardı. “Nakil İçin Laboratuvarda İnsan-Domuz Melezi Geliştirildi!”, “Kimerizmin Yükselişi: Bilim insanları ilk kez başarılı bir şekilde insan-domuz melezi geliştirdi” gibi gerçeği yansıtmayan başlıklar atıldı. Şimdi bu konudaki bazı yanlışları tek tek ortaya koyup doğrularını açıklayalım:

Hibrit çalışmasında elde edilen aslında ne?

Yazılan makale detaylı şekilde incelendiğinde görülecektir ki, bu çalışmanın "yenilik" olarak nitelendirilebilecek tek noktası, domuz embriyosunun insana ait kök hücrelerle bir arada iken 4. gebelik haftasına kadar yaşamış olmasıdır. Gebeliğin 4. haftasında embriyo, organların mikroskop altında bile seçilemediği, sadece bir kaç milimetre boya sahip bir doku parçası niteliğindedir. Yani daha gelişimin başı sayılan bir evrededir. Yoksa ortada basında yansıtılan anlamda hibrit yani melez bir canlı yoktur.

Sağlıklı bir embriyo gelişimi görülmemiştir

Çalışma sonucunda ortaya çıkan en önemli nokta, başlangıçta embriyoda yer alan insan/domuz kök hücre oranının yüksek değerlerden, 100 binde 1 gibi çok düşük oranlara inmiş olmasıdır. Yani insan kök hücreleri domuz kök hücrelerine göre çok daha az bölünme geçirmiştir. Dolayısıyla bir süre daha beklenecek olsa, sağlıksız işlediği açıkça görülen yapıdaki bu oran daha da düşecektir. Buradan da anlıyoruz ki insan kök hücrelerinin embriyo gelişimine eklenmesi, normalde sağlıklı devam edecek olan domuz gelişim sürecinin bozulmasına neden olmaktadır.

Gelişim yavaşlıyor

Bu çalışmadaki olumsuzluklardan biri de makalede açıklanan bilgiye göre, insan kök hücresi taşıyan domuz embriyolarının, normal domuz embriyosuna göre gelişimlerinin yavaşlamasıdır. Bu durum, daha başlangıçta ortaya çıkmıştır ve ileride gelişimi yavaşlatarak ölüme götürecek bir sürecin de belirtisidir. Araya giren yabancı hücreler, sağlıklı gelişebilecek domuz hücrelerinin etkileşimini engellediğinden, gelişim süreci bozulmuştur.

İki ayrı canlı türüne ait hücreler arasında DNA paylaşımı gerçekleşemez

Bu çalışmada yapılan işlemin, domuz embriyosuna daha başlangıç aşamasında iken insan kök hücreleri enjekte etmek olduğunu belirtmiştik. Yani bu işlemde, kendi DNA’sına sahip ve düzgün olarak işleyen domuz hücreleri ve yine insana özgü DNA’ya sahip insan kök hücreleri bir araya getirilmiştir. Bu, başlangıçta yer alan DNA bilgisinde hiç bir değişim olmaması demektir. Embriyo bir süre canlı kalmaya devam etse de hücreler arası DNA alışverişi gerçekleşemediğinden aslında bir gen entegrasyonundan yani gen bütünleşmesinden de söz etmek mümkün değildir. Domuz hücreleri domuz, insan hücreleri insan hücresi olarak kalmışlardır.

İnsan-domuz hibrit çalışması evrime delil oluşturmaz

Evrimcilerin temel iddiası, canlıların tesadüfe dayalı mutasyonlarla zaman içinde yeni özellikler kazanarak değişim gösterdiği ve farklı türlerin bu şekilde ortaya çıktığıdır. Darwinistler, bu iddiayı destekleyecek fosil ya da moleküler kanıtlara sahip olmadıkları için, genetik ve hücresel alanda yapılan araştırmaları kendilerince yorumlayarak sanki evrime delilmiş gibi gösterme çabasına girerler. Nitekim bu çalışmada da görülen budur ve yeni bir genetik bilgi kazanımı olmadığından, evrime delil oluşturamaz.

Çok hücreli canlılarda hücreler arası tam uyum şarttır

Çok hücreli canlıların vücutları, bir araya gelmiş hücre topluluklarından daha fazla bir organizasyonu gerektirir. Bildiğimiz gibi çok hücreli canlıların bir arada tutunmasını, organların bütün olarak kalmasını sağlayan çok önemli yapılar mevcuttur. Bunlardan bir kısmı “desmozom, tight junction ve gap junction” protein kompleksleridir. Yan yana bulunan iki hücre bu yapılardan en az bir tanesi ile birbirine bağlanır. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi bu iki hücrenin proteinleri birbirine tam olarak uyum sağlamadığında hücreler birbirine bağlanamayacak ve organlar için gereken dokuları oluşturamayacaktır. Domuz embriyosundaki insan hücreleri de tam olarak bu durumda olacak, hiç bir şekilde dokulara tam katılım sağlayamayacaktır; dokular arasında sıkışan, hatta bulunduğu organın yapısını bozan yabancı cisimlerden ibaret olarak kalacaklardır.

Canlının yaşamını sürdürebilmesi için hücreler arası organizasyonda yakın iletişim kadar uzak iletişim de çok önemlidir. Bu çalışmada olduğu gibi, farklı türlerin hücrelerinin birarada uyum içinde hareket etmeleri mümkün değildir. Mesela, beyinden salgılanan bir hormon sinyalinin hedef organda etki edebilmesinin tek yolu, o organın hücrelerinde yer alan algılayıcı proteinlerin hormonla anahtar kilit uyumunu göstermesidir. Bu proteinlerin bilgisi, DNA üzerinde her canlı için kodlanmış halde nesilden nesile aktarılır. Hücreler farklı türlere ait olduğunda bu hayati uyum da ortadan kalkacaktır. Domuz hücresinden gelen hormon sinyali ancak hedef organdaki domuz hücresine etki edecek, insana ait hücre içinse bu sinyal bir anlam ifade etmeyecektir. Dolayısıyla domuza ait organda bulunan insan hücresi, o organın işlevine yarar değil zarar verecektir.

Amaç organ nakli için organ üretmek mi?

Laboratuvarda insan-domuz melezi bir canlı geliştirme çalışmasının temel amacı, "organ nakli gereken hastalara yedek organ üretmek" olarak açıklandı. Ne var ki bu çok gerçekçi bir yaklaşım değildir. Hastalıklı ya da eksik organın değiştirilmesi için yeniden geliştirilmesi elbette ki ideal bir tedavi olacaktır; ancak böyle bir yöntem günümüzde henüz başarılamamıştır.  Kök hücreler kontrol edilerek bir organa dönüşümleri sağlanabilirse, bunun için en uygun ortam yine kişinin kendi vücudu olacaktır ve bu sayede doku uyumu problemi olmadan organ gelişebilecektir. Amaç doku geliştirmekse ve kök hücre bir gün kontrol edilebilirse, insanın kendi vücudunda bunu yapmak, domuz embriyosuyla yapılan çalışmalardan çok daha uygulanabilir bir metoddur.  Dolayısıyla organ elde etmek amacıyla domuza insan hücresi verilmesi, pek de inandırıcı ve gerçekçi bir çalışma değildir.

Basında yer alan bazı başlıklarda yer alan “Nakil için hibrid canlı geliştirildiği” iddiası da başka bir yanılgıdır. Çünkü elde edilen embriyolarda insana ait hücreler, dokular arasında dağınık vaziyettedir yani domuz dokusundan ayrı olarak, sadece insan hücreleri içeren bir organ oluşmamıştır. Dolayısıyla nakil için kullanılabilecek bir organ da mevcut olamayacaktır.

Yarı domuz-yarı insan (Kimera) hayali

Bu çalışmayı yapan bilim adamlarının muhtemel hayali, masal kahramanları gibi yarı insan-yarı balık, yarı insan-yarı at benzeri bir kimera canlı elde etmek olabilir. Ancak elde edilen sonuç, bir süre beraber yaşaması sağlanan domuz embriyosu içinde dağılmış, nadir olarak rastlanan insan hücrelerinden ibarettir. Yukarıda açıkladığımız gibi, dokular bir yana, tek tek hücrelerin bile başka bir tür canlı içinde varlığını sürdürmesi zaman içinde mümkün olamayacaktır. Aksine böyle bir uygulama organizmanın tümüne zarar verecektir. Dokuların hatta organların oluşabildiğini düşünsek bile, bu organlar nakil amaçlı kullanılamayacaktır. Çünkü insandan çok domuza ait dokular içerecektir. Bu ise organın dakikalar içinde reddi anlamına gelecektir. 

Bilindiği gibi günümüzde organ nakli, doku uyumu en fazla oranda eşleşen insanlardan ve kadavralardan yapılabiliyor. Ancak çok küçük farklar dahi olsa yüksek oranda doku reddi durumlarıyla karşılaşılabiliyor. Doku reddi olmaması için de uzun süre, bağışıklık sistemini baskılayıcı kemoterapi ilaçları hastalara verilmek zorunda kalınıyor. Doku reddini engellemenin tek yolu ise %100 uyumlu bir organ nakli yapmak. Bu da ancak kişinin kendi DNA’sından oluşan bir organın nakli ile mümkün oluyor. Bu yöndeki bütün çalışmalara rağmen bugüne kadar bu yönde de bir başarı sağlanabilmiş değil.

Allah her canlıyı en güzel haliyle yaratır

Embriyonik gelişim sürecinde hücrelerin sayısı ve birbirleri ile olan etkileşimleri çok hassastır. Her gebelikte mucizevi şekilde işleyen bu sürecin nasıl ilerlediği ise şu an için bilinmemektedir. Bu bir mucizedir; çünkü yaşayan bütün insanlar ve diğer canlılar gelişimlerini -hastalık durumları hariç- her seferinde başarılı bir şekilde tamamlarlar. Kök hücrelerin bir müddet sonra tam bir uyum içinde farklılaşmaya başlayarak çeşitli organları oluşturması gibi muhteşem bir durumun şuursuz hücreler tarafından belirlenmediği açıktır.

Yukarıda bahsettiğimiz çalışmadan da anladığımız gibi, her canlı, Allah’ın yaratma sanatının en güzel haliyle tecelli eder. İnsan eliyle canlıya verilen bir değişim onun yaratılışındaki hassas dengelerin bozulmasına neden olur. Tek başına insan da, domuz da kusursuz özellikleri ile yaşamına devam ederken, bu muhteşem yapıya dışarıdan yapılan müdahalelerle bir araya getirilen hücrelerde dengeler altüst olmaktadır. İşte bütün bu detaylar canlıların yaratılışındaki mükemmelliğin açık bir ispatıdır. Allah üstün güç sahibi Yaratıcımızdır.

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)

Kaynaklar

1.Jun Wu et al. Interspecies Chimerism with Mammalian Pluripotent Stem Cells. Cell. Vol. 168, Issue 3, p473–486; 26 January 2017.
2.http://news.nationalgeographic.com/2017/01/human-pig-hybrid-embriyo-chimera-organs-health-science/
3. http://www.foxnews.com/health/2017/01/27/medical-breakthrough-pig-embriyo-hosts-human-cells.html

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242095/national-geographic-dergisindeki-“laboratuvarda-insanhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242095/national-geographic-dergisindeki-“laboratuvarda-insanhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/insan_domuz_hibrit_hakkindaki_yanilgilar_3.jpgSun, 19 Feb 2017 12:05:40 +0200
450 milyon yıllık Trilobit Fosili “Yaratıldım” diyorPaleontoloji bilimi, her geçen gün toprağın altından yeni bir fosil çıkarmakta ve keşfedilen her yeni bulgu ile birlikte, evrim teorisi yeni bir çıkmaza daha girmektedir.

Geçmişten günümüze ulaşan hayvan kalıntıları içerisinde bilhassa trilobitler evrimciler için çok can sıkıcıdır. Evrimcilerin sıklıkla dile getirdiği, “İlk başlarda yaşam ilkeldi; sonradan kompleks halini aldı” iddiasına, trilobitler çok sağlam bir darbe vurmaktadır.

Bunun sebebi, evrimciler tarafından yaşamın "ilkel" olması gerektiği iddia edilen dönemde yaşamış ve soyu tükenmiş bu canlının aslında son derece kompleks olmasıdır.

New York’ta keşfedilen 450 milyon yıllık fosil de, bu nedenle evrimciler tarafından büyük bir sessizlikle karşılanmıştır. Batı Illinois Üniversitesi’nden Doç.Dr. Jeolog Thomas Hegna’nın önderlik ettiği 3 kişilik bir ekip tarafından incelenen fosile, evrim propagandası yapan çoğu yayın yer dahi vermek istememiştir.

Bugüne dek birçok trilobit fosili bulunmuştur. Ancak bu fosili özel kılan, bir taşın içerisinde 3 boyutlu olarak çok iyi bir şekilde korunmuş ve yanında yumurtaları ile birlikte keşfedilen ilk trilobit fosili olması ve benzerinin bulunmamasıdır. 1

450 MİLYON YILLIK TRİLOBİT FOSİLİ

Trilobitler, eklembacaklılar içerisinde kompleks vücut yapıları ile bilim adamlarını hayrete düşüren canlılardır.

Trilobit Gözündeki Kusursuzluk

Darwinistler bakımından trilobitleri tehlikeli kılan asıl olarak göz yapılarıdır. Canlının gözlerindeki teknoloji, kör tesadüfleri temel alan evrimleşme ile açıklanamayacak kadar mükemmeldir.

Gözler, çift görüntü oluşmasını engellemek için, birbirleriyle aynı hizada optik eksenler üzerine konuşlandırılmış saf kalsiyum karbonattan (kalsit) oluşur. Ayrıca küresel sapmaları önlemek için birbirine eklenmiş çift lenslerle kaplıdırlar.

Arjantin Ulusal Tucuman Üniversitesi’nden Guillermo Acenoloza ve arkadaşları tarafından 2001 yılında yürütülen çalışmada2, trilobitlerin görüş alanlarının çok geniş olduğu ve neredeyse 360 dereceye yakın bir alanı görebildikleri belirtilmiştir. Başka bir deyişle, trilobitler, önlerini, yanlarını, sırtlarını, başlarının aşağısını ve arkalarını bile görebilen bir görüş açışına sahiptir.  Hatta bazı trilobit türlerinde, üst kalsit lensinin üzerinde, tam ortada bir çıkıntı bulunur. Bu çıkıntı, uzağı ve yakını görebilmek için iki ayrı dereceyi tek bir lenste sunan çift odaklı (bifokal) gözlükler gibi çalışır. Bu, son derece kapsamlı bir optik bilgisi gerektirir. Herhangi bir canlının bu bilgiye kendi kendine sahip olması da elbette ki mümkün değildir.

540 milyon yıllık, 520 milyon yıllık, 450 milyon yıllık trilobit fosillerinde, küresel şekil nedeniyle meydana  gelen optik kusuru, suyun yoğunluğunu hesaba katarak düzeltmeye yarayan cam benzeri lensler bulunması ve bu lenslerin günümüz göz doktorlarınca reçete edilen numaralı gözlüklerin özelliklerine sahip bifokal (çift odaklı) fonksiyonlarının bulunması elbette tesadüflerle açıklanamaz. Trilobitlerin üzerindeki tek bir gözün bile tesadüfen oluşabilmesi mümkün değilken; bazı türlerinde binlerce göz bulunan bu canlıların zaman içerisinde mutasyonlar sonucu evrimleştiklerini öne sürmek son derece gülünç olacaktır.

Mutasyonlarla böylesine mükemmel bir yapının milyonlarca yıllık bir süreçte kendi kendine var olabileceğini iddia etmek; demir bir çekici alıp milyonlarca yıl boyunca bir bilgisayara vurduğunuzda, kendi kendine elinizdekinden daha üst model bir bilgisayarın oluşabileceğini iddia etmek gibidir. Aklı başında olan hiçbir insan, böylesine aciz bir izahta bulunmaz. Bu canlıların ne denli kompleks oldukları, akıl ve vicdan sahibi her insan tarafından çok net bir şekilde anlaşılabilir.

Trilobitler konusunda uzman, evrimci paleontolog Levi Setti, 1993 yılında yayınladığı kitabında3 “Trilobitler çok zekice bir fizik problemini çözmüşler ve görünen o ki, Fermat ilkesini, Abbe Sinüs kanununu, Snell’in çift kırılmalı kristaller optiği ve ışığın kırılması kanunlarını biliyorlardı.” sözleriyle tek bir trilobit gözündeki mükemmel görüş için gereken optik kanunlarını detaylı bir şekilde listelemiştir.

Fakat burada Setti’nin gözardı ettiği bir gerçek vardır. Trilobitlerin bu kanunlardan haberdar olması söz konusu değildir. Bu canlılar ne Fermat’ı, ne Abbe’yi, ne de Snell’i tanırlar. Kendilerinden milyonlarca yıl sonra yaşayacak insanlar tarafından keşfedilen kanunları önceden bilip çalışıp öğrenip bu kanunlara göre kendilerine göz yaptıkları gibi bir ifade, evrimcilerin trilobitlerdeki kompleks sistemler karşısında ne denli çaresiz olduğunu gösterir.

Chicago Üniversitesi’nden Paleontoloji Profesörü David Raup4, trilobitlerin bu denli kompleks gözleri, kendi kendilerine kör tesadüflerle geliştirmelerinin mümkün olmadığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti.”

Peki, öyleyse trilobitlerdeki bu kompleks göz sistemi nasıl oluşmuştur? Trilobitlerin bu denli ileri bir optik bilgisine sahip olmasının mümkün olmadığı ortadayken; bu optik bilgisi nereden gelmiştir?

Bu sorunun yanıtını sadece 3 harf ile açıklayalım: DNA!

DNA, bir Yaratılış kodudur. Her canlının üzerinde canlının doğduğu andan ölümüne kadar vücudunda gerçekleşecek tüm üretim süreçlerinin bilgisi DNA denilen dev veri bankasındadır. Trilobitlerin DNA’larında da tüm bu kompleks göz mekanizmalarını inşa edecek optik bilgisi saklıdır. Fakat, DNA tek başına bilginin kaynağını açıklamaz. DNA, sadece trilobitlerde yüklü yazılımın bir parçasıdır. Bilginin asıl kaynağı, DNA kodunun Yaratıcısı olan üstün ilim sahibi Yüce Rabbimiz’dir. Çünkü DNA, trilobitlerin gözlerini inşa edecek olan her bir hücrenin, inşaat süreçleri, yapım aşamaları ve kalite kontrol süreçleri hakkında bilgileri içerir. Ancak gözleri inşa etmek için gerekli mimari planı uygulatacak akıl DNA içinde yer almaz. Hangi bilginin ne zaman ve nasıl kullanılacağı müthiş bir akıl gerektirir; bu da Yüce Allah’ın her canlıda her an tecelli eden aklıdır.

Bütün bu delillerin, bize gösterdiği tek bir gerçek vardır. Mükemmel petek gözleriyle trilobitler, evrimin yaşanmadığının kanıtıdır. Yaşam, dünyada üstün ilim ve akıl sahibi Rabbimizin dilemesiyle bir anda başlamıştır. Allah’ın “Ol” demesiyle, canlılar bugünkü kompleks halleriyle tek bir anda yaratılmışlar yani evrim geçirmemişlerdir. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde kimi zaman bozuk şekil ve suretlerden geçerek bugünkü görünüşlerini almamışlardır. At her zaman attır, maymun da maymun, sürüngenler, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler, sincaplar hiç değişmeden günümüze ulaşmışlardır. Allah, tüm canlıları kusursuz bir şekilde yaratmıştır.

Bu hakikat, Kuran’da Haşr Suresi’nde bildirilmiştir:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

1 https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170124124905.htm
2 Acenolaza, G., M.F. Tortello, and I. Rabano. 2001. The eyes of the early Tremadoc Olenid trilobite Jujuyaspis keideli Kobayashi 1936. Journal of Paleontology 75(2):346-350
3 Levi-Setti, R. 1993. Trilobites: A photographic atlas (second edition). The University of Chicago Press, Chicago.
4 David Raup, "Conflicts Between Darwin and Paleontology", Bulletin, Field Museum of Natural History, cilt 50, Ocak 1979, s. 24

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241760/450-milyon-yillik-trilobit-fosilihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241760/450-milyon-yillik-trilobit-fosilihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/450_miyon_yillik_trilobit_fosili_2.jpgSun, 12 Feb 2017 01:04:38 +0200
Balina “Alfred” kayıp halka değildirSon dönemde bazı bilim sitelerinde ve dergilerde, Avusturalya Victoria müzesinde sergilenen Aetiocetid türü Alfred isimli 25 milyon yıllık balinaya ait bazı fosil kalıntıları, balinaların evrimi için sözde delil olarak öne sürülmektedir.

Bu son derece ilginç bir durumdur çünkü aslında yaratılışı ispatlayan bu fosillerdeki tek bir dişten yola çıkarak, balinaların evrimi masalına destek sağlanmak amaçlanmakta ve Alfred bir ara geçiş formu olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır.

Balenli balinalar evrim teorisi açısından hep büyük bir açmaz oluşturmuştur. Bugüne kadar dişli balinalarla, çenesinde diş yerine balen adı verilen taraksı süzgeç yapısına sahip balinalar arasında evrim masalı uydurmak mümkün olamamıştır. Bu açmazın sebebi ise söz konusu balinalardaki benzersiz balen yapısıdır.

Balenler balinaların ağızlarında diş yerine bulunan ve krilleri ya da küçük balıkları süzüp yakalamalarını sağlayacak tarak benzeri bir yapıdır. Balen şekil olarak çubuğa benzediği için; bu balina türü halk arasında çubuklu balina olarak da anılır.

İşte bu kompleks ve mükemmel sistemi açıklamakta zorlanan evrimciler, "dişli balinaların dişlerinin zaman içerisinde balenlere dönüştüğü masalını" ortaya atmışlar; Soyu tükenmiş bir balina türüne ait Alfred isimli bu fosili de bu sözde ara geçiş formuna delil olarak öne sürmeye çalışmışlardır.

Ancak, bu iddia bilimsel açıdan birçok hata içermektedir.

Öncelikle, Alfred bir Aetiocetid türüdür. Aetiocetidler balenli balinanın atası değil; soyu tükenmiş bir dişli balina türüdür. Fosilin ağız kısmında diş bulunması da zaten bu gerçeği ispat etmektedir.

Peki, ağzında hiç balen bulunmayan bu fosil, dişli bir balinaya ait olmasına rağmen neden Darwinistler tarafından ısrarla balenlere sahipmiş gibi hayal edilmektedir?

Evrimciler, fosilin tek bir dişinin üzerinde buldukları bazı çiziklerin dişlere sürtünen balenler tarafından yapılmış olduğunu iddia etmektedirler. Ancak bu varsayım, balinanın ağzında balenlerle dişlerin aynı anda var olduğu ön kabulü ile yapılmıştır. Bu çizgilerin var olmayan balenler tarafından yapıldığını düşünmek bilimsellikten uzak, kişisel bir yorumdur. İnsanların dişlerinde de çeşitli anatomik bozukluklar, dış darbeler ya da yenilen yiyeceklerin ve beslenme şeklinin etkisiyle çizikler meydana gelebilmektedir. Bu nedenle de, çizgilerin balinanın yuttuğu tortular ya da besin maddeleri nedeniyle oluştuğunu düşünmek elbette ki daha akılcı ve bilimsel olan düşünce şeklidir. Bununla birlikte dişlerin üzerini çevreleyen bir balen bulunmuş olduğu varsayılsa da sonuç değişmezdi çünkü balenler dişleri korumuş olacak ve dişlerin üzerindeki aşınma da bu denli derin olmayacaktı.

Görüldüğü üzere, öne sürülen iddia yalnızca hayal gücünün bir ürünüdür. Balene sahip olmadığı halde, soyu tükenmiş bir dişli balina türü ısrarla ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca balinaların ağzındaki sert dişlerin nasıl olup da filtre görevi görecek mühendislik harikası bir sisteme dönüştüğüne dair de Darwinistler tarafından şu ana kadar hiçbir açıklama getirilememiştir.

Balina dişleri ve balenleri arasındaki yapısal farklılıklar evrim için bir açmazdır

Bir balinanın ağzında, balenlerle dişlerin aynı anda bulunması gibi bir durum hem işlevsellik açısından hem de anatomik yönden mümkün değildir. Dişler, yiyecekleri parçalamak ve koparmak içindir. Oysa balenler, dişlerle yakalaması mümkün olmayacak kadar küçük canlılarla beslenmek içindir. Balen kullanmak için gerekli çene yapısı ile, diş kullanmak için gerekli çene yapısı da birbirinden tamamen farklıdır. Şöyle ki:  

Balenlerin işlevsel olarak kullanılabilmesi için, (1) kıkırdaklı destek çubuklarına sahip akordiyon gibi genişleyebilen bir karın oyuğu yağı; (2) kafatasına gevşek bir şekilde bağlı ayrık çene yapısı; (3) çeneye ve boğaza bağlanan Y şeklinde kıkırdak yapısı ve (4) birbirinden bağımsız şekilde hareket edebilme özelliğine sahip iki kemikten oluşan alt çene gerekir. 1

Bunlar; balinaların balenleri kullanarak beslenebilmesi için gerekli morfolojik yani şekilsel özelliklerdir.

Son olarak, balenli balinalarda çene ve boğaz kesesi hareketlerini kontrol eden özel bir organ keşfedilmiştir. Yanakta bulunan bu organ, beslenirken balina ağzını suyla doldurduğunda o bölgeye uygulanan kuvvete dair uyarı sinyali vermek ile görevlidir. Bir seferde ağzını yaklaşık 5 ton kadar su ile doldurabilen balina, genişleyebilen bir karın oyuğuna sahip olduğu için; ağzına aldığı su miktarının kendisine zarar verecek, çenesini kıracak, karın oyuğunu yırtacak ya da herhangi bir çeşit sakatlanmaya neden olabilecek tehlikeli bir orana sahip olmaması gerekir.

2012 yılında Nature dergisinde keşfi haber verilen bu organ, aslında balinayı bu tür tehlikelerden korumak için vardır. Alt çenenin ortasında arka tarafta, kemiğin sağ ve sola ayrıldığı noktada bulunan bu organ “ağız açılıp kapanırken çenenin dinamik rotasyonunu tespit eder”. 2 Başka bir deyişle, bu duyu organı olmadan, balina yutulan su miktarı tarafından çenesine uygulanan kuvveti asla fark edemez ve beslenirken çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalabilirdi. Bu nedenle de, çubuklu balinanın balenlerini kullanarak beslenebilmesi için, balenlerle birlikte, bu özel duyu organına da sahip olması şarttır.

Tüm bu delillerin de gösterdiği gibi; ilk var oldukları andan itibaren balenlerini kullanarak beslenebilmeleri için bu canlılar gerekli tüm anatomik özelliklere sahiptirler.

Balina dişlerinin zamanla balenlere dönüştüğü iddiası son derece gülünçtür

Burada kısaca yer verdiğimiz 5 temel özellikten herhangi birinin eksik olması durumunda, zaten balenler kullanıma elverişli olmayacaktır. Bu durumda, balinalardaki dişlerin zaman içerisinde balenlere dönüşmesi iddiasının neden gülünç olduğu da hemen anlaşılmaktadır.

Darwinistlere göre; balinalar sözde daha çok beslenip daha çok büyüyebilmek adına önceden sahip oldukları dişleri güya balenlere evrimleştirmişlerdir. Bu mantık, evrimcilerin kendi iddiaları ile zaten çelişmektedir. Eğer balenlere sahip olmak, doğal seçilim açısından sözde daha avantajlı ise; bugün günümüzde hiçbir dişli balina türünün yaşamaması gerekirdi.

Unutmamak gerekir ki, balenlerin yapısal malzemesi ile dişlerin yapısal malzemesi arasında hiçbir benzerlik de yoktur. Balenlerin hammaddesi keratindir. Dişler ise; fosfor, sodyum, kalsiyum ve diğer minerallerden oluşur; ağırlıklı olarak protein kolajenleri içerir. Başka bir deyişle, dişlerin balenlere evrimleşmesi gibi hayali bir senaryonun gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Her canlı içinde bulunduğu ortama en uygun şekilde yaratılmıştır. Balenli balinalar, krillerle beslendikleri için, bu canlıları en iyi şekilde, tıpkı bir ağ tutar gibi yakalayabilecek balenlerle; dişli balinalar da avlarını daha rahat yakalayıp öğütebilecekleri keskin dişlerle donatılmıştır. Tarihin her sayfasında, balenli balinalar ile dişli balinalar birlikte yaşamışlar; bir tür başka bir türe evrimleşmemiştir.

Balinalar da, tüm canlılar da, milyonlarca yıllık süreç içerisinde kesinlikle evrim geçirmemişler; her biri var oldukları ilk andan itibaren sahip oldukları mükemmel özelliklerle birlikte yaratılmıştır.

Canlılık tarihi incelediğinde, paleontoloji biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Hayat, Darwinistlerin iddia ettiği gibi basitten komplekse doğru ilerlememiştir. Canlılık, yaratıldığı ilk andan itibaren tarihin her safhasında kör tesadüflerin meydana getiremeyeceği kadar mükemmel ve komplekstir. Bu gerçek de bizlere; canlıların evrim geçirmediğini, içinde yaşadığımız kainatı, galaksiyi, Güneş Sistemini, gezegenleri ve Dünyayı yaratan her şeyi yaratmaya MUKTEDİR, üstün ilim ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz’in “Ol” demesiyle bir anda var olduğunu gösterir. Yeryüzündeki tüm canlılar, Rabbimiz’in MUKTEDİR isminin bir tecellisidir.

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oldu. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” (KEHF SURESİ, 45)

  1. http://insider.si.edu/2012/05/scientists-discover-organ-in-baleen-whales-that-choreographs-movement-of-their-massive-jaws-and-throat-pouch/
  2. Pyenson, N. D. et al. 2012. Discovery of a sensory organ that coordinates lunge feeding in rorqual whales. Nature. 485 (7399): 498-501.
  3. https://museumvictoria com.au/pages/383548/071-082_MMV75_Marx_3_WEB.pdf.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241758/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241758/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/alfred_the_fossil_whale_skull2.jpgSun, 12 Feb 2017 00:51:56 +0200
PLOS One Dergisi de sonunda itiraf etti: “Lucy, insanın atası değildir, bir maymundur”1974 yılında Afrika’da bulunan 3.2 milyon yıllık “Lucy” isimli fosil, yaklaşık 43 yıldır evrim propagandası yapmak amacıyla belirli aralıklarla gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Fakat; bilimin ve teknolojinin gelişen imkanlarıyla birlikte, yıllardır evrim teorisi için “delilmiş” gibi gösterilmeye çalışılan bu fosilin aslında evrim teorisine çok büyük bir darbe indirdiği anlaşılmıştır.

Lucy fosili, sözde maymundan insana geçişi temsil eden ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılsa da son yıllarda yapılan keşifler, bu iddianın tamamen ön yargılara dayanarak üretilmiş bir senaryo olduğunu ispat etmiştir.

Artık, günümüzde akademik heyete sahip uluslararası bilim dergilerinin hepsi tek tek Lucy ile vedalaşmaktadır. Şimdi geçmişten günümüze Lucy hakkında dergilerde yer alan bazı itiraflara bakalım:

Evrimcilerin 1999’daki İtirafı: “ELVEDA LUCY”

1999 yılı Mayıs ayında ünlü Science et Vie dergisi, dergi kapağı olarak “Adieu Lucy” (Elveda Lucy) başlığını kullanmış ve Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:

Yeni bir teori, Australopithecus cinsinin insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... Australopithecus ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar.

Ancak bu vedalaşma, sadece tek bir dergi ile de sınırlı kalmamıştır. Sonrasında da “Lucy” isimli fosile dair itiraflar her geçen gün gelmeye devam etmiştir.

1999 Mayıs Tarihli Science & Vie Dergisi

Evrimcilerin 2000’deki İtirafı: “Lucy’i Artık Gündeme Getirmeyelim”

2000 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede ise, Lucy’nin bir maymun türüne ait olduğu itiraf edilmiştir. Tıpkı şempanzelerdeki gibi “nispeten uzun ve kıvrık parmaklara, uzun kollara ve huni şeklinde bir göğüs kafesine” sahip olduğu yazılmış ve canlının el kemikleri incelendiğinde iddia edildiği gibi 2 ayak üzerinde değil; “günümüzdeki şempanzeler ve goriller gibi parmak eklemleri üzerinde yürüdüğü” itiraf edilmiştir. 1

Lucy isimli fosilin, maymuna benzeyen özellikleri yürüyüşü ve el kemikleri ile sınırlı değildir. Çenesi, aynı maymun türlerindeki gibi “U şeklinde”, dişleri ise insana kıyasla çok büyüktür.

Tel Aviv Üniversitesi’nden antropologlar, Lucy’nin alt çene çıkıntısının (alt çene kemiği) bir maymun türü olan gorillere çok benzediğini belirtmiş ve bunun üzerine de evrim teorisini savunan araştırmacılar, “Lucy fosilini gündeme getirmenin kendi menfaatleri doğrultusunda olmayacağı” konusunda fikir birliğine varmışlardır. 2

Evrimcilerin 2016’daki İtirafı: “Lucy Bir Şempanze”

2016 yılında PLOS One dergisinin Kasım ayı sayısında yayınlanan Lucy ile ilgili yapılan son araştırmada da, yine sonuçlar aynı olmuştur. Johns Hopkins Üniversitesi ve Teksas Üniversitesi’nden Lucy’nin iskeletini tomografi cihazıyla tarayan araştırmacılar, Lucy’nin hayatının çok büyük bir kısmını ağaçların üzerinde geçirdiğini ve bu yönüyle insandan çok bir şempanzeye benzediğini itiraf etmişlerdir. 3


John Kappelman Lucy fosilini incelerken

Austin Teksas Üniversitesi Antropoloji Profesörü John Kappelman, Lucy’nin iskeletini Etiyopya Addis Ababa’daki Ulusal Müze’de incelemiş ve şu şekilde yorumlamıştır:

“Bence, bağımsız bir veri ile Lucy’nin ağaçlarda yeteri kadar vakit geçirdiğini ve bunun delilinin kemiklerinde saklı olduğunu göstermek, Lucy’nin ağaçtan düşerek ölmüş olabileceği fikrini desteklemektedir. (Lucy) Tırmanma yönüyle şempanzelerle benzerlik göstermektedir.” 4

Ancak, modern teknolojinin açığa çıkardığı bu gerçekler aslında fosil keşfedildiği dönemde de biliniyordu. Dr. Johanson 20 Kasım 1986 tarihinde Kansas City Missouri Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada5, bir diz kemiği bulduklarını ve Lucy’nin insanın atası olduğu iddiasını da bu kemiğe dayandırdıklarını iddia etmişti. Bu iddia üzerine, katılımcılardan biri (Roy Holt), Johanson’a “diz kemiğini Lucy fosilinden ne kadar uzakta bulduklarını” sormuş ve Dr. Johanson da “60 metre aşağıda ve iki üç kilometre ileride” şeklinde yanıt vermişti. Bu yanıt üzerine, “Bu kadar uzakta bulunan bir diz kemiğinin Lucy’e ait olduğunu nereden biliyorsunuzB” sorusu yöneltildiğinde de, Dr. Johanson “Anatomik açıdan benzer” şeklinde yanıtlamış ancak bu yanıt bilimsel açıdan teşkil ettiği tutarsızlık nedeniyle oldukça gülünç karşılanmıştı. Bunun sebebi, ayılar ve köpekler gibi birbirinden tamamen farklı türlere ait canlıların anatomik benzerlikleri olabileceklerinin o zaman da bilim dünyasında zaten bilinmesiydi. (http://www.proof-of-evolution.com/donald-johanson.html)

Görüldüğü gibi, Lucy kafatası ilk bulunduğu andan itibaren bir maymun fosili olduğu bilinmesine rağmen, özel olarak planlanmış yanlı bir propaganda ile 43 yıl boyunca insanlara “insanın sözde atası” olarak tanıtılmıştır. Tüm dünyaya insan ile maymun arasındaki “sözde kayıp halka” olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak bilimsel temeli olmayan ve gerçeğe dayanmayan bu iddia, bilimin ve teknolojinin gelişen imkanları doğrultusunda her incelenişinde defalarca çürütülmüştür.

Bugüne kadar, evrim teorisini ideolojik gerekçelerle destekleyen çevreler tarafından birçok sahte fosil ve hayali iddia ortaya atılmıştır. Ancak bu iddiaların tek bir tanesi bile bilimsel açıdan kanıtlanamadığı gibi geçersizlikleri de ispatlanmıştır.

21. yüzyıl biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Canlılar evrim geçirmemiş; zaman içerisinde kör tesadüfler sonucu bir türden başka bir türe dönüşmemişlerdir.

Günümüzde yaşayan canlılar bugün nasıl görünüyorlarsa; milyonlarca yıl önce de yine aynıdırlar. Aradan geçen milyonlarca yıllık süreye rağmen tek bir değişikliğe dahi uğramamışlardır. Var oldukları ilk andan itibaren bugünkü özelliklere sahiptirler. Milyonlarca yıllık süre içinde değişikliğe uğrayarak değil; sahip oldukları özelliklerin tamamı ile donatılmış olarak, bir anda ortaya çıkmışlar yani  Allah tarafından yaratılmışlardır.

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır." (Sad Suresi, 27)

KAYNAKLAR:

  1. Mark Collard and Leslie C. Aiello, "From forelimbs to two legs," Nature (March 23, 2000), 404:339–340.
  2. Siegel-Itzkovich, Judy, Israeli Researchers: ‘Lucy’ is not direct ancestor of humans, The Jerusalem Post, http://www.jpost.com/Health-and-Sci-Tech/Science-And-Environment/Israeli-researchers-Lucy-is-not-direct-ancestor-of-humans
  3. Christopher B. Ruff , M. Loring Burgess, Richard A. Ketcham, John Kappelman. Limb Bone Structural Proportions and Locomotor Behavior in A.L. 288-1 ("Lucy")PLOS ONE, 2016 DOI: 10.1371/journal.pone.0166095
  4. http://blogs.discovermagazine.com/deadthings/2016/11/30/the-latest-on-lucy-early-hominin-spent-serious-time-in-trees/#.WHfotBuLSUk 
  5. http://spiritualcoretheory.com/lucy-fails-test-as-missing-link/
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241602/plos-one-dergisi-de-sonundahttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241602/plos-one-dergisi-de-sonundahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/lucy_is_not_ancestor_of_humans.jpgWed, 08 Feb 2017 13:02:02 +0200
Yaşayan Fosil: Ginkgo Biloba Ağacı

“Ginkgo biloba” ağacı Permian devrinden (270 milyon yıl önce) günümüze kadar varlığını sürdürmüş olan bir yaşayan fosildir. Öyle ki dinozorların yaşadığı çağlarda ginkgolar da varlıklarını sürdürmekteydiler. Kasım 2016’da “Giga Science” dergisindeki bilimsel bir makalede, ginkgo biloba ağaçlarının gen dizilimi yayınlanmıştır. Araştırmayı yürüten Pekin Genom Bilimi Enstitüsü, Zheijiang Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi’nden bilim adamları, toplamda 10 milyar DNA harfinden oluşan çok büyük bir genomu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamı) incelediler ve çözmeye çalıştılar. Bilim adamları nautilus ve atnalı yengeci gibi yaşayan fosil örneklerinden biri olması nedeniyle, tüm zorluklara rağmen bu bitki üzerindeki çalışmalarını sürdürdüler. Pekin Genom Bilimi Enstitüsü’nden Wenbin Chen, araştırmada verilerin çokluğu ve genomların birleştirilmesindeki hesaplama kapasiteleri için 2 TB (terabayt: 1 trilyon bayt) gibi çok büyük miktarda işlenmemiş veri oluşturulduğunu açıkladı. Ağacın 40.000’den fazla geninin ilk analizi, çeşitli savunma mekanizmaları sağlayan gen ailelerinin geniş çaptaki yayılımını göstermektedir. Patojenlere (hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde) karşı direnç sağlayan genler, bu ağacın genomunda sıklıkla tekrarlanmaktadır.

Zheijiang Üniversitesi’nden Prof. Yunpeng Zhao ise, ginkgonun yaşayan beş grup tohumlu bitkiden birini temsil ettiğini  vurgulamaktadır. Ginkgo  benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir.

Diğer ağaç türlerinde rastlanmayan yelpaze şeklindeki yaprakları ile eşşizdir.

Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkân vermektedir. Ginkgolar bir yandan yapısında böcek, bakteri ve mantarları uzak tutan kimyasalları sentezlerken diğer yandan bitki yiyici böceklerin düşmanlarını kendine çekecek uçucu organik kimyasalları salgılayan çifte savunma sistemlerine sahiptirler. Bazı ginkgo ağaçlarının yaşları 2500 yıla varabilmektedir.

Ginkgonun ilginç bir özelliği, kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Ginkgo her türlü rutubetli ve hatta kumlu toprakta bile yetişebilir. Sahillerde denizden gelen tuza da dayanabilir.

Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan kısmen yanarak sağ çıkan ve varlıklarını bugüne değin sürdürebilmiş olan yegane canlı örnekleridir.

Bu dayanıklılık, çoğu türü öldüren Çin’deki buzullaşma dönemlerinde de ginkgonun hayatta kalmasına yardımcı olmuştur. Yapılan yeni bir araştırma ise, cep telefonlarının beyne yaymış olduğu dalgalara karşı ginkgo biloba ekstrelerinin faydası olduğunu deneyler sonucu ortaya çıkarmıştır.

Ginkgo Ağacının Yaşayan Fosil Olmasının Önemi

Darwin, araştırmaları sırasında, ginkgo ağacının yaprağının fosil halini bulduğunda oldukça şaşırmıştı. Günümüzde yaşayan bir canlının aynısı, milyonlarca yıl önceki katmanlarda bugünkü şekli ile vardı. Teorisini çıkmaza sokmak için yeterli olan ve Darwin’i gerçekten de endişeye sürükleyen bu fosil, yine Darwin’in kendisi tarafından “yaşayan fosil” olarak adlandırılacaktı.

Darwin eğer şu anda yaşıyor olsaydı, kuşkusuz bu konudaki endişesi çok daha büyük olurdu. Çünkü ginkgo, daha önce de belirttiğimiz gibi günümüze kadar gelmiş tek yaşayan fosil değildir. Yeryüzü tabakalarından çıkarılmış 700 milyondan fazla fosilin bir kısmını tam ve mükemmel soyu tükenmiş canlılar, büyük bir çoğunluğunu ise yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Şu an var olan türlerin büyük bir kısmının milyonlarca yıllık fosil örnekleri bulunmuş ve sergilenmiştir. Eğer Darwinistlerin iddia ettiği gibi evrim yaşanmış olsaydı, yeryüzünde hiç değişmeden kalmış milyonlarca canlı fosili değil, trilyonlarca ara geçiş örnekleri bulunması gerekirdi. Evrimcilerin, bir canlıdan diğerine doğru sözde değişim gösteren ara canlıları fosil kayıtlarında sürekli olarak bulmaları, trilyonlarca "gelişmekte olan canlı" örneği ortaya çıkarmaları gerekirdi. Ancak evrimciler, tek bir ara geçiş fosili bile bulamamışlardır. Tek bir canlıda gelişmekte olan tek bir organ örneği bile sunamamışlardır. Canlılar, Eosen dönemine ait (54-37 milyon yıl) aşağıdaki ginkgo yaprağında görüldüğü gibi aralarında milyonlarca yıllık zaman farkları olmasına karşılık hiçbir değişime uğramamış, Yaratıcımız olan Allah tarafından bugün canlı örneklerinde gördüğümüz şekli ile yaratılmıştır.

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi
Yaş: 50 milyon yıl
Bölge: Kanada

Resimde görülen 50 milyon yıllık ginkgo yaprağı, Darwinistlerin bitkilerin evrimi senaryosunu geçersiz kılan delillerden biridir. Ginkgoların hep ginkgo olarak var olduklarının, başka bir bitkiden türemediklerinin, başka bir bitkiye de dönüşmediklerinin göstergesi olan bu fosil, diğer bütün fosil örnekleri gibi evrimcileri büyük bir açmaza sokmaktadır.

KAYNAKLAR:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161121175806.htm
www.wikipedia.com

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241509/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agacihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241509/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agacihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/23-guncel-yorumlar/ginkgo_leaf_fossil_harunyahya_com2.jpgMon, 06 Feb 2017 10:53:53 +0200
Darwinizm Kadınları Aşağı Gören Batıl Bir İnançtır

Sosyal Darwinizm'in ırkçılığa, faşizme ve emperyalizme - ve diğer yandan da komünizme- sağladığı sözde bilimsel destek genelde bilinen ve çokça yazılan bir konudur. Pek bilinmeyen bir gerçek ise, Charles Darwin de dahil olmak üzere pek çok Darwinistin, kadınların hem biyolojik hem de zihinsel olarak erkeklerden aşağı oldukları yalanına inanmalarıdır.   

Evrimci bilim adamı John R. Durant'ın da kabul ettiği gibi, ırkçılık ve cinsiyet ayrımı evrim teorisinin belli başlı sonuçlarından ikisidir. Durant Darwin’in kadınlara bakış açısındaki yanlışlığı şöyle ifade etmiştir:

Darwin, kadınların sezgi, hızlı algılama ve belki taklit gibi güçlerinin, aşağı ırkların, dolayısıyla eski ve aşağı medeniyet düzeyinden insanların özelliklerine benzer olduğunu düşünüyordu.[1]

Durant'ın söz ettiği Darwin'in yanılgıları, İnsanın Türeyişi adlı kitabında şöyle geçmektedir:

Genellikle kadınlarda, sezgi, hızlı kavrama ve belki taklit gücü gibi özelliklerin, erkeklere oranla çok daha belirgin olduğu itiraf edilir; ancak bu yeteneklerden -en azından- bazıları, aşağı ırklara ve bu nedenle de eski ve aşağı medeniyet düzeyine ait özelliklerdir.[2]

Evliliğin kendince neden yararlı olduğunu açıklarken bile Darwin’in kadınları aşağıladığı görülmektedir:

…çocuklar, daimi bir arkadaş, ilgi gösterecek (ileri yaşta arkadaş), sevilecek ve oyun oynanacak biri... Herşeye rağmen bir köpekten daha iyi bir şey. Ev ve evle ilgilenecek bir kişi. Müzik ve havadan sudan konuşmalar. Bunlar sağlık için iyi şeylerdir.[3]

Darwin, evliliği  kendince "bir kadının arkadaşlığı ne de olsa bir köpeğin arkadaşlığından daha iyidir" mantığı ile gerekli gördüğünü söylemiş; evlilikle ilgili ifadelerinde, bütün hayatını birlikte geçirecek iki insanın arasındaki dostluk, sevgi, saygı, bağlılık, sadakat, yakınlık, samimiyet ve güven gibi özelliklerden hiç söz etmemiştir. Darwin evlilik için ayrıca şunları söylemiştir:

Zaman kaybı; akşamları okuyamazsın, şişmanlık ve tembellik, endişe ve sorumluluk, kitaplar vs. için daha az para ayırmak, eğer çok çocukluysanız geçim sağlama baskısı... belki karım Londra'yı sevmeyecek, o zaman ceza, uyuşuk ve tembel bir aptalla sürgün hayatı olacak.[4]

Darwin, erkeklerin kadınlara göre daha üstün oldukları iddiasını ise şöyle ifade etmiştir:

İki cinsin zihinsel güçleri arasındaki en temel farklılığı, erkeklerin derin düşünme, mantık, hayal gücü veya sadece duyu ve ellerin kullanımını gerektiren her işte kadınlardan daha yüksek mevkilere ulaşmaları göstermektedir. Şiir, resim, heykeltraşlık, müzik, tarih, bilim ve felsefe konularında önde gelen kadın ve erkeklerin listesi yapılmış olsaydı, iki listeyi karşılaştırabilmek mümkün olmazdı. Bay Galton'un, Hereditary Genius (Kalıtsal Dahi) adlı kitabında çok iyi ifade ettiği gibi, eğer erkekler, birçok konuda, kadınlar üzerinde tartışılmaz bir üstünlüğe sahip iseler, o zaman erkeklerin ortalama zihin gücünün kadınlarınkinden yüksek olması gereklidir sonucunu, ortalamalardan sapma kanunundan çıkarabiliriz.[5]

Elbette ki Darwin’in kadınlar hakkındaki bütün bu olumsuz düşünceleri ve ilerleyen satırlarda örnekleri verilecek olan bazı Darwinistlerin kadın karşıtı söylemleri Kuran ahlakı ile taban tabana zıttır. Allah, Kuran'da kadınlara karşı son derece şefkatli, saygılı ve koruyucu davranılmasını emretmiştir. Bunun yanında Hz. Meryem ve Firavun'un hanımı gibi üstün ahlaka sahip kadınları insanlara örnek göstermiştir. Allah Katında üstünlük insanların ırklarına, cinsiyetlerine veya mevkilerine göre değil, Allah'a olan yakınlık ve imanlarına göredir. Allah Kuran'ın birçok ayetinde tüm iman edenlerin, kadın-erkek ayrımı olmaksızın yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklarını şöyle haber vermiştir:

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Darwinizmin kadınlar hakkındaki hezeyanlarına örnekler

Darwin’in kadın karşıtı sözleri çok açıktır, birçok bilim adamı da bu durumun farkındadır. Evrim teorisine karşı çıkan ve Darwinizmin sosyal hayattaki olumsuzluklarını açıklayan 800 üzerinde yayını ve 20 üzerinde kitabı bulunan Dr. Jerry Bergman, The Dark Side of Charles Darwin isimli kitabında, bu konuda şunları söylemektedir:

Darwin’e göre erkekler ile kadınlar arasındaki farklılıklar o kadar büyüktür ki ikisinin “aynı türe ait son derece farklı varlıklar” olması ve ikisi arasında “daha büyük farklılıkların” gelişmemiş olması şaşırtıcıdır.  Doğal ve cinsel seleksiyon Darwinizmin temelini oluşturur ve kadınların daha aşağı nitelikte olması bu teorinin en önemli delilidir.

Darwin, erkeklerin cinsel beğenisine göre kadın evriminin şekillendiğini iddia eder. “Tıpkı hayvan yetiştiricilerinin insanların ihtiyaçlarına göre hayvanları şekillendirmesi gibi”. Diğer taraftan; savaşlar vesilesiyle zayıf erkekler elenmiş, daha güçlü olanlar savaş sonunda evlerine dönüp üremişlerdir. Erkekler aynı zamanda avcıdır. Bu eylem de zayıf erkeklerin elenmesine vesile olmuştur.  Kadınlar ise tam aksine bu tarz bir seleksiyona maruz kalmamıştır çünkü kadınlar güç ve dayanıklılık gerektiren savaş ya da avlanma eylemleri yerine ilkel ekonominin ‘toplanma’ kısmında özellik kazanmışlardır.”[6]

Darwin’in kadının aşağı varlık olmasıyla ilgili fikirleri İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) kitabında özetlenmiştir.  Darwin bu kitabında bir çok türün yetişkin dişilerinin iki cinsiyetin de yavru hallerine benzediğini ve “erkeklerin dişilerden evrimsel olarak daha gelişmiş olduğunu” ifade eder.  Ayrıca Darwin dişi evriminin erkek evriminden daha yavaş olmasından dolayı, kadının aslında “özünde büyümesi engellenmiş bir erkek” olduğu sonucuna varır. Kadının aşağılanması fikri Darwin’in bilimsel ve akademik çağdaşları tarafından da hızla yayılmıştır.

Örneğin Darwin’in çağdaşı ve takipçisi olan antropolog McGrigor Allan kadının erkekten daha az gelişmiş olduğunu belirterek durumu şöyle ifade eder; “Kadın,  fiziksel, zihinsel ve ahlaken bir tür yetişkin çocuktur…  Kadınların bu dünyaya kalıcı değerde ve kayda değer, orjinal nitelikte bir fikirle katkıda bulunup bulunmadığı şüphelidir.” [7]

Kuşkusuz Darwin bu yanılgıları öne sürerken, hiçbir bilimsel delile dayanmıyordu. Ne var ki Darwin'in kadınlar hakkındaki bu taraflı ve ön yargılı iddiaları, Dr. Bergman’ın da belirttiği gibi, hızla Darwin'in çağdaşı olan bilim adamları arasında yayıldı. Örneğin Cenevre Üniversitesi'nde doğa tarihi profesörü olan materyalist Carl Vogt, Darwin'in vardığı bütün sonuçları -hiçbir bilimsel değerlendirmeye tabi tutmadan- kabul etmişti ve "Çocuk, kadın ve bunak beyazın yetişkin bir zenci ile aynı zihinsel özelliklere ve kişiliğe sahip olduğunu, dolayısıyla bunların aşağı sınıftan olduklarını” iddia etmişti.[8]

Alman bilim adamı Vogt daha da ileri gitmiş ve ‘kadınların erkeklerden çok aşağı ve hayvanlara daha yakın oldukları’ yalanını öne sürmüştü. Vogt'un yanılgılarına göre, kadın, evrimi erken durduğu için "gelişimi engellenmiş bir erkekti".[9] Vogt'un bir başka sapkın iddiasına göre de, medeniyet ilerledikçe kadınla erkek arasındaki uçurum daha da açılıyordu, örneğin Avrupa'nın ileri toplumlarında bu fark çok daha büyüktü.[10] Darwin, Vogt'un hezeyanlarından oldukça etkilenmişti ve onu en önemli taraftarları arasında saymaktan onur duyduğunu ifade etmişti.[11]

Paris'te Tıp Fakültesi'nden evrimci Paul Broca ise (1824-1880) özellikle de erkekler ve kadınlar arasındaki akıl ve beyin hacimleri ölçümleriyle ilgilenmişti. Broca, kadın beyninin görece küçük olan hacmini, kendince onun akıl olarak aşağı olmasına bağlamıştı. Elbette ki bu son derece anlamsız bir iddiadır. Günümüzde insan zekası ile beyin büyüklüğünün ilişkisinin olmadığı ortaya konmuştur. Yalnızca beynin ağırlığına bakarak bir canlının zihinsel kapasitesi hakkında doğru bir yargıya varmak mümkün değildir.

Daha sonra da Darwin'in yanılgılarını izleyen pek çok evrimci, kadınların biyolojik ve zihinsel yönden erkeklerden daha aşağı olduğunu iddia etmeyi sürdürdüler. Hatta bazı evrimciler erkekleri ve kadınları iki farklı psikolojik tür olarak sınıflamışlardı, buna göre erkekler homo frontalis, kadınlar homo parietalis'ti. Yine bir evrimci olan Elaine Morgan, Darwin'in erkekleri, kadınların niçin bariz bir şekilde aşağılık ve daha alt tabakada olduklarının sebepleri üzerinde çalışmaya motive ettiğini belirtmişti. Description: nchor(EIaine Morgan, The Descent of Woman, New York: Stein and Day, 1972, s.1) 

Bir insanın kadın ya da erkek olması ona üstünlük sağlamaz

Açıktır ki Darwin'in tezleri bilimsel bulgulara değil, yaşadığı Viktorya döneminin kültürüne ve ilkel bilim anlayışına dayanmaktadır. Bu tezler birçok toplumda zararlı hareketlere, kadınlara yönelik şiddete, kadınların erkeklerden daha aşağı varlıklar gibi kabul edilmelerine neden olmuştur. Faşizm, komünizm gibi  kadınları aşağı gören felsefeler de yine temel olarak Darwin’in kadınlar hakkındaki sapkın anlayışını kabul etmişlerdir.

Darwinistlerin kıstas olarak aldıkları zihinsel özellikler, Allah'ın insanlara cinsiyet ayrımı olmaksızın verdiği yeteneklerdir. Allah bir ayette "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir..." (Enfal Suresi, 29) buyurmaktadır. Allah'ın ayette bildirdiği gibi, muhakeme yeteneği ve dolayısıyla akıl, cinsiyete göre değil, Allah korkusuna göre gelişir.

Kuran’a göre kadın ve erkek eşittir, üstünlük de ahlaka göredir. Allah Kuran'da kadınlara ve erkeklere eşit sorumluluklar yüklemiş, hepsini aynı konulardan sorumlu tutmuştur. Bir insanı Allah Katında üstün kılan, kadın veya erkek olması değil, Allah korkusu, Allah'a olan derin sevgisi, bağlılığı ve güzel ahlakıdır. Rabbimiz ayetlerinde şöyle haber vermiştir:

Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır. (Nisa Suresi, 124)

Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam.…
(Al-i imran Suresi, 195)

 

[1] John R. Durant, "The Ascent of Nature in Darwin's Descent of Man" in The Darwinian Heritage, Ed. by David Kohn, (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1985), s.295
[2] Charles Darwin, The Descent of Man and Selection in Relation to Sex, New York: D. Appleton and Company, 1871 (1896 baskısı), s.326
[3] Charies Darwin, The Autobiography of Charles Darwin 1809-1882 (Ed. by Nora Barlow), New York: W. W. Norton & Company, Inc., 1958, 232-233
[4] Charies Darwin, The Autobiography of Charles Darwin 1809-1882 (Ed. by Nora Barlow), New York: W. W. Norton & Company, Inc., 1958, 232-233
[5] Charles Darwin, The Descent of Man and Selection in Relation to Sex, New York: D. Appleton and Company, 1871 (1896 baskısı), s.564
[6] Jerry Bergman, The Dark Side of Charles Darwin, Master Books, 2011, s. 246
[7] Jerry Bergman, The Dark Side of Charles Darwin, Master Books, 2011, s. 249
[8] Carl Vogt, Lectures on Man: His Place in Creation, and the History of Earth, edited by James Hunt, London: Paternoster Row, Longman, Green, Longman, and Roberts, 1864, xv, 192
[9] Stephanie A. Shields, "Functionalism, Darwinism, and the Psychology of Women; A Study in Social Myth," American Psychologist, no. 1 (1975): 749
[10] Evelleen Richards, "Darwin and the Descent of Women," in David Oldroyd and Ian Langham (Eds.), The Wider Domain of Evolutionary Thought (Holland: D. Reidel, 1983), 75
[11] Evelleen Richards, "Darwin and the Descent of Women," in David Oldroyd and Ian Langham (Eds.), The Wider Domain of Evolutionary Thought (Holland: D. Reidel, 1983), 74 49

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/240841/darwinizm-kadinlari-asagi-goren-batilhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/240841/darwinizm-kadinlari-asagi-goren-batilhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/darwinism_is_a_supersititous_belief_that_disparages_women2.jpgThu, 26 Jan 2017 18:35:27 +0200
Platypus Zehiri, Diyabetin Tedavisi Olabilir mi?Birbirlerinden farklılık gösteren milyonlarca canlı türü aslında benzer sistemlerle yaratılmıştır. Vücudumuzdaki sindirim sisteminin veya kanımızdaki insülin mekanizmasının diğer canlılarda da aynı şekilde olduğu pek düşünülmez. Oysa suda yaşayan bir balığın kanında da lenf sistemi ya da makrofajlar bulunur ve birçok canlı bizim organizmamız kadar kompleks yapılara sahiptir. Hatta kimi türler bizim sahip olmadığımız üstün özelliklerle yaratılmışlardır. Örneğin timsahlar, yoğun mikroplu sularda yaralansalar dahi kanlarında bulunan antibiyotik etkili maddeler nedeniyle enfeksiyon kapmazlar. Bilimsel araştırmalarla canlıların işte bu ve benzeri özelliklerinin insanlığın faydasına sunulması amaçlanmaktadır. Avustralyalı bilim adamları da bu doğrultuda yeni bir araştırma yaptılar. Bu yeni çalışmada Avustralya’ya özgü bir memeli cinsi olan platypus (ornitorenk) ve dikenli karıncayiyengillerin insülin regülasyonunda (insülinin düzenlenmesi) olağanüstü bir sisteme sahip olduklarını ortaya çıkarttılar. Bu yeni keşfin insanlardaki tip 2 diyabet için de yeni tedavilerin yolunu açabileceği düşünülmektedir.

Platypusun Zehirli Tabancası          

Platypus, bazı kır faresi türleri ve küçük bir böcek yiyenle birlikte yeryüzündeki ender zehirli memeli hayvanlardandır. Her playtpus arka ayağının üzerinde, 1,5 santim uzunluğunda bir zehir enjektörü ile doğar. İlk yılın sonunda dişinin zehir pençesi düşer, erkeğinki ise çiftleşme döneminde zehirli hale gelir. Zehir, kalça üzerindeki bir bezden üretilir ve çok etkilidir. Bu zehir örneğin bir köpeğe verildiğinde kalp ritmi bozulur ve solunumu felce uğrayarak canlı hızlı bir şekilde hayatını kaybeder. 

Scientific Reports dergisinde yayınlanan bulgulara göre araştırmacılar, platypus bağırsağında kan glikozunu düzenlemek için gerekli olan bir hormonun, şaşırtıcı şekilde hayvanın çiftleşme döneminde rakiplerine karşı kullandığı zehirinde de üretildiğini ortaya koydu.

GLP-1 (Glukagon-benzeri peptit-1) adlı bu hormon, hem insanların hem de hayvanların bağırsaklarında salgılanır ve kan glikozunu düşüren insülinin salınımını uyarır. Fakat GLP-1 genellikle dakikalar içerisinde parçalanır. Tip 2 diyabeti olan insanlarda GLP-1 tarafından tetiklenen bu kısa uyarı, uygun kan şeker dengesini sağlamak için yeterli değildir. İşte bu hormonun platypuslardaki türevi, insülin salınımını normalden daha uzun bir sürece yayarak, diyabetin istenmeyen komplikasyonlarını azaltabilecektir.

Bilindiği gibi pankreas tarafından salgılanan insülin, kandaki glikozun hücreye girebilmesi için gerekli olan hayati bir hormondur. Bu nedenle hormonun daha uzun süreli olan formunu içeren ilaç tedavisi, insülinin daha geniş salınımını sağlamaya yardımcı olmak için büyük önem taşır.

Sözkonusu araştırmayı yürüten Prof. Frank Grutzner, “Araştırma ekibimiz, monotremlerin (platypus ve dikenli karıncayiyengiller) GLP-1 hormonunun, normalde insanlarda görülen kısa süreli ayrışmaya karşı direnç kazandıran yapılarda olduğunu gözlemledi. Yani GLP-1 hormonunun monotremlerde (platypus ve dikenli karıncayiyengiller) bizden tamamen farklı bir mekanizmayla ayrıştığını bulduk" demektedir.

Prof. Grutzner bu keşfin önemini ise şu sözlerle aktarıyor:

“Bu buluşlar, en büyük mücadelelerimizden biri olan diyabet tedavisi hakkında bizi bilgilendirme potansiyeline sahip. Dolayısıyla da gelecekteki araştırmalarımızın konusu; bu bilgileri yeni bir diyabet tedavi yöntemine nasıl dönüştüreceğimiz olmalı.”

Görüldüğü üzere diyabet gibi ciddi bir hastalığın, Avustralya’da yaşayan bir canlının üstelik zehirinde ürettiği bir hormon ile tedavi edilebilmesi muazzam bir yaratılış harikasıdır. Bu bilimsel gerçek, Rabbimiz’in bir Kur’an ayetinde belirttiği gibi hayvanlarda bizler için yararlar olabileceğinin en güzel örneklerinden biridir:

’Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır’’ (Nahl Suresi, 66)

KAYNAK:
https://www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161129114432.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239996/platypus-zehiri-diyabetin-tedavisi-olabilirhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239996/platypus-zehiri-diyabetin-tedavisi-olabilirhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/platypus_venom2.jpgTue, 10 Jan 2017 23:45:31 +0200
Ribozomal Kalite KontrolTek bir hücrede birkaç milyon ribozom bulunur. Protein üretim fabrikaları olarak kabul edilen ribozomların vücudun tüm hücrelerinde aktif rolleri vardır. Örneğin, hücre içerisinde proteinlerin birleştirilerek daha büyük makromoleküler yapılar oluşturmak ribozomların görevleri arasındadır. Ancak moleküler biyolojinin “kara kutusu" olarak adlandırılan ribozomların tüm işlevleri henüz tam olarak anlaşılamamıştır, bu nedenle ribozomla ilgili çok sık yeni araştırmalar yapılmaktadır. Sonuçları Eylül 2016’da Cell Reports ve The EMBO dergilerinde yayınlanan çalışma da bunlardan biridir. Würzburg Üniversitesi ve Max Planck Enstitüsü’nden araştırmacılar, bu yeni araştırma ile, ribozomların bilinen görevleri olan protein üretimi yanında, “kalite kontrol noktası” görevini de üstlendiğini ortaya koymuştur.

Moleküler Seviyede LEGO Oyunu

 Würzburg Üniversitesi’nden Prof. Utz Fischer yıllardır “makromoleküler makinalar” olarak anılan proteinlerin hücre içinde nasıl bir araya getirildiğini araştırmaktadır. Fischer bu birbirine eklenme işlemini adeta LEGO oyununa benzeterek şöyle açıklamaktadır:

“Bunu, moleküler seviyedeki LEGO parçaları olarak düşünün: Ürün bitene kadar, bir parça sıradaki parçaya ekleniyor. Sadece tek bir kusurlu ya da yanlış parça kullanıldığında, bütün yapı bozulabiliyor.”

Prof. Fischer araştırmada “splaysozom” adı verilen yapılara odaklanmıştır. Bu büyük RNA-protein kompleksleri, hücre içindeki gen ifadesinin (gen ifadesi: DNA dizisi olan genlerin, fonksiyonel protein yapılarına dönüşmesi süreci) önemli bir parçasıdır. Görevleri, protein kodlama bilgisi içermeyen mesajcı RNA kısımlarını kesmek ve bilgiyi taşıyan ilgili kısımlarla birleştirmektir. Prof. Fischer’ın ekibi ve Max Planck Enstitüsü’nden çalışma arkadaşları, işte bu işlemde şimdiye kadar fark edilmemiş sürpriz bir oyuncu keşfettiler: Ribozom.

Geleneksel görüşün aksine, ribozom sentez sonrasında proteinleri direkt olarak sitozole bırakmaz (solda). Bunun yerine, şaperonlar proteine uygun karşılıklarını getirene kadar ribozom proteini orada tutar (sağda). Böylece ribozom, sadece istenilen protein yapısının oluştuğunu garantiye alır. Yani, üretimin yanında kalite denetçisinin görevini de üstlenir.

Ribozomların Görevi

Ribozomlar, mesajcı RNA (mRNA) olarak çekirdekten gelen DNA kopyasını, protein üretiminde kullanırlar. İki büyük protein-RNA alt ünitesi ribozomu oluşturur; proteinler, yardımcı faktörler ve RNA’lardan oluşan yüzlerce parça yapı, operasyonda rol alırlar. mRNA çekirdekten gelen DNA’ya ait genetik kodu tam olarak aktarmak durumundadır. Bilgi bandı olan mRNA, genetik kodu ribozoma taşır. Görev ribozom tarafından okunur ve protein zincirine yeni bir aminoasit (proteinlerin yapı taşı) eklenir. Aynı anda, taşıyıcı RNA (tRNA) denen başka bir RNA molekülü tarafından aminoasitler tek tek ribozoma sunulur ve genetik kod doğrultusunda protein sentezi gerçekleştirilir. Ancak bu noktada önemli bir soru akla gelmektedir: Proteinler sentez sonrası sitozole (sitoplazmanın su ve suda çözünmüş moleküllerden oluşan kısmı) ribozom tarafından rastgele bırakılıyorsa, tek başına dolaşan proteinler makromoleküler makinalar oluşturmak için doğru şekilde nasıl bir araya gelmektedir?

Ribozom, Sadece İstenilen Protein Yapısının Oluştuğunu Garantiye Alır

Ribozomlar tarafından hücre içine bırakılan proteinlerin, hücre içinde başıboş dolaşarak, eşleşecekleri karşılıklarını “tesadüfen” bulmaları imkansızdır. Max Planck Enstitüsü’nden Dr. Ashwin Chari bu durumu “Hücrenin içi bunun gerçekleşmesi için çok kalabalık” diyerek özetlemektedir.

Protein eşleşeceği proteini bulmayı başarsa bile, bu karşılaşma çok uzun bir zaman alacaktır. Çünkü kendisine uygun eşini deneme yanılma yöntemiyle bulması gerekir. Proteinin doğru eşi bulup eşlemesi ise oldukça zordur. Bu nedenle çoğu karşılaşma hatalı yapıların oluşmasıyla sonuçlanacaktır. Bu da Alzheimer gibi çeşitli hastalıklara sebep olacaktır.

Projenin deneysel kısmını gerçekleştiren Elham Paknia: “Bu yüzden hücrelerde öyle bir mekanizma olmalı ki, yeni sentezlenen proteinleri ribozomlarda tutmalı ve sadece doğru karşılıklarıyla birleşmelerine izin vermeli” sözleriyle buraya kadar gerçekleşen işlemlerde mükemmel bir düzenin olması gerektiğine dikkat çekmektedir.

Nitekim ribozomlar, sentez sonrası proteinleri sitozole rastgele bırakmaz. Şaperon (proteinlerin katlanarak üç boyutlu hâle gelmesi işleminde yer alan refakatçı protein) adı verilen özel yardımcılar, eş karşılıklarını getirene kadar ribozom proteinleri orada tutar. Ribozom bunu yaparak sadece istenilen protein yapısının oluştuğunu garantiye alır. Yani, üretimin yanında kalite kontrol denetçiliği görevini de üstlenir.

Ribozom Kalite Kontrol Yapmazsa...

Yukarıda en genel hatlarıyla özetlenen bu olay, gerçekte çok kompleks ara işlemler sonucunda gerçekleşir. Ayrıntılara inildikçe görülen mucizevi işlemler, aklın kavrama sınırlarının çok ötesindedir. Çünkü splaysozom birleştirmesi esnasındaki herhangi bir hata, hastalıklara da sebep olur. Örneğin spinal musküler atrofi de bu hastalıklardan biridir. Bu hastalık motor nöronların, özellikle de omurilikteki kaybı nedeniyle kasların erimesi ve hastaların felç olması ile sonuçlanır. Proteinlerin yanlış katlanması ayrıca, diyabetten Alzheimer’a kadar çeşitli başka hastalıklara da yol açar. Başka bir deyişle bu kompleks işlemler sırasında oluşacak çok ufak bir hata bile kalıcı hasarlara ve hastalıklara neden olmaktadır.

Bu noktada pek çok soru akla gelir:

- Gözle görülemeyen, şuursuz moleküllerden oluşan hücre, hangi irade ile bir şeyler üretme kararı almaktadır? Çünkü karar alma yeteneği, düşünebilen, değerlendirme yapabilen şuurlu canlılara ait bir özelliktir.

- Proteini ileride bu eşleşmeyi tanıyacak niteliklerle donatılmış olarak kim yaratmıştır?

- Ribozom hangi akıl ve sorumluluk bilinciyle doğru eşlemeyi yapana kadar proteini serbest bırakmamaktadır?

- Protein doğru eşleşmeyi yaptığını nereden bilmektedir?

Kuşkusuz bu soruların cevabı açıktır: Bu kusursuz sistemleri yaratan, her detayı olması gereken yere yerleştiren ve tüm bunların birbiriyle uyum içinde işlemesini sağlayan,  tüm canlıların Yaratıcısı olan sonsuz ilim sahibi Yüce Allah'tır.

İnsanın bilinçli ya da bilinçsiz olarak bedenimizde yerleştirilmiş olan bu ihtişamlı organizasyonda etkisi yoktur. Hatta bilim adamları bu yapının işlevlerini kavrayıp tam anlamıyla keşfetmeyi bile henüz başaramamışlardır. Bu mekanizma kesinlikle tesadüfe dayalı deneme-yanılma sonucunda oluşmuş olamaz. Tesadüflerin böylesine muhteşem ve sistemli bir yapıyı oluşturması kuşkusuz ki mümkün değildir. Bunu iddia etmek ciddi bir mantık bozukluğuna işaret eder. Bu yapılar ve hayranlık uyandırıcı sistemlerin her biri, her an, kusursuz ve muhteşem bir şekilde, eksiksiz ve hatasız olarak Yüce Allah tarafından yaratılmaktadır. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

(Allah) her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)

KAYNAK:

University of Würzburg. (2016, October 6). Ribosomal quality control. ScienceDaily. www.sciencedaily.com/releases/2016/10/161006122726.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239967/ribozomal-kalite-kontrolhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239967/ribozomal-kalite-kontrolhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/ribosome2.jpgTue, 10 Jan 2017 16:06:11 +0200
Science Dergisi ve Balıkların Hızlı ve Tekrarlayan Evrimi Masalı8 Aralık 2016 tarihine Science Dergisinde, evrimin sözde kanıtı olarak sunulan bir makale yayınlandı. Buna göre, kuzeydoğu ABD sahillerinde yaşayan yıllık balıklarının (Fundulus heteroclitus), son yıllarda artan sanayileşme ile, atıkların (aromatik hidrokarbonlar) deniz sularına karışması sonucu bir kısmının, oluşan kirlenmeye karşı evrimsel değişim süreci ile uyum sağladığı iddia edildi. Yine iddiaya göre bu sözde evrimsel süreç hızlı olarak gelişmişti ve farklı bölgelerde birbirinden bağımsız olarak tekrar etmiş ve aynı sonuca ulaşmıştı.

Yıllık balıkları, New York şehrine komşu yaklaşık 300 km’lik kıyı şeridinde yer alan 8 noktadan toplanmıştı. Balıklar zehire duyarlı ve dirençli gruplar olmak üzere eşleştirilmişti. Bu eşleşmelerde örneklemler arası uzaklık bir kaç kilometreye kadar düşüyordu. Yazıda dirençli balıklarda oluşan sözde değişimlerle, Aril Hidrokarbon reseptörlerine (AHR) bağlı sinyal yollarının etkisizleştirildiği, böylece direnç kazanıldığı öne sürülmüştü; Atlantik yıllık balıklarının bu hızlı ve öldürücü değişime karşı sözde evrim geçirerek uyum sağlamak için oldukça uygun bir yerde yaşadıkları iddia edildi.

Şimdi bu makalede yer alan tutarsızlıklara ve yanlış çıkarımlara cevap verelim.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi balık örneklemleri çok küçük bir bölgeden alınmıştır; hatta zehire duyarlı ve dirençli balık örneklerinin yaşadığı söylenen bölgeler birbirine çok yakındır. Bu kadar yakın yaşayan yıllık balıklarının birbirinden izole olması söz konusu değildir. Bir bölgede yaşayan balıklar bir müddet sonra diğer bölgede tespit edilebilir. İzole olmadıklarına göre örnek alınan balıklar, aslında aynı türün farklı fiziksel özellik (fenotip) gösteren bireylerinden başka bir şey değildir. Bu bize araştırmanın baştan yanlış kurgulandığının da göstergesidir. Aslında dünyanın neresinden örnek alınırsa alınsın sonuç fark etmeyecektir. Yıllık balığının her bireyi türünün tüm özelliklerini üzerinde taşır. Ama farklı bireylerin farklı fenotipleri olabilir. Bu fiziksel yansımalar da çeşitli zorluk durumlarında ölümcül sonuçlara neden olabilir.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Bir enfeksiyon olan gribe her yıl milyonlarca insan yakalanmaktadır. Bu insanlardan küçük bir oranı yaşamını yitirirken diğerleri hastalığı atlatmaktadır. Ölen insanlar, gerek bağışıklık sisteminden, gerek diğer sebeplerden kaynaklanan zayıflıkları sebebiyle bu sonuçla karşılaşırlar. Ama genel olarak baktığımızda hastalığı atlatanlar da ölenler de aynı DNA’ya sahiptir. Birbirlerinden hiç farkları yoktur. Oluşan fark ise bu genlerin okunması sonucu oluşan fenotiplerden kaynaklanmaktadır.  Yaşayan insanların çocukları da aynı virüsle tekrar hasta olmaktadır. İşte yıllık balıklarında da durum benzerdir; zehire karşı dirençli olanların genetik olarak duyarlı olanlara göre üstün olduğu anlamını taşımayacaktır.

AHR Sinyal Yolları Hayati Fonksiyonlara Sahiptir

Makalede yer alan iddialardan biri, AHR sinyal yollarının duyarlı ve dirençli balıklarda farklılık gösterdiğidir. AHR işlevi, dirençli balıklarda azaltılırken, duyarlı balıklarda normal seviyede devam etmektedir. Burada evrimleştirici bir mekanizma asla yoktur. Tüm yıllık balıklarında AHR genleri mevcuttur; fark ise bu genlerin düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Burada önemli noktalardan biri şudur; AHR sinyal yolları bir çok hayati hücresel faaliyetin devamından da sorumludur. Bağışıklık sistemi, hücre bölünmesi, hipoksi alarmı bunlardan bazılarıdır. Zehire karşı koruma sağlarken bunun dengeli yürütülmesi de gereklidir. Çünkü AHR yolunun kapatılması demek, hayati diğer fonksiyonların aksaması ve ölüm olacağından çok hassas ayarlanması gereklidir. Bunun başarılabilmesi de ayrıca bir akıl gerektirir.

Hızlı ve Tekrarlayan Bir Değişim Sözde Evrim Mantığına Aykırıdır

Evrimcilerin temel iddiası, tesadüfe dayalı ve uzun zaman içinde meydana gelen mutasyonlar sonucu yeni özelliklerin canlılara eklendiği şeklindedir. Bu şekilde canlının basitten komplekse doğru gelişim gösterdiği gösterilmiş olmalıdır ki evrimin varlığı kanıtlanabilsin. Oysa yıllar içinde canlılığın bu şekilde yavaş değişimlerle ortaya çıktığını gösteren tek bir kanıt dahi bulunamamıştır; böyle bir gelişimde canlının ilk hali ile son hali arasında bir çok ara form bulunmalıdır. Ancak bu güne kadar incelenen 600 milyondan fazla fosil içinde bir tane bile ara form yoktur. Bir türe ait canlı, o türe ait her özelliği üzerinde taşır şekilde, tastamam ve bir anda fosil kayıtlarında belirmekte, milyonlarca yıl varlığını ve özelliklerini devam ettirmektedir. Karşılaştığı doğa şartları yaşamasına izin vermemişse türü yok olmakta ya da günümüze kadar varlığını sürdürmektedir.

Her biyolojik olayı, sözde evrim ile izah etmek zorunda hisseden evrimciler, iddialarına ters bir bilimsel bulgu ile karşılaştıklarında dahi yine bunu evrimi reddetmeyecek şekilde açıklama eğilimine girerler. Bu da evrimci mantığın bilimsel değil ideolojik yapısını görmemizi sağlar. Canlının bir anda ortaya çıktığını gören bir insan, evrimin olmadığını, canlının Yaratılışla ortaya çıktığını kabul etmesi gerekir. Ama evrimci, bu durumda, o canlının varoluşunu “hızlı evrim, sıçramalı evrim” terimleri ile açıklar. Bu tanım başta söylediğimiz gibi evrimin temel mantığı ile tamamen çelişir. Uydurulan bu terimlerin içi boştur; canlının nasıl ortaya çıktığının mekanizmasından hiç bahsetmez; zaten bahsedemez de. Çünkü açıklayabileceği bir mekanizma yoktur; canlı yaratılmıştır.

Diğer bir uydurma terim de “tekrarlayan evrim” dir. Yine evrim mantığında, eğer iki canlı ortak bir özellik taşıyorsa ortak bir atadan türemiş olmalıdır. Ancak buna aykırı sayısız örnekle karşılaşılır. Benzer bir evrimci açıklama da “convergent (tek bir noktaya ulaşan) evrim” tanımlamasıdır. Buna göre farklı özelliklere sahip canlıların zamanla ortak bir özellik gösterdiği iddiasıdır. Evrim, canlıların ortak bir atadan zamanla çeşitlenip farklılaştığını (divergent) savunurken, “convergent” bir yapıyı savunmak da aslında kendi kendini çürütmesi demektir. Örneğin, Richard Dawkins gözün birbirinden bağımsız olarak 40 ayrı kez evrimleştiğini söyler. Göz ve görme gibi kompleks bir sistemin bir kez bile tesadüfler sonucunda nasıl ortaya çıktığını açıklayamayan bir teorinin, bu imkansızlığın 40 kez tekrarlandığını söylemesi, kendi kendini daha büyük bir çıkmaza sokması demektir.  Görme gibi muazzam bir sistemin 40 ayrı zamanda ve farklı canlılar üzerinde belirmiş olmasının tek bir açıklaması vardır; Yaratılış. Aslında ise ne “divergent” ne de “convergent” yapılanma yoktur; canlıların zamanla değişeme uğradığını gösteren tek bir kanıt dahi bulunmamıştır. Evrimciler, ideolojilerinin bir gereği olarak bu zorluğu, “tekrarlayan evrim” diye geçiştirmek zorundadırlar.

Bu makaleye bakacak olursak; yıllık balıklarının New York bölgesinde son 30-40 yıl gibi kısa bir süredir oluşan kirliliğe gösterdiği uyumun “hızlı ve tekrarlayan evrim” olarak gösterilmesi de başka bir mantık hatasıdır. Buradaki uyum, evrim değil adaptasyon örneğidir. Canlı, zaten genetik olarak sahip olduğu bir özelliğini kullanacağı bir ortamla karşılaşmıştır. Eğer bu balıklar, kirlilikle karşılaştıkları anda bu zorlu durumla başa çıkabilecek fiziksel yapıya sahip değillerse ölecek, sahiplerse yaşamlarına devam edebileceklerdir.

Adaptasyon ve Varyasyon Evrime Delil Değildir

Canlılarda bir çok örneği ile karşılaştığımız değişik doğa şartlarına uyum gösterme durumunu, evrimci çevrelerin her fırsatta Darwinist propaganda malzemesi olarak kullanma gayretiyle karşılaşmaktayız. Bir tür içinde bireylerin doğuştan bazı küçük farklar göstermesi anlamına gelen varyasyon, DNA’da olan değişikliklerden değil, var olan genlerin çalışma hızı farklılıklarından kaynaklanır. Mesela, büyüme hormonuna ait genin fazla çalışması, o kişinin daha uzun ve yapılı olmasını sağlar; az çalışması ise kısa boylu olmasına sebep olur. Melanin pigmenti üreten hücreler, yoğun üretim yaparsa ten rengi koyu; az üretim yaparsa ten rengi açık olur. Görüldüğü gibi DNA hepsinde aynı dizilime sahiptir. Sözde evrime kesinlikle bir delil olamaz.

Adaptasyon ise, genlerin izin verdiği sınırlar içinde, değişen doğa şartlarına uyum gösterebilme yeteneğidir. Beyaz tenli bir insan güneşe maruz kaldığında ciltteki hücreler daha fazla melanin üretmeye başlayarak cildi zararlı güneş ışınlarından korumaya çalışırlar; cilt koyulaşır. Güneş etkisi ortadan kalkınca hücreler eski üretme hızına geri döner ve ten rengi açılır. Aynı şekilde, ağırlık kaldıran bir sporcunun kas hücrelerinde protein miktarı artarak zamanla güçlenir. Bu şekilde belki 3-4 kat daha fazla ağırlık kaldırabilir hale gelir. Ama çocukları güçlü kaslara sahip şekilde doğmayacaktır, çünkü genlerinde bir değişiklik olmamıştır. Eğer doğa şartları canlının değişim sınırlarını aşarsa sonu ölüm olur; hiç bir şekilde beklemeye zaman yoktur. Bir balığı denizden çıkarırsanız en fazla 3-5 dakika sonra tekrar suya dönmezse ölecektir. Bunu ne kadar tekrar ederseniz edin, karada yaşamaya alışamaz; sonraki nesiller de daha fazla su dışında kalma yeteneğine sahip olmayacaktır. Hele zamanla akciğer geliştireceğini iddia etmek, o kişinin aklını sorgulamayı gerektirir.

Halbuki uyum sağlama yeteneği, Yaratılıştaki mükemmelliğin göstergelerinden biridir. Değişen doğa şartlarına organizmada meydana gelen değişikliklerle cevap verebilmek, o canlının hücrelerinde Allah’ın aklının tecelli ettiğinin kanıtıdır. Melanin üretimini artırma kararını kim vermiştir; dahası güneşin zararlı etkiye sahip olduğu bilgisine nasıl sahip olabilir? Ya da yıllık balıklarının değişen ölümcül ortama göre metabolizmasını ayarlayan güç, hücrelerin neresindedir? Kapkaranlık ortamda, çevrede yer alan değişikliklerden haberdar olarak bazı metabolik yolları daha aktif hale getirmek, bazılarını ise daha yavaş çalışır hale getirmek, ancak her an bir aklın kontrolü altında gerçekleşebilir.

Sonuç

Görüldüğü üzere yıllık balıklarının olumsuz şartlara uyum yeteneğinin, evrime kanıt olacak bir yanı yoktur. Hayat şartlarına uyum gösterecek şekilde yaratılmamız, Allah’ın bizlere ve tüm canlılara lütfudur.

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Nahl Suresi, 17-18)

Kaynak

  1. http://science.sciencemag.org/content/354/6317/1305
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239961/science-dergisi-ve-baliklarin-hizlihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/239961/science-dergisi-ve-baliklarin-hizlihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/fundulus_heteroclitus2.jpgTue, 10 Jan 2017 14:04:43 +0200
New Scientist’in "Beslenme Alışkanlıkları ve İnsanın Evrimi" YanılgısıNew Scientist dergisinin 10 Aralık 2016 tarihli sayısında ve internet sitesinde “Paleo Diyeti: Etin Yanında Tam Bir Sebze Şöleni” başlıklı bir makale yayınlandı. Makalede insandan sözde aşama aşama gelişmiş ve evrimleşmiş bir hayvan türü olarak söz edilirken, beslenme alışkanlıklarıyla insanın sözde evrimi arasında bağlantılar kurulmaya çalışılıyordu.

Makale, İsrail’in kuzeyinde Gesher Benot Ya’aqov adı verilen kazı alanında 780.000 yıl önce yaşamış insanların günlük beslenme alışkanlıkları üzerineydi. Araştırma boyunca İsrail Ban Ilan Üniversitesi’nden Yoel Melamed, Naama Goren-Inbar ve meslektaşları, o bölgede “insanların yaşadığı dönem”deki bitki kalıntılarının çeşitliliği ve bolluğu ile ilgili verileri topladılar. Ayrıca aynı bölgede “insanların yaşamadığı dönem”lere ait katmanlardaki bitki kalıntılarını incelediler. İki veriyi karşılaştırdıklarında elde edilen bulgular, söz konusu bölgede insanların yaşadığı dönemde 55 farklı çeşit bitki, sebze, meyve ve tohum yetiştirildiğini, bu yiyeceklerin kasten toplandığını ve tüketildiğini gösteriyordu. Makalede verilmek istenen izlenimin aksine bu, hiçbir evrimsel aşamayı delillendirmiyordu. Sadece, daha önceki çalışmalarda eski dönemlerde et ağırlıklı beslenildiği iddia edilirken, bu çalışma ile birlikte insanların et ile beraber sebze ve bitki de tükettikleri tespit edilmiş oldu. Ancak makalede “İnsan evrimi halen devam eden bir süreç ve bu nedenle beslenme diyetleri sürekli olarak değişiklik gösteriyor” gibi hiçbir bilimsel dayanağı olmayan cümlelerle, okurların bilinçaltına insanın tesadüflerle ortaya çıkmış bir hayvan türü olduğu telkini veriliyordu.

Şunu belirtmekte fayda vardır: Kazı alanlarında bitki ve sebze kalıntılarına sıkça rastlamak mümkün değildir. Çünkü bitkiler ve sebzeler tüketildiğinde, kesilmiş hayvan kemikleri gibi kalıntı bırakmaz. Dolayısıyla bazı arkeologların yaptığı gibi, kazı alanlarında bulunan kesilmiş hayvan kemikleri nedeniyle, eski insanların diyetlerinde sadece et ağırlıklı beslendiklerini söylemek güvenilir bir tespit değildir. Ayrıca bu makalede yapıldığı gibi bir kavmin sebze, et ya da bitki yeme alışkanlıklarına göre evrimsel bir tespit yapılması da bilimsel olarak mümkün değildir.

Araştırma ekibinin vardığı bir diğer sonuca göre ise; “Bitkiler, tarımsal döneme geçişten çok daha önce eski insanların beslenme diyetlerinde yerini almıştı. Eski insanlar bitkileri nasıl mevsimsel olarak değerlendirebileceklerini biliyor ve yıl boyunca aynı yerlerde büyümelerine imkan sağlıyorlardı.”

Evrim teorisi, eski dönemde yaşayan insanların sosyal yaşamları olmayan, ilkel insan türleri olduğunu iddia eder. Ancak bu araştırmayla birlikte iddianın aksine 780.000 yıl önce yaşamış insanların da ilkel değil normal bir zekaya sahip oldukları, bitkileri mevsimlerine göre hasat ettikleri ve tükettikleri bir kez daha tespit edilmiş oldu.

Açıktır ki, insanların farklı beslenme alışkanlıklarının olması, onların zihinsel yetenekleri açısından daha ileri ya da geri olduklarını göstermez. Yani, et ağırlıklı beslenen bir toplum daha geri ve zihinsel olarak sözde daha ilkel olduğu için etle beslenmez. Nitekim günümüzde de sadece etle beslenen vejetaryanlar vardır. Toplumların uğraşıları, beslenme alışkanlıkları ve kültürel tercihleri insanların bir başka canlıdan türediğini gösteren unsurlar değildir.

Günümüzde de teknolojik olarak geri kalmış pek çok kabile, yalnızca avcılık ve toplayıcılıkla uğraşmaktadır. Ancak bu durum onların, daha az insan olduklarını kesinlikle göstermez. Aynı durum bundan yüz binlerce yıl önce yaşayan insanlar için olduğu gibi, bundan on binlerce yıl sonra yaşayacak insanlar için de geçerlidir. Ne geçmişte yaşayanlar ilkel insanlardır, ne de gelecekte yaşayanlar daha gelişmiş farklı bir tür olacaktır.

Allah insanı “Ol” kelimesiyle yoktan var etmiş ve ona Ruhundan üflemiştir.

Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 7-9)

KAYNAK:

https://www.newscientist.com/article/2115127-ancient-leftovers-show-the-real-paleo-diet-was-a-veggie-feast/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238925/new-scientistin-beslenme-aliskanliklari-vehttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238925/new-scientistin-beslenme-aliskanliklari-vehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/Gesher_Benot_Yaqov_excavation_Israel_2.jpgWed, 28 Dec 2016 23:13:11 +0200
Arılardan ilham alınarak üretilen yazılımArılar muhteşem inşaat mühendisleri olmalarının yanı sıra, sosyal hayatları ve aralarındaki iletişim ile de bilim adamlarını hayretler içinde bırakan canlılardır.

On binlerce arının, kovandaki düzeni nasıl sağladıkları, karanlıkta nasıl haberleştikleri ve nasıl hızlı ve kolayca en verimli besin kaynaklarını bulabildikleri halen araştırılan konular arasındadır.

Besin arayan izci arılar çoğu zaman uzaklara giderek geniş alanları tararlar. Yeni bir besin kaynağı bulduklarında ise kovana hızlıca dönerek koloniye haber verirler.  Kısa süre içerisinde de diğer üyeler yolu hiç şaşırmadan, çok hızlı ve kolay şekilde besin kaynağına ulaşırlar.

Sağır olan ve birbirleri ile sesli iletişim kuramayan arılar, bilim adamlarını son derece şaşırtan bir yöntem ile haberleşirler. Tarif etmek istedikleri yeri “dans ederek” diğerlerine anlatırlar. Yiyecek kaynağının kovana olan uzaklığı, doğrultusu, verimliliği, güneşin açısı, kaynağın güneşe göre yeri ve daha sayamadığımız pek çok bilgi bu danstaki titreşimlerde saklıdır.

Yapılan deneylerde, yiyecek kaynağını keşfederek kovana dönen arıların sürekli olarak sallanma ve dans hareketleri yaptıkları gözlenmiştir. Ancak tek bir arının dansı ile tüm kovan harekete geçmez. İlk olarak öncü bir grup alan tespiti yapar, eğer onlar da dans ediyorlarsa, daha fazla arı hedefe yönelir. Buldukları kaynak ne kadar iyiyse o kadar daha uzun süre dans eder ve daha fazla takipçi arı toplamış olurlar. Böylece koloninin toplayıcı takımının dikkati daima en verimli besin kaynağına çekilmiş olur.

Arıların bu özelliklerinden yola çıkan bir firma, taşıma şirketlerinin dağıtım yaparken en verimli ve kısa yolu seçmelerini sağlayacak bir yazılım geliştirdi.

FedEx ve UPS gibi firmalar onlarca yıldır milyonlarca dolar harcayarak bu rotaları belirleyecek sistemler geliştirmeye çalışıyorlar. Bu sistemleri geliştirirken, sadece yolları hesaba katmıyorlar, aynı zamanda bir müşteriye belli bir zaman aralığında ulaşması gereken gönderileri ve bir kamyona ne kadar malzeme sığabildiği gibi faktörleri de düşünmeleri gerekiyor. Bu hesaplamaları yapabilmek için birileri, her sabah iki ya da üç saat haritaya bakarak, hata yapmadan kamyonları adreslerle eşleştirmeye çalışıyor.

Routific isimli firma arılardan ilham alarak geliştirdiği algoritma ile %40 zaman ve yakıt tasarrufu elde edilmesini sağladı.

Üretilen yazılım arıların çiçeklere ulaşmak için en uygun rotayı bulurken kullandıkları “arı algoritmasına” dayanıyor. Yazılım en uygun görünen yolu seçip sayısal olarak onu güçlendiriyor, bu durum tıpkı arıların uygun gördükleri yerleri anlatırken sallanma şiddetlerini artırmalarına benziyor. Arılar hiç hata yapmazlarken, yazılım her zaman en iyi yolun seçilmesini sağlayamıyor, çünkü en iyi yolu hesaplamak günler sürebilir. Ancak en azından çok kısa bir zamanda bulunabilecek en iyi yolu saptayabiliyorlar.

Routific’in kurucusu olan Marc Kuo “eğer 57 durağınız varsa, 10 üzeri 57 farklı kombinasyon olasılığınız vardır” diyor. “Bu sayı 1’in yanına 57 sıfır gelmesi ile oluşur. Basit bir algoritma ile tüm olası kombinasyonları karıştırıyoruz ve en iyisiniz seçiyoruz, normalde bunu bilgisayarda hesaplamak aylar olmasa da günlerinizi alır.”

Arılar ise adeta fizik ve matematik uzmanları gibi hem açı ölçüyor, hem güneşin eğimine göre mesafe hesaplıyor hem de hiç konuşmadan ve beklemeden bunu diğer arılara anlatabiliyor. Arıların tüm bu işlemleri kendileri aklederekyapamayacakları çok açık bir gerçektir. Yüce Allah her arıyı var olduğu andan itibaren bu bilgileri anlayacak ve anlatacak özelliklerle yaratmıştır. Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi, arılar Allah’ın ilhamıyla hareket ederler:

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238920/arilardan-ilham-alinarak-uretilen-yazilimhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238920/arilardan-ilham-alinarak-uretilen-yazilimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bees_algorithm2.jpgWed, 28 Dec 2016 21:46:34 +0200
New Scientist ve BBC News’un Sezaryenle Doğum Evrimi Etkiliyor YalanıGeçtiğimiz ay boyunca başta New Scientist, BBC News, Independent olmak üzere bir çok yerli ve yabancı yayın kuruluşunda “Sezaryen ile doğumun sözde evrim sürecini değiştirdiği” ile ilgili yazılar yazıldı. Bu yazılara dayanak olarak da Proceedings of the National Academy of Science dergisinde 26 Ekim 2016 tarihinde yazılmış bir makale kaynak olarak gösterildi.

Makalenin konusu, “insan doğumlarının çocuk başının büyüklüğü ve annenin dar kalça kemiği uygunsuzluğu nedeniyle zor olduğu, son 50 yıl içinde sezaryenle doğumun devreye girmesiyle sözde evrim sürecinin etkilendiği ve uygunsuzluğun artış gösterdiği” şeklindeydi. Bu makaleye dayanarak atılan başlıklardan bazıları şu şekilde oldu; “Sezaryen daha büyük bebeklere evrilmeye gerçekten sebep oluyor mu?”, “Artan sezaryen sayısı insan evrimini etkiliyor”, “Başarılı sezaryenler insan evrim sürecini değiştiriyor.”

Bu şekilde ortaya konan başlıkların amacı genellikle, sanki yeni bir bilimsel bilgi elde edilmiş ve sonucunda sözde evrim süreci varmış ve  devam ediyormuş gibi bir izlenim verebilmektir. Böylelikle, evrim teorisinin hala ayakta olduğu çeşitli sözde kanıtlarla kanıtlandığı görünümü verilmeye çalışılmaktadır. Genellikle bu haberler, konular hakkında bilgisi olmayan toplumun belli kesimlerini aldatabilme amacını taşırlar. Büyük bilim dergilerinde yayınlanmaları da durumu inandırıcı kılabilmek içindir. Oysa söz konusu bilim dergileri, bilimsel anlamda çöküşe uğramış evrim teorisini canlı tutmaya çalışan Darwinist diktatörlüğün himayesindedirler.

Makaleyi detaylı olarak incelediğimizde, konunun tamamen felsefi boyutta ele alındığı, genetik hiç bir temel içermediği, bilimsel bir delille desteklenmediği açıkça karşımıza çıkar. Şimdi bu yazının sözde evrime kanıt oluşturmak bir yana bilimsel hiçbir niteliğinin olmadığını, ideolojik temelli olduğunu, iddiaları açıklayarak cevaplayalım.

“Bebek başı – anne kemik yapı uyumsuzluğunun arttığı” iddiası temelsizdir

Makalenin temel iddiası, son 50 yıl içinde sezaryenin devreye girmesinden günümüze kadar geçen süre içinde baş-kemik uyumsuzluğunun 1000 doğumda 30’dan 36’ya çıktığı, bunun da %20 artış anlamına geldiğidir. Peki bu sonuç gerçek veriler değerlendirilerek mi elde edilmiştir?

Aslında sözde evrimsel sürece delil olarak basına yansıyan bu makale, tam tersi evrimi ön-kabul ile kabul ederek bu sonuçlara varmaktadır. Bu iddiayı kanıtlama çabası ise gerçek verilerle değil, tamamen hayali modeller üzerinden türetilen istatistiksel verilere dayanmaktadır.

Yapılan araştırmalarda baş kemik yapı uyumsuzluğunun %1,4 ile %8,5 arasında değiştiği görülmektedir.  Görüldüğü üzere, tespiti göreceli veriler, farklı örnekler ve farklı değerlendirmelerle yapılabildiğinden, birbirinden oldukça farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Bu makalenin iddia ettiği gibi %3’ten 3,6’ya artış olduğunu kabul etsek bile, söz konusu oran belirtilen sınırlar içinde olacağından, bu artışın varlığını net olarak tespit etmek mümkün değildir. Kaldı ki, böyle bir artış olsa bile bu genetik değil, çevresel etkenler sonucu ortaya çıkacaktır.

Uyumsuzluğun başlıca faktörü fetüslerin daha iri olmasıdır. 50 yıl öncesine göre günümüzde fetüslerin daha iri olmasına sebep olabilecek bir çok etken vardır. Annenin gebelik sürecinde daha iyi beslenmesi, şişmanlık ve şeker hastalığının artış göstermesi gibi nedenlerle fetüslerin doğum kilosu artış göstermiş olabilir. Ancak bu, genetik olarak değil çevresel şartlarla ortaya çıkabilen bir durumdur. Şartlar tersine döndürüldüğünde bu etki de azalacağından sezaryen ihtiyacı da azalacaktır. Ayrıca yapısal sebeplere bağlı ortaya çıkan hidrosefali (beyinde su toplanması) gibi hastalıklar da normal doğuma engel olabilir. Ama bu da genetik bir değişimle ortaya çıkmaz; bir kazanım değil bozulmadır.

Bunun yanında uyumsuzluğun diğer etkenini oluşturan anne kemik yapısı da genetik yapıdan bağımsız olarak değişkenlik göstermektedir. Yapılan çalışmalarda tamamen aynı gen düzenlemesine sahip olan tek yumurta ikizlerinde bile kalça kemiğinin ölçülerinin değişkenlik gösterdiği, çevresel etkenlerin genetik etkenden daha ön planda olduğu bulunmuştur. Ayrıca, tek bir insanı bile düşündüğümüzde, genetik yapı hep aynı kalmasına rağmen, bebeklikten yaşlılığa kadar kemik yapısı sürekli olarak değişim gösterir. Yıllar içinde, yetişkin çağında bile kemik yapılarında şekil değişimi olmaktadır. Bir başka örnek de, erkek ve kadın kalça yapısından verilebilir. Aynı anne babadan doğan bir kadının kemik yapısı doğuma müsaitken, erkek kardeşinin kalça kemiği dar ve uzunlamasına gelişmiş bir yapıya sahiptir. Erkek tipi bir kemik yapıya sahip anne çocuğunu asla doğuramazdı. Ama kemik yapı gelişirken adeta hücreler bunun bilincindeymişçesine hareket ederek şekil alırlar.

Günümüzde sosyal sebepler de sezaryen oranını artırmaktadır. Eskiye göre ameliyat şartlarının daha iyi olması sezaryeni daha güvenli hale getirmiştir. Bu sebeple doktorlar baş – kemik uygunsuzluğu tanısını daha sık koyar hale geldiler. Ancak sezaryenin, sadece baş-kemik uygunsuzluğu üzerine tercih edilen bir doğum türü olmadığını da belirtmek gerekir. Anne adayları, gerçek doğumun zorluğunu yaşamamak için de sezaryeni tercih etmekte, fakat bu durum tıp çevreleri tarafından çok da fazla tavsiye edilmemektedir.

Genetik dayanağı olmayan bilimdışı bir iddia

Makaleyi incelediğimizde verilen bilgilerin, istatistiki hesaplar dışında bir veri içermediği görülmektedir. Bu da yazının bilimsel niteliğinin olmadığı anlamına gelir. Çünkü buradaki istatistiki veriler, sosyal tercihlerle alakalıdır. DNA diziliminde geçmişten günümüze bir değişim yoktur. Kemik yapının düzenlenmesi ile ilgili onlarca hatta yüzlerce ayrı gen bölgesinin uyum içinde çalışması şarttır. İnsanların genetik dizileri arasındaki fark yok denecek kadar azdır ve bu farklar da gen dışı bölgelerde yer almaktadır. Bu kadar farklı fiziksel yapıda insanın ortaya çıkışı epigenetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle olmaktadır. Çevresel faktörler sadece genetik bilgide bazı genleri baskın bazılarını çekinik hale getirirler; genetik bilgiye yeni bilgi ekleyemezler. İlk insanla günümüz insanı aynı genlere sahiptir.

İlk insandan beri incelenen insan fosillerinde yapısal hiç bir değişim yoktur. Bu, anne kemik yapısı, bebek başının yapısı ve büyüklüğü açısından da geçerlidir. Doğum, hep aynı süreçle gerçekleşmektedir. Sözde evrimci mantıkta doğumun yıllar içinde daha kolay olması için anne kemik yapısının genişlemesi veya bebek başının uyum gösterecek şekilde küçülmesi söz konusu olmalıdır. Ama böyle bir değişim hiç olmamıştır, olamaz da; çünkü evrimleşme diye sahte bir süreç büyük bir aldatmacadır. Binlerce yıllık insanlık tarihi boyunca zor doğumlar hep var olmuştur ama doğum süreci hep aynı kalmıştır. Doğum bir mucizedir

Doğumun zamanlaması mükemmeldir. Yaklaşık 38 hafta süren gebelik, oldukça hassas bir zamanda doğumla sonlanır. Doğum eğer bir kaç hafta erken olursa, bebek gelişimini tamamlamadığı için hayati tehlike yaşayabilmektedir. Doğum eğer bir-iki hafta geç gerçekleşirse, bu sefer bebek için yeterli ortam kalmamakta, beslenme problemleri ortaya çıkmakta, bebek, doğum kanalına sığamayacak kadar irileşebilmektedir. Anne de, fetüs de, bu süreçlerin hiç bir aşamasının farkında değildir. Olması gereken zamanda doğum ağrıları başlamakta, rahim ağzı açılmakta ve dokular esnekleşmektedir. Dahası, fetüs doğum kanalına en uygun şekilde girmek için rotasyon, fleksiyon, ekstansiyon gibi bazı hareketleri yapmak zorundadır. Neredeyse her fetüs bu hareketleri sırasıyla ve eksiksiz yerine getirir. Buradaki hassas dengeleri görmeyerek hata aramak ve zorluklara odaklanmak tam bir akıl tutulmasıdır.

Evrimciler, bu makalede ve birçok başka ortamda hayatın tesadüfler eseri ortaya çıktığı safsatasını hep vurgulamak amacındadırlar. İnsanın ve diğer canlıların mucize niteliğindeki özelliklerini görmezden gelerek, hep bir noksan varmış gibi gösterme çabasına girerler. Bu şekilde yapıların ve fonksiyonların aslında daha mükemmel olabilecekken olmadığı, eksiklerle dolu olduğu fikrini aşılamaya çalışırlar. Oysa konuyu derinlemesine bilen bu kişiler, insan vücudu başta olmak üzere, canlıların sayısız mükemmel yapı ile donatıldığının oldukça iyi farkındadırlar. Ancak ısrarla bu gerçeği dile getirmekten çekinirler. Çünkü bu gerçeği yüksek sesle söylemenin, teorilerini tümüyle ortadan kaldıracağını bilmektedirler.

Doğum süreci, insanın yaratılışına dair en başta gelen mucizelerden biridir. Bu süreçte olmazsa olmaz diye sayabileceğimiz sayısız mekanizma bir anda hareket etmektedir. Bunlardan biri olmadığında ne fetüsün ne de annenin yaşaması mümkündür. Bu sebeple daha ilk doğumla birlikte bu özellikler var olmalıdır. Tek bir doğumun gerçekleşmesi bile başlı başına mucize iken, bugüne kadar milyarlarca mucize gözümüz önünde gerçekleşmektedir. Bazı doğumların zor gerçekleşmesi, bu mucizenin görmezden gelinmesini gerektirmez. Doğumun safhalarının detaylarına hakim olundukça Allah’ın Yaratma sanatı çok daha iyi anlaşılacaktır. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurmuştur: “Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Belli bir süreye kadar; İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, Biz ne güzel güç yetirenleriz.” (Mürselat Suresi, 20-23)

Sonuç olarak; ne sezaryen ne de doğum sırasında yapılan başka tür bir müdahale, gelecek nesillerde daha iri bebeklerin oluşması sağlayacak bir durum değildir. Nasıl ki bilim çağına ulaştığımız şu dönemde, bilgi ve beceri artışı, yeni neslin IQ seviyesinin geçmiş nesillerden daha yüksek olmasına sebep olamadığı gibi, sezaryen de anne ve bebeğin fizik yapısını değiştiremez. Sezaryen oranlarındaki artışın temel sebebi çevresel ve sosyal etkilerdeki değişimdir. Çevresel etkenler de ancak genetik yapımızın izin verdiği ölçülere kadar etki edebilir.

Kaynaklar

  1. http://www.pnas.org/content/113/51/14680.full
  2. DumontA, deBernisL, BouvierColleMH,Bre ́artG,MOMAStudyGroup(2001)Caesarean section rate for maternal indication in sub-Saharan Africa: A systematic review. Lancet 358(9290):1328–1333.
  3. Sharma K (2002) Genetic basis of human female pelvic morphology: A twin study. Am J PhysAnthropol117(4):327–333.
  4. http://www.independent.co.uk/news/science/success-caesarean-sections-altering-course-human-evolution-babies-bigger-heads-a7458066.html
  5. https://www.newscientist.com/article/2115103-are-caesareans-really-making-us-evolve-to-have-bigger-babies/?utm_source=NSNS&utm_medium=ILC&utm_campaign=webpush&cmpid=ILC%257CNSNS%257C2016-GLOBAL-webpush-BIGBABY
  6. http://www.bbc.com/news/science-environment-38210837
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238918/new-scientist-ve-bbc-newsunhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238918/new-scientist-ve-bbc-newsunhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/sezaryen_dogum2.jpgWed, 28 Dec 2016 21:17:26 +0200
360 Milyon Yaşındaki Acanthostega Evrimcilerin Karaya Geçiş Masalını Bir Kez Daha Çürütüyor

Acanthostega, bir deniz canlısıdır ve solungaçları vardır. Yaşının 360 milyon yıl olduğu tahmin edilmektedir. Cambridge Üniversitesi paleontoloğu Jenny Clack 1987 yılında yaptığı araştırmalar sonucunda, bu fosilin bir ele ve bu el üzerinde sekiz adet parmağa sahip olduğunu, dolayısıyla bunun balıklarla tetrapodlar (dört ayaklı kara omurgalıları) arasında bir ara form olduğunu ileri sürmektedir. Evrimciler bu yorum ve fosilden yola çıkarak, balıkların karaya çıktıktan sonra ayaklar geliştirmek yerine, önce ayaklar geliştirip sonra karaya çıktıklarını iddia ederler. Oysa bu iddia tutarsızdır. Öncelikle Clack, bir evrimci olmasına rağmen Acanthostega’nın karaya çıkıp çıkmadığını bilmediğini açıkça belirtmektedir. Denizlerde yaşayan bir canlıyı yüzgeçlerinde sahip olduğu bazı kemiksi yapılar nedeniyle sudan karaya geçiş aşamasını gerçekleştiren bir ara form olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Evrimcilerin bu hataya düşmesi, bundan 65 yıl önce yaşanan Coelacanth yanılgısını çabuk unuttuklarını göstermektedir.

Evrimciler 1930’ların sonuna kadar Coelacanth’ı bir ara form olarak gösterdiler. 200 milyon yıllık fosilin yüzgeçlerindeki kemiklerin ayaklara dönüştüğü ve karaya çıktığında balığı taşımış olabileceği düşünülüyordu. Oysa 1938 yılında Coelacanth’ ın hala yaşamakta olduğu ortaya çıktı ve evrimcilerbüyük bir şaşkınlık yaşadılar. Madagaskar açıklarında avlanan balıkçıların avladığı Coelacanth incelendiğinde 200 milyon yıldır hiçbir değişime uğramadığı, hatta değil karaya çıkmak bir dip balığı olduğugörüldü. Ayrıca evrimcilerin fosilde ilkel akciğer olarak yorumladıkları organlar yağ keseleriydi. Üstelik bu tarihten sonra pek çok defa daha Coelacanth yakalandı. Ve Coelacanth’ın bir ara form olduğu iddiası evrimciler tarafından mecburen terk edildi.

Coelacanth örneğinde de görüldüğü gibi Acanthostega gibi, kemiksi yapılara sahip deniz canlıları, karada yaşayabilecek yapıda olduklarından değil, evrimcilerin önyargıları nedeniyle ara form olarak gösterilmektedir.

Acanthostega’nın Ara Form Olmadığına Dair Yeni Delil: Ayaklardaki Kıkırdak Yapı

Geçtiğimiz Eylül ayında Nature dergisinde yer alan habere göre; İsveç’teki Uppsala Üniversitesi, Fransa’daki Avrupa Sinkrotron Radyasyon Tesisi (ESRF) ve Birleşik Krallık’taki Cambridge Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi, 360 milyon yaşındaki deniz canlısı  Acanthostega fosillerinin ön ayak kemiklerini detaylı olarak araştırmaya karar verdi. Araştırmada fosilin ayak kemikleri yüksek çözünürlüklü sinkrotron (yüklü parçacıkların yüksek enerjilere hızlandırılması için kullanılan dairesel bir hızlandırıcı) X-ray taramasıyla incelendi. Bu sayede Acanthostega fosilleri hiçbir zarar görmeden çok ayrıntılı şekilde incelenmiş oldu.

Devoniyen dönemine (419-359 milyon yıl önce) ait bu fosillerin kemiklerinin içerisindeki mikroskobik yapılar neredeyse mükemmel derecede korunmuştu. Bu araştırma boyunca kullanılan X-ray ışınları Acanthostega deniz canlısı ile ilgili önemli bir gerçeği ortaya çıkardı: Acanthostega’nın ön ayakları kıkırdak bir yapıya sahipti ve bu, Acanthostega’nın balıklarla tetrapodlar arasında bir ara geçiş canlısı olmadığının önemli bir bilimsel kanıtıydı. Çünkü kıkırdak mineralleşmemiş bir dokudur ve esnektir. Bu nedenle de canlının vücut ağırlığını suyun dışında taşımasını ve karada yaşamını sürdürmesini sağlayamayacak kadar güçsüzdür. Dolayısıyla bu bilimsel gerçek, Acanthostega adlı deniz canlısının sudan çıkıp karaya geçen bir ara geçiş canlısı olmasını fizyolojik olarak imkansız kılmaktadır.

Görüldüğü gibi evrimci paleontologların dünyanın dört bir yanında sürdürdüğü çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmakta ve aranan kayıp halkalar bir türlü bulunamamaktadır. Bu durum evrim diye bir sürecin hiç yaşanmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Sudan Karaya Geçişin Diğer Engelleri

Kara canlıları ile deniz canlıları arasındaki derin fizyolojik farklılıklar evrim teorisinin temel çıkmazlarından birini oluşturur. Bu farklılıklarşu beş temel kategoride ele alınabilir:

1. Ağırlığın taşınması: Denizlerde yaşayan canlılar kendi ağırlıklarını taşımak gibi bir sorunla karşılaşmazlar. Vücut yapıları da böyle bir işleve yönelik değildir. Oysa karada yaşayanların büyük bir kısmı enerjilerinin % 40’ını vücutlarını taşımak için kullanırlar. Ancak kara yaşamına geçecek bir su canlısının bu enerji ihtiyacını karşılayabilecek yeni kas ve iskelet yapıları geliştirmesi ve bu kompleks yapıların rastgele mutasyonlarla oluşması mümkün değildir.

2. Sıcaklığın korunması: Karada ısı çok çabuk ve çok büyük farklarla değişir. Bir kara canlısının, bu yüksek ısı farklılıklarına uyum sağlayacak bir metabolizması vardır. Oysa denizlerde ısı çok ağır değişir ve bu değişim karadaki kadar büyük farklar arasında olmaz. Denizlerdeki sabit sıcaklığa göre bir vücut sistemine sahip olan bir canlı, karada yaşayabilmek için, karadaki sıcaklık değişimine uyum sağlayacak korunma sistemini kazanmak zorundadır. Balıkların karaya çıkar çıkmaz rastlantısal mutasyonlar sonucunda böyle bir sisteme kavuştuklarını öne sürmek, kuşkusuz son derece saçmadır.

3. Suyun kullanımı: Canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan su, kara ortamında az bulunur. Bu nedenle suyun, hatta nemin ölçülü kullanılması zorunludur. Örneğin deri, su kaybetmeyi ve buharlaşmayı önleyecek şekilde olmalıdır. Canlı susama duygusuna sahip olmalıdır. Oysa suda yaşayan canlıların susama duygusu bulunmaz ve derileri de susuz ortama uygun değildir.

4. Böbrekler: Su canlıları, başta amonyak olmak üzere vücutlarında biriken artık maddeleri, bulundukları ortamda su bol olduğundan hemen süzerek atabilirler. Karada ise suyun minimum düzeyde kullanılması gerekmektedir. Bu nedenle bu canlılar bir böbrek sistemine sahiptirler. Böbrekler sayesinde amonyak, üreye çevrilerek depolanır ve atımında minimum düzeyde su kullanılır. Ayrıca böbreğin çalışmasını mümkün kılan yeni sistemlere ihtiyaç vardır. Kısacası, sudan karaya geçişin gerçekleşmesi için böbreği olmayan canlıların bir anda gelişmiş bir böbrek sistemi edinmesi gerekir.

5. Solunum sistemi: Balıklar suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Suyun dışında ise birkaç dakikadan fazla yaşayamazlar. Karada yaşamaları için, bir anda kusursuz bir akciğer sistemi edinmeleri gerekir.

Tüm bu fizyolojik değişikliklerin aynı canlıda tesadüfler sonucu ve aynı anda meydana gelmesi ise elbette imkansızdır. Evrim teorisinin bu imkansızlıkları aşması, bunlara bilimsel delil sunması kesinlikle mümkün değildir. Sözde ara geçiş formu iddiaları, hayal gücüne dayalı spekülasyonların ötesine hiçbir zaman geçememektedir.

KAYNAK:

European Synchrotron Radiation Facility. (2016, September 7), ScienceDaily. www.sciencedaily.com/releases/2016/09/160907135132.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238916/360-milyon-yasindaki-acanthostega-evrimcilerinhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238916/360-milyon-yasindaki-acanthostega-evrimcilerinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/acanthostega_fossil2.jpgWed, 28 Dec 2016 19:29:09 +0200
Hücredeki Organellerin Kusursuz DağılımıCanlıların en temel yapı birimi olan hücreler, insanı hayrete düşürecek derecede komplekstir. Tek bir hücrenin varlığı kadar, hücrenin içindeki uyum ve işbirliği de son derece dikkat çekicidir. Hücrenin yapısı ve içindeki sistemler araştırılıp yeni detaylar bulundukça bu kusursuz düzen daha net olarak anlaşılmaktadır.

Tek bir hücre, tüm çalışma sistemleri, haberleşme ağı, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehre benzetilebilir. Hücrenin sarf ettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışarıdan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu kompleks yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.

Şehirlerdeki gibi hücrelerin içinde de adeta “sallar üzerinde hareket eden", "insan gibi yürüyen", "el ele tutuşan” moleküllerin, “organelleri taşıyan tırların” sebep olduğu yoğun bir trafik akışı vardır. Ancak bu akış şehirlerdeki trafik karmaşasının aksine hücre içinde mükemmel bir düzen içinde gerçekleşir.

Söz konusu mükemmel düzeni gözler önüne seren bir araştırma, geçtiğimiz günlerde Exeter Üniversitesi’nde yapıldı ve sonuçları Nature Communications dergisinde yayınlandı. Bu çalışmayla organellerin hücre içindeki dağılımının, gelişi güzel olmadığı enerjiye dayalı bir hareketlilik sonucu oluştuğu ilk kez ortaya kondu.

Bilindiği gibi organeller, hücrede bulunan ve kendi içinde özelleşmiş fonksiyonel birimlerdir. Organ vücut için ne anlama geliyorsa, organel de hücre için aynı anlama gelir. Her bir organelin hücrenin hayatta kalmasını sağlayacak özel görevleri vardır. Bu organellerin hücre içindeki dağılımındaki düzen de dikkat çekicidir. Şimdi hücre içindeki bu dağılımın nasıl gerçekleştiğini ortaya koyan araştırmanın sonucuna kısaca göz atalım.

Organellerin dağıtımları ATP (Adenozintrifosfat) adlı özel bir molekül aracılığıyla gerçekleşir. Besinlerden elde edilen enerji önce ATP içinde paketlenir. Sonra da hücrenin içinde gerçekleşen tüm üretimlerde ve taşıma işlemlerinde bu enerji kullanılır. Aslında ATP, otoyoldaki tırlar gibi özel yükler taşıyan bir aracın, yani hücredeki moleküler motorların yakıtıdır. Tırların belli bir yükü alıp taşıması gibi organeller de ihtiyaç doğrultusunda hücre içinde bir yerden başka bir yere bu yakıt sayesinde taşınırlar. Taşıma işlemi sırasında diğer organeller de hem sürüklenir, hem de hareketlerini daha da artıran bir türbülansın etkisi altına girer. Fakat bu hareketler asla rastlantısal bir şekilde gerçekleşmez. Organeller hücrenin bir tarafında kümelenmez, gelişigüzel dağılmaz, kısacası karmaşa oluşturmazlar. Tam aksine hücre bileşenlerinin bu şekilde karıştırılması; organeller arası etkileşimin sağlanması ve en önemlisi de hücrenin hayatta kalması için gereklidir.

Konuyla ilgili, araştırmanın başında bulunan İngiltere Exeter Üniversitesi Hücre Biyolojisi bölümünden Prof. Gero Steinberg şu açıklamayı yapmıştır:

“Çoğu insan daha önceleri organellerin gelişi güzel dağıldığını varsayıyordu, çünkü öyle gözüküyordu. Araştırmamız, hücrelerin kendilerini organize etme yollarına dair yeni bir temel ilkeyi ortaya koydu. Organeller görünüşteki bu gelişi güzel fakat eşit dağılımı oluşturmak için enerji kullanıyorlar. Bu, organellerin hücre içinde birbirleriyle etkileşim içinde olmalarına olanak sağlıyor.1

Eğer bu araştırmadan önce iddia edildiği gibi organeller taşınmaları esnasında rastlantısal olarak dağılsalardı, bazı hastalıklar ortaya çıkardı. Nitekim organellerin hücre içinde eşit dağılmayarak bir yerde yığılıp kümelenmeleri Zellweger sendromu adı verilen ölümcül bir hastalığa neden olur. Bu hastalığa yakalanan çocuklar, bir yaşına ulaşamadan hayatlarını kaybederler. 2

Evrimciler, tek bir protein molekülünün dahi nasıl meydana geldiğini açıklayamazken, hücrenin tesadüfler sonucunda kendiliğinden oluştuğunu iddia etmeye devam ederler. Evrimcilerin çıkmazları, proteinlerin veya hücrenin nasıl olup da tesadüfler sonucunda meydana geldiğini açıklamakla da sınırlı değildir. Organellerin taşınmalarındaki düzen gibi, binlerce mekanizmanın daha nasıl oluştuğuna, cansız moleküllerin nasıl olup da bu kadar bilinçli, bilgi ve akıl gerektiren düzenler kurabildiklerine bir açıklama getirmeleri gerekmektedir.

Exeter Üniversitesi’nin yaptığı bu yeni bilimsel araştırma, organellerin hücre içinde tesadüfi bir biçimde dağılmadığını, bunları yöneten bir akıl olmadan asla bir yerden başka bir yere taşınamayacaklarını göstermektedir. Kuşkusuz hücre içindeki bu kusursuz düzen, aklı ve bilinci olmayan organellerin rastlantılar sonucunda kazandığı bir yetenek değildir. Tam aksine Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin, yaratma sanatının en güzel örneklerinden biridir. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

“İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı'dır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.” (Enam Suresi, 102)

KAYNAKLAR:

1. University of Exeter. "How to organize a cell: Novel insight from a fungus." ScienceDaily, 2 June 2016. www.sciencedaily.com/releases/2016/06/160602083246.htm

2. Femke C. C. Klouwer, Kevin Berendse, Sacha Ferdinandusse, Ronald J. A. Wanders, Marc Engelen and Bwee Tien Poll-The. “Zellweger spectrum disorders: clinical overview and management approach.” Orphanet Journal of Rare Diseases, 2015; 10: 151

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238913/hucredeki-organellerin-kusursuz-dagilimihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238913/hucredeki-organellerin-kusursuz-dagilimihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/cell_organelles.jpgWed, 28 Dec 2016 18:40:59 +0200
Current Biology Dergisi’nin Kuşların Atası Yanılgısına Cevap

Myanmar’da keşfedilen 99 milyon yıllık, DIP-V-15103 sayılı (adını paleobotanikçi Eva Koppelhus’tan alan) “EVA” fosili; Aralık ayında bütün bilim siteleri ve dergilerinde genişçe yer buldu. Myanmar’da her gün yeni bir fosil bulunmasına rağmen, bu dergilerin yüzbinlerce fosil içerisinden sadece bu fosile özel ilgi ve alaka göstermelerinin sebebi ise, Current Biology dergisinin bulunan fosili kuşların atası masalına delil olarak göstermeye çalışmasıydı.

Bilindiği üzere, DNA’nın ve mRNA’nın yakından incelenmesi; hücrenin içi su dolu bir balondan ibaret olmadığının anlaşılması ve her geçen gün yaratılışı ispat eden fosillerin toprak altından çıkarılması, uzun süredir evrim teorisinin destekçilerini çaresiz duruma düşürmekteydi.

Sayın Adnan Oktar’ın yoğun ilmi faaliyetlerinin ve şüpheye yer bırakmayacak açık ve anlaşılır bilimsel açıklamalarının etkisiyle, evrim teorisi tüm dünyada uzun süredir büyük bir hezimet yaşamaktaydı. Sayın Adnan Oktar’ın yüzlerce fosilin resimlerini yayınladığı evrimi çürüten paleontolojik bulgulardan oluşan Yaratılış Atlası serisi ise; evrim teorisine indirilen en büyük darbelerden biri oldu.

Ardı ardına gelen bütün bu yenilgilerden sonra; özellikle yaratılışı ispat eden fosiller karşısında çaresiz kalan evrimciler de, evrim taraftarlarının sayısını artırmak ve bilim dünyasında gözden düşen evrim teorisine yeniden itibar kazandırabilmek için sahte çabalara giriştiler., Yaratılışı ispatlayan fosilleri, sözde evrim teorisine delilmiş gibi lanse edecek yanıltıcı izahlarla birlikte yayınlamaya başladılar.

Current Biology dergisinin Aralık ayında yayınlanan sayısında yer alan EVA amber fosili de işte yine böyle bir propaganda ürünüdür.

Dergi, 99 milyon yıllık amberin içerisinde çok mükemmel bir şekilde korunmuş 2 adet tüy bulunduğunu yazmıştır. Haberin bu kısmı, doğru bir bilgidir. Fakat, daha sonra habere ekleme yapılmış ve bu tüylerin sözde kuşların atası olduğu iddia edilen “uçan bir dinozora” ait olduğu iddia edilmiştir.

Öncelikle, bu iddianın büyük bir çaresizlikle ortaya atıldığı çok açıktır; çünkü bulunan tüylerin iddia edildiği gibi “uçan bir sürüngen”e ait olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur. Bu iddia, yalnızca derginin evrime yönelik bir ön kabul ile habere yaklaşmasından ve bulunan fosili kendi ideolojik görüşü çerçevesinde sübjektif bir şekilde yorumlamasından ibarettir.

Bu açıklamanın hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur çünkü zaten National Geographic dergisi bu tüylerin evrime delil teşkil etmediğini “açık, esnek ve günümüzde hala yaşamakta olan canlılarda süs olarak kullanılan tüylere benzedikleri” 1 sözleriyle çoktan itiraf etmiştir.

Current Biology dergisi haberde ayrıca, bu fosilin Enantiornithes isimli bir canlı türüne ait olduğunu ve bu canlının da kuşların sürüngen atası olduğu propagandasına da yer vermiştir.

Oysa, bu iddia da yine içi boş bir söylemden ibarettir. Çünkü Enantiornithes, uçabilen bir sürüngen değildir; soyu tükenmiş tam kuş türlerine verilen bir isimdir.  Kısa kuyruğu, kanat yapısı ve tüm diğer özellikleriyle günümüzdeki kuşların aynısı olan soyu tükenmiş bir kuştur. Eğer iddia edildiği gibi amber içerisindeki tüy, Enantiornithes isimli canlıya aitse; bu da yine bize kuşların milyonlarca yıldır evrim geçirmediğini gösterecek olduğundan evrimi çürütür niteliktedir.

Darwinistler, amberin içerisinde ayrıca pençe bulunmasını da, yine aynı iddiayı desteklemek için kullanmaya çalışmışlardır. Ancak, günümüzde yaşayan kuşlar içerisinde de kanatlarında pençe olan türler halen yaşamaktadır. Touraco corythaix ve Hoatzin kuşlarında dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunur. Bu canlılar, milyonlarca yıldır pençelidirler. Pençelerini zaman içerisinde yitirip başka kuş türlerine dönüşmemişler, hiçbir şekilde evrim geçirmemişlerdir. Bu yüzden, kanadında pençe bulunan bir kuş fosili evrimi kanıtlamaz, aksine çürütür. Kuşların evrimi masalının, bir aldatmacadan ibaret olduğunu doğrular.

Şunu da belirtmek gerekir ki, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiası, bilimsel açıdan her yönüyle yalanlanmış, ciddi şekilde çöküşe uğramış bir iddiadır. Bu büyük safsatayı ortadan kaldıran bilimsel delilleri buradan okuyabilirsiniz.

Evrimcilerin Bahsetmek İstemediği Kuş Tüylerindeki Simetri

Haberde, amber içerisinde iyi şekilde korunmuş bulunan bu kuş tüylerinin sanat, simetri ve estetik yönünden mükemmelliğinden hiç bahsedilmemektedir. Tüyler yakından incelendiğinde, her birinin üzerinde muhteşem bir sanat vardır. Her tüyün bulunması gereken yere göre uzunluğu veya kısalığı en doğru ve en mükemmel biçimdedir. Tüyler şekilsiz değil; adeta dantel gibi ince ince işlenmiş bir görünüme sahiptir.

Ortalama olarak tek bir kuş tüyünde, yaklaşık 300 milyon küçük kıl bulunur ve bir kuşun tüm tüylerindeki ortalama kıl sayısı yaklaşık 700 milyar civarındadır. Bu kılların bulundukları yerde kalabilmesi ve en ufacık bir harekette ya da esen hafif bir rüzgârda kuşun üzerinden kolaylıkla düşmemeleri için, bulundukları yerlere kancalar ve kopçalarla tutturulmuşlardır.2 Ek olarak, kılların tüy üzerindeki dizilimleri de çok önemlidir. Her bir kılın uzunluğu, bulunduğu yere göre değişir. Tüyün başlangıç kısmında, gövdeye daha yakın olan bölgede daha uzun olan kıllar yer alırken, tüyün ucuna doğru ilerledikçe kılların boyu kısalır. Bu, canlının rahat bir şekilde hareket edebilmesini ve tüylerinden en iyi şekilde istifade edebilmesini sağladığı gibi, her kılın uzun olduğu bir tüy tasarımına kıyasla çok daha hafif ve kullanması kolaydır. Tüm bu yönleriyle, tek bir tane kuş tüyü bile tesadüfen oluşamayacak derecede komplekstir.


Kanca ve kopçalarla birbirine tutturulan kuş tüyleri

Tüyün sağ tarafındaki kılların konumu ve uzunluğu ile; sol tarafındaki kılların konumu ve uzunluğu da birbirine eşittir. Bu da tüylerin gelişigüzel rastlantılar sonucu uzamadığını, canlının DNA’sına kodlanmış kompleks bir genetik bilgi dahilinde mükemmel bir matematiksel düzen ve simetri içerisinde uzadığını; diğer bir deyişle YARATILDIĞINI ispat etmektedir.



DIP-V-15103 FOSİLİ İÇERİSİNDE SAKLANAN 99 MİLYON YILLIK KARINCA

Bu fosil, ayrıca hiçbir Darwinist bilim dergisinin bahsetmediği, ağzına dahi almak istemediği çok önemli bir bilgi daha içermektedir. Bu 99 milyon yıllık amber fosilinin içerisinde, kuş tüylerinin yanı sıra mükemmel bir şekilde korunmuş bir karınca da yer almaktadır. Bu karınca, antenleri, bacakları, abdomeni yani tüm gövdesi ile mükemmel bir şekilde korunmuştur. Anatomik özelliklerinin tamamı günümüzdeki karıncalarla birebir örtüşmektedir. Bugüne dek amber içerisinde bir çok karınca fosili bulunmuştur. Bu fosil bize göstermektedir ki; 99 milyon yıllık karınca da, 40 milyon yıllık karınca da, 50 milyon yıllık karınca da birbirinin hep aynısıdır. Günümüzdeki karınca türleri ile aralarında en küçük bir farklılık dahi bulunmamaktadır.

Hiçbir Darwinist derginin, kuş tüylerinin yanı başında bulunan bu mükemmel karınca örneğine değinmemiş olmasının sebebi, özellikle karıncanın antenlerinin açık bir şekilde seçilebilir olmasının evrim açısından çok can sıkıcı bir durum oluşturmasıdır. Karınca antenleriyle ilgili şu detaylı bilgi, konuya açıklık getirmektedir:

“Karıncalar feromonları, antenleri ile hissederler ve doğru yönü takip edebilmek için her iki anteni de sürekli olarak kullanırlar. Bunu da feromonun hangi tarafta – sağda ya da solda- yoğunlaştığına dikkat ederek yaparlar. Eğer yoğunluk sağ tarafta daha fazla ise, karınca her iki antendeki yoğunluk aynı olana kadar bu yöne döner ve böylece koku izini tam olarak takip edebilir. […] Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, karıncaların antenleri tıpkı bir radar gibi çalışmaktadır. Radarların elektromanyetik dalgalarla belirli uzaklıkları, hızları, cisimleri algılayabilmesi gibi, karıncalar da antenleriyle kimyasal sinyalleri algılayarak yönlerini belirleyebilir, düşmanı fark edebilir ve birbirleriyle iletişim kurabilirler.”3

Bu fosildeki karıncanın antenlerin açık bir şekilde seçilmesi de, bize, yukarıda tarif ettiğimiz bu radar teknolojisini karıncaların 99 milyon yıl önce de kullandıklarını göstermektedir. Bu durum, canlılığın ilkelden komplekse doğru gittiği iddiasını tamamen çürütmektedir. 99 milyon yıl önceki karınca da, günümüzdeki karınca da, antenlerinde radar teknolojisine sahiptir. Bu da bize, evrimin hiçbir şekilde gerçekleşmediğini ispatlayan delillerden biridir.

BUGÜNE DEK TOPRAĞIN ALTINDAN ÇIKIP “BEN YARATILDIM” DİYEN YÜZBİNLERCE CANLIYA AİT FOSİL BULUNMUŞTUR. BU YÜZBİNLERCE FOSİLE KARŞILIK, BİR CANLININ BAŞKA BİR CANLIYA EVRİMLEŞTİĞİNİ GÖSTEREN, İKİ TÜR ARASINDA ARAFORM ÖRNEĞİ OLARAK YORUMLANABİLECEK TEK BİR TANE BİLE FOSİL BULUNAMAMIŞTIR. PALEONTOLOJİ BİLİMİNİN İŞARET ETTİĞİ BULGULAR EVRİMİN HİÇ YAŞANMADIĞINI AÇIK BİR ŞEKİLDE GÖSTERİRKEN, İDEOLOJİK SEBEPLERLE BU TEORİYİ HALEN AYAKTA TUTMAYA ÇALIŞMANIN HİÇ BİR ANLAMI YOKTUR. EVRİM MAĞLUP OLMUŞ, FOSİLLERİN GÜN YÜZÜNE ÇIKMASI İLE BİRLİKTE TAMAMEN ÇÖKMÜŞTÜR. EVRİM TEORİSİNİN EN ATEŞLİ SAVUNUCULARI ARTIK İLKOKUL ÇOCUKLARINI BİLE İKNA EDEMEMEKTEDİR. 21. YÜZYIL, TARİHTE DARWINIZM’İN BİTTİĞİ YÜZYIL OLARAK ANILACAKTIR.

Kaynak:

1 http://news.nationalgeographic.com/2016/12/feathered-dinosaur-tail-amber-theropod-myanmar-burma-cretaceous/
2 http://www.islamicity.com/Science/quranandscience/creation/GeneratedFilesnoframe/TheDesignInBirdFeathers.htm
3 Karınca Mucizesi, Harun Yahya, s.44

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238603/current-biology-dergisinin-kuslarin-atasihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238603/current-biology-dergisinin-kuslarin-atasihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/eva_fosili_2.jpgSat, 24 Dec 2016 23:29:18 +0200
Michael Skinner’e cevap: Epigenom DNAya YENİ BİLGİ SAĞLAMAZAEON dijital dergisine ait web sitesinde Darwinist Prof. Michael Skinner, yeni bir evrim iddiası ile ortaya çıktı. 9 Kasım 2016 tarihli makalesinde Skinner, Neo-Lamarkizm ve Neo-Darwinizm teorilerinin Birleşik Evrim Teorisi adı altında birleştirilmesi ve epigenetiğin sözde evrimsel gelişmedeki etkisinin bu doğrultuda incelenmesi gerektiğini anlatmıştır. Günümüz bilimiyle tamamen çelişen Lamarck’ın ve Darwin’in 1800’lerden kalma köhne teorilerini epigenetik biliminin içerisine yerleştirmeye çalışmak anlamsız, boş bir uğraşıdır. Epigenetik, DNA’nın işleyişindeki mükemmeliği daha da kapsamlı ortaya koyan müthiş bir bilim dalıdır ve evrimin “tesadüf” mekanizmasıyla asla açıklanamayacak kadar kompleks ve hatasız işleyen bir mekanizmadır.

Bu yazımızda epigenetiğin ne olduğunu açıklayarak, çevresel etkenlerin organizmaya yeni bir genetik bilgi eklemediğini bilimsel ispatlarıyla göstereceğiz.

Bilgilerin Yazılı Olduğu DNA Kod Sistemi

DNA materyalist felsefenin kör tesadüflerle açıklayamayacağı mükemmellikte çalışan canlı bir kod sistemidir. Bugün ilerleyen teknoloji sayesinde DNA’yı ve nasıl çalıştığını daha iyi anlayabiliyoruz. İnsan DNA’sının içeriği, bin ciltten oluşan bir ansiklopediye ancak sığdırabileceğimiz bir bilgi okyanusudur. Moleküller arası tepkimeler, kimyasallar arasındaki etkileşimlerin nasıl olduğu bu dev bilgi bankasında yazılıdır.

Hazır bulunan en ufak bir bilgi parçası -bu ister bir harf, bir işaret ya da yarım bir cümle olsun- akıl sahibi birinin mesajı olarak yorumlanır. Issız bir çölde üst üste konmuş ya da düzenli sıralanmış 3 taş parçası görüldüğünde, bunun akıl sahibi, şuurlu bir varlık tarafından bırakılmış bir  mesaj olduğu hemen anlaşılır. Moleküllerle kodlanmış DNA da üstün bir aklın varlığına işaret eder. Akıl ürünü herhangi bir işaret, kaşifleri nasıl heyecanlandırıp o bilginin sahibini araştırıp bulmaya yöneltiyorsa, bilim insanı da DNA’yı yazan aklı araştırmak ve bulmakla yükümlüdür.

Bilginin Seçilerek Kullanılması

Hücre içine DNA’dan devamlı bir bilgi akışı vardır. Ancak şaşırtıcı olan, DNA’da kodlu bilginin seçilerek aktarılmasıdır. Örneğin insanda, farklı doku ve organları oluşturan yaklaşık 1 trilyon hücre bulunur. Tamamen aynı DNA’ya sahip olmalarına rağmen hücreleri birbirinden farklı kılan içinde bulundukları dokuya göre DNA’daki farklı genlerin çalışıyor olmasıdır. Bu amaçla DNA’da gerektiğinde belli genler açık, gerekmediğinde ise kapalı tutulmaktadır. Açık olan genler işlevsel iken kapalı olan genler nötrdür.

Genler protein kodlayan DNA bölgeleridir. Farklı proteinlerin üretimi, o hücrenin farklı bir şekilde davranmasına, örneğin sinir hücresi, karaciğer, pankreas, kas veya deri hücresi gibi birbirinden tamamen ayrı hücreler olarak görev yapmasına sebep olur. Hücrenin bulunduğu ortam, şartlar ve ihtiyaçların farkında olan bu kontrol mekanizması, ihtiyaç duyulan genleri açık tutup onu işlevsel hale getirirken, diğerlerini kapalı tutmaktadır. Allah’ın yaratma sanatındaki inceliği bu atomik hassasiyete sahip sistemde açıkça görüyoruz.

Buradaki hassas çalışmayı bir örnekle inceleyelim. Beyindeki bir sinir hücresi, pankreas hücresinin ürettiği insülini üretmez; diğer yandan pankreas hücresi de bir sinir hücresi gibi elektrik sinyalleri üretmez. Peki bunu belirleyen nedir? İnsülin üretimini kodlayan gen neden diğer tüm hücrelerde susturulmuştur? Pankreastaki bir hücre beyinde değil de karın boşluğunda bulunduğunun nasıl olur da farkındadır? Karanlıklar içinde, 25 bin gen arasında o genin insülin kodlayan gen olduğunu nereden bilmekte ve onu nasıl açıp okumaktadır? Şimdi epigenetik biliminin konusu olan bu mekanizma nasıl işliyor, kısaca bakalım.

Epigenom: DNA’yı yöneten moleküler beyin

Canlılığı belirleyen şeyin yalnızca DNA kodlarından ibaret olmadığı bugün artık net olarak biliniyor. DNA’nın üzerinde, onu yöneten bir üst sistem var. Epigenetik biliminin konusu olan bu üst sistem ‘epigenom’ olarak adlandırılır. ‘Epi’ eki, ‘üstünde’ anlamına gelir ki, genomun yani DNA’nın üzerinde etkili olan yönetici mekanizmaya işaret eder.

Epigenom kavramı, zamana ve çevresel ihtiyaçlara göre ihtiyaç duyulan genlerin açılması ve burada yazılı bilgilerin deşifre edilerek ilgili proteinlerin üretimi anlamına gelir. Örneğin anne karnındaki embriyonun gelişimi sırasında kök hücreler sürekli bölünerek çoğalır ve çoğalan her hücre hangi tip hücreye dönüşeceğini bilir. Kimi hücreler sinir hücresi şeklini almaya başlar, kimileri disk şeklini alıp kan hücreleri olur, kimileri de ince uzun liflere dönüşüp kas hücrelerini oluşturur. Peki bir metrenin milyarda biri boyutundaki kapkaranlık bir boşlukta DNA, nasıl bir talimatla bir kök hücreyi, hayat boyu yaklaşık 10 bin petrol tankerini dolduracak miktarda kanı pompalama yeteneğine sahip, kendi elektriğini üreten bir kalp hücresine dönüştürebilir? İşte bu epigenetik biliminin konusudur.

Bilim insanları, insan vücudunun gelişimindeki bu muhteşem yaratılışı anlayabilmek için İnsan Genom Projesi kapsamında milyonlarca dolarlık bütçeli araştırmalar yaptılar. Ancak embriyonik bir hücrenin nasıl olup da örneğin bir kalp hücresi olmaya karar verdiğinin sırrı henüz tam olarak çözülebilmiş değil. Çözülebilen kısım ise Allah’ın yaratma sanatındaki muhteşem detayları gözler önüne seriyor.

Epigenom: Karar-Seçim-Üretim

Kanın nasıl pompalanacağı, böbreklerin kanı nasıl süzeceği, insülinin vücudun şeker dengesini nasıl sağlayacağı gibi, vücudumuzun işleyişine dair tüm bilgiler DNA’larımızda kodludur. Ancak bir kök hücre, örneğin alyuvar hücresine dönüştükten sonra artık sabit olarak sadece nasıl oksijen ve karbondioksit taşıyacağı bilgisini kullanılır. Hücre, genlerinde var olan ancak kullanmadığı diğer tüm bilgileri  kapatır.

DNA’nın belli bir kısmının açılıp yani aktif hale gelip, belli bir kısmının kapalı kalmasını sağlayan, DNA sarmalının hemen dışında yer alan kimyasallardır. Epigenom adı verilen karbon ve hidrojen atomundan oluşan bu kimyasal moleküller DNA sarmalı boyunca uzanırlar. Görevleri, DNA’nın belli bir bölümünü açıp, kapatarak DNA’daki bilginin kullanılır hale gelmesidir. Bu işleyişte DNA, bin ciltlik ansiklopedik bilgiyi içeren bir bilgisayar, epigenom ise DNA’daki muhteşem bilgiyi harekete geçirme yeteneği olan bir süper bilgisayar yazılımıdır. Epigenom olmasa DNA kullanılamaz, DNA olmasa epigenomun varlığının bir anlamı olmaz. Allah genetiği öyle muhteşem, girift bir sistemle yaratmıştır ki bu işleyişin her aşaması kusursuz çalışır. Bu sistemde en ufak bir hataya, rastgele bir karara asla yer yoktur. Burada organizmanın o sırada neye ihtiyacı olduğunu anlayıp sonra da o ihtiyacın hangi kodlarda yazılı olduğunu bilen bir işleyiş vardır. Bu mekanizma, o kodları sarmal halinde paketlenmiş DNA zincirinde bulup daha sonra deşifre etme yeteneğine sahiptir. Bu hassas moleküler süreç, kuşkusuz ki hiç bir şekilde şuursuz, rastgele hareket eden mekanizmalarla açıklanamaz. Oysa evrimcilerin iddiası tüm bu harika işleyişin “tesadüfen” bu şekilde gerçekleştiğidir. DNA’daki bilginin “tesadüfen” oluştuğu iddiası, akla, mantığa, bilime tamamen aykırı bir kör çıkmazdır. Çok açıktır ki, epigenoma dair gözlemlediğimiz doğru karar, doğru seçim ve doğru üretim adımları, her şeyi bilen bir aklın ve gücün varlığına delil teşkil etmektedir. O güç ve akıl, tüm alemleri yaratan ve onlar üzerinde sürekli koruyucu olan Yüce Rabbimiz Allah’tır.

Epigenom Yeni Bir Bilgi, Yeni Bir Tür Oluşturur mu?

Epigenom sayesinde, organizmanın koşullara bağlı olarak açılan genlerinin 10 ile 100 nesle kadar faaliyetine devam ettiği saptanmıştır. Ancak unutulmaması gereken, burada yeni bir bilginin oluşmadığı gerçeğidir. Epigenom yalnızca, halihazırda var olan genlerin üretime dahil edilmesi ya da üretimden çekilmesine dair yönetim sürecidir. Oysa evrimciler, değişen koşullar karşısında organizmanın yeni çözümler icat ettiğini, bunu da yepyeni genler üreterek yaptığını iddia etmektedir. Ancak genetik bilimi bizlere, böyle bir mekanizma bulunmadığını gösteriyor. Genlerin açıp kapanmasıyla oluşan varyasyonlar, sadece o türün genetik bilgisi dahilinde değişikliklere yol açarlar. Bu, türün değiştiği, yeni bir türün ortayı çıktığı anlamına hiçbir şekilde gelmemektedir. Tür, çevresel koşullara bağlı olarak varyasyonlar geçirse de, yine aynı türün üyeleri ile çiftleşebilmekte ve yeni nesiller üretebilmektedir. Özetle bu döllenmeden yine aynı tür canlı ortaya çıkar, bambaşka bir canlı oluşmaz.

SONUÇ: Epigenomla Evrime Bir Darbe Daha

Epigenom DNA’da var olan genlerin açılıp kapanmasını yöneten müthiş bir sistemdir. DNA’ya kendinde var olmayan bambaşka bir özellik katmaz, katamaz. Bu durumda evrimcilerin, organizmanın kendini zamanla geliştirdiği, sözde evrimleştirdiği iddiasını epigenetik bilimi net olarak yalanlamaktadır. Genetik bilgi, organizmanın ortaya çıktığı ilk andan itibaren aynı mükemmellikte vardır ve gereken durumlarda ilgili kısımlar açılıp, kullanılır. Bu şu demektir; DNA kodları, Allah’ın yarattığı epigenom mekanizması sayesinde akıllı bir sistemle yönlendirilerek değişen koşullara göre işleyişini yönlendirir.

Michael Skinner, Lamarck ve Darwin’in 1900’lerin köhne bilim anlayışıyla ortaya attıkları asılsız iddiaları referans almış ve Birleşik Evrim Teorisi adıyla ortaya çıkarak büyük bir hata yapmıştır. Ancak bununla da kalmamış canlılığı Allah’ın yarattığını net ve kesin olarak ispat eden genetik ve epigenetik bilimini de bu safsatasına dahil etmeye çalışmıştır. Oysa Genom Projesi’nin başkanlığını da yapmış, dünyanın en önemli genetik uzmanlarından biri olan Dr. Francis Collins, “DNA’nın şifresini çözmek beni Allah’a biraz daha yakınlaştırdı” diyerek,  genetik biliminde evrimin “tesadüf” mekanizmasına asla yer olmadığını defalarca anlatmıştır. Günümüzde son derece gelişmiş laboratuvarlarda yapılan bilimsel araştırmalar bize gösteriyor ki DNA’daki mükemmel işleyiş, müthiş bir yaratılışı yani Rabbimizin yaratma sanatındaki kudreti gösteriyor.

Kaynak:

https://aeon.co/essays/on-epigenetics-we-need-both-darwin-s-and-lamarck-s-theories

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238601/michael-skinnere-cevap-epigenom-dnayahttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238601/michael-skinnere-cevap-epigenom-dnayahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/epigenom_DNA_ya_bilgi_saglamaz2.jpgSat, 24 Dec 2016 23:03:34 +0200
Discovery Science Tv Kanalında Yaşamın Başlangıcı HikayeleriDiscovery Science TV kanalında organik moleküllerin kaynağı olarak uzay gösterilirken hayatın kaynağının da başka gezegenler olabileceği iddiasına yer verildi. Bu yazımızda söz konusu kimyasalların varlığının hayat anlamına gelmeyeceği üzerinde duracak, canlılığın kökenini açıklamadan uzak olan evrime dair bir çarpıtmayı daha gözler önüne sereceğiz.

Uzayda Şekere Benzer Kimyasalların Bulunması Ne Anlama Gelir?

Kimyasal maddeler evrenin her yerinde oluşabilir. Özellikle büyük yıldızlar ve nebulalar ağır metallerin oluşabildiği yüksek enerjiye sahip özel ortamlardır. Uzayda toz ve gaz bulutları da yer alır. Bu gazlar da çeşitli kimyasal bileşiklerin oluştuğu, atomların birbirleriyle çeşitli bileşikler meydana getirdiği reaksiyon ortamları olarak karşımıza çıkarlar. Evrimciler ‘hayat uzaydan geldi’ iddiasına temel olarak bu gerçeği kullanmaktadırlar.

Yüksek enerjili yıldızlar ve nebulalar canlılarda da kullanılan moleküllerin tabii kaynağıdır. Bu moleküllerin gök taşlarıyla yeryüzüne taşınması ise doğal bir süreçtir. 1969 yılında Avustralya’ya düşen Murchison meteoru incelendiğinde üzerinde pek çok kimyasal saptanmıştır. Bunlar arasında şekere benzer basit kimyasallar da bulunmuştur. Ancak ‘poliol’ olarak nitelendirilen bu kimyasallar canlı organizmaların varlığına işaret etmez. Poliol kimyasalları, her ne kadar ‘şeker alkolleri’ olarak isimlendirilseler de bildiğimiz haliyle şeker ya da alkol içermezler.

Murchison meteoru üzerinde incelemeler yapan Dr. George Cooper ve arkadaşları, küçük bir şeker molekülü olan dihidroksiaseton ile birlikte yağ molekülü olarak bilinen gliserol’e de rastlamıştır.1 Ancak, bunların canlı organizmalara işaret ettiğini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü bu basit moleküllerin formaldehitten inorganik olarak sentezlenebileceği 1861’de Aleksandr Butlerov tarafından gösterilmiştir.2

Gezegenler arası boşlukta formaldehit bulutları bulunduğu astronomik bir bulgudur. Formoz tepkimesi olarak adlandırılan bir mekanizmaya göre, uzayda yüksek enerjili formaldehitten oluşan moleküler gaz bulutları bir baz ve metal atomu ile kataliz edildiğinde söz konusu şekere benzer moleküller meydana gelebilmektedir.

Canlılar için tek başına zehirli bir gaz olan formaldehit ise yaşam kaynaklı değildir. Formaldehit, her ne kadar organik bir molekül olarak tanıtılsa da, uzayda bulunan karbon-monoksit buzları hidrojen atomları ile tepkimeye girdiklerinde ortaya çıkan zehirli bir kimyasaldır.

H + CO → HCO, HCO + H → CH2O

Breslow da 1959’da formoz tepkimesine ait ayrıntılı basamakları ortaya çıkarmıştır. Buna göre bu zincir tepkimedeki ara ürünler glikolaldehit, gliseraldehit, dihidroksiaseton, ve tetroz şekerleridir.3 .

Formoz tepkimesinde ilk olarak 2 formaldehit molekülü yoğunlaşarak Glikolaldehit oluşturur (1), sonra aldol reaksiyonuyla Gliseraldehit meydana gelir (2). Aldoz-ketoz izomerizasyonu ile 2 Dihidroksiaseton (3), bu da 1. basamakla etkileşime girerek Ribuloz (4), sonra tekrar bir izomerizasyon ile Riboz (5) oluşur. 3 numaralı molekül formaldehit ile tekrar etkileşerek Tetruloz (6) ve daha sonra da Aldol-tetroz (7) oluşur.

Görüldüğü gibi söz konusu moleküller canlıların bulunmadığı, cansız koşullarda moleküllerin birbirleri ile elektron alışverişi sonucunda ortaya çıkan inorganik yani cansız bileşiklerdir. Bunların arasında riboz şekeri de bulunur ki, bu durum, sırf canlılarda RNA’nın yapısında da bulunuyor diye ‘RNA uzaydan geldi’ diye yorumlanamaz.

Tabi ki diğer yıldızlar ve galaksiler yeryüzündeki pek çok kimyasalın kaynağıdır. Ancak gezegenimiz diğer gök cisimlerinden farklı olarak bu cansız moleküllerin canlı organizmalar içinde hayat bulduğu özel bir yerdir.

Meteorda Aminoasitlerin Bulunması Ne Anlama Gelir?

Murchison meteoru ilginç diğer bir tespite de olanak sağlamıştır. Bu meteorun içeriğinde çeşitli aminoasitlere de rastlanmıştır. Ama bu hiç de şaşırtıcı gelmemelidir. Çünkü meteorun içerdiği aminoasitler, laboratuvar ortamında inorganik moleküllerin tepkimeye sokulması ile elde edilebilen aminoasitlerin aynısıdır. Özel kapalı vakum bir ortamda Metan, Nitrojen, Su ve Amonyak moleküllerine elektrik verildiğinde oluşabilen tüm kimyasallar aynı şekilde bu meteorda da mevcuttur. Ne var ki, hem meteorda hem de laboratuvarda elde edilen aminoasit karışımı rasemik bir karışım olup, eşit miktarda sağ ve sol elli aminoasitlerden oluşmaktadır.4 Canlıların yapısı sırf sol-elli aminoasitlerin varlığını şart koştuğundan, söz konusu aminoasitlerin canlı organizmalar tarafından kullanılması imkansızdır.

Dahası ve en önemlisi, tek başına aminoasitlerin varlığı ise canlılık anlamına hiçbir şekilde gelmez. Aminoasitler nano-makineler olan proteinlerin yalnızca yapıtaşı olan kimyasallardır.  Canlı organizmalarda, bu aminoasitler de kendi aralarında seçilime tabidirler. Proteinlerin inşasında kullanılan aminoasitler hep sol elli olmak zorundandırlar. Canlı organizmalar içinde sağ elli aminoasitlere kesinlikle yer yoktur. Proteinlerin inşası bu yönüyle hata kabul etmez bir süreçtir. Proteinlerde kullanılan aminoasitlerin yalnızca sol elli olmaları bugün hala tam olarak sebebi anlaşılamamış çok hassas bir atomik detaydır. Bununla beraber, bir protein üretimi, yüz ayrı proteinin varlığına bağlıdır. Bu proteinlerin yardımı olmadan, aminoasitlerin bir araya gelip proteinleri oluşturması imkansızdır. Protein üretimi için DNA’daki şifre ve bir fabrika olan ribozomun varlığı gereklidir. Ribozom zaten büyük ölçüde protein ve RNA’dan oluşmuş bir yapıdır. Dolayısıyla proteinleri oluşturan fabrikanın da proteinlerden meydana geldiği gerçeği, Darwinistlerin meteor teorisini tümüyle alt üst etmektedir. Ribozomdaki protein üretimi sırasında, aminoasitler genetik kodlarla belirlenmiş bir sıraya göre ortamdan seçilip birbirlerine bağlanacaklardır. Sonuç olarak, DNAsı, proteinleri ve tüm organelleriyle tam ve eksiksiz bir hücre olmadan canlılıktan bahsetmek mümkün olamaz. 

Meteorla bir aminoasit molekülünün dünyaya ulaştığı varsayılsa bile, bu molekül çevredeki şeker molekülleri ve oldukça yıkıcı özellikteki serbest radikallere bağlanarak yok olup gidecektir.

Hücre Öncesi “Proto-Hücre” İddiası

Evrimciler de farkındadırlar ki, aminoasitleri birbirine kaynaştıran peptid bağları Güneş’ten gelen ultraviyole ışınlarına maruz kalmamalıdır. Bunun için Darwinistler, hayali ilk taslak hücrenin Güneş’ten uzak, korunaklı ama yeterince de enerji içeren bir ortamda oluştuğunu kurgularlar. Bu yüzden okyanusların derinlerindeki jeotermal sıcak su kaynaklarının (jeotermal alkalin bacalar) uygun bir ortam olduğuna inanırlar. Diğer bir anlatımda ise, yine hücreler için korunaklı bir ortam olarak yüzeyde bulunan, Güneş’ten uzak olup da gölgede kalabilmiş Jeotermal kaya havuzları tarif edilmektedir. Bu kurguya göre ‘bağımsız yağ molekülleri’ bir araya gelerek kabarcıklar oluşturmuş, böylece ilk ‘proto-hücreler’ oluşmuştur.

Ancak burada unutulan –ya da kasıtlı olarak ihmal edilen- çok temel bir gerçek vardır. Yağ moleküllerinin kaynağı, her zaman için ancak ve ancak canlı bir hücredir. Yağ doğada kendi başına meydana gelemez, yalnızca canlı bir hücredeki proteinler tarafından üretilebilir. Hücre zarını oluşturan fosfolipidler, hücrede Endoplazmik Retikuluma yapışık durumdaki Sitozol organelinde üretilir. Üretimi için ise onlarca özel proteine ihtiyaç vardır. Bunlardan bazıları GPAT ve LPAAT açil-transferazları, fosfataz, kolin fosfotransferaz, flippaz ve floppaz’dır. Dünya üzerindeki yağ moleküllerinin kaynağı ilk olarak algler daha sonra kara bitkileri olmuştur. Yağ moleküllerini inorganik, basit kimyasallar olarak nitelemek tamamen yanlış olacaktır. Görülebildiği gibi, yağ molekülleri için de öncelikle proteinlere ve proteinlerin faaliyet yapabileceği canlı hücresine ihtiyaç vardır.

Canlılık Uzaydan Geldi İddiası

Hayali evrim mekanizmaları tek tek geçersiz kılındıkça evrimciler çareyi çok uzaklarda, uzayda aramaktadırlar. “Canlılık ilk olarak uzayda başladı” söylemi, “hayatın yeryüzünde kendi kendi başladığı” yalanının bilimsel olarak çürütülmesiyle başvurulmuş bir başka aldatmacadır. Kanıtlara veya bulgulara dayalı bir açıklama değildir. Darwinistlerin “Panspermi” diye isimlendirdikleri bu iddia, ilk hücrelerin dış uzaydan geldiğini, “uzaylı otostopçular” adı verilen meteorların dünya yüzeyini bu organizmalarla bombardıman ettiğini anlatır. Yine bu masala göre, hayat önce Mars’ta başlamış, Mars yüzeyine inen şiddetli bir darbe, içi bakteri dolu kayaları uzaya fırlatmış, o kayalar da meteorlar şeklinde canlılığı Dünya’ya taşımıştır!

Meteorlarla canlılığın dünyaya taşındığı masalının hiçbir bilimsel değer içermediğini önceki başlık altında anlatmıştık. Bunun ötesinde, bizim Darwinistlerden beklediğimiz başka bilimsel cevap ve açıklamalar bulunmaktadır. Bizler, evrimcilerden cansız kimyasalların evrenin neresinde olursa olsun hangi mekanizma ile hayat bulduğunu delilleriyle ortaya koymalarını beklemekteyiz. Ancak buna dair bir bilimsel açıklama bir türlü gelmemektedir; zaten gelmesi de imkansızdır. Bu tür kurgusal açıklamalar ise yalnızca evrimcilerin hayal gücünü gösterir. Gözlem ve deneye dayalı olması gerekirken, bilimden uzak olan bu iddialar ancak vakit kazanma amaçlı olup, çöküşe giden evrim teorisini ayakta tutma çabasıdır. Bunlar, eğlenceli masalsı senaryolardan öte değere sahip değildir.  

Belgeselin son kısmında da şöyle bir itirafa yer verilmiştir:

Yaşamın Mars’ta da ilk nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz, yani ilk soru yine cevapsız kalıyor. Yaşam nasıl başladı?’ Şu an hayatın uzaydan mı geldiğini, dünya okyanuslarının derinliklerinde mi başladığını bilmiyoruz.

SONUÇ

Hayat ancak hayattan gelir. Cansız maddeler milyonlarca sene de geçse kendi kendilerine bir araya gelip canlı bir hücre meydana getiremezler. Dünya ise bu kimyasal bileşiklere can verilmiş bir gezegendir. Canlılık o atomları ve molekülleri hareket ettirip yöneten, sonsuz güç sahibi Yüce Allah’ın yaratması ile meydana gelir. Bu gerçeği görmeyi reddettikleri sürece, Darwinistlerin söz konusu mizahi açıklamaları, sürekli onları küçük düşürmeye devam edecektir.

Rabbimiz ayetlerinde şöyle bildirir:

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır. (Bundan) Sonra bile, inkar edenler, Rablerine (birtakım varlıkları ve güçleri) denk tutuyorlar. Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun Katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz. (Enam Suresi, 1-2)

KAYNAK:

1. https://science.nasa.gov/science-news/science-at-nasa/2001/ast20dec_1
2. A. Boutlerow, "Formation synthétique d'une substance sucrée" Comptes rendus 53: 145-147. Reprinted in German as: Butlerow, A., 1861
3. Breslow, R. (1959). "On the Mechanism of the Formose Reaction". Tetrahedron Letters. 1 (21): 22–26
4. Miller SL. et al, Nonprotein amino acids from spark discharges and their comparison with the murchison meteorite amino acids, Proc Natl Acad Sci U S A. 1972 Apr;69(4):809-11

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238496/discovery-science-tv-kanalinda-yasaminhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/238496/discovery-science-tv-kanalinda-yasaminhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/94-netcevap/canlilik_uzaydan_gelmedi_2.jpgThu, 22 Dec 2016 00:56:37 +0200