HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orgharunyahya.org - NetCevap - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 harunyahya.org 1HARUNYAHYA.ORGhttp://harunyahya.orghttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Reküran-Laringeal Sinir Tesadüflerin Değil Allah’ın Muhteşem Bir Yaratışıdırhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/259008/rekuran-laringeal-sinir-tesaduflerin-degilhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/259008/rekuran-laringeal-sinir-tesaduflerin-degilThu, 05 Oct 2017 08:27:49 +0300Sapiens Kitabı ve Yuval Noah Harari’nin Evrimci Tarih Yanılgısıhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/258070/sapiens-kitabi-ve-yuval-noahhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/258070/sapiens-kitabi-ve-yuval-noahSat, 23 Sep 2017 15:57:14 +0300Yeni Fosil, Böceklerin Evrimi Yalanını Çürüttühttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/257442/yeni-fosil-boceklerin-evrimi-yalaninihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/257442/yeni-fosil-boceklerin-evrimi-yalaniniWed, 13 Sep 2017 07:52:28 +0300Evrimcilerin “Horozbina Balığı evrim sürecinde" masalıGeçtiğimiz Mart ayında New Scientist [i] adlı internet sitesi başta olmak üzere birçok bilimsel sitede Horozbina balıkları (blenny fish/Alticus arnoldorum) ile ilgili makaleler yayınlandı. Makaleler Avustralya’nın New South Wales Üniversitesi’nden araştırmacı Terry Ord ve arkadaşlarının bu balık türü üzerinde yaptıkları bir araştırmaya yer veriyordu. Araştırmaya göre; bu balıklar Güney Pasifik Okyanusu'ndaki Rarotonga Adası’nda gel-git nedeniyle sular çekildiğinde kayalıklar arasında kalan suda yüzüyor, sular yükseleceği zaman ise sular çekilinceye kadar kaya üzerine çıkıyordu.

Araştırma ekibi Horozbina balıklarının sular yükseleceği zaman neden kayaların üzerine çıktığını tespit etmek için, bu balık türünün 250 tane plastik maketini kullandı. Maketlerin yarısını suyun içinde yarısını suyun dışında tutan bilim insanları, sular yükseldiğinde suyun içindeki maketlerin suyun dışındaki maketlerden 3 kat daha fazla zarar gördüğünü gördüler. Yani Horozbina balıkları gel-git nedeniyle sular yükseldiğinde iguana, deniz yılanı ve su samuru gibi büyük canlılardan korunmak için karaya sığınıyorlardı. Ancak sular çekildiğinde tekrar suya geri dönüyorlardı.

Horozbina balıklarının bu harika yetenekleri haberde evrimsel safsataya sözde delil oluşturma amacıyla kullanılmış ve Horozbina balıklarının karaya geçiş aşamasında olan sözde amfibi balıklar olduğu iddia edilmiştir. Öncelikle makalede hiçbir bilimsel delil olmamasına rağmen “Bu Balıklar Kara Canlısı Olmak İçin Şu An Evrim Geçiriyor” başlığıyla okuyucu yanlış yönlendirilmektedir. Nitekim evrim iddialarının geçersizliği halihazırda makalenin içinde verilmektedir. Örneğin bilim adamı Terry Ord’un açıklamalarına göre bu canlının;

  • Karada yaşamak için en gerekli uzuvlar olan bacakları bulunmamaktadır.
  • Derisi çok az miktarda oksijen alabilse de, asıl solunumu solungaçlarıyla suda yapmaktadır.   

Bu nedenle yapılan başka araştırmalara göre; ortalama 6,5 cm uzunluğunda olan Horozbinaların okyanus suları olmadan yaşaması yani evrimcilerin iddia ettiği gibi bir kara canlısı olması imkansızdır. Çünkü kayaların üzerine çıksalar da kayaların üzerinde biriken sulara ve kayalara vuran dalgalar nedeniyle havada oluşan su zerrelerine ihtiyaçları vardır. Solungaçlarını ve derilerini nemli tutmazlarsa yaşamlarını sürdürmeleri mümkün değildir. [ii]

Horozbina balığının karada yaşayabilmek için tek ihtiyacı ayak ve akciğer de değildir. Başka hayati özelliklere daha ihtiyacı vardır. Örneğin bu balığın kara canlısı olabilmesi için:

  • vücut atıklarını arıtmak için böbreklere,
  • derisinden sıvı kaybetmesini önleyecek özelliklere,
  • kulaklarının ve gözlerinin kuru havada fonksiyonlarını yerine getirebilecek özelliklere sahip olması da gerekmektedir.

Horozbina balığı tüm bu özelliklere sahip olmadığı sürece karada yaşayamaz ve kısa süre içerisinde ölür.

Bu haberde yer alan evrimci izahlardaki çelişkiler bunlarla da sınırlı değildir. Örneğin konuyla ilgili başka bir makalede [iii] Horozbinaların ne kadar süre suyun dışında kalabildiklerinin hesaplanamadığı belirtilmekte, makalenin devamında ise “bir Horozbina türü”nün sözde tüm zamanını suyun dışında geçirebildiği iddia edilmektedir. Ne var ki bu çelişkili ifadelerin sonunda hangi Horozbina balığı türünün bu yeteneğe sahip olduğu ise açıklanmamaktadır.

Evrimciler bugüne kadar çeşitli balık türlerini, amfibiyenlerin sözde atası olarak tanıtmaya çalıştılar. Ancak şu bilimsel açıdan reddedilemez bir gerçek ki bir balığın amfibiyene dönüşebilmesi için çok fazla değişiklik geçirmesi gerekir ve bu değişim aşamasında yarı yüzgeçli-yarı ayaklı, yarı solungaçlı-yarı akciğerli, yarı böbrekli çok sayıda ara-geçiş aşamasında canlının yaşamış olması gerekir. Ancak fosil kayıtlarında bu tür canlıların bir tanesine dahi rastlanmamıştır. Bugüne kadar bulunan 800 milyonu aşkın fosilin arasında herşeyiyle mükemmel tam balıklar, tam amfibiyenler vardır, ancak tek bir tane dahi yarısı deniz canlısı yarısı kara canlısı olan bir ara geçiş formuna rastlanmamıştır.

Dişli Horozbina Balıklarının Bilinmeyenleri

Dişli horozbina, gövdesine kıyasla oldukça büyük dişlere sahip küçük bir balık türüdür. Ortalama 5 cm uzunluğunda olan ve okyanusta yaşayan bu balıkların her an savunmasız olduğu düşünülebilir. Ancak Rabbimiz, sonsuz rahmetinin bir tecellisi olarak bu çok küçük canlıları onları koruyacak özel bir savunma sistemi ile birlikte yaratmıştır. Dişli horozbina balıklarına bu ismin verilmesinin sebebi de, işte bu savunma sistemidir.

Bu balıkların alt çenelerinde iki adet büyük köpek dişi bulunur. Fakat, bu dişler adeta içleri kimyasal silah ile dolu dev bir fabrikadır.

Balık, saldırıya uğradığında, kendini savunmak için, dişlerin içerisindeki saklı zehri kullanır. Kimyasal bir savunma silahı görevi gören bu zehir, saldırganı geri püskürterek balığın güvenle uzaklaşmasını sağlar.

Öncelikle, belirtmek gerekir ki, balığın kullandığı zehir, evrim ile açıklanamayacak kadar kompleks kimyasal süreçler sonucu üretilmekte ve üç özel bileşenden oluşmaktadır:

Koni salyangozunda görülen nöropeptid (beynin aktivitesini etkileyen sinyal molekülleri)

Akreplerde görülen lipaz (gıdasal lipidlerin sindirilmesi ve işlenmesinde görevli enzim)

Opioid peptid (vücutta morfin gibi etki eden beyindeki opioid reseptörlerine bağlanan moleküller)

Dişli horozbina, bir başka balık tarafından avlandığı zaman, avcı balık onu yutmadan önce ısıracaktır. Bu da, balığın zehrini enjekte etmesini sağlar.. Zehrini enjekte ettiğinde ise nöropeptid ve opioid peptid bileşenleri kan basıncında ani düşüşe sebep olduğu için, avcı balık koordinasyonunu yitirir. Ağzı istemsiz olarak açılır ve böylece dişli horozbina balığı avcının ağzından güvenle kaçabilir. Ayrıca zehrin etkisi bir süre devam ettiği için de, avcı balık dişli horozbina balığının peşinden gidemez.

Burada çok önemli bir nokta vardır: Zehir var olduğu ilk andan itibaren, içerisinde bu karışımları barındırmadığı takdirde; dişli horozbina balığının kaçabilmesi ve balığın ağzından güvenle çıkabilmesi mümkün olmayacak ve zaten ilk denemede balık yem olacaktır. O nedenle de, zehrin var olduğu ilk andan itibaren bu üç kimyasal bileşene sahip olması şarttır. Bu da bizlere, canlıdaki bu zehir sisteminin kör tesadüflerin sonucu olamayacak kadar kompleks olduğunu gösterir.

Horozbina balıkları diğer tüm canlılar gibi, en gelişmiş teknolojilerle dahi erişilemeyen üstünlükte komplekslikler sergilemektedirler. Ve diğer tüm canlılar gibi onlar da kusursuz yaratılış delilleridir. Balıkların günün birinde sudan karaya geçip kör tesadüflerin yardımıyla akciğerler ve ayaklar geliştirdiği iddiası bir hayalden ibarettir. Gerçek olan ise, bu canlıları Yüce Allah’ın kusursuzca yaratmış olduğudur. 

 

[i] https://www.newscientist.com/article/2124873-these-fish-are-evolving-right-now-to-become-land-dwellers/

[ii] https://blogs.scientificamerican.com/artful-amoeba/wonderful-things-leaping-fish-spends-entire-life-on-land/

[iii] https://flipboard.com/@flipboard/flip.it%2FPc_gsZ-plagued-by-predators-in-the-sea-these-f/f-f2a7c7d872%2Fpopsci.com

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/255006/evrimcilerin-“horozbina-baligi-evrim-surecindehttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/255006/evrimcilerin-“horozbina-baligi-evrim-surecindeTue, 08 Aug 2017 02:28:35 +0300
Nature ve BBC’den insanın sözde evrim senaryosunu çürüten haber 8 Haziran 2017 tarihinde Nature dergisinde yayınlanan bir makalede Fas’ta bulunan yeni insan fosillerinin ortalama 315 bin yıl yaşında olduğu konu edildi. Bu nedenle H. sapiens neslinin bilinenden 100 bin yıl daha eskiye dayandığı yorumu yapıldı. Bu makaledeki iddialar, başta BBC olmak üzere, Sözcü gazetesi, Oda TV hatta Kıbrıs Postası gibi yerli haber kaynaklarında evrim senaryolarına destek gibi gösterilmeye çalışıldı.

Öncelikle belirtmek gerekir ki insanın bilinenden daha eski bir geçmişe sahip olmasının evrimle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu çalışma sonucunda yeni yaş tayini yöntemleri kullanılmış ve insan ırkına ait yaşamış bireylere ait 315 bin yıl öncesindeki fosiller bulunmuştur. Gerçekten de, daha önceden bilinen en eski fosil Doğu Afrika’da yaklaşık 200 bin yıl önce yaşadığı söylenen bir insana aitti. Bu yeni bilginin doğruluğunun teyit edilmesiyle birlikte insan neslinin bilinenden 100 bin yıl daha eskiye dayandığı ve Doğu Afrika yerine Kuzey Afrika’da en eski insana ait kalıntıların bulunduğu anlaşılmış olacaktır.  

Bu fosille ilgili bilgiler farklı yorumlanmaya çalışılmış ve başta BBC olmak üzere, birçok yerli ve yabancı kaynakta evrimi kurtarmak adına çeşitli iddialar ortaya atılmıştır ancak bu çaba nafiledir. İnsanın daha eski tarihli fosillerinin bulunması ve bilinenden daha uzun süredir aynı fiziksel özelikleri korumuş olması evrime değil yaratılışa delil oluşturur. Bu gerçeği bilen Darwinistler fosilleri her zaman olduğu gibi gizlemişlerdir. Makaleye konu olmasıyla birlikte söz konusu fosillerin yaklaşık 55 yıldır var olduğu ancak bugüne kadar gizlendiği anlaşılmıştır.

Yıllarca gizlenen fosiller

1960’larda Jebel Irhoud bölgesinde Barit elementi için kazı çalışmaları yapan madenciler neredeyse tam bir insan fosili buldular. 1967 ve 1969’da ise aynı bölgede Jacques Tixier ve  Roger de Bayle des Hermens tarafından ilerletilen kazılarda bıçak, ok ucu, buz kazıma aleti, delgi gibi aletlere de rastlandı. Bunlar haricinde kafataslarıyla birlikte bir çocuğa ait çene kemiği, uyluk kemiği, kalça kemiği fosilleri de kazılarda ortaya çıkartıldı. Ne var ki Darwinistlere göre bu dönemde insanın var olması, sözde evrim senaryosuna uymadığı için bulunan kemikler ve aletler 40 bin yıl yaşında gibi gösterildi ve Neandertallere ait olduğu iddia edildi ki bu iddia günümüzde çürütüldü.

Yine aynı bölgede 2004 yılından itibaren yapılan kazılarda 20 yeni insan kemiği fosili bulunduğu, bunların arasında üç yetişkin, bir genç ve yedi yaşlarında bir çocuğa ait kafatası, diş ve çene kemiği fosillerine rastlandığı açıklandı.

Ayrıca çok çeşitli aletlerin keşfedildiği, geyik kemiklerindeki izlerden bu insanların kasaplık yaptığının tahmin edildiği ve çeşitli yanık izlerinden yola çıkılarak o dönemde pişirme ve aşçılığın da var olduğunun düşünüldüğü yapılan açıklamalar arasındaydı.

Az önce de belirttiğimiz gibi evrimciler yaş tayinini 40 bin yıl gibi gösterdikleri fosilleri sözde Neandertal akrabaları olarak lanse etmişlerdi. Ancak 1969’da bulunan ve 40 bin yıllık olduğu iddia edilen bu çene kemikleri üzerinde yapılan yeni yaş tayini çalışmalarında bu kemiklerin de insana ait olduğu ve 280 bin ila 350 bin yıllık olduğu ortaya çıktı.

Prof. Hublin bu aldatmacayı; “Fosiller o zamanlar anlaşılmayacak kadar “ilkel” görünmüş, insanlar da bazı tuhaf iddialar ortaya atmışlar” diyerek geçiştirmeye çalışmıştır. Ancak bu örnek evrimcilerin bilimsel delilleri kendilerince nasıl çarpıtabildiklerini ve ne kadar yanlış iddialarda bulunabildiklerini gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. 

İngiliz Doğa Tarihi Müzesinde paleantropolojist olan Chris Stinger de, “1970’lerde bu fosilleri gördüğünü ve bunların Neandertallere ait olmadığını fark ettiği için şaşırıp kaldığını” itiraf etmiştir. Stinger durumu kurtarmak için, “Fosiller çok genç göründükleri için insana ait olabileceğini düşünemediğini” iddia etmiştir ancak bu çaba da nafiledir.

Prof. Hublin’in 2004 yılında bulduğu ancak bundan 13 yıl sonra gündem olan fosiller Darwinistleri çok büyük bir açmaza sokmuştur. İnsanın sözde evrimi senaryosunun çürütülmesinden rahatsızlık duyan pek çok evrimci bu fosilleri inkar etmeye ya da yeni senaryolar üretmeye çalışsalar da elde edilen tüm bilimsel veriler insanın evrim geçirmediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Evrim için bir delil oluşturacak bulgu “ara-geçiş” formlarının ortaya konmasıdır. Bugüne kadar yer katmanlarının tüm seviyelerine ulaşılmış ve 700 milyondan fazla fosil elde edilmiştir. Bu fosillerin hepsi, hiçbir eksik veya hatası olmayan canlı türlerine aittir. Eski katmanlarda bulunan bir tür bir anda ortaya çıkmış, milyonlarca yıl içinde hiç değişmeden kalmış, ya günümüze ulaşmış ya da nesilleri tükenerek yok olmuştur ancak bu kadar fosil arasında tek bir ara geçiş formu canlıya rastlanmamıştır.

Evrimcilerin iddia ettiği gibi canlılar yavaş yavaş değişime uğrayarak gelişmiş olsalar idi, yer katmanlarında sayısız ara geçiş formu olmalıydı; hatta ara geçiş formlarının çok daha fazla görülmesi gerekirdi. Fosil kayıtlarında ara geçiş formlarının olmaması evrimi tamamen yıkan bir durumdur. Bu çalışmada bulunan 350 bin yıllık bu en eski insan fosilleri de evrime değil yaratılışa delil oluşturmaktadır.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252983/nature-ve-bbcden-insanin-sozdehttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252983/nature-ve-bbcden-insanin-sozdeFri, 14 Jul 2017 01:11:49 +0300
6 Maddede RNA Dünyası Yanılgısına CevapRNA DÜNYASI İDDİASI NEDİR?

DNA’daki indirgenemez kompleksliği bir türlü evrim ile izah edemeyen evrimciler, 1980’lerde yeni arayışlar içine girdiler. 1986 yılında Harvard’lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bir senaryoya göre; “Bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra da bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklama ihtiyacı doğmuş ve bu senaryoya göre de yine her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.”

Hayali RNA Dünyası modeli niçin ortaya kondu?

Darwinizmin en karanlık noktası, ilk hücrenin ortaya çıkışı konusudur. Çünkü Darwinizm, ilk hücrenin ortaya çıkışını tesadüflere dayalı olarak açıklamak zorundadır. Hücrenin bir anda tüm özellikleri ile var olduğunu kabul etmek, Yaratılış anlamına geleceğinden, Darwinist mantıkça asla kabul edilmez. İlk hücrenin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili bir kaç model öne sürülse de bunların hepsi, eksik bir takım yönleri olduğu için evrimci çevreler tarafından bile kabul görmekten uzaktır.

RNA Dünyası tezi, ilk hücrenin varlığından önce, kendi kendini kopyalayabilen RNA olması gerektiğini savunur. Çünkü genetik kayıt olmadan, ne proteinlerin varlığı açıklanabilir, ne de var olan bilgi gelecek nesillere aktarılabilir. Tam bir hücrenin var olmadığı varsayılan bu ortam, canlılık işaretlerini de tam olarak üzerinde barındırmadığından Darwinistler tarafından “Prebiyotik” dönem olarak adlandırılır. Halbuki, prebiyotik dönemin varlığına ait hiç bir fosil kaydına rastlanmamıştır. İddianın temelinde, ilk hücrenin öncesinde hücreyi oluşturan öğelerin sözde evrimsel bir süreçle oluşması gerektiğine dair yanlış inanç yatmaktadır.

Bu iddia, akla ve mantığa uygun olmamasının yanı sıra; bilimsel açıdan da birçok tutarsızlık içermektedir. Şimdi gelin, hayali RNA dünyası iddiasının neden geçersiz olduğuna dair sebepleri ana başlıklar altında inceleyelim.

1- RNA’NIN KENDİ KENDİNİ KOPYALAMASI İÇİN BAŞKA BİR DNA/RNA MOLEKÜLÜ GEREKLİDİR

RNA molekülünün kendisini kopyaladığını söyleyen evrimciler bir konuyu görmezden gelmektedir. Milyonlarca yıl beklesek bile RNA molekülü, kendi kendine nükleotidlerin bir araya gelmesi ile oluşamaz. Mutlaka kalıp olarak bir DNA ya da başka bir RNA molekülü bulunmalıdır. Bunun sebebi; RNA’nın kopyalanabilmek için proteinlere ihtiyaç duymasıdır. Kısacası, "hayali RNA dünyasında kendiliğinden oluşan ilk RNA molekülünün nasıl ortaya çıktığı" konusu evrim savunucuları açısından daha en başında büyük bir açmazdır.

Evrimci Joyce ve Orgel’de bu iddianın gerçek dışı olduğunu bildikleri için aşağıdaki varsayımı yapmışlardır:

“…tahminen… mucizevi bir katalizör var oldu ve nükleotidleri rastgele bir şekilde dizi haline getirdi, ve bu dizinin de kendisini kopyalama özelliği ortaya çıktı. Üstelik bu dizi kendisini kopyalarken işe yaramaz olan başka dizileri kesinlikle kopyalamıyordu..” (Alberts Molecular Biology of the Cell 6th edition/ Chapter 6: How cells read the genome/ s.365)

 

Hayali RNA molekülünün kendi kendini katalizlediğini şematize eden hayali reaksiyon

Yapılan bu yorum aslında bir çok tutarsızlık ve itirafın da ortaya konmasıdır. RNA’nın bu şekilde oluştuğuna dair tek bir bilimsel delil ortaya konmamıştır. Hayallerde üretilen bir senaryo işletilmektedir. Bu yüzden Darwinistlerin kendilerinin de ifade ettiği gibi iddialar birer “tahmin”den öteye gitmemektedir. Yorumun devamında belirtildiği gibi, nükleotidlerin “mucizevi bir katalizör varlığı” olmadan yan yana gelemeyeceği de itiraf edilmiştir. RNA kendi kendini kopyalama özelliğine sahip değildir; her türlü imkansızlığına rağmen böyle bir özelliğinin olduğunu varsaysak bile, bu da sonucu değiştirmeyecek ve ilk RNA molekülünün nasıl ortaya çıktığını açıklayamayacaktır.

Normal bir RNA enzimi 300-600 nükleotid içerecek kadar uzundur. Elimizde sağ elli nükleotidler ve gerekli enzimler bulunduğunu varsayalım. Bu nükleotidlerin, kelimeleri oluşturan harfler gibi belirli bir sıra ile dizilmeleri gereklidir. Sadece 300 tane nükleotid içeren bir RNA molekülü oluşturmak bile 4300 ya da 10180 molekül arasından seçim yapmayı gerektirir ki kimse böyle bir yapının tesadüfen oluşacağını iddia edemez. Bu RNA molekülü 10180 farklı şekilde dizilebilir; ancak bunlardan hangisinin işlevsel ve doğru dizilim olacağı konusun da önemlidir ve kesin bir bilgi gerektirir. RNA bilgisizlikten oluşamaz. Burada verdiğimiz örnek bir istatistiksel hesaptır ancak gerçekte RNA’nın bu şekilde oluşma imkanı “sıfır” dır. Çünkü 1/10180 gibi kesinlikle imkansız olan bir ihtimal gerçekleşmiş olsa dahi, oluşan son molekülün doğru dizilim olduğunu anlayan bir şuura ihtiyaç olacaktır. Hatta her bir molekül eklendiğinde, bunun doğru molekül olduğunu tespit edip molekülü orada sabit tutacak veya yanlış molekül olduğunu ayırt edecek bir dış denetleyici olmalıdır.

Ayrıca zaman da bu durumda önemli bir kısıtlayıcıdır. 10180 hayali bile zor olan bir sayıdır. Saniyede 1 milyon nükleotidin denenebildiğini kabul etsek bile, bu kadar işlemin oluşabilmesi 10164 yıl alacaktır. Bu da 13,5 milyar yıllık kainat ömrünün 10150 katından fazla etmektedir. Açıktır ki Darwinistlerin iddia ettiği deneme yanılma yöntemiyle bir RNA molekülü asla oluşamaz. Enzimlerin ve nükleotidlerin yanında mutlaka kalıp olarak kullanılacak başka bir DNA/RNA varlığı şarttır.  

Hayali bir ilkel dünyanın yaşamla bağdaşmayan koşullarında birdenbire kendiliğinden nükleotidlerin birleşmesi ile RNA molekülünün ortaya çıktığını iddia etmek, çaresizliğin getirdiği bir bilim dışı iddiadan öteye gitmeyecektir.

2- HAYALİ RNA MOLEKÜLÜ HİÇ VAR OLMADI

Darwinistlerce Dünyanın ilk zamanlarında var olduğu iddia edilen hayali RNA molekülü, bildiğimiz RNA moleküllerinden hem yapı hem de işlev olarak çok farklıdır. Çünkü enzimler olmadan günümüzde var olan RNA molekülünün üretilmesi imkansızdır. RNA dünyası tezinde var olduğu iddia edilen sahte RNA molekülünde riboz şekeri yerine başka bir şeker (resimde p-RNA), ya da ana yapıyı oluşturan şeker ve fosfat yerine proteinlerdeki gibi bir yapı (resimde PNA) hayal edilmiştir. Bu hayali RNA molekülüne günümüzdeki canlılarda hiçbir zaman rastlanmamıştır, ayrıca hiçbir fosil kaydında da bunlara benzer bir RNA molekülü gözlenmemiştir. Bu yapılar tamamen laboratuvarlarda özel çalışmalar sonucunda üretilmiştir. Ayrıca yapılan hiçbir çalışmada, hayali RNA dünyasında var olduğu iddia edilen sahte RNA molekülünün işlevlerini gerçekleştiren bir RNA molekülüne de rastlanmamıştır. Darwinistlerin günümüzde mevcut olan RNA moleküllerinden farklı RNA yapıtaşlarını kullanmalarının sebebi ise, canlılarda bulunan RNA moleküllerinin DNA ve enzimler olmadan asla bir araya gelemeyeceğinin farkında olunmasından kaynaklanmaktadır. Bu ise çizilen RNA dünyasının daha baştan hayali olduğunun kanıtıdır. Ayrıca çizilen hayali senaryonun bilimsel delillerle desteklenmiş karşılığı da yoktur.

  

  2 (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK26876/)

 

Konunun tam anlaşılması için hem fosillerde hem günümüz canlılarında bulunan ve sık rastlanan 3 farklı RNA tipinin özellikleri aşağıda açıklanmıştır.

  • Birincisi genetik bilginin taşındığı mesajcı mRNA molekülüdür. Bu molekül hücredeki DNA molekülüne bakılarak, özel enzimlerin ve Mg2+ iyonunun varlığında üretilebilir yani mRNA DNA olmadan üretilemez. Sonrasında mRNA üzerindeki bilgiye göre hücrenin ihtiyacı olan proteinler üretilir.
  • İkincisi hücre içerisindeki serbest aminoasitleri taşıyan tRNA molekülüdür. Her aminoasit için özel bir tRNA molekülü bulunur. Bu molekül aminoasitleri protein üretim fabrikası olan ribozomlara taşır ve mRNA üzerindeki sıralamaya uygun olarak aminoasitlerin birleşmesini sağlar.
  • Üçüncüsü ise ribozomun yapısına katılan rRNA molekülüdür. Bu molekülün genetik şifresi hem bakteri gibi tek hücreli canıllarda, hem de içinde çekirdek ve kompleks yapılar bulunan canlılarda çok detaylı olarak incelenmiştir ve canlıların hepsinin aynı yapı taşlarına sahip olduğu kanıtlanmıştır.
  •  
  • 3- RNA YAPITAŞLARI KENDİ KENDİNE TESADÜFEN OLUŞAMAZ

RNA molekülünün oluşması için öncelikle Adenin, Urasil, Guanin, Sitozin gibi nükleik asitlerin var olması gerekir. Ayrıca riboz şekeri ve fosfat molekülü de bulunmalıdır. RNA’nın bu yapı taşlarının kendi kendine tesadüfen oluşması imkansızdır. Çünkü nükleik asitler ve riboz şekeri hücrelerde kompleks metabolik üretim yollarıyla, çok özel enzimlerin ve biyolojik enerji yani ATP kaynaklı enerjinin varlığında üretilebilir. Yapıtaşlarının var olduğunu varsaysak bile, bunların bir araya gelerek Nükleik asit-riboz-fosfattan meydana gelen ana iskeleti, enzimler ve hücre ortamı olmadan oluşturabilmesi de imkansızdır.

Yine bir şekilde nükleik asit-riboz-fosfat bileşiklerinin oluştuğunu varsaysak bile, son ürün olan RNA molekülünün oluşumu da imkansızdır. Başta RNA polimeraz olmak üzere bir çok enzimin varlığını gerektirir. Bu enzimler olmadan iki nükleotidin dahi birleşmesi mümkün olamaz.

ATP, hücrelerde enerjinin taşınması ve yararlı halde depo edilmesinde ana moleküldür. Biraz önce değindiğimiz gibi, enerji olmadan hücrede sentez işlemleri gerçekleşemez. ATP bu enerjinin kaynağıdır. Ancak ilginç olan şudur ki, ATP molekülünün kendisi de RNA yapısında yer alan bir nükleotiddir. Özetle bir kısır döngü vardır; enerji için nükleotide, nükleotid için enerjiye ihtiyaç kaçınılmazdır. Bu da iki sistemin aynı anda varlığını zorunlu kılar.

Darwinistlerin hayali RNA dünyasında ise ortamda nasıl var olduğu açıklanamayan çok sayıda nükleotidden bahsedilir. Canlılarda yalnızca sağ-elli nükleotidler kullanılır. Darwinistlerin RNA dünyası tezindeki ilkel koşullarda ise sağ ve sol elli nükleotidlerin karışık halde olduğu iddia edilmektedir. İşte bu karışımın içinden canlılık için gereken RNA’yı oluşturacak sağ-elli nükleotidlerin nasıl seçilmiş olabileceği hayali RNA dünyası tezinde izah edilmemektedir.

4- RNA YAPI TAŞLARININ SUYUN İÇİNDE ÜRETİLMESİ SORUNU

Su yaşam için en gerekli yapılardan biri olsa da, canlılığı oluşturan moleküllerin çoğu suyun içerisinde farklı bir hale dönüşürler. RNA’nın yapı taşı olan moleküller de suyun içerisinde değişirler. Deaminasyon denen reaksiyon sonucu sitozin urasil’e, adenin hipoksantin’e, guanin ise ksantin’e dönüşür. Değişen nükleotidler ile bilgilerin taşınması imkansızdır. Suyun içerisinde nükleotidlerin nasıl olup da değişmedikleri ya da değişen nükleotidler ile bilginin nasıl taşındığı da RNA Dünyası tezinde açıklanamamaktadır.

3 (http://www.ffame.org/pubs/Neveu13_The_strong_RNA_world_hypoythesis_Fifty_years_old.pdf)

Hipksantin - Urasil - Ksantin

Suyun içerisinde nükleotidleri şekerler ile bağlayan glikozidik bağlar ve bu yapıları bir arada tutan fosfodiester bağları da kararsız ve kolay kopan bir şekle dönüşürler ki bu, su varlığında nükleotid sentezinin gerçekleşemeyeceğini gösterir. Hücre içinde, ancak enzimlerin ve ribozomun varlığında suyun negatif etkisi ortadan kaldırılmış olur. Şu çok açıktır ki hayali RNA dünyasında, herhangi bir RNA molekülünün hiçbir şekilde oluşması mümkün değildir.

5- RNA MOLEKÜLÜ, KARARSIZ BİR YAPIYA SAHİPTİR

RNA molekülü hem içerdiği riboz şekeri, hem tek zincirli olması, hem de yapısına timin yerine urasil nükleotidi katılması nedeniyle DNA molekülünden daha kararsızdır. Tek zincirli RNA molekülleri oluştuktan sonra çok hassas bir koşulda tutulmaları gereklidir. RNA dünyası tezinde ise bunun tam tersi bir durum söz konusudur ve RNA’nın pH seviyesi sürekli kontrol edilen korunaklı bir ortamda RNA yapısının kararlılığının mümkün olabileceği öngörülmektedir. Oysa ki, doğal şartlar altında bu denli yüksek kontrollü bir ortamın oluşabilmesi mümkün değildir. Doğada pH şartları her an değişebilmektedir. Bu denli hassas tutulan pH değerleri ancak canlı organizma içinde mümkün olabilir. PH dışında sıcaklık değişimi, ultraviyole ışınlarına maruziyet gibi daha pek çok zorluk RNA’nın yapısının bozulmasına yetecektir.

Bu maddelerde de açıkça görüldüğü gibi hayali RNA dünyasında nasıl olup da tüm gerekli özelliklere sahip, ideal bir RNA’nın kendiliğinden tesadüfler sonucu oluştuğu ve kopyalamayı devam ettirdiği açıklanamamaktadır.

HAYALİ RNA DÜNYASI İDDİASI KİMİ DARWİNİSTLER TARAFINDAN BİLE TERK EDİLMİŞTİR

Buraya kadar özet olarak anlattığımız bütün gereklilikler ve  Darwinistlerce "ilkel dünya" olarak nitelendirilen dünyanın ilk zamanlarındaki ortam şartlarına dair bulgular, bazı evrimci bilim adamlarının bile hayali RNA dünyasından vazgeçmesine sebep olmuştur.

Daha RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek birinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardır? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:

  • Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur? (John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, Cilt 264, Şubat 1991, s. 119)

Evrimci, İngiliz Kimyacı Leslie Orgel RNA’nın Prebiyotik olarak, yani canlılar olmadan, kendiliğinden ortaya çıkması iddiasının, bilimsel olarak ispatlanamadığını şu şekilde ifade ediyor:

  • “RNA’nın Prebiyotik olarak üretilmesi konusunda ortaya çıkan sorunları çözmek için birçok deneme yapsak da, gördüğümüz kadarıyla hepsi yetersiz kalıyor… Bu alandaki tüm araştırmacılar, ben de dahil olmak üzere, RNA dünyasındaki sorunları çözebilmek için başka yollar bulmak zorundayız.” L.E. Orgel, Prebiyotik Chemistry and Origin of RNA World, s. 116 (ref:5)

Yaşamın kökeni konusunda çalışmaları olan profesör Gerald Joyce RNA ile ilgili çalışmalarında karşılaştığı zorlukları aşağıdaki şekilde anlatıyor:

  • Yaşamın RNA ile başladığına dair birçok iddia var ancak iki nedenle bu iddia yetersiz kalıyor. Birincisi katalitik özellikleri çok iyi bilinen proteinler ile kıyaslandığında, RNA biyokimyasal olarak yetersiz bir molekül...

... İkincisi ise RNA mantıklı bir Prebiyotik molekül değil, ilkel dünya koşullarında yeterli miktarda üretilmesi imkansız.

RNA DÜNYASI TEZİ EVRİMCİLER İÇİN KABUSA DÖNÜŞEN BİR RÜYADAN İBARETTİR

RNA dünyası tezi Darwinistler tarafından ilk hayal edildiğinde “Moleküler Biyoloğun Rüyası” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü böyle bir dünyanın ve böyle bir RNA molekülünün hiç var olmadığı aslında evrimci bilim insanları tarafından da çok net bilinmektedir. Devam eden araştırmalar ise hayali RNA dünyasının hiç var olmadığını gösterdikçe bu rüya kabusa dönüşmüş ve bilim dünyasında “Prebiyotik Kimyagerin Kabusu” adını almıştır. (http://www.ffame.org/pubs/Neveu13_The_strong_RNA_world_hypoythesis_Fifty_years_old.pdf)

Bütün bu gelişmelerin sonucu şudur; RNA dünyası tezi, tamamen bir rüya olarak tasarlanmış ve bilimsel olarak araştırıldıkça imkansızlığı ve mantıksızlığı görülmüş ve evrimciler için bir kabusa dönüşmüştür.

Bütün bunlara rağmen hala çeşitli deneyler yaparak, hayali RNA dünyasındaki RNA moleküllerini oluşturduğunu iddia eden bilim adamlarının, öncelikle şu sorulara yanıt vermesi gerekir:

  • Bu tip deneylerin başında çift-sarmallı DNA moleküllerinin bulunduğu bir gen havuzu kullanılmıştır. Hayali RNA dünyasında DNA molekülü mü vardır?
  • İddiaya göre RNA’nın tesadüfen, kendiliğinden, nükleotidlerin birleşmesi ile oluşması gerekirken kaynak olarak neden DNA kullanılmıştır? 
  • Deneylerde DNA havuzundan RNA polimeraz enzimi yardımıyla RNA molekülleri üretilmiştir. Hayali RNA dünyasında enzimler yoktur, iddiaya göre RNA’nın kendi kendisini kopyalaması gerekirken neden RNA polimeraz kullanılmıştır?
  • RNA moleküllerinin olduğu havuza gerekli yardımcı maddeler ve mineraller eklenmiştir. Hayali RNA dünyasında bu moleküller nasıl oluşmuştur?
  • Deney için kendini aktifleştirebilen çok nadir RNA tipleri özel yöntemlerle seçilmiş, bir enzim ile laboratuvarda DNA’ya dönüştürülmüş, PCR yöntemi ile çoğaltılmıştır. Darwinistlerin "İlkel dünya" olarak adlandırdıkları dünyanın ilk zamanlardındaki hayali RNA dünyasında kapsamlı bir moleküler biyoloji laboratuvarı mı bulunmaktadır? Bu ortamda işe yarar olduğuna karar verilen RNA molekülü hayali RNA dünyasında kim tarafından ve nasıl seçilmiştir?
  • Deneylerde ortaya çıkan ve bambaşka özelliklere sahip RNA’lar, canlılarda yaratıldığı ilk günden beri var olan mRNA, tRNA ve rRNA’ya nasıl dönüşmüştür?
  • Bu hayali RNA molekülü nasıl ve neden tüm özelliklerinden vazgeçip çok daha kompleks özellikleri olan DNA molekülünü ve proteinleri oluşturmaya karar vermiştir?
  • Proteinleri oluşturmak için mutlaka bulunması gereken, kendisi de iki büyük proteinden meydana gelmiş bir protein kompleksi olan Ribozom organeli nasıl ortaya çıkmıştır?

Evrimciler yukarıdaki sorulara cevap veremezler. Bu durum çok açık göstermektedir ki, hayali RNA dünyası ve bu dünyada var olduğu iddia edilen kendi kendini kopyalayabilen RNA molekülü gerçekte hiç var olmamıştır.

Hayali RNA dünyasında herhangi bir RNA molekülünün kendiliğinden oluşması hatta bu molekülü oluşturan yapıtaşlarının bile kendiliğinden VAR OLMASI İMKANSIZDIR

Bir başka deyişle canlılığın, cansızdan canlılığa doğru giden hayali aşamalarla VAR OLMASI İMKANSIZDIR.

Hiç var olmamış bir molekülün “canlılığa giden bir organizasyon” kurmasını beklemek ve iddia etmek bilimden uzaktır; sadece HEDEF SAPTIRMADIR

En eski fosil verilerinde rastlanan hücrelerin içerisinde DNA, RNA, ribozom gibi kompleks yapılar bulunur. Ve bu hücreler de, kompleks yapıların tümü de sözde evrimsel mekanizmalar ile ortaya çıkmamış, bir anda var olmuş yani YARATILMIŞTIR.

Darwinistlerin canlılığı açıklayabilmeleri için öncelikle BİR HÜCRENİN oluşumunu açıklamaları gerekir. Fakat henüz TEK BİR PROTEİNİN KENDİ KENDİNE OLUŞUMU DAHİ evrim teorisinin mekanizmalarıyla AÇIKLANAMAMAKTADIR.

Moleküler düzeyde yapılan her türlü bilimsel çalışma cansızlıktan canlılığın var olamayacağını, 20. yüzyılda ispat etmiş, 21. yüzyılın gelişen bilimi ile de bu gerçek teyid edilmiştir. Evrimcilerin sonuçsuz çabaları devam ederken, elde edilen tüm bilimsel veriler Darwinizm’i çürütmektedir.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252974/6-maddede-rna-dunyasi-yanilgisinahttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252974/6-maddede-rna-dunyasi-yanilgisinaFri, 14 Jul 2017 00:58:08 +0300
Genetik Sürüklenme (Genetic Drift) iddiası neden geçersizdir?Evrimi savunmak adına zaman zaman ortaya bazı terimler atılır.  Mantıklı olup olmadığına hatta bilimsel geçerliliği olup olmadığına bakılmadan bunlar sıklıkla tekrarlanarak tanınmış bilim dergilerinde veya güncel sitelerde kullanılırlar. Bununla amaçlanan evrimi ayakta tutmak için bir kamuoyu oluşturmaktır.

İşte bu amaçla kullanılan hayali evrim mekanizmalarından biri de “Genetik Sürüklenme”dir. Genetik sürüklenme iddiasından bahsedilirken genelde “Mutasyon ve Doğal Seleksiyon” terimleri de sıklıkla ve çarpıtılarak kullanılır. Bu terimlere bilimsel gerçeklerin aksine anlamlar yüklenerek, "doğada evrim lehine işleyen ve tesadüfe dayalı yeni genetik bilgi kazanımına yol açan süreçler" var gibi tanıtılır. Halbuki, bilgi kazanımı yerine, bilgi eksilmesine neden olan bu süreçler evrime değil, aslında evrimin geçersizliğine delil oluşturmaktadırlar.

İddia edilen Genetik Sürüklenme nedir?

Türkçeye “sürüklenme” olarak çevrilen kelimenin İngilizce karşılığı “drift” kelimesidir. Bu kelimeye İngilizce sözlükten baktığımızda “bir şeyin hava veya su tarafından taşınması”, “pasif, amaçsız, isteksiz durum veya yer değiştirme” gibi anlamlarının olduğu görülür. Dolayısıyla “sürüklenme” kelimesinin kullanılması ile evrim ideolojisinin temel dayanağı olan tesadüfe dayalı değişim çağrışımının yapılmaya çalışıldığı ilk anda görülebilmektedir. (Bu tanımlama Türkçeye geçirilirken terim özelliği kazandığından, doğru bir ifade olmadığı halde anlaşılması için bu şekilde kullanacağız.)

Evrimcilerin Genetik Sürüklenme adı altında anlatmak istedikleri aslında şudur:

Genetik sürüklenme iddiasının temeli Darwinistlerin, "Doğa ve evren içinde geniş bir rastgelelik" bulunduğu varsayımına dayalıdır. Buna göre, "popülasyonlar içerisinde hayatta kalacak ve ölecek bireyler" veya "popülasyonlar içerisinde sabitlenecek ve elenecek genler", sözde rastgele belirlenmektedir. İşte evrimciler bu rastgele örnekleme sonucu oluştuğunu düşündükleri mekanizmaya "Genetik sürüklenme" adını vermişlerdir.

Genetik sürüklenme iddiası, "bir canlı topluluğunda, bir gene ait birden çok farklı özelliğin, yaşanabilecek suni veya doğal olaylar sonucu sıklıklarında değişim oluşabilir" benzeri anlatımlar üzerine kuruludur. Sözde rastlantısal değişikliklerin, bir özelliğin o toplumun tamamına hakim olmasına veya o toplumdan tamamen silinmesine yol açabildiği iddia edilir. Şimdi konuyu evrimci kaynaklardan aldığımız örneklerle açıklayalım.

Genetik Sürüklenmeye delil gibi gösterilmeye çalışılan yöntemler

Yukarıdaki temsili resimde, en solda yer alan topluluğun ilk halinde 3 yeşil 6 kahverengi birey mevcuttur. Bu topluluktaki bireylerin bir kısmının ölümüne neden olan bir olay sonrasında topluluktaki yeşil bireylerin oranı azalmış ve 1/7 oranına düşmüştür. Özel bir seçilim olmadan yaşanan bu birey azalması sonucu, topluluğun içindeki bir özelliğin frekansı değişmiştir. İşte buna evrimci literatürde “Genetik Sürüklenme” denmektedir. Doğal seleksiyonla farkı ise şudur: Doğal seleksiyon, topluluğun içindeki bireyleri, bir özelliği sebebiyle tek tek hedef alırken, iddia edilen genetik sürüklenmede bireyler hedef değildir; kesitsel olarak topluluğun kayba uğradığı varsayılır. Genetik sürüklenme iddiasında Darwinistler bazı etkilerden bahseder ve bunları kendilerince delil gibi göstermeye çalışırlar ancak bunlar sadece tanımlamalardan ibarettir. Şimdi bunu örneklerle görelim:

"Şişe boynu varsayımı ve Kaşif (founder) etkisi" gibi anlatımlar evrime delil sağlamaz

Darwinistlerce iddia edilen genetik sürüklenme mekanizmalarından biri “Şişe Boynu (Bottleneck) Etkisi”dir. Yukarıdaki resimde soldaki şişe, toplumun ilk halini temsil eder. Buna göre toplumun büyük kısmının ölümüne sebep olan bir doğa olayı veya hastalık sonucu, geriye kalan bireylerden yeni bir topluluk oluştuğu varsayılır. Bu topluluğun içinde belli özelliklerin frekansı da değişime uğrayabilir. Örneğin, 100 kişinin yaşadığı bir adada meydana gelen deprem sonucu, 10 kişinin hayatta kaldığını düşünelim. Bu kişilerden toplum yeniden oluştuğunda, sadece bu 10 kişinin özellikleri yeni toplumda görülecektir. Diğer 90 kişinin farklı bir özelliği varsa artık bu toplumda görülmeyecektir. Böyle bir durum yaşansa bile bunun evrimleştirici bir süreç olmadığı çok açıktır.

Genetik sürüklenmeye delil gibi gösterilmeye çalışılan diğer bir mekanizma da “Kaşif (Founder) Etkisi” olarak adlandırılır. Buna göre belli bölgede yaşayan bir topluluğun frekansında, bir kesiminin göç veya topluluğun büyük kısmından izole olması sonucu, yeni topluluğun değişim olduğu gözlenir ve bunun sonuçları evrim delili gibi sunulmaya çalışılır.  

Burada kısaca açıkladığımız “şişe boynu ve kaşif etkisi” gibi varsayımlarla bir toplumun yapısında değişim olabileceği iddiası bir anlamda doğrudur. Bu tip olaylarla türlerin bazı bireylerinin öne çıkması veya yok olması gerçekleşebilir. Nitekim tarih bu tarz doğal afetlerle doludur; dünya üzerindeki canlıların büyük bir kısmı bu afetler sırasında yok olmuştur. Tabi ki bu sırada bir türe ait bir özellik de öne çıkmış olabilir ancak çoğunlukla bu tip afetlerin etkisi türlerin yok olması şeklinde gerçekleşir dolayısıyla bu iddiadaki yanlış olan nokta şudur:

 

Genetik Sürüklenme iddiası yeni genetik bilgi kazanımına yol açmaz

Genetik sürüklenme evrimleştirici yani iddia edildiği gibi bir canlıda değişikliğe ya da yeni türün oluşmasına neden olan bir mekanizma değildir. Yukarıdaki anlatımlar dikkatli şekilde incelendiğinde görülecektir ki, şişe boynu ve kaşif etkileri, türün çeşitliliğinde artma değil, aksine azalma ile sonuçlanmıştır. Genetik sürüklenme olarak ifade edilen olaylarda "başlangıçta zaten var olan genetik içeriğin toplum içindeki temsil oranının değişmesinden başka bir şey OLMAMAKTADIR". Üstelik bir özellik o toplumdan silindiğinde, başlangıçtaki genetik çeşitlilik evrimcilerin iddialarının tam tersine azalmış olmaktadır. Görüldüğü gibi asla bir bilgi kazanımı söz konusu olmadığından, genetik sürüklenmenin evrimleştirici bir süreç olarak lanse edilemeyeceği de çok açıktır.

 

Epigenetik (Gen üstü) düzenlemelerin genetik özellik gibi anlatılması bilimsel bir hatadır

Darwinistlerin genel olarak teorilerini kanıtlamak için verdikleri örneklerde yaptıkları çok önemli bir hata vardır. Doğal seleksiyon veya genetik sürüklenme ilgili iddialarında, genetik kaynaklı değil fenotip (dış görünüş) kaynaklı örnekler verirler. Mesela, yukarıdaki ilk resimli anlatımda verilen böceklerin rengi ile ilgili örnek fenotipik bir farklılıktır; genotip olarak yani renk genleri açısından böceklerin farkı yoktur. Renk pigmentlerini kodlayan genler epigenetik düzenlemelerle belirlenir; yani bazı genlerin açık veya kapalı olması ve genin ne kadar süre aktif kaldığı ile ilgili bir durumdur. Çiçek renkleri ile ilgili de aynı durum geçerlidir. Hatta renk düzenlemesi kelebek kanatlarında olduğu gibi, bazı canlılarda pigment kaynaklı değil, tamamen ışığın kırılma farklılıklarına bağlı fiziksel bir olay olarak ortaya çıkar. Bu da bize renk durumunun genetik kaynaklı olmadığının açık bir ispatıdır. Öyleyse, bu örneklerde hiç bir şekilde, genetik sürüklenme ile bir genetik yapının diğerine üstün gelmesinden söz edilemez.

Aynı anne ve babadan doğan kardeşlerin birbirine tıpa tıp benzememesi de farklı epigenetik düzene sahip genlerin karıştırılması ile oluşur. Sperm ve yumurta oluşumu sırasında “crossing-over” adı verilen mekanizma ile kromozom çiftleri karşılıklı olarak gen değişiminde bulunurlar. Bu gen alış verişinin farklı kombinasyonları kardeşlerin birbirinden farklı olmasına neden olur. Genetik olarak birbirine en yakın sayılan kardeşlerin bile farklı fenotipe sahip olması, epigenetik etkinin ne kadar önemli olduğunu ve fenotipik farklılıkların genetik sürüklenme için bir örnek olarak verilemeyeceğini gösteren başka bir kanıttır.

 

Bir tür içindeki genetik farklılıklar yok denecek kadar azdır

Bir türü diğer türlerden ayıran temel özellik, o tür içinde genetik farklılıkların çok az olmasından kaynaklanır. İnsan için bu farklılık, %0.1’den daha küçüktür. Yani dünyanın en uzak yerlerinde yaşayan farklı soylardan iki insanı karşılaştırsanız dahi, en fazla bu kadar fark çıkacaktır. Dahası, bu küçük farklılığın %85 gibi büyük bir kısmı, aynı toplumda yaşayan ve akraba olan bireyler arasında dahi vardır. Farklılıkların birçoğu gen kodlamayan bölgelerde yer alır; yani hücrenin fonksiyonuna katılan proteinlerin genetik dizilimi tüm insanlarda aynıdır.

Bunun tek istisnası mutasyonlara bağlı genetik hastalıklardır. Bunların da canlıya yarar değil zarar verdiği çok açıktır. Kapalı ve küçük topluluklarda genetik hastalıkların görülmesinde artış olabilir. Bu ise, anne ve babanın aynı genetik hastalığı taşıma ihtimalinin artışına bağlıdır. Genetik hastalıklar da zaten zararlı etkiye sahip oldukları için asla evrime delil oluşturmazlar.

Genetik olarak aynı yapıya sahip bireylerin oluşturduğu bir türde, genetik sürüklenmeden söz etmek de mümkün olamayacaktır. Çünkü, çeşitli sebeplerle türün bireylerinin çoğu ölse dahi, kalan bireyler üremeye devam ederlerse yine eski gen yapısına sahip olacaklardır.

 

Darwinistlerin bilim dışı saplantılarından biri daha: Genetik Sürüklenme

Canlılık tarihini, tesadüfe dayalı değişimlerle açıklamaya çalışan Darwinist mantığın karşılaştığı pek çok güçlük vardır. Evrimci mantığa göre, yeni genetik bilginin ortaya çıkışı ve uzun vadede yeni türlerin oluşumu tesadüf dairesinin dışına çıkmadan, (haşa) doğaüstü bir bilincin varlığına ihtiyaç duyulmadan açıklanmalıdır. İşte bu nedenle zaman zaman hayal gücünü bile zorlayan çok tuhaf ve gülünç sebep-sonuç ilişkilerine dair senaryolar yazılır, çizilir. Bu senaryolar yazılırken unutulan bir temel nokta vardır: Bilimsellik.

Bilimin en temel dayanağı gözlem ve deneylere dayanarak elde edilen somut deliller ışığında ilerlemesidir. Kendilerini sözde, "inançlardan arındırmış, tarafsız bilim adamları" gibi tanıtan evrimciler, tıkandıkları pek çok noktada hiç bir bilimsel veriye dayanmayan bu sözde senaryolara başvururlar. Tarafsızlık bir yana her konuyu evrimi haklı çıkarmaya yönelik yorumlamaya çalışırlar ki bu da onları bilimden uzaklaştırır ve sorunun kaynağı da budur.

Genetik sürüklenmenin yeni genetik bilgi edinilme mekanizmalarından biri olduğu iddiası tamamen asılsızdır. Yukarıda çeşitli yönleriyle ele aldığımız bu iddia daha kurgulanırken yanlış yapılmaktadır çünkü sürüklenen bir genin varlığından dahi söz etmek mümkün değildir. Genetik sürüklenme adı altında anlatılan mekanizma, türlerin çeşitlenmesi bir yana, aksine daralmasına veya yok olmasına neden olan bir durumdur ki bu da evrim teorisinin iddialarıyla da çelişmektedir.

Ne var ki, canlılığın ortaya çıkışı ve türlerin oluşumu ile ilgili somut bir hipotez dahi ortaya koyamayan evrimciler, genetik sürüklenme gibi hayali evrim senaryolarına var güçleriyle sarılırlar. Bunları bilimsel gerçeklermiş gibi göstermeye çalışırlar. Halbuki bu kavramlar derinlemesine incelendiğinde içlerinin boş olduğu ve bilimsellikten uzak oldukları kolaylıkla görülebilmektedir.

Canlılar tarih sahnesine bir anda ve eksiksiz olarak çıkarlar. İlk ortaya çıktıkları andan itibaren de genetik bir değişime uğramadan varlıklarını sürdürürler. Bilimsel tüm deliller ile bu gerçek sabittir. Bu da evrimsel bir sürecin asla yaşanmadığının, canlıların Allah tarafından yaratıldığının en açık delilidir.

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252956/genetik-suruklenme-(genetic-drift)-iddiasihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252956/genetik-suruklenme-(genetic-drift)-iddiasiFri, 14 Jul 2017 00:12:58 +0300
Türler Arasındaki Uçurumlar ve Genetik SınırlarEvrim teorisinin en büyük açmazlarından biri birbirinden farklı türlerin ortaya çıkmış olması ve doğadaki tür zenginliğidir. Darwinist biyologlar, aradan geçen 150 yıla rağmen farklı hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkışını evrim teorisiyle açıklama konusunda hala büyük bir çaresizlik içindedirler.

Darwin “Türlerin Kökeni” adlı kitabında farklı türlerin varlığını “sırların sırrı” olarak adlandırmış ve diğer kitaplarından birinde ise şu itirafta bulunmuştur:

“Ayrıntıya girdiğimizde, tek bir türün bile değiştiğini kanıtlayamayız… varsayılan değişikliklerin faydalı olduğunu da kanıtlayamayız, ki teorinin temeli buna dayanmaktadır.” (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, cilt II, 1888, s. 210)

Darwin’in bu açık itirafına rağmen Darwinistler “bir türün zamanla ve çeşitli etkilerle sözde yeni özellikler kazanarak farklı bir türe dönüşebildiği” şeklindeki iddialarını ısrarla devam ettirmiş ve sürekli yeni teoriler üretmişlerdir. Bunlardan biri de kıtaların birbirinden ayrılması ve benzeri coğrafi engeller sebebiyle canlıların izolasyona uğramasıyla ilgilidir. Bu mantıksız iddiaya göre de izolasyon nedeniyle ayrı ortamlarda yaşamaya başlayan canlılar farklı türlere dönüşmüşlerdir. Oysa bu bilimsel açıdan son derece tutarsız bir iddiadır çünkü tüm canlılarda genetik bariyer (üreme bariyeri) adı verilen bir mekanizma vardır. İlerleyen satırlarda detaylı olarak anlatılacak olan gen bariyeri, bir canlı türüne ait genlerin o türde kalmasını ve nesiller boyunca hiç değişmemesini sağlayan mekanizmadır.

COĞRAFİ FARKLILIKLAR YENİ BİR CANLI MEYDANA GETİREMEZ

Coğrafi engeller sebebiyle birbirinden uzak yaşayan aynı türe mensup canlıların zaman içinde bir takım farklılıkları tabi ki ortaya çıkabilir. Ancak bu farklılıklar canlının en başından beri sahip olduğu genetik bilginin izin verdiği sınırlar dahilinde gerçekleşir. Dolayısıyla burada anlatılan aynı tür içinde oluşan çeşitlenme yani varyasyondan başka bir şey değildir. Varyasyonun, o canlıda ilk andan itibaren var olan genetik bilgi sınırları dahilinde kalıp söz konusu canlıya yeni özellikler kazandıramayacağı ise herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Her canlı için geçerli olan bir kural vardır: İlk ortaya çıktıkları andan itibaren bir canlının sahip olduğu genetik bilgi, ne kadar zaman geçerse geçsin, değişmez. Meydana gelen tek farklılık, genlerin farklı kombinasyonlarından dolayı oluşan çeşitliliktir. Yani o canlının DNAsı zaman içinde ortaya çıkan tesadüfler sonucu apayrı genlere sahip bambaşka bir DNAya dönüşmez ve yeni bir tür meydana gelmez.

Biyolojik tanıma göre; bir tür “yalnızca kendi arasında çiftleşebiliyorsa ve üreme bakımından diğer topluluklardan izole olmuşsa” diğerlerinden farklı bir tür sayılır. Bu sebeple, iddialarını kanıtlama çabası içinde olan evrimciler için başlangıçta bir arada yaşayan canlıları daha sonra birbiriyle çiftleşemez duruma getirecek olan engeller (kıtaların ayrılması benzeri coğrafi değişiklikler) önem kazanır.

Evrimcilerin bu konudaki başlıca yanılgıları şu şekildedir: Farklı ortamlarda yaşayan birbirine benzemeyen özellikteki canlılar sadece popülasyon farklılığıdır. Eğer aynı türe ait canlılar birbirlerinden bir sebeple izole olurlarsa o zaman birbirinden kopmuş olan bu iki grubun içinde belli özellikler ön plana çıkmaya başlar ve iki grup birbirinden farklılaşır. Fakat bu farklılaşma o canlıyı başka bir tür canlıya çevirmez. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım:

VARYASYON, EVRİM DEĞİLDİR

Nesiller boyunca hep aynı -örneğin çekik gözlülük ya da derinin rengi gibi- özelliklerin tekrar etmesi farklı ırkların ortaya çıkmasına neden olur. Fakat; burada gözlemlenen durum evrimleşme değil; çeşitlenme yani varyasyondur. Başka bir deyişle; deri rengindeki ya da göz yapısındaki değişiklik nedeniyle insan başka bir canlıya dönüşmez. Ortaya sadece başka bir insan ırkı çıkar.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere; varyasyonun evrimle hiçbir ilgisi yoktur; çünkü tekrar önemle vurgulamak gerekirse varyasyon sonucunda ortaya yeni bir canlı çıkmaz. Zaten varyasyon kavramı ““yeni bir genetik bilgi olmaksızın, aynı canlıdaki genlerin değişik kombinasyonları” olarak tanımlanır. Genetik özellikler (genotip) temelde aynı kalır; ancak canlının dış özellikleri (fenotipi) değişebilir.

Unutmamak gerekir ki; varyasyonlar canlının sahip olduğu genetik bilgiye yeni bir bilgi eklemez; sadece hali hazırda bulunan bilgide genlerin dizilimlerini değiştirip farklı kombinasyonlar oluşturabilir. Bu nedenle de, bir canlının DNA’sı tesadüfler ya da başka bir etki sonucunda asla bambaşka genlere sahip yeni bir DNA’ya dönüşmez ve farklı bir canlı ortaya çıkmaz. Bu genetik kural, her canlı için geçerlidir.

ÜREME BARİYERİ EVRİME DELİL TEŞKİL ETMEZ, TAM TERSİNE EVRİMİ YALANLAR

Bugüne kadar türleşmeyle ilgili tek bir somut delil sunamayan evrimciler çeşitli kurgu ve avuntuların arkasına saklanarak bu durumu ört bas etmeye çalışmışlardır. İşte burada ele alacağımız “üreme bariyeri” kavramını da kendilerince yorumlamaya çalışırlar oysa genetik bariyer aslında evrimin geçersizliğinin en net delillerinden biridir.

 “Üreme bariyeri”, tanımı gereği, iki canlının çiftleşmesine engel olan mekanizma, durum ya da sebep anlamına gelir ve zigot öncesi ve zigot sonrası olarak ikiye ayrılır.

Darwinistlerin iddiasına göre, üreme açısından birbirinden ayrılmış iki popülasyon, farklı genetik değişmeler geçirmeye başlar ve bir noktada birbiriyle çiftleşemez duruma gelir ve böylece yeni bir tür oluşur.

Darwinistlerin birbirinden ayrı türlerin ortaya çıkışının ana sebebi olarak iddia ettikleri bu engeller coğrafi olabilir ya da uyumlu olmayan bireylerin verimli yavrular üretmesini önleyen genetik farklılıklar olabilir.

İşte burada Darwinistler büyük bir yanılgıya düşmektedirler. Üreme izolasyonu, diğer adıyla genetik bariyer evrimcilerin iddia ettikleri gibi bir türden yeni başka bir tür meydana gelmesine değil, tam tersine yeni bir tür oluşmamasına, sadece aynı türün çeşitli varyasyonlarının ortaya çıkmasına vesile olur. 

Bir bölgede diğerlerinden izole oldukları için çiftleşmeye mecbur kalan canlıların genetik kombinasyonu sınırlı kalmakta ve genlerde zaten yazılı bulunan belli özellikler ön plana çıkmaktadır.

Örneğin, daha önce değindiğimiz gibi, farklı genetik özelliklere sahip insan ırkları bu şekilde ortaya çıkmıştır. Birbirlerinden çeşitli sebeplerle izole olmuş bu insan gruplarından bir bölümünde siyah derililik baskın çıkmış, bunlar aynı bölgede yaşadıkları ve çoğaldıkları için siyah derili bir ırk meydana gelmiştir.

Bu şekilde bir popülasyonda farklı özellikler (renk, boy, kas gücü v.s) baskın iken, diğer gruptakilerde farklı özellikler baskın hale gelir ve böylece iki ayrı ırk meydana gelmiş olur. Bu, evrim veya türleşme değildir; sadece aynı tür içerisinde bir çeşitlenme (varyasyon) dir.

"Coğrafi engellerin türleştirici faktör olduğu iddiası" geçersizdir

Bu iddiadaki bir diğer problem de; evrimciler tarafından öne sürülen "aynı canlının farklı türlerinin birbirleriyle çiftleşemediği" iddiasıdır. Halbuki; dünyanın farklı kıtalarında milyonlarca yıldır birbirinden ayrı yaşamalarına rağmen, aynı tür özelliklerini gösteren ve bir araya getirildiğinde çiftleşebilen bir çok canlı türü bulunur. Güney Amerika’dan Avustralya’ya kadar pek çok tatlı ve tuzlu suda yaşayan timsahlar, bu açıdan iyi bir örnektir. Zamanında tek bir kara parçası olan kıtaların birbirlerinden ayrılması yaklaşık 175 milyon yıl öncedir. 175 milyon yıl gibi çok uzun bir süre boyunca türünün sahip olduğu tüm özellikleri devam ettiren timsahlar, coğrafi engellerin türleştirici bir faktör olduğu iddasını da tek başına yalanlamaktadır.

GENETİK BARİYER, EVRİMİN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELLERDEN BİRİDİR

Genetik biliminde,  genlerin karıştırılması mekanizması (gene shuffling) ve DNA diziliminde değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda kalıtımsal olan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen mekanizmalar (epigenetik) vardır. Bu mekanizmalar, varyasyonları tetiklerler. Ancak, varyasyonların da bir sınırı vardır. İşte bu sınır, “genetik bariyer” ile belirlenir.

Farklı canlıların genetikleri birbirlerinden apayrıdır. Genlerindeki bu farklılıklar nedeniyle de; başka tür canlıların birbirleriyle çiftleşerek yeni bir tür meydana getirebilmeleri imkansızdır. Üstelik, doğada yeni bir genetik bilgi oluşturabilecek, genlere yeni bir bilgi ekleyebilecek herhangi bir mekanizma zaten yoktur. Dolayısıyla bir canlıya yeni bir gen eklemek mümkün değilse  yeni bir tür de çıkamaz.

ABD’Lİ BİYOLOGLAR İTİRAF EDİYOR:

“ÜREME VE TÜRLEŞME, EVRİM DEĞİLDİR”

Evrimcilerin “üreme izolasyonunun türleşmeye sebep olduğu” iddiası yakın zamanda  Berkeley ve Chicago üniversitesinden biyologların ortak bir çalışmasıyla da yeniden sorgulandı ve bu şekilde yeni türler oluşmasının mümkün olmadığı bir itiraf olarak yayınlandı. https://www.sciencedaily.com/releases/2013/09/130902162536.htm

Science Daily’de Michigan üniversitesinden biyologların ortak görüşü olarak da yayınlanan başka makalede ise, "üreme izolasyonu olarak da bilinen genetik üreme engellerinin türleşmenin ardındaki itici güç olduğuna dair devam ettirilen varsayımın aslında geçerli olmadığı" belirtildi. (Daniel L. Rabosky. Reproductive isolation and the causes of speciation rate variation in nature. Biological Journal of the Linnean Society. Volume 118, Issue 1, pages 13–25, May 2016)

Chicago üniversitesinden Daniel Rabosky ve Daniel Matute, Drosophila meyve sinekleri ve kuşlar üzerinde yaptıkları bir araştırma neticesinde, "genetik üreme bariyerlerinin ortaya çıkma oranı ile doğada yeni türlerin oluşma oranı arasında herhangi bir paralellik olmadığı" sonucuna vardıklarını söylediler. (https://www.sciencedaily.com/releases/2013/09/130902162536.htm)

Bugüne dek üreme bariyerlerinin türleşmenin önemli bir nedeni olduğunu zannetmelerinin nasıl bir yanılgı olduğuna dair Daniel Rabosky şu itirafta bulunmuştur:

“Bizim yaptığımız araştırma aslında bu bariyerlerin türlerin oluşma oranını nasıl etkilediğinin doğrudan ilk testidir. Bu sonuçlar geçerliyse -ki henüz iddia etmemekle birlikte şüpheleniyoruz- bu, “türlerin oluşumu” ile ilgili fikirlerimizin son derece eksik olduğunu gösterir, çünkü bu hatalı varsayımdan ötürü, yani “tür oluşumunun başlıca nedeninin genetik bariyer olması” fikrinden dolayı uzun süre yanlış şeyler incelemiş olduk.”

(https://www.sciencedaily.com/releases/2013/09/130902162536.htm)

Görüldüğü gibi üreme bariyeri ile ilgili yapılan testler de diğer tüm bilimsel bulgular gibi evrimcileri yalanlamaktadır. Bu durumun evrim teorisini destekler hiçbir yönü olmadığı gibi; evrim ile bir ilgisi de yoktur. Varyasyon denilen mekanizma, yanlızca hazırda var olan genetik bilgi üzerinde yaşanan bir çeşitlenmedir ve var olan genetik bilginin sınırlarından da çıkamaz.

SONUÇ

Yeryüzünde hayatın başlangıcı ve farklı türlerin varlığı tesadüflerle ve rastlantısal süreçlerle asla açıklanamaz. Darwin’in türleşme iddiası hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir safsatadan ibarettir. Görüldüğü gibi, evrimciler bu konudaki iddialarına hala herhangi bir bilimsel delil getirememektedirler. Bilimin her dalında olduğu gibi genetik alanında da evrim iddiası yalanlanmakta, türlerin ilk günden beri hep sabit kaldığı anlaşılmaktadır.   

Yine bu genetik kuralı destekleyecek şekilde, yeraltı katmanlarından çıkartılmış, günümüzdeki canlı örnekleriyle birebir aynı olan 700 milyon fosil de, türlerin birbirlerinden bağımsız olarak, tam ve eksiksiz halleriyle bir anda ortaya çıktıklarını ve tarih boyunca da asla değişmediklerini ispatlamaktadır.

Yeryüzü ve üzerindeki zengin tür çeşitliliğiyle birbirinden farklı milyonlarca canlı türünü "ol" demesiyle yaratan sonsuz akıl ve güç sahibi Rabbimiz olan Allah’tır.

Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca “Ol” demekten ibarettir; o da hemen oluverir. (Nahl Suresi 40)

Kaynaklar

  1. https://www.sciencedaily.com/releases/2013/09/130902162536.htm
  2. Daniel L. Rabosky. Reproductive isolation and the causes of speciation rate variation in nature. Biological Journal of the Linnean Society. Volume 118, Issue 1, pages 13–25, May 2016.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252950/turler-arasindaki-ucurumlar-ve-genetikhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/252950/turler-arasindaki-ucurumlar-ve-genetikFri, 14 Jul 2017 00:02:35 +0300
Current Biology Dergisi’ne Cevap: Dişli Horozbinalar Evrim Geçirmedi, YaratıldıCurrent Biology dergisinde 30 Mart 2017’de yayınlanan bir makalede, bilimsel adı “meiacanthus grammistes” olan dişli horozbina türü balıkların sözde evrimle var olduğu iddia edilmektedir. Makalede;

  • Bu küçük boyutlu balıkların zehir sistemi ile ilgili bilgiler verilmekte;
  • Balığın savunma sisteminin önemli bir parçası olan ve zehir salgılayan dişlerinin sözde zehirden önce oluştuğu aktarılmakta;
  • Bu aktarılırken “Yapılan araştırma, sürpriz bir şekilde dişlerin zehirden önce oluştuğunu kanıtlamaktadır” denilmekte, ancak bu delilin ne olduğu makale boyunca belirtilmemektedir.

Dişli horozbina, gövdesine kıyasla oldukça büyük dişlere sahip küçük bir balık türüdür. Ortalama 5 cm uzunluğunda olan ve okyanusta yaşayan bu balıkların her an savunmasız olduğu düşünülebilir. Ancak Rabbimiz, sonsuz rahmetinin bir tecellisi olarak bu çok küçük canlıları onları koruyacak özel bir savunma sistemi ile birlikte yaratmıştır. Dişli horozbina balıklarına bu ismin verilmesinin sebebi de, işte bu savunma sistemidir.

Dişli Horozbinalar Kendilerini Nasıl Korurlar?

Bu balıkların alt çenelerinde iki adet büyük köpek dişi bulunur. Fakat, bu dişler adeta içleri kimyasal silah ile dolu dev bir fabrikadır.

Balık, saldırıya uğradığında, kendini savunmak için, dişlerin içerisindeki saklı zehri kullanır. Kimyasal bir savunma silahı görevi gören bu zehir, saldırganı geri püskürterek balığın güvenle uzaklaşmasını sağlar.

Zehrin İçeriğindeki Detaylar

Öncelikle, belirtmek gerekir ki, balığın kullandığı zehir, evrim ile açıklanamayacak kadar kompleks kimyasal süreçler sonucu üretilmekte ve üç özel bileşenden oluşmaktadır:

  1. Koni salyangozunda görülen nöropeptid (beynin aktivitesini etkileyen sinyal molekülleri)
  2. Akreplerde görülen lipaz (gıdasal lipidlerin sindirilmesi ve işlenmesinde görevli enzim)
  3. Opioid peptid (vücutta morfin gibi etki eden beyindeki opioid reseptörlerine bağlanan moleküller)

Zehir Nasıl Etki Eder?

Dişli horozbina, bir başka balık tarafından avlandığı zaman, avcı balık onu yutmadan önce ısıracaktır. Bu da, balığın zehrini enjekte etmesini sağlar.. Zehrini enjekte ettiğinde ise nöropeptid ve opioid peptid bileşenleri kan basıncında ani düşüşe sebep olduğu için, avcı balık koordinasyonunu yitirir. Ağzı istemsiz olarak açılır ve böylece dişli horozbina balığı avcının ağzından güvenle kaçabilir. Ayrıca zehrin etkisi bir süre devam ettiği için de, avcı balık dişli horozbina balığının peşinden gidemez.

Burada çok önemli bir nokta vardır: Zehir var olduğu ilk andan itibaren, içerisinde bu karışımları barındırmadığı takdirde; dişli horozbina balığının kaçabilmesi ve balığın ağzından güvenle çıkabilmesi mümkün olmayacak ve zaten ilk denemede balık yem olacaktır. O nedenle de, zehrin var olduğu ilk andan itibaren bu üç kimyasal bileşene sahip olması şarttır. Bu da bizlere, canlıdaki bu zehir sisteminin kör tesadüflerin sonucu olamayacak kadar kompleks olduğunu gösterir.

Derginin bir başka iddiası da, balığın önce dişlerinin oluştuğu daha sonra da güya evrimsel süreç içerisinde zehirli hale geldiğidir. Şüphesiz, bu akla ya da mantığa uygun değildir. Saldırgana enjekte edilecek bir zehir olmadan, şırıngaya sahip olmanın zaten hiçbir anlamı yoktur. Bu iddia, evrim teorisinin kendi mantığı ile çok büyük bir çelişki içindedir. Dişli horozbina balıkları çok küçük balıklardır. Yaklaşık 4-5 cm boyutundaki küçük bir balığın, iki tane sivri dişi olmasının onu yakalamak isteyen balıklar için hiçbir caydırıcılığı yoktur. Dişler var olduğu ilk andan itibaren, içlerinden zehir salgılanmadığı müddetçe, zaten diş işlevselliğini yitirerek güya milyonlarca yıllık sözde evrimsel süreç içerisinde körelmiş organa dönüşerek yok olacaktır. Bu da bize, dişli horozbina balıklarının dişleri ile zehirleri arasında indirgenemez bir komplekslik olduğunu gösterir. Biri olmadan, diğerinin işlemesi kesinlikle mümkün değildir.

Görüldüğü gibi ne kadar milyon dolar harcanırsa harcansın, ne kadar vakit ve çaba gösterilirse gösterilsin; evrimi ispatlayacak tek bir delil bulunamamaktadır. Evrim tarihin hiçbir safhasında yaşanmamıştır. Bugüne kadar da bu yönde bir delil bulunamamasının sebebi budur. Bugüne dek yapılan her keşif, canlıları Allah’ın yarattığını ispatlamıştır; bundan sonra da ispatlamaya devam edecektir.

Rabbimiz, bu küçücük balığa harikulade bir kimyasal sistem vererek onu korumuş ve ona rahmet etmiştir. Üstelik, sadece dişli horozbina balıkları değil; dişleri olmayan ya da herhangi bir zehir kullanmayan horozbina balıkları da yine Rabbimiz’in koruması altındadır. Allah, dişleri bulunmayan horozbina balığı türlerini, dişli horozbinalar gibi görünecek şekilde (dişli horozbinalar ile aynı desende ve renklerde) yaratmış ve böylece onlara da bir koruma bahşetmiştir. Bir Kuran ayetinde, nimetlerini saymakla bitiremediğimiz sonsuz merhamet sahibi Rabbimiz’in El- Rahman ismi bizlere şöyle bildirilmiştir:

De ki: "Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O'nundur." (İsra Suresi, 110)

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2017/03/170330142149.htm

http://www.cell.com/current-biology/abstract/S0960-9822(17)30269-5

http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S096098221730269

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/247411/current-biology-dergisine-cevap-dislihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/247411/current-biology-dergisine-cevap-disliFri, 12 May 2017 23:17:46 +0300
Bir Yaratılış Harikası: Ölmeye Programlı HücrelerCanlı vücutlarındaki gereksiz, yaşlı veya hastalıklı hücrelerin kendi kendilerini öldürdüklerini çoğu kişi duymuştur. Peki bu ölüm nasıl gerçekleşir?

Pek çok hücre gerektiğinde kendi kendini yok etmek için bir dizi protein üretir. Ancak vücuda yararlı oldukları sürece bu proteini kullanmazlar. Ne zaman ki hastalanır, kötü huylu hale dönüşür ve organizmanın sağlığını tehdit etmeye başlarlar, bu durumda öldürücü proteinlerini çözerek  etkinleştirir ve kendi kendilerini yok ederler.

Söz konusu proteinin tam doğru anda ve doğru zamanda aktive edilmesi çok önemlidir. Hücrede herhangi bir sorun yokken ve hücrenin henüz vücuda yararı varken, sistem kullanılmamalıdır. Nitekim ölüm proteinleri hücre sağlıklı iken harekete geçerse vücuttaki sağlıklı hücreler ölecek, bu ise canlının zarar görmesine ve hatta ölümüne yol açacaktır. Ölüm programının aktive edilmesinin ertelenmesi ve/ya gecikmesi de yine organizmanın ölümü ile sonuçlanabilir.

İşte hücre, hayret verici bir zamanlama ve kararlılık örneği ile; söz konusu imha programını tam gerektiği zamanda harekete geçirerek muazzam bir akıl ve fedakarlık örneği göstermekte ve bu canlının hayatta kalmasına vesile olmaktadır.

Oldukça şaşırtıcı olan bir diğer husus da, bu program devreye girdikten sonra meydana gelen aşamalardır. Vücudun sağlığı için kendisinin ölmesi gerektiğine inanan ve derhal ölüm proteinlerini etkin hale getiren hücre ilk olarak büzülür ve kendini çevresinden geri çeker. Ardından yüzeyinde kabarcıklar oluşmaya başlar. Bununla birlikte önce çekirdeği, sonra tamamı parçalara ayrılır.

Bu arada sağlıklı hücreler de kendi üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için hazırda beklemektedir. Onların görevi, ölmeye başlayan zararlı hücrenin artıklarını derhal yok etmek, vücudu ölü hücreden tamamen arındırmaktır. Bazı ölü hücreleri ise yok etmeyip özellikle bırakırlar, çünkü bunların vücuttaki görevleri henüz bitmemiştir. Örneğin deri, tırnak, gözdeki lens gibi dokular da ölü hücrelerden oluşur ama beden için hala gereklidirler. Bu nedenle sağlıklı hücreler, ölü oldukları halde vücuttaki görevi devam eden bu gibi hücreleri yok etmezler.

Hücrelerin yok olmaya programlanması, insan vücudunun gelişimi açısından da çok önemlidir. Örneğin; bebek anne karnında büyürken, eller başlangıçta bütün birer et parçası gibidir. Bu bölgedeki hücrelere parmakları inşa etme talimatı geldiğinde; söz konusu hücreler adeta bir heykeltraşın şekil vermesi gibi yok olmaya başlarlar. Kendisine hiçbir zaman dışarıdan bakamayan ve simetriden haberi olmayan hücreler, tam da gerektiği miktarda ve tam da yok olması gereken yerde kendilerini feda ederler. Böylece parmakların arasındaki açıklıklar, parmakların uzunlukları ve şekilleri mükemmel bir şekilde ortaya çıkar.

Hücrelerdeki bu intihar yazılımı aynı zamanda kansere karşı vücudu korumada da önemli bir rol oynar. Kanser, bir hücrenin gerekli zamanda ölmemesi durumunda ortaya çıkar ve kanserli hücreler çoğalarak vücuda zarar vermeye başlarlar. Kanser tedavisinde kullanılan yöntemler, zamanı geldiğinde ölmeyen bu kanserli hücreleri yok etmek için geliştirilmiştir.

Organizmanın sağlıklı bir şekilde yaşamını devam ettirebilmesi için bir ömür boyu 24 saat devrede olan bu harikulade sistem, hiç mola vermeden, hata yapmadan, emir- komuta zincirinde en ufak bir itaatsizlik olmadan işler. Her hücre, gerektiğinde bu fedakarlığı göstermeye hazır halde bekler. Vücudun sağlıklı gelişimi ve işleyişi için, sürekli emir alır ve alınan emirleri yerine getirir.

Şüphesiz; beyni ve düşünme yeteneği olmayan bir hücrede bu denli düzenli, organize ve planlı bir sistemin olması hayret uyandırıcıdır. 

Bu noktada, şunları sormak gerekir: Yaşamı bir mücadele olarak tarif eden evrimciler tarafından bencil olduğu iddia edilen hücreler neden böyle bir sisteme sahiptiler?

Hücreler tüm bu eylemleri gerçekleştirmeyi nereden bilmektedirler?

Canlı için son derece önemli olan bu kararları almayı nasıl öğrenmişlerdir?

Üstelik bu hayati karar vücuttaki trilyonlarca hücrede nasıl aynı anda uyumlu şekilde işleyebilmektedir?

Gerçek şu ki; hücrede ortaya çıkan bu akıl, "kendi kendine" oluşan bir akıl değildir. Tüm varlıklar gibi, hücreler de Allah tarafından kendilerine emredileni yapmaktadırlar. Onlar kendilerine emredileni yerine getirirken ortaya çıkan akıl, Allah'ın sonsuz aklının bir tezahürüdür.

Hiç kuşkusuz evrendeki her detay Yüce Rabbimiz tarafından belli bir amaçla yaratılmıştır. Muhteşem yetenekleri olan hücrelerin yaratılışında da çok önemli hikmetler vardır. Bu hikmetleri öğrenmek, bunlar üzerine düşünmek, bu harikaları yaratan Rabbimiz'in sonsuz gücünü, ilmini, aklını, büyüklüğünü ve azametini daha iyi kavramamıza, O’na daha çok yakınlaşmamıza vesile olur. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, "… Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar içleri titreyerek korkar..." (Fatır Suresi, 28)

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/246382/bir-yaratilis-harikasi-olmeye-programlihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/246382/bir-yaratilis-harikasi-olmeye-programliTue, 18 Apr 2017 18:36:12 +0300
Zebra Balıkları Omuriliğini Tamir Edebiliyor, Peki ya İnsanlar?

Yaşadığımız dünya hakkında bilgi edinmemizi ve bunları yorumlamamızı sağlayan, vücudumuzun her yerini bir ağ gibi saran sinirlerdir. Sinirler vücudun bilgi taşıyan karayolları gibi düşünülebilir. Bu sistemin en önemli organları, beyin ve omuriliktir. Beynimizde oluşan her duygu, düşünce ve bilgi, omurilik vasıtasıyla organlarımıza ulaşır. Bu bilgiler, organlar tarafından harekete dönüştürülür. Omurilik, ayrıca refleks hareketlerinin de merkezidir. Bu hareketler, bilhassa organizma açısından hayati öneme sahiptir. Bir tehlike anında anlık devreye giren refleksler, adeta vücut için özel üretilmiş bir koruma kalkanı görevi görür. Tüm bu yönleriyle, omurilik çok büyük bir veri kontrol merkezine benzetilebilir. Ve aynı, tüm büyük veri kontrol merkezlerindeki gibi, yüksek güvenlik sistemleri ile korunmaktadır.  

Omurilik dışta disk şeklinde özel tasarıma sahip omurga kemikleri ile çevrelenmiştir. Bu kemikler omurilik büküldüğünde ona hiçbir zarar vermeden hareket eder ve dışarıdan gelebilecek darbelere karşı onu korur. Ayrıca omuriliğin üzeri beyindeki gibi 3 katlı zar ile çevrelenmiştir. Bu zarların arasında da omuriliği darbe ve basınç değişiminden koruyan beyin-omurilik sıvısı bulunur.  Omuriliği özenle sarıp sarmalayan bu özel sistemlere rağmen, zaman zaman yapılan yanlış bir hareket veya geçirilen bir kaza sonucu omurilikte zedelenmeler meydana gelebilir. 21. yüzyılın yüksek teknolojisi ve tüm gelişmiş imkanlarına rağmen; tıp dünyası henüz bu zedelenmeleri yeterli düzeyde tedavi edememektedir. Omurilik; zedelendikten sonra tedavi edilmesi neredeyse imkansız olan yegane organlardan biridir.

Omuriliğin hasar gören bölgesindeki sinirler hangi uzuvla ilgiliyse o uzuv sağlıklı bir şekilde kullanılamamaya başlar. Hasarın ileri derecede olduğu vakalarda; bedeni herhangi bir şekilde hareket ettirebilmek mümkün olmaz ve felç durumu meydana gelir. İşte bilim adamları da omurilik hasarlarını tedavi edebilecek bir yöntem geliştirmek için yıllardır araştırmalar yapmaktadırlar. Fakat bu sorunun yanıtını; bir tıp ansiklopedisini okurken değil; Zebra balığı isimli küçücük bir canlıyı incelerken keşfetmişlerdir.

4-5 cm’lik bu balıkta müthiş bir yaratılış mucizesi saklıdır.

Zebra balığının omuriliği bir darbe aldığında, glia hücreleri kopan omurilik dokuları arasında bir köprü oluşturur. Bu hücreler, kendi uzunluklarının on katı kadar uzantılar meydanan getirir ve yaralanmadan kaynaklanan boşluğu kapatmak için bağlantı yolları örer. Bu şekilde, boşluğun yeni sinir dokusu ile kapatılması sadece 8 hafta sürer.

Fakat; burada sıra dışı bir durum vardır. Glia hücreleri, insanlarda da bulunmasına karşın; zebra balıklarındaki gibi bir onarım işlemi insan vücudunda gerçekleşmez. Zebra balıklarındaki; bu mucizevi süreci mercek altına alan bilim adamları; cevabın ‘bağ dokusu büyüme faktörü’ veya kısaca CTGF isimli bir proteinde saklı olduğunu tespit etmişlerdir. Bu süreçte, 7 tanesi protein üreten on iki genin güçlü bir şekilde aktive olduğunu gözlemleyen araştırmacılar, yaralanmadan sonra geçen iki hafta içerisinde glia hücrelerindeki CTGF proteininin hızlı bir şekilde arttığını gözlemlemişlerdir.

İnsanlardaki CTGF proteini ile zebra balıklarındaki CTGF proteininin birbirine benzerlik oranı %90’dır. Hatta bilim adamları insandaki CTGF proteinini zebra balığına enjekte ettiklerinde, balığın omuriliğinin yine tamir edilebildiğini gözlemlemişlerdir. Fakat insanlarda zedelenme meydana geldiğinde, bu proteinin varlığına rağmen omuriliği tamir etmek mümkün olmaz.

Bilim adamları bu küçük canlıyı incelemeye devam ederek insanlardaki omurilik zedelenmelerini tedavi etmeyi amaçlamaktadırlar. Eğer Allah dileseydi; bu müthiş onarım sistemi insanlarda da olurdu. Fakat sahip olunan tüm imkânlara rağmen henüz böyle bir tedavi mevcut değildir. Tedavinin keşfedilmesi bir yana daha zebra balığının bu onarımı nasıl gerçekleştirdiği bile tam olarak çözülememiştir. Yapılan tüm bu araştırmalar, Allah’ın yaratma sanatındaki üstünlüğü ve harikalığı gözler önüne sermektedir. Bize düşen ise, Allah’ın küçücük bir balıkta yarattığı bu harikulade özelliği düşünerek O’nun büyüklüğünü kavramaktır:

O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler, O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

Kaynak:

https://today.duke.edu/2016/11/scientists-find-key-protein-spinal-cord-repair

http://www.wingsforlife.com/en/latest/healing-protein-at-spinal-cord-injured-zebrafish-1723/

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/246370/zebra-baliklari-omuriligini-tamir-edebiliyorhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/246370/zebra-baliklari-omuriligini-tamir-edebiliyorTue, 18 Apr 2017 15:27:34 +0300
NASA’nın yeni gezegen keşifleri dünya dışı yaşamın varlığına delil değildir22 Şubat 2017 tarihinde NASA tarafından Spitzer Uzay Teleskopu ile 39 ışık yılı uzaklıkta Trappist-1 adı verilen bir yıldızın etrafında 7 adet gezegenin keşfedildiği duyuruldu. Bu gezegenlerden özellikle üç tanesinin sözde yaşama elverişli koşullara sahip olduğu ve canlılığın evrimsel sürecine ev sahipliği yapmış olabileceği ilan edildi. Bu iddiaya dayanarak başta İngiliz The Telegraph olmak üzere pek çok yayın organında haber yapıldı. Ancak bunlar bilimsel verilerden tamamen uzak, sansasyonel, okuyucunun dikkatini çekmek için özel atılmış manşetlerdi. Manşetin birkaç paragraf altına inildiğinde yeni bulunan gezegenlerde sözde canlılığın evrimi iddiasını destekleyen hiçbir delil olmadığı net olarak görülmektedir. Bu gezegenlerde canlı hayatının neden olamayacağını maddeler halinde inceleyelim.

1. İddia edilen “Yaşanabilir Bölge” tanımı canlılık için yeterli değildir

Yeni bulunan gezegenlerden 3 tanesi için NASA’dan yapılan açıklamada “Yaşanabilir Bölge” (Habitable Zone) tanımı yapılmıştır. Peki hayat penceresi olarak da değerlendirilen bu “yaşanabilir bölge”nin şartları ne olmalıdır? Bunu anlamak için ideal ölçülerle yaratılmış dünyamızı incelemek yeterli. Örneğin Dünya üzerinde yer alan “karbon temelli” canlılığın var olabilmesi için sıcaklığın çok hassas değerler içinde kalması şarttır. İnsan ve pek çok canlının proteinleri 430C’den sonra denatüre olarak canlı özelliklerini yitirirler. 120-1300C sıcaklığa bir müddet dayanabilen bazı mikroorganizmalar olsa da uzun süre bunu devam ettiremezler. Yine 00C altında pek çok canlı donarak yaşamını yitirirken, pek azı yaşam faaliyetlerini oldukça yavaşlatarak canlı kalabilir. Canlılık faaliyetlerinin geri dönebilmesi için, 00C üzeri sıcaklığa kavuşmaları gerekmektedir. Kısacası eksi 2730 C ile milyonlarca derece gibi çok değişken sıcaklık değerleriyle karşılaştığımız evrende, karbon temelli hayatın varlığı ve devamı için bir kaç on derecelik çok küçük bir sıcaklık değerinin korunması ve büyük değişimlerin yaşanmaması şarttır. Bu değerlerin suyun sıvı olarak kaldığı değere karşılık  gelmesi de oldukça önemlidir. İşte hayat penceresi olarak nitelendirebileceğimiz bu değerlere sahip bir yere “Yaşanabilir Bölge” (Habitable Zone) ismi verilir.

Yaşanabilir bölge, hayatın varlığı için mutlaka gereklidir; ancak tek başına hiçbir durumda yeterli olamaz. Dünya şartlarını düşündüğümüzde, sıcaklığın dengesi dışında bilimsel olarak da ispatlanmış onlarca belki de farkında olmadığımız daha yüzlerce “olmazsa olmaz” olarak sayabileceğimiz özellik mevcuttur. Atmosferin varlığı, kalınlığı, gaz bileşimi, dünyanın dönüş hızı, su dengesi, manyetik kalkan, Ay’ın varlığı gibi daha sayabileceğimiz pek çok özellikten her hangi birinin olmaması veya yok olması demek, hayatın tüm dünya üzerinde hiç olmayacağı veya bir anda yok olması demektir.

NASA’nın söz konusu haberle duyurduğu “hayatın var olabileceği gezegenlerin bulunduğu” iddiası ise, bilimsel gerçeklerden uzak, insanların dikkatlerini çekmek üzere yapılmış popülist bir yaklaşımdan ibarettir. NASA’nın buluşu sadece, yaşanabilir bölge sıcaklık değerlerine sahip bazı gezegenlerin keşfinden ibarettir. Oysa yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi hayatın varlığı ve devamı çok hassas değerlerin varlığını gerektirir.

2. Bulunan yeni gezegenler Dünya şartlarına benzemiyor

“Uzayda yeni Dünya’lar bulunduğu” iddiasıyla haberi yapılan bu gezegenlerin, aslında sıcaklık değerleri ve boyutları dışında neredeyse hiç bir özelliği Dünya’ya benzemiyor.

Örneğin Trappist-1, bizim Güneşimizin yanında oldukça küçük ve sönük bir yıldız.  Güneş’le karşılaştırdığımızda 200 kez daha az ısı ve ışık veriyor. Güneş’in yüzey sıcaklığı 5778 K iken, Trappist-1 2550 K sıcaklığa sahip. Yani sadece alacakaranlık diyebileceğimiz bir aydınlık sağlıyor.

Bu düşük enerji yayılımına rağmen Dünya ile benzer sıcaklığa sahip olmalarının sebebi ise gezegenlerin yıldıza çok yakın yörüngeye sahip olmalarıdır. Bu yeni keşfedilen gezegenler Trappist-1’e, Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’den bile daha yakınlar. Bunun sonucu olarak da yıldız çevresinde dönüş süreleri de çok kısa. Yıldıza en yakın konumdaki gezegenin, TRAPPIST-1 etrafında tam bir tur atması sadece 1.5 gün, yıldıza en uzak altıncı gezegenin tam bir tur atmasıysa 18.8 gün sürüyor.

Bu 7 gezegenin birbirine olan mesafeleri de olukça yakın; bazıları Dünya’nın Ay ile olan mesafesinden bile daha yakın.

Görüldüğü üzere, aslında bu gezegenlerin Dünya şartları ile hiç bir benzerliği yok. Çok hızlı yörüngelerinin olması ve birbirlerine çok yakın olmaları bile, gezegenlerin yüzeyindeki şartların oldukça farklı olmasına yetecek özellikler. Bu şartlar altında, gezegenlerde var olabilecek suyun sıvı olarak kalması haricinde, hayatın varlığını sağlayacak hiç bir özellik Dünya ile benzerlik göstermiyor.

3. Bu gezegenlerde hayatın varlığına dair bir delil yok

Yeni keşfedilen gezegenlerde sıcaklık dışında hayat için gerekli şartların varlığına dair hiç bir bulgu elde edilmiş değil. Yaşanabilir bölge olarak adlandırılmasında en temel özellik olan suyun varlığına dair bir veri de yok. Gezegenlerde atmosfer var mı?, varsa oksijen içeriyor mu?, gezegenlerin yüzeyi yaşama elverişli olacak şekilde katı yerkabuğuna sahip mi?... Bu konuların hiç biri hakkında bilgi yokken, sırf sıcaklık değerleri benzer diye bu gezegenlerin hayata elverişli olabileceğini iddia etmek bilimsellikten çok uzak bir yaklaşım.

4. Mars ve Venüs de iddia edilen “Yaşanabilir Bölge” içindedir ama hayat yoktur.

Aslında uzağa gitmeye gerek yok. Keşfedilen ve yaşanabilir bölge olduğu iddia edilen gezegenlere benzer, hatta onlardan çok daha fazla Dünya’ya benzer iki gezegen hemen yanımızda sayabileceğimiz bir uzaklıkta yer alıyor: Venüs ve Mars. Ancak bilindiği gibi bu gezegenlerde hayat yok.

Venüs’te eski zamanlarda su bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak gezegen, Dünya benzeri bir manyetosfer korumasına sahip olmadığı için, Güneş rüzgarlarına yoğun olarak maruz kalıyor. Bu sebeple zamanla hidrojen ve oksijen atomlarının uzaya savrulduğu düşünülüyor. Şu an çok az bir su buharı atmosferinde var. Sıvı halde su, Venüs yüzeyinde yok; çünkü yoğun karbondioksitten oluşan atmosferi, sıcaklığı 4000C üzerine çıkarmış durumda. Görüldüğü üzere sadece manyetik kalkanın olmaması, hayat için gerekli olan diğer şartların da bozulması demek oluyor.

Diğer taraftan Mars’a bakacak olursak; Dünya atmosferine göre 100 kat daha ince ve %95 karbon dioksitten oluşan bir atmosferi var. Bu da sıcaklığın korunamamasına ve gece-gündüz sıcaklık farklarının 200C ile eksi 700C arasında değişmesine neden oluyor. Oksijen ve suyun olmaması zaten bilinen gerçekler.

Her iki gezegende de sıcaklığın seviyesi ve belli düzeyde tutulması gibi pek çok bileşenin hassas bir ayarda olması gerekiyor. Oysa bulunan gezegenlerde bu bileşenlere ait hiç bir veri yok. Kaldı ki, tüm bu veriler bilinse ve tam olarak hayata elverişli olsa dahi, hayatın tesadüfe dayalı evrimsel bir süreçle evrenin hiç bir yerinde oluşamayacağı çok açıktır.

Darwinistlerin sığınma noktası: Dünya dışı yerlerde hayat arayışları

Evrim teorisinin en karanlık noktasını hayatın başlangıcı oluşturur. İlk hücrenin nasıl ortaya çıktığı konusu hakkında hiç bir bilimsel delile ulaşılamamıştır. Somut deliller bir yana, evrimci bilim insanları ilk hücrenin nasıl ortaya çıktığı konusunda hipotez dahi oluşturamamaktadırlar. Hal böyle iken, evrim teorisini yaşatmak için son umut  olarak bir fikir ortaya atılmıştır: “Hayat uzaydan geldi.” Böylece üzerinde araştırma yapılması,  delil toplanması oldukça zor olan uzayda hayatın kökeni aranırsa evrimcilerin bilimden uzak açıklamalarını kamufle etmeleri de kolay olacaktır.

Evrimciler hayata elverişli, hatta canlı hayatın her yeri doldurduğu Dünya ortamında dahi canlılığın nasıl olup da ortaya çıktığını açıklayamazlar. Buna rağmen sadece sıcaklık seviyeleri uygun bölgede olduğu için “yeni keşfedilen gezegenlerde hayat olabilir” iddiasını ortaya atmaları evrimcilerin bilimden ne kadar uzak bir yaklaşım içinde olduklarını gösteriyor. Bu iddialarıyla evrimciler canlılığın uzaydan geldiği safsatasını kendilerince sağlamlaştırmaya çalışırlar. Halbuki, Dünya’dakine benzer karbon temelli bir hayatın o gezegenlerde oluşamayacağını kendileri de çok iyi bilirler. Ancak bunu kabul etmek, hem kendilerini hem de ideolojilerini yalanlamak olacağı için bunu asla dile getirmezler.

Hayatın kökenini yani canlılığın varoluşunu bu kadar kolaymış gibi göstermek kamuoyunda oluşturulmak istenen evrimci bir algı operasyonudur. Konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan insanlara bu şekilde, canlılığın çok basit şartlarda dahi oluşabileceği algısı verilerek, hayatın mucizevi yönü gizlenmeye çalışılmaktadır. Oysa canlı hayatın var olması ve sürekliliğini sağlaması yukarıda saydığımız olmazsa olmaz pekçok şartın birarada olmasını gerektirir. Tüm bu hassas düzen ve mükemmellik asla tesadüfle açıklanamaz. 

Allah her yerde ve her durumda canlılığı yaratabilir

Allah dilerse her ortamda uygun şartları oluşturarak canlı hayatını yaratabilir. Bizim burada eleştirdiğimiz ve mümkün olmadığını açıkladığımız durum evrimcilerin bilimden uzak, önyargılı yaklaşımlarıdır. Trappist-1 sisteminde Dünya’dakine benzer karbon temelli bir hayatın var olamayacağı bilimsel veriler ışığında bu kadar açıkken evrimci safsatalarla kamuoyunun zihninin bulandırılmaya çalışılması büyük bir hezeyandır. Allah dilediği taktirde her ortamda hayat yaratılabilir.

De ki: "Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 79)

Kaynaklar

  1. www.nasa.gov/press-release/nasa-telescope-reveals-largest-batch-of-earth-size-habitable-zone-planets-around
  2. http://www.telegraph.co.uk/science/2017/02/22/nasa-announcement-live/
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/245215/nasanin-yeni-gezegen-kesifleri-dunyahttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/245215/nasanin-yeni-gezegen-kesifleri-dunyaThu, 30 Mar 2017 22:04:23 +0300
Sonunda Örümcek İpeği Yapay Olarak Üretilebilecek mi?

Örümcek ipeği, taklit edilmesi oldukça zor olan ve muhteşem özelliklere sahip bir maddedir. Bu özelliklerden bazıları şunlardır;

  • Örümcek ipeği, aynı kalınlıktaki çelik telden beş kat daha sağlamdır.
  • Kendi uzunluğunun dört katı kadar esneyebilir.
  • Son derece hafiftir. Örneğin; dünyanın çevresi boyunca uzatılacak bir örümcek ipeğinin ağırlığı sadece 320 gram gelir.1

Hayranlık uyandırıcı özelliklere sahip olan bu maddenin yapay olarak seri üretimini yapmak ise, yıllardır bilim adamlarının hayalini süslüyor. Eğer bu hayal gerçekleştirilirse askeri alandan sağlık sektörüne kadar birçok yerde örümcek ipeğinden faydalanılacak. Örümcek ipeği ile üretimi planlanan maddelere örnek verecek olursak:

  • Kurşun geçirmez kıyafetler
  • Aşınmaya dayanıklı hafif kıyafetler
  • Halatlar, ağlar, emniyet kemerleri, paraşütler
  • Motorlu araçlar veya botlar için paslanmaz paneller
  • Doğada çözünebilen geri dönüşümlü şişeler
  • Sargı bezleri, ameliyatlarda kullanılan iplikler
  • Güçsüz damarları destekleyici yapay tendonlar veya bağlar

Neden Örümcek İpeği Doğal Yollardan Üretilemiyor?

Oldukça zor olan örümcek ipeğinin doğal yollardan üretimi, bazı problemleri de beraberinde getiren bir süreç. Örümcekleri, ipek böcekleri gibi bir çiftlikte yetiştirip onlardan ipek elde etmek neredeyse imkânsız; çünkü bu çok zahmetli bir işlem. Ayrıca örümceklerden elde edilen ipek, kısıtlı olduğundan üretim için yeterli miktar sağlanamıyor. Bu zorluklar ise, bilim adamlarını örümcek ipeğini yapay olarak üretmek için araştırmalar yapmaya sevk etmiştir.   

Bilim Dünyasını Heyecanlandıran Haber İsveç’ten Geldi

İsveç Ziraat Bilimleri Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nden bilim adamlarının yaptıkları yeni araştırma ile örümcek ipeği konusunda önemli bir adım atıldı. Anna Rising’in liderliğindeki araştırma ekibi, uzunluğu kilometreyi bulan ve gerçek örümcek ipeği özelliklerine sahip bir madde üretmek için yeni bir yöntem geliştirdiklerini açıkladı.

Proteinlerden oluşan örümcek ipeği, ipliğe dönüştürülmeden önce örümceğin karnındaki ipek bezlerinin içinde sulu bir çözelti halinde saklanır. Yapılan çalışmalar, ipek üretim bezinin içerisinde, son derece etkileyici bir pH gradyanı yer aldığını ve bu iyi düzenlenmiş pH gradyanının, örümcek ipeğinin belli kısımlarına etki ettiğini ortaya koymuştur. Bu şekilde ipek üretim aparatının tanımlanmış bir bölümünde ipliklerin hızla oluşabildiği anlaşılmıştır. Böylelikle üretim endüstriyel kullanıma uygun hale gelmiştir.

Ekip lideri Anna Rising “Sürpriz bir şekilde bu yapay proteinin tıpkı doğal ipek proteinleri gibi suda çözünebilir olduğunu keşfettik. Bu sayede proteinleri çok yüksek konsantrasyonlarda çözünür tutmak mümkün oldu. Bu çalışmamız, biyomimetik örümcek ipeği üretiminin ilk başarılı örneği oldu.” diyor.

Anna Rising başta olmak üzere bilim adamlarını heyecanlandıran ise örümcek ipeğini endüstriyel olarak üretebilecek olmak. Bu üretimle birlikte yukarıda saydığımız birçok alanda bu verimli ipek kullanılmaya başlanabilecek.

Son derece gelişmiş teknoloji, yüzlerce bilim adamı, harcanan binlerce dolar… Sahip olunan bunca imkânla elde edilmek istenen, küçücük bedeniyle örümceğin milyonlarca yıldır kusursuz bir şekilde ürettiği ipek... Laboratuvar ortamında üretilen bu ipek ise, bilim adamlarının gece gündüz bir strateji belirleyip çalışmalarıyla, birçok zorlu hesaplamalar yapmalarıyla elde edildi. Nasıl ki bu ipeğin oluşma aşamalarını tesadüflerle açıklayamazsak, örümceğin ürettiği ipeği de tesadüflerle açıklayamayız.

Doğadaki hangi canlıyı incelersek inceleyelim “teknoloji harikası” bir üstünlüğüyle muhakkak karşılaşıyoruz. Minicik bir canlı olan örümceğin sadece ipeği ile ilgili onlarca makale yazılabilir. Kaldı ki örümceğin tek harika yönü ipeği değil. Bu canlı, avlanma tekniklerinden, tasarım harikası ağlarına kadar birçok konuda üstün yeteneklere sahip. Doğada bu şekilde ilham alabileceğimiz milyonlarca canlı var ve her canlı üstün özelliklerle donatılmış. Kusursuz yaratan Rabbimiz doğadaki canlı cansız tüm varlıkları biz insanların faydasına sunmuştur. Bu gerçek, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var… (Mü'minun Suresi, 21)

Kaynaklar:

  1. "Structure and Properties of Spider Silk", Endeavour, Ocak 1986, sayı 10, s. 42
  2. https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170109124957.htm
  3. http://www.chm.bris.ac.uk/motm/spider/page4.htm
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244258/sonunda-orumcek-ipegi-yapay-olarakhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244258/sonunda-orumcek-ipegi-yapay-olarakSun, 12 Mar 2017 23:05:43 +0200
Canlı türlerindeki yeni keşifler Allah’ın Sonsuz İlminin TecellisidirGüneş Sistemi içinde bir yolculuğa çıktığınızı düşünün. Bu yolculukta karşınıza çıkan; dondurucu soğukluğa ya da yakıcı sıcaklığa sahip, atmosferi zehirli gazlardan oluşan, yüzeyinde korkunç fırtınalar esen veya içinde hiç su bulunmayan gezegenler olacaktır.  Sadece içinde yaşadığımız ‘mavi gezegen’ Dünya; atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşama uygun olarak yaratılmıştır.

Dünyanın canlı yaşamı için elverişli olmasının en önemli nedenlerinden biri ise, sahip olduğu su miktarıdır. Yeryüzünün büyük bölümü, yani yaklaşık %70’i sularla kaplıdır. Bu sularda farklı renkleri, farklı biyolojik sistemleri, ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı türü yaşamını sürdürür. Hatta oran vermemiz gerekirse dünyadaki canlı türlerinin %90'ına bu sular ev sahipliği yapmaktadır. Gelişen teknoloji sonucu yapılan araştırmalarla canlılarda yeni türlerin keşfi, her geçen gün daha da artmaktadır.

Scientific Reports dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmaya göre, Hint Okyanusu’nun yaklaşık 3 km. derinliklerinde sıcak su kaynakları civarında 6 yeni canlı türü keşfedildi. Araştırmacılar, bulunan yeni türlerin deniz tabanına kadar inebilen uzaktan kumandalı denizaltı robotlarıyla yapılan inceleme sonucunda keşfedildiklerini açıkladı. Yeni deniz canlılarının ise deniz salyangozu, okyanus solucanı, deniz minaresi, hoff yengeci ve kum kurdu türlerine ait oldukları ifade edildi. 

İngiltere’nin Southampton Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara liderlik yapan Dr. Jon Copley ve ekibi, okyanus tabanında, bir düzineden fazla mineral helezonunun bulunduğu, futbol stadyumu büyüklüğündeki bir alanı mercek altına aldılar. İnceleme yapılan ve hidrotermal havalandırma bacaları olarak da bilinen bu helezonların, bakır ve altın mineralleri açısından oldukça zengin olduğu ve gelecekte deniz altı madenciliği için de değerlendirilebileceği keşfedildi. Bu helezonların etrafında birçok derin deniz canlısının yaşadığı ve yaşayan bu canlıların helezonlardan çıkan sıcak sıvılarla beslendiği yapılan açıklamalar arasında yer almaktadır.

Kuşkusuz derin deniz canlıları, canlı türlerinin yalnızca bir bölümüdür. Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler, günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Harvard Üniversitesi'nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:

Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır... 

Yüce Allah, kutsal kitabımız Kuran’da  “…Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)” ayetiyle yarattığı canlı çeşitliliğini bize bildirmiştir. Son derece gelişmiş teknolojiye rağmen 100 milyon canlı çeşidinden sadece 1,5 milyonunun tanımlanabilmiş olması, ayette bildirildiği gibi “daha bizim bilmediğimiz” nice canlı çeşidinin yeryüzünde yaşamını sürdürdüğünün delillerindendir. Okyanusların binlerce metre derinliğindeki güneş ışığı almayan noktalarından, kutup bölgelerindeki dağların zirvesine kadar her yerde çok sayıda canlı türü yaşamaktadır. Gelişen teknoloji Allah’ın yarattığı tüm canlıları tespit etme konusunda yetersiz kalmaktadır. Her bir canlı Allah’ın sonsuz ilminin benzersiz ve kusursuz birer tecellisidir. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Şüphesiz, müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/12/161215080853.htm

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244256/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/244256/canli-turlerindeki-yeni-kesifler-allahinSun, 12 Mar 2017 22:46:42 +0200
Hangi canlılar dronelara ilham kaynağı oluyor?

Yusufçuk böceğinin manevra kabiliyeti, ateş böceğinin yüzde yüz verimle ışık üretmesi, baykuşun tüm kuşlar içinde en sessiz uçuşu gerçekleştirmesi… Birçok canlının sahip olduğu bunlara benzer özellikler, yüzyıllardır insanları hayran bırakmıştır. Öyle ki bu özellikler bilim adamlarına ilham kaynağı olmuş ve yeni bir bilim dalının ortaya çıkmasını da sağlamıştır.

Biyomimetik (biyomimikri), ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı “biyotaklit” olan bu kavram, daha sonra pek çok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. “Doğadaki canlılardan taklit” anlamına gelen ve özellikle son dönemlerde teknoloji dünyasında adından sıkça söz edilen bu bilim dalı, insanlara önemli ufuklar açmıştır. Örneğin; Interface Focus dergisinde Aralık 2016’da yer alan son araştırmalara göre Drone adı verilen uçan robotlar yani insansız hava araçları doğadan ilham alınarak tasarlanmaktadır. Droneların geliştirilmesi için örnek alınan bu canlılardan bazıları şöyledir: 

Günlerce Uyumadan Uçabilen Kuşlar

Bazı kuş türleri, göç esnasında günlerce hatta aylarca hiç dinlenmeden ve uyumadan uçabilir. Bilim adamları da, yıllardır kuşların bunu nasıl başardıklarını araştırmaktadırlar. Önceleri kuşların “tek kürelik uyuma” denilen bir yöntemle bunu başardıkları düşünülüyordu. Bu yönteme göre kuşların tek gözlerini açık tutarak beyinlerinin bir yarım küresini çalıştırdıkları ve bu sırada diğerini dinlendirdikleri sanılıyordu. Fakat son yapılan araştırmalar gösterdi ki korsan kuşu (Fregata minor) denilen kuşlar, aynı anda hem uçup (yükselme ya da süzülme anında) hem de “mikro-uyku” ile beyinlerini dinlendiriyorlar.. İşte bilim adamları da bu kuş türü gibi günlerce hatta aylarca durmadan havada kalabilecek dronelar üzerinde araştırmalarına devam ediyorlar.

Sessiz Uçuş Uzmanları: Baykuşlar

Baykuşun çok iyi bir gece avcısı olduğunu çoğumuz biliriz. Bu kadar iyi bir avcı olmasının en önemli nedeni hiç gürültü yapmadan uçabilmesidir. Biyologlar, matematikçiler ve mühendisler baykuşların bu harika aerodinamik performansını incelediler ve bu kadar sessiz uçabilmek için gerekli olan birçok özelliğin baykuşta olduğunu keşfettiler. Örneğin; kanatlarının çok geniş olması ve ve kadifemsi yüzey dokusu, birbirine kenetlenmiş pürüzlü tüy yapısı gibi özellikler sayesinde baykuşlar çok sessiz bir şekilde uçabilmektedirler. Bu sessiz uçuş teknolojisini de dronelara uygulamak için çalışmalar yürütülmektedir.  

Hasarlı Kanatlara Rağmen Uçan Meyve Sinekleri

Dronelar ne kadar yüksek teknoloji ürünü makineler olsalar da, muhakkak hasar görürler. Bu nedenle droneları tasarlayan bilim adamlarının araştırdıkları konulardan biri de, bu uçan makinelerin hasar görseler dahi uçmaya nasıl devam edebilecekleri oldu. Bu sorunun cevabını verebilmek için araştırmacılar bu defa meyve sineklerine odaklandılar ve bir kanadı hasarlı olmasına rağmen uçan mevye sineklerini yüksek hızlı görüntüleme cihazlarıyla incelediler. Çıkan sonuç bilim adamları için ufuk açıcıydı:  

Meyve sinekleri, havanın yönüne göre kanat çırpma şekillerini değiştirerek ve hasar gören kanada doğru kendilerini iterek uçuşlarına devam edebiliyorlardı.

Hava Akımından Etkilenmeyen Arılar

Uçan canlılar için de, uçan robotlar için de en büyük sorunlardan biri beklenmedik sert rüzgarlardır. Ancak bilim adamları arıların çok rüzgarlı havalarda bile hedefledikleri polen kaynaklarına gidebildiklerini keşfettiler. Bunu nasıl başardıklarını anlamak için de arıları gözlemleyebilecekleri rüzgar tünellerine yerleştirdiler ve arıların uçma anlarını kaydettiler. Araştırmanın sonucu ise mühendislik harikası hesaplamalarla doluydu.

Arılar, karşılarına aniden çıkan sert rüzgarlara karşı uçarken kanat çırpışlarının frekansını, genliğini ve hatta simetrisini değiştirerek havada mukavemet (dayanıklılık) kazanıyordu. Eğer bilim adamları arıların bu tekniklerini dronelara uygulayabilirlerse, dronelar da türbülansa girdiklerinde uçmaya devam edebilecekler.

Önlerine Çıkan Engelleri Ustaca Aşan Güvercinler

Yere yakın bir şekilde uçan bir kuşu zorlu bir yolculuk bekler. Uçarken çevreden gelen görsel bilgileri hızlıca işlemesi ve yoluna çıkan engellerden kurtulmak için süratli bir şekilde uçuş ayarlamaları yapması gerekir. İleri doğru uçarken önüne çıkan nesnelere çarpmamak için hızlı manevralar yapan kuşların işte bu başarısını incelemek isteyen bilim adamları güvercinlerin hareketlerini üç boyutlu kaydettiler. Sonuç olarak da güvercinlerin uçtukları yön ile aynı hizadaki boşlukları seçerek hızlı bir şekilde rotalarını ayarladıklarını keşfettiler. Bunu yaparken güvercinlerin kanat çırpışlarında birkaç küçük ayarlama yapmaları yeterli oluyordu.

Bilim adamlarının şimdiki hedefi kuşların bu ustaca yön belirleme ve manevra kabiliyetlerini insansız hava araçlarına uygulayabilmek. Böylece dronelar uçarken hem karşılarına çıkan engelleri kendilerine zarar vermeden aşmış olacak, hem de kendileri için en güvenli yolu hızlıca seçmiş olacak.

Böceklerin Düşerken Gösterdikleri Çeviklik Dronları Daha da Geliştirecek

İlginçtir ki bazen araştırmacılar uçuş hakkında bilgi toplamak için uçmayan böceklerden de faydalanırlar. Bu nedenle bilim adamları, birçok böcek türünü incelediler. Bazı böcek türlerinin aşağıya doğru düşerken hızlı bir şekilde kendilerini döndürebildiklerini gözlemlediler. Örneğin küçük çomak böceği nimfası (böceğin yarı ergin hali) kanatsızdır; ama bu böcek herhangi bir yükseklikten aşağı doğru düşerken havada kendini düzelterek yere düzgün bir şekilde inebilir.

Bunu bacak hareketlerini hava akımına göre ayarlayarak yapan söz konusu böceklerin 0,3 saniye içinde kendi etraflarında tamamen döndükleri keşfedildi. Araştırmacılar böcekler tarafından kullanılan bu tekniğin dronelara uygulanmasıyla, droneların havadaki çevikliğinin daha da geliştirilebileceğini düşünüyorlar.

Tüy Dökülmesine Rağmen Kuşlar Uçmaya Nasıl Devam Ediyor?

Bir uçakta uçtuğunuzu ve uçarken uçağın kanatlarından parçaların koptuğunu hayal edin. Size mantıksız gelebilir; fakat tüy dökme mevsiminde kuşların yaşadığı tam olarak budur.

Mevsimsel tüy dökülmesi esnasında kuşlar hem yorucu bir işlem olan tüy değişimini yaşıyor hem de tehlikeli de olsa uçmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Bunu nasıl başardıklarını görmek isteyen araştırmacılar karga familyasından bir tür olan küçükkarga kuşlarını mercek altına aldılar.

Tüy dökme işleminin farklı evrelerinde kuşların uçuş aerodinamiklerini incelediler. Çalışma sonunda araştırmacılar kuşların tüy dökme sırasında uçuş verimliliğinin azaldığını kaydettiler. Fakat mucizevi bir şekilde kuşlar, tüylerin eksik olduğu yerlerdeki boşlukları tamamlayacak şekilde kanatlarına pozisyon aldırarak uçmaya devam ediyorlardı. Bilim adamları bu stratejiiyi de dronelara uygulayabilirlerse uçuş esnasında kanadı hasar gören dronelar uçmaya devam edebilecek gibi görünüyor.

Tüm Canlılardaki Üstün Özellikleri Yaratan Allah’tır

Makalenin başında da belirttiğimiz gibi insanoğlu doğayı taklit ederek gerek vakit ve emek açısından, gerekse maddi kaynakların isabetli kullanılması bakımından çok önemli kazançlar elde etmektedir. Bu konuda örnek olarak verilen canlıların her biri ise çok üstün özelliklerle donatılmıştır. Kuşkusuz canlıları bu özelliklerle yaratan Yüce Allah’tır. Alemlerin Rabbi olan Allah benzersiz yaratandır. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen olur.” (Bakara Suresi, 117)

Kaynaklar:

http://www.livescience.com/57247-ways-animal-flight-inspires-drone-designs.html

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242445/hangi-canlilar-dronelara-ilham-kaynagihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242445/hangi-canlilar-dronelara-ilham-kaynagiWed, 22 Feb 2017 13:12:26 +0200
National Geographic Dergisindeki “Laboratuvarda İnsan-Domuz hibrit canlısı geliştirildi” iddiası hakkında gerçekler26 Ocak 2017 tarihinde Cell dergisinde Jun Wu tarafından bir makale yayınlandı. Bu makaledeki iddialara dayanılarak National Geographic ve Fox News gibi pek çok basın-yayın organında “insan-domuz hibrid canlı geliştirildi" şeklinde haberler yer aldı. Bu gibi haberlerin içeriğine detaylı olarak bakmayan bazı kişilerin aklına ilk anda “laboratuvarda yeni bir canlı türü üretilmiş” benzeri yanlış bir fikir gelmiş olabilir. İşte bu nedenle yapılan çalışmaların detaylarını ve söz konusu haberlerdeki yanıltıcı noktaları ortaya koymak üzere bu yazıyı hazırladık.

Çalışmanın metodu ve sonucu neydi?

Bildiğimiz gibi her canlı, zigot denen tek bir hücrenin bölünmesiyle oluşan kök hücre topluluğundan meydana gelir. Kök hücreler, zaman içinde bölünerek çoğalırken, bir müddet sonra çeşitli dokuları oluşturmak üzere farklılaşmaya başlarlar. Söz konusu çalışmada, blastokist safhasındaki domuz embriyosu içine yine aynı gelişim safhasında bulunan insana ait kök hücreler yerleştirilmiştir. Daha sonra embriyolar domuz rahmine yerleştirilmiş ve gebelikler izlenmeye alınmıştır. 4. haftada gebelikler sonlandırılarak embriyoların hücre yapısı incelenmiştir.

Araştırmanın sonucu olarak, üzerinde çalışılan embriyoların her 100 bin domuz kökenli hücresine karşılık 1 adet insan kökenli hücre içerdiği, ancak insana ait hücrelerin, "bir organı toplu olarak oluşturmadığı tam tersine tüm dokularda dağınık olarak yer aldığı" bilgisi de aktarılmıştır.

Elde edilen bu sonuçlara bir çok basın organında yer verildi. Ancak sonuçlar yorumlanırken yapılan bazı yanlışlar vardı. “Nakil İçin Laboratuvarda İnsan-Domuz Melezi Geliştirildi!”, “Kimerizmin Yükselişi: Bilim insanları ilk kez başarılı bir şekilde insan-domuz melezi geliştirdi” gibi gerçeği yansıtmayan başlıklar atıldı. Şimdi bu konudaki bazı yanlışları tek tek ortaya koyup doğrularını açıklayalım:

Hibrit çalışmasında elde edilen aslında ne?

Yazılan makale detaylı şekilde incelendiğinde görülecektir ki, bu çalışmanın "yenilik" olarak nitelendirilebilecek tek noktası, domuz embriyosunun insana ait kök hücrelerle bir arada iken 4. gebelik haftasına kadar yaşamış olmasıdır. Gebeliğin 4. haftasında embriyo, organların mikroskop altında bile seçilemediği, sadece bir kaç milimetre boya sahip bir doku parçası niteliğindedir. Yani daha gelişimin başı sayılan bir evrededir. Yoksa ortada basında yansıtılan anlamda hibrit yani melez bir canlı yoktur.

Sağlıklı bir embriyo gelişimi görülmemiştir

Çalışma sonucunda ortaya çıkan en önemli nokta, başlangıçta embriyoda yer alan insan/domuz kök hücre oranının yüksek değerlerden, 100 binde 1 gibi çok düşük oranlara inmiş olmasıdır. Yani insan kök hücreleri domuz kök hücrelerine göre çok daha az bölünme geçirmiştir. Dolayısıyla bir süre daha beklenecek olsa, sağlıksız işlediği açıkça görülen yapıdaki bu oran daha da düşecektir. Buradan da anlıyoruz ki insan kök hücrelerinin embriyo gelişimine eklenmesi, normalde sağlıklı devam edecek olan domuz gelişim sürecinin bozulmasına neden olmaktadır.

Gelişim yavaşlıyor

Bu çalışmadaki olumsuzluklardan biri de makalede açıklanan bilgiye göre, insan kök hücresi taşıyan domuz embriyolarının, normal domuz embriyosuna göre gelişimlerinin yavaşlamasıdır. Bu durum, daha başlangıçta ortaya çıkmıştır ve ileride gelişimi yavaşlatarak ölüme götürecek bir sürecin de belirtisidir. Araya giren yabancı hücreler, sağlıklı gelişebilecek domuz hücrelerinin etkileşimini engellediğinden, gelişim süreci bozulmuştur.

İki ayrı canlı türüne ait hücreler arasında DNA paylaşımı gerçekleşemez

Bu çalışmada yapılan işlemin, domuz embriyosuna daha başlangıç aşamasında iken insan kök hücreleri enjekte etmek olduğunu belirtmiştik. Yani bu işlemde, kendi DNA’sına sahip ve düzgün olarak işleyen domuz hücreleri ve yine insana özgü DNA’ya sahip insan kök hücreleri bir araya getirilmiştir. Bu, başlangıçta yer alan DNA bilgisinde hiç bir değişim olmaması demektir. Embriyo bir süre canlı kalmaya devam etse de hücreler arası DNA alışverişi gerçekleşemediğinden aslında bir gen entegrasyonundan yani gen bütünleşmesinden de söz etmek mümkün değildir. Domuz hücreleri domuz, insan hücreleri insan hücresi olarak kalmışlardır.

İnsan-domuz hibrit çalışması evrime delil oluşturmaz

Evrimcilerin temel iddiası, canlıların tesadüfe dayalı mutasyonlarla zaman içinde yeni özellikler kazanarak değişim gösterdiği ve farklı türlerin bu şekilde ortaya çıktığıdır. Darwinistler, bu iddiayı destekleyecek fosil ya da moleküler kanıtlara sahip olmadıkları için, genetik ve hücresel alanda yapılan araştırmaları kendilerince yorumlayarak sanki evrime delilmiş gibi gösterme çabasına girerler. Nitekim bu çalışmada da görülen budur ve yeni bir genetik bilgi kazanımı olmadığından, evrime delil oluşturamaz.

Çok hücreli canlılarda hücreler arası tam uyum şarttır

Çok hücreli canlıların vücutları, bir araya gelmiş hücre topluluklarından daha fazla bir organizasyonu gerektirir. Bildiğimiz gibi çok hücreli canlıların bir arada tutunmasını, organların bütün olarak kalmasını sağlayan çok önemli yapılar mevcuttur. Bunlardan bir kısmı “desmozom, tight junction ve gap junction” protein kompleksleridir. Yan yana bulunan iki hücre bu yapılardan en az bir tanesi ile birbirine bağlanır. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi bu iki hücrenin proteinleri birbirine tam olarak uyum sağlamadığında hücreler birbirine bağlanamayacak ve organlar için gereken dokuları oluşturamayacaktır. Domuz embriyosundaki insan hücreleri de tam olarak bu durumda olacak, hiç bir şekilde dokulara tam katılım sağlayamayacaktır; dokular arasında sıkışan, hatta bulunduğu organın yapısını bozan yabancı cisimlerden ibaret olarak kalacaklardır.

Canlının yaşamını sürdürebilmesi için hücreler arası organizasyonda yakın iletişim kadar uzak iletişim de çok önemlidir. Bu çalışmada olduğu gibi, farklı türlerin hücrelerinin birarada uyum içinde hareket etmeleri mümkün değildir. Mesela, beyinden salgılanan bir hormon sinyalinin hedef organda etki edebilmesinin tek yolu, o organın hücrelerinde yer alan algılayıcı proteinlerin hormonla anahtar kilit uyumunu göstermesidir. Bu proteinlerin bilgisi, DNA üzerinde her canlı için kodlanmış halde nesilden nesile aktarılır. Hücreler farklı türlere ait olduğunda bu hayati uyum da ortadan kalkacaktır. Domuz hücresinden gelen hormon sinyali ancak hedef organdaki domuz hücresine etki edecek, insana ait hücre içinse bu sinyal bir anlam ifade etmeyecektir. Dolayısıyla domuza ait organda bulunan insan hücresi, o organın işlevine yarar değil zarar verecektir.

Amaç organ nakli için organ üretmek mi?

Laboratuvarda insan-domuz melezi bir canlı geliştirme çalışmasının temel amacı, "organ nakli gereken hastalara yedek organ üretmek" olarak açıklandı. Ne var ki bu çok gerçekçi bir yaklaşım değildir. Hastalıklı ya da eksik organın değiştirilmesi için yeniden geliştirilmesi elbette ki ideal bir tedavi olacaktır; ancak böyle bir yöntem günümüzde henüz başarılamamıştır.  Kök hücreler kontrol edilerek bir organa dönüşümleri sağlanabilirse, bunun için en uygun ortam yine kişinin kendi vücudu olacaktır ve bu sayede doku uyumu problemi olmadan organ gelişebilecektir. Amaç doku geliştirmekse ve kök hücre bir gün kontrol edilebilirse, insanın kendi vücudunda bunu yapmak, domuz embriyosuyla yapılan çalışmalardan çok daha uygulanabilir bir metoddur.  Dolayısıyla organ elde etmek amacıyla domuza insan hücresi verilmesi, pek de inandırıcı ve gerçekçi bir çalışma değildir.

Basında yer alan bazı başlıklarda yer alan “Nakil için hibrid canlı geliştirildiği” iddiası da başka bir yanılgıdır. Çünkü elde edilen embriyolarda insana ait hücreler, dokular arasında dağınık vaziyettedir yani domuz dokusundan ayrı olarak, sadece insan hücreleri içeren bir organ oluşmamıştır. Dolayısıyla nakil için kullanılabilecek bir organ da mevcut olamayacaktır.

Yarı domuz-yarı insan (Kimera) hayali

Bu çalışmayı yapan bilim adamlarının muhtemel hayali, masal kahramanları gibi yarı insan-yarı balık, yarı insan-yarı at benzeri bir kimera canlı elde etmek olabilir. Ancak elde edilen sonuç, bir süre beraber yaşaması sağlanan domuz embriyosu içinde dağılmış, nadir olarak rastlanan insan hücrelerinden ibarettir. Yukarıda açıkladığımız gibi, dokular bir yana, tek tek hücrelerin bile başka bir tür canlı içinde varlığını sürdürmesi zaman içinde mümkün olamayacaktır. Aksine böyle bir uygulama organizmanın tümüne zarar verecektir. Dokuların hatta organların oluşabildiğini düşünsek bile, bu organlar nakil amaçlı kullanılamayacaktır. Çünkü insandan çok domuza ait dokular içerecektir. Bu ise organın dakikalar içinde reddi anlamına gelecektir. 

Bilindiği gibi günümüzde organ nakli, doku uyumu en fazla oranda eşleşen insanlardan ve kadavralardan yapılabiliyor. Ancak çok küçük farklar dahi olsa yüksek oranda doku reddi durumlarıyla karşılaşılabiliyor. Doku reddi olmaması için de uzun süre, bağışıklık sistemini baskılayıcı kemoterapi ilaçları hastalara verilmek zorunda kalınıyor. Doku reddini engellemenin tek yolu ise %100 uyumlu bir organ nakli yapmak. Bu da ancak kişinin kendi DNA’sından oluşan bir organın nakli ile mümkün oluyor. Bu yöndeki bütün çalışmalara rağmen bugüne kadar bu yönde de bir başarı sağlanabilmiş değil.

Allah her canlıyı en güzel haliyle yaratır

Embriyonik gelişim sürecinde hücrelerin sayısı ve birbirleri ile olan etkileşimleri çok hassastır. Her gebelikte mucizevi şekilde işleyen bu sürecin nasıl ilerlediği ise şu an için bilinmemektedir. Bu bir mucizedir; çünkü yaşayan bütün insanlar ve diğer canlılar gelişimlerini -hastalık durumları hariç- her seferinde başarılı bir şekilde tamamlarlar. Kök hücrelerin bir müddet sonra tam bir uyum içinde farklılaşmaya başlayarak çeşitli organları oluşturması gibi muhteşem bir durumun şuursuz hücreler tarafından belirlenmediği açıktır.

Yukarıda bahsettiğimiz çalışmadan da anladığımız gibi, her canlı, Allah’ın yaratma sanatının en güzel haliyle tecelli eder. İnsan eliyle canlıya verilen bir değişim onun yaratılışındaki hassas dengelerin bozulmasına neden olur. Tek başına insan da, domuz da kusursuz özellikleri ile yaşamına devam ederken, bu muhteşem yapıya dışarıdan yapılan müdahalelerle bir araya getirilen hücrelerde dengeler altüst olmaktadır. İşte bütün bu detaylar canlıların yaratılışındaki mükemmelliğin açık bir ispatıdır. Allah üstün güç sahibi Yaratıcımızdır.

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? (Nahl Suresi, 17)

Kaynaklar

1.Jun Wu et al. Interspecies Chimerism with Mammalian Pluripotent Stem Cells. Cell. Vol. 168, Issue 3, p473–486; 26 January 2017.
2.http://news.nationalgeographic.com/2017/01/human-pig-hybrid-embriyo-chimera-organs-health-science/
3. http://www.foxnews.com/health/2017/01/27/medical-breakthrough-pig-embriyo-hosts-human-cells.html

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242095/national-geographic-dergisindeki-“laboratuvarda-insanhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/242095/national-geographic-dergisindeki-“laboratuvarda-insanSun, 19 Feb 2017 12:05:40 +0200
450 milyon yıllık Trilobit Fosili “Yaratıldım” diyorPaleontoloji bilimi, her geçen gün toprağın altından yeni bir fosil çıkarmakta ve keşfedilen her yeni bulgu ile birlikte, evrim teorisi yeni bir çıkmaza daha girmektedir.

Geçmişten günümüze ulaşan hayvan kalıntıları içerisinde bilhassa trilobitler evrimciler için çok can sıkıcıdır. Evrimcilerin sıklıkla dile getirdiği, “İlk başlarda yaşam ilkeldi; sonradan kompleks halini aldı” iddiasına, trilobitler çok sağlam bir darbe vurmaktadır.

Bunun sebebi, evrimciler tarafından yaşamın "ilkel" olması gerektiği iddia edilen dönemde yaşamış ve soyu tükenmiş bu canlının aslında son derece kompleks olmasıdır.

New York’ta keşfedilen 450 milyon yıllık fosil de, bu nedenle evrimciler tarafından büyük bir sessizlikle karşılanmıştır. Batı Illinois Üniversitesi’nden Doç.Dr. Jeolog Thomas Hegna’nın önderlik ettiği 3 kişilik bir ekip tarafından incelenen fosile, evrim propagandası yapan çoğu yayın yer dahi vermek istememiştir.

Bugüne dek birçok trilobit fosili bulunmuştur. Ancak bu fosili özel kılan, bir taşın içerisinde 3 boyutlu olarak çok iyi bir şekilde korunmuş ve yanında yumurtaları ile birlikte keşfedilen ilk trilobit fosili olması ve benzerinin bulunmamasıdır. 1

450 MİLYON YILLIK TRİLOBİT FOSİLİ

Trilobitler, eklembacaklılar içerisinde kompleks vücut yapıları ile bilim adamlarını hayrete düşüren canlılardır.

Trilobit Gözündeki Kusursuzluk

Darwinistler bakımından trilobitleri tehlikeli kılan asıl olarak göz yapılarıdır. Canlının gözlerindeki teknoloji, kör tesadüfleri temel alan evrimleşme ile açıklanamayacak kadar mükemmeldir.

Gözler, çift görüntü oluşmasını engellemek için, birbirleriyle aynı hizada optik eksenler üzerine konuşlandırılmış saf kalsiyum karbonattan (kalsit) oluşur. Ayrıca küresel sapmaları önlemek için birbirine eklenmiş çift lenslerle kaplıdırlar.

Arjantin Ulusal Tucuman Üniversitesi’nden Guillermo Acenoloza ve arkadaşları tarafından 2001 yılında yürütülen çalışmada2, trilobitlerin görüş alanlarının çok geniş olduğu ve neredeyse 360 dereceye yakın bir alanı görebildikleri belirtilmiştir. Başka bir deyişle, trilobitler, önlerini, yanlarını, sırtlarını, başlarının aşağısını ve arkalarını bile görebilen bir görüş açışına sahiptir.  Hatta bazı trilobit türlerinde, üst kalsit lensinin üzerinde, tam ortada bir çıkıntı bulunur. Bu çıkıntı, uzağı ve yakını görebilmek için iki ayrı dereceyi tek bir lenste sunan çift odaklı (bifokal) gözlükler gibi çalışır. Bu, son derece kapsamlı bir optik bilgisi gerektirir. Herhangi bir canlının bu bilgiye kendi kendine sahip olması da elbette ki mümkün değildir.

540 milyon yıllık, 520 milyon yıllık, 450 milyon yıllık trilobit fosillerinde, küresel şekil nedeniyle meydana  gelen optik kusuru, suyun yoğunluğunu hesaba katarak düzeltmeye yarayan cam benzeri lensler bulunması ve bu lenslerin günümüz göz doktorlarınca reçete edilen numaralı gözlüklerin özelliklerine sahip bifokal (çift odaklı) fonksiyonlarının bulunması elbette tesadüflerle açıklanamaz. Trilobitlerin üzerindeki tek bir gözün bile tesadüfen oluşabilmesi mümkün değilken; bazı türlerinde binlerce göz bulunan bu canlıların zaman içerisinde mutasyonlar sonucu evrimleştiklerini öne sürmek son derece gülünç olacaktır.

Mutasyonlarla böylesine mükemmel bir yapının milyonlarca yıllık bir süreçte kendi kendine var olabileceğini iddia etmek; demir bir çekici alıp milyonlarca yıl boyunca bir bilgisayara vurduğunuzda, kendi kendine elinizdekinden daha üst model bir bilgisayarın oluşabileceğini iddia etmek gibidir. Aklı başında olan hiçbir insan, böylesine aciz bir izahta bulunmaz. Bu canlıların ne denli kompleks oldukları, akıl ve vicdan sahibi her insan tarafından çok net bir şekilde anlaşılabilir.

Trilobitler konusunda uzman, evrimci paleontolog Levi Setti, 1993 yılında yayınladığı kitabında3 “Trilobitler çok zekice bir fizik problemini çözmüşler ve görünen o ki, Fermat ilkesini, Abbe Sinüs kanununu, Snell’in çift kırılmalı kristaller optiği ve ışığın kırılması kanunlarını biliyorlardı.” sözleriyle tek bir trilobit gözündeki mükemmel görüş için gereken optik kanunlarını detaylı bir şekilde listelemiştir.

Fakat burada Setti’nin gözardı ettiği bir gerçek vardır. Trilobitlerin bu kanunlardan haberdar olması söz konusu değildir. Bu canlılar ne Fermat’ı, ne Abbe’yi, ne de Snell’i tanırlar. Kendilerinden milyonlarca yıl sonra yaşayacak insanlar tarafından keşfedilen kanunları önceden bilip çalışıp öğrenip bu kanunlara göre kendilerine göz yaptıkları gibi bir ifade, evrimcilerin trilobitlerdeki kompleks sistemler karşısında ne denli çaresiz olduğunu gösterir.

Chicago Üniversitesi’nden Paleontoloji Profesörü David Raup4, trilobitlerin bu denli kompleks gözleri, kendi kendilerine kör tesadüflerle geliştirmelerinin mümkün olmadığını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Trilobitlerin gözü, ancak günümüzün iyi eğitim görmüş ve son derece yetenekli bir optik mühendisi tarafından geliştirilebilecek bir tasarıma sahipti.”

Peki, öyleyse trilobitlerdeki bu kompleks göz sistemi nasıl oluşmuştur? Trilobitlerin bu denli ileri bir optik bilgisine sahip olmasının mümkün olmadığı ortadayken; bu optik bilgisi nereden gelmiştir?

Bu sorunun yanıtını sadece 3 harf ile açıklayalım: DNA!

DNA, bir Yaratılış kodudur. Her canlının üzerinde canlının doğduğu andan ölümüne kadar vücudunda gerçekleşecek tüm üretim süreçlerinin bilgisi DNA denilen dev veri bankasındadır. Trilobitlerin DNA’larında da tüm bu kompleks göz mekanizmalarını inşa edecek optik bilgisi saklıdır. Fakat, DNA tek başına bilginin kaynağını açıklamaz. DNA, sadece trilobitlerde yüklü yazılımın bir parçasıdır. Bilginin asıl kaynağı, DNA kodunun Yaratıcısı olan üstün ilim sahibi Yüce Rabbimiz’dir. Çünkü DNA, trilobitlerin gözlerini inşa edecek olan her bir hücrenin, inşaat süreçleri, yapım aşamaları ve kalite kontrol süreçleri hakkında bilgileri içerir. Ancak gözleri inşa etmek için gerekli mimari planı uygulatacak akıl DNA içinde yer almaz. Hangi bilginin ne zaman ve nasıl kullanılacağı müthiş bir akıl gerektirir; bu da Yüce Allah’ın her canlıda her an tecelli eden aklıdır.

Bütün bu delillerin, bize gösterdiği tek bir gerçek vardır. Mükemmel petek gözleriyle trilobitler, evrimin yaşanmadığının kanıtıdır. Yaşam, dünyada üstün ilim ve akıl sahibi Rabbimizin dilemesiyle bir anda başlamıştır. Allah’ın “Ol” demesiyle, canlılar bugünkü kompleks halleriyle tek bir anda yaratılmışlar yani evrim geçirmemişlerdir. Evrim teorisinin iddia ettiği gibi, milyonlarca yıllık bir zaman diliminde kimi zaman bozuk şekil ve suretlerden geçerek bugünkü görünüşlerini almamışlardır. At her zaman attır, maymun da maymun, sürüngenler, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler, sincaplar hiç değişmeden günümüze ulaşmışlardır. Allah, tüm canlıları kusursuz bir şekilde yaratmıştır.

Bu hakikat, Kuran’da Haşr Suresi’nde bildirilmiştir:

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)

1 https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170124124905.htm
2 Acenolaza, G., M.F. Tortello, and I. Rabano. 2001. The eyes of the early Tremadoc Olenid trilobite Jujuyaspis keideli Kobayashi 1936. Journal of Paleontology 75(2):346-350
3 Levi-Setti, R. 1993. Trilobites: A photographic atlas (second edition). The University of Chicago Press, Chicago.
4 David Raup, "Conflicts Between Darwin and Paleontology", Bulletin, Field Museum of Natural History, cilt 50, Ocak 1979, s. 24

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241760/450-milyon-yillik-trilobit-fosilihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241760/450-milyon-yillik-trilobit-fosiliSun, 12 Feb 2017 01:04:38 +0200
Balina “Alfred” kayıp halka değildirSon dönemde bazı bilim sitelerinde ve dergilerde, Avusturalya Victoria müzesinde sergilenen Aetiocetid türü Alfred isimli 25 milyon yıllık balinaya ait bazı fosil kalıntıları, balinaların evrimi için sözde delil olarak öne sürülmektedir.

Bu son derece ilginç bir durumdur çünkü aslında yaratılışı ispatlayan bu fosillerdeki tek bir dişten yola çıkarak, balinaların evrimi masalına destek sağlanmak amaçlanmakta ve Alfred bir ara geçiş formu olarak lanse edilmeye çalışılmaktadır.

Balenli balinalar evrim teorisi açısından hep büyük bir açmaz oluşturmuştur. Bugüne kadar dişli balinalarla, çenesinde diş yerine balen adı verilen taraksı süzgeç yapısına sahip balinalar arasında evrim masalı uydurmak mümkün olamamıştır. Bu açmazın sebebi ise söz konusu balinalardaki benzersiz balen yapısıdır.

Balenler balinaların ağızlarında diş yerine bulunan ve krilleri ya da küçük balıkları süzüp yakalamalarını sağlayacak tarak benzeri bir yapıdır. Balen şekil olarak çubuğa benzediği için; bu balina türü halk arasında çubuklu balina olarak da anılır.

İşte bu kompleks ve mükemmel sistemi açıklamakta zorlanan evrimciler, "dişli balinaların dişlerinin zaman içerisinde balenlere dönüştüğü masalını" ortaya atmışlar; Soyu tükenmiş bir balina türüne ait Alfred isimli bu fosili de bu sözde ara geçiş formuna delil olarak öne sürmeye çalışmışlardır.

Ancak, bu iddia bilimsel açıdan birçok hata içermektedir.

Öncelikle, Alfred bir Aetiocetid türüdür. Aetiocetidler balenli balinanın atası değil; soyu tükenmiş bir dişli balina türüdür. Fosilin ağız kısmında diş bulunması da zaten bu gerçeği ispat etmektedir.

Peki, ağzında hiç balen bulunmayan bu fosil, dişli bir balinaya ait olmasına rağmen neden Darwinistler tarafından ısrarla balenlere sahipmiş gibi hayal edilmektedir?

Evrimciler, fosilin tek bir dişinin üzerinde buldukları bazı çiziklerin dişlere sürtünen balenler tarafından yapılmış olduğunu iddia etmektedirler. Ancak bu varsayım, balinanın ağzında balenlerle dişlerin aynı anda var olduğu ön kabulü ile yapılmıştır. Bu çizgilerin var olmayan balenler tarafından yapıldığını düşünmek bilimsellikten uzak, kişisel bir yorumdur. İnsanların dişlerinde de çeşitli anatomik bozukluklar, dış darbeler ya da yenilen yiyeceklerin ve beslenme şeklinin etkisiyle çizikler meydana gelebilmektedir. Bu nedenle de, çizgilerin balinanın yuttuğu tortular ya da besin maddeleri nedeniyle oluştuğunu düşünmek elbette ki daha akılcı ve bilimsel olan düşünce şeklidir. Bununla birlikte dişlerin üzerini çevreleyen bir balen bulunmuş olduğu varsayılsa da sonuç değişmezdi çünkü balenler dişleri korumuş olacak ve dişlerin üzerindeki aşınma da bu denli derin olmayacaktı.

Görüldüğü üzere, öne sürülen iddia yalnızca hayal gücünün bir ürünüdür. Balene sahip olmadığı halde, soyu tükenmiş bir dişli balina türü ısrarla ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca balinaların ağzındaki sert dişlerin nasıl olup da filtre görevi görecek mühendislik harikası bir sisteme dönüştüğüne dair de Darwinistler tarafından şu ana kadar hiçbir açıklama getirilememiştir.

Balina dişleri ve balenleri arasındaki yapısal farklılıklar evrim için bir açmazdır

Bir balinanın ağzında, balenlerle dişlerin aynı anda bulunması gibi bir durum hem işlevsellik açısından hem de anatomik yönden mümkün değildir. Dişler, yiyecekleri parçalamak ve koparmak içindir. Oysa balenler, dişlerle yakalaması mümkün olmayacak kadar küçük canlılarla beslenmek içindir. Balen kullanmak için gerekli çene yapısı ile, diş kullanmak için gerekli çene yapısı da birbirinden tamamen farklıdır. Şöyle ki:  

Balenlerin işlevsel olarak kullanılabilmesi için, (1) kıkırdaklı destek çubuklarına sahip akordiyon gibi genişleyebilen bir karın oyuğu yağı; (2) kafatasına gevşek bir şekilde bağlı ayrık çene yapısı; (3) çeneye ve boğaza bağlanan Y şeklinde kıkırdak yapısı ve (4) birbirinden bağımsız şekilde hareket edebilme özelliğine sahip iki kemikten oluşan alt çene gerekir. 1

Bunlar; balinaların balenleri kullanarak beslenebilmesi için gerekli morfolojik yani şekilsel özelliklerdir.

Son olarak, balenli balinalarda çene ve boğaz kesesi hareketlerini kontrol eden özel bir organ keşfedilmiştir. Yanakta bulunan bu organ, beslenirken balina ağzını suyla doldurduğunda o bölgeye uygulanan kuvvete dair uyarı sinyali vermek ile görevlidir. Bir seferde ağzını yaklaşık 5 ton kadar su ile doldurabilen balina, genişleyebilen bir karın oyuğuna sahip olduğu için; ağzına aldığı su miktarının kendisine zarar verecek, çenesini kıracak, karın oyuğunu yırtacak ya da herhangi bir çeşit sakatlanmaya neden olabilecek tehlikeli bir orana sahip olmaması gerekir.

2012 yılında Nature dergisinde keşfi haber verilen bu organ, aslında balinayı bu tür tehlikelerden korumak için vardır. Alt çenenin ortasında arka tarafta, kemiğin sağ ve sola ayrıldığı noktada bulunan bu organ “ağız açılıp kapanırken çenenin dinamik rotasyonunu tespit eder”. 2 Başka bir deyişle, bu duyu organı olmadan, balina yutulan su miktarı tarafından çenesine uygulanan kuvveti asla fark edemez ve beslenirken çok büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalabilirdi. Bu nedenle de, çubuklu balinanın balenlerini kullanarak beslenebilmesi için, balenlerle birlikte, bu özel duyu organına da sahip olması şarttır.

Tüm bu delillerin de gösterdiği gibi; ilk var oldukları andan itibaren balenlerini kullanarak beslenebilmeleri için bu canlılar gerekli tüm anatomik özelliklere sahiptirler.

Balina dişlerinin zamanla balenlere dönüştüğü iddiası son derece gülünçtür

Burada kısaca yer verdiğimiz 5 temel özellikten herhangi birinin eksik olması durumunda, zaten balenler kullanıma elverişli olmayacaktır. Bu durumda, balinalardaki dişlerin zaman içerisinde balenlere dönüşmesi iddiasının neden gülünç olduğu da hemen anlaşılmaktadır.

Darwinistlere göre; balinalar sözde daha çok beslenip daha çok büyüyebilmek adına önceden sahip oldukları dişleri güya balenlere evrimleştirmişlerdir. Bu mantık, evrimcilerin kendi iddiaları ile zaten çelişmektedir. Eğer balenlere sahip olmak, doğal seçilim açısından sözde daha avantajlı ise; bugün günümüzde hiçbir dişli balina türünün yaşamaması gerekirdi.

Unutmamak gerekir ki, balenlerin yapısal malzemesi ile dişlerin yapısal malzemesi arasında hiçbir benzerlik de yoktur. Balenlerin hammaddesi keratindir. Dişler ise; fosfor, sodyum, kalsiyum ve diğer minerallerden oluşur; ağırlıklı olarak protein kolajenleri içerir. Başka bir deyişle, dişlerin balenlere evrimleşmesi gibi hayali bir senaryonun gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Her canlı içinde bulunduğu ortama en uygun şekilde yaratılmıştır. Balenli balinalar, krillerle beslendikleri için, bu canlıları en iyi şekilde, tıpkı bir ağ tutar gibi yakalayabilecek balenlerle; dişli balinalar da avlarını daha rahat yakalayıp öğütebilecekleri keskin dişlerle donatılmıştır. Tarihin her sayfasında, balenli balinalar ile dişli balinalar birlikte yaşamışlar; bir tür başka bir türe evrimleşmemiştir.

Balinalar da, tüm canlılar da, milyonlarca yıllık süreç içerisinde kesinlikle evrim geçirmemişler; her biri var oldukları ilk andan itibaren sahip oldukları mükemmel özelliklerle birlikte yaratılmıştır.

Canlılık tarihi incelediğinde, paleontoloji biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Hayat, Darwinistlerin iddia ettiği gibi basitten komplekse doğru ilerlememiştir. Canlılık, yaratıldığı ilk andan itibaren tarihin her safhasında kör tesadüflerin meydana getiremeyeceği kadar mükemmel ve komplekstir. Bu gerçek de bizlere; canlıların evrim geçirmediğini, içinde yaşadığımız kainatı, galaksiyi, Güneş Sistemini, gezegenleri ve Dünyayı yaratan her şeyi yaratmaya MUKTEDİR, üstün ilim ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz’in “Ol” demesiyle bir anda var olduğunu gösterir. Yeryüzündeki tüm canlılar, Rabbimiz’in MUKTEDİR isminin bir tecellisidir.

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalı-çırpı oldu. Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” (KEHF SURESİ, 45)

  1. http://insider.si.edu/2012/05/scientists-discover-organ-in-baleen-whales-that-choreographs-movement-of-their-massive-jaws-and-throat-pouch/
  2. Pyenson, N. D. et al. 2012. Discovery of a sensory organ that coordinates lunge feeding in rorqual whales. Nature. 485 (7399): 498-501.
  3. https://museumvictoria com.au/pages/383548/071-082_MMV75_Marx_3_WEB.pdf.
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241758/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirhttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241758/balina-“alfred”-kayip-halka-degildirSun, 12 Feb 2017 00:51:56 +0200
PLOS One Dergisi de sonunda itiraf etti: “Lucy, insanın atası değildir, bir maymundur”1974 yılında Afrika’da bulunan 3.2 milyon yıllık “Lucy” isimli fosil, yaklaşık 43 yıldır evrim propagandası yapmak amacıyla belirli aralıklarla gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Fakat; bilimin ve teknolojinin gelişen imkanlarıyla birlikte, yıllardır evrim teorisi için “delilmiş” gibi gösterilmeye çalışılan bu fosilin aslında evrim teorisine çok büyük bir darbe indirdiği anlaşılmıştır.

Lucy fosili, sözde maymundan insana geçişi temsil eden ara form örneğiymiş gibi tanıtılmaya çalışılsa da son yıllarda yapılan keşifler, bu iddianın tamamen ön yargılara dayanarak üretilmiş bir senaryo olduğunu ispat etmiştir.

Artık, günümüzde akademik heyete sahip uluslararası bilim dergilerinin hepsi tek tek Lucy ile vedalaşmaktadır. Şimdi geçmişten günümüze Lucy hakkında dergilerde yer alan bazı itiraflara bakalım:

Evrimcilerin 1999’daki İtirafı: “ELVEDA LUCY”

1999 yılı Mayıs ayında ünlü Science et Vie dergisi, dergi kapağı olarak “Adieu Lucy” (Elveda Lucy) başlığını kullanmış ve Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almaktadır:

Yeni bir teori, Australopithecus cinsinin insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... Australopithecus ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar.

Ancak bu vedalaşma, sadece tek bir dergi ile de sınırlı kalmamıştır. Sonrasında da “Lucy” isimli fosile dair itiraflar her geçen gün gelmeye devam etmiştir.

1999 Mayıs Tarihli Science & Vie Dergisi

Evrimcilerin 2000’deki İtirafı: “Lucy’i Artık Gündeme Getirmeyelim”

2000 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede ise, Lucy’nin bir maymun türüne ait olduğu itiraf edilmiştir. Tıpkı şempanzelerdeki gibi “nispeten uzun ve kıvrık parmaklara, uzun kollara ve huni şeklinde bir göğüs kafesine” sahip olduğu yazılmış ve canlının el kemikleri incelendiğinde iddia edildiği gibi 2 ayak üzerinde değil; “günümüzdeki şempanzeler ve goriller gibi parmak eklemleri üzerinde yürüdüğü” itiraf edilmiştir. 1

Lucy isimli fosilin, maymuna benzeyen özellikleri yürüyüşü ve el kemikleri ile sınırlı değildir. Çenesi, aynı maymun türlerindeki gibi “U şeklinde”, dişleri ise insana kıyasla çok büyüktür.

Tel Aviv Üniversitesi’nden antropologlar, Lucy’nin alt çene çıkıntısının (alt çene kemiği) bir maymun türü olan gorillere çok benzediğini belirtmiş ve bunun üzerine de evrim teorisini savunan araştırmacılar, “Lucy fosilini gündeme getirmenin kendi menfaatleri doğrultusunda olmayacağı” konusunda fikir birliğine varmışlardır. 2

Evrimcilerin 2016’daki İtirafı: “Lucy Bir Şempanze”

2016 yılında PLOS One dergisinin Kasım ayı sayısında yayınlanan Lucy ile ilgili yapılan son araştırmada da, yine sonuçlar aynı olmuştur. Johns Hopkins Üniversitesi ve Teksas Üniversitesi’nden Lucy’nin iskeletini tomografi cihazıyla tarayan araştırmacılar, Lucy’nin hayatının çok büyük bir kısmını ağaçların üzerinde geçirdiğini ve bu yönüyle insandan çok bir şempanzeye benzediğini itiraf etmişlerdir. 3


John Kappelman Lucy fosilini incelerken

Austin Teksas Üniversitesi Antropoloji Profesörü John Kappelman, Lucy’nin iskeletini Etiyopya Addis Ababa’daki Ulusal Müze’de incelemiş ve şu şekilde yorumlamıştır:

“Bence, bağımsız bir veri ile Lucy’nin ağaçlarda yeteri kadar vakit geçirdiğini ve bunun delilinin kemiklerinde saklı olduğunu göstermek, Lucy’nin ağaçtan düşerek ölmüş olabileceği fikrini desteklemektedir. (Lucy) Tırmanma yönüyle şempanzelerle benzerlik göstermektedir.” 4

Ancak, modern teknolojinin açığa çıkardığı bu gerçekler aslında fosil keşfedildiği dönemde de biliniyordu. Dr. Johanson 20 Kasım 1986 tarihinde Kansas City Missouri Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada5, bir diz kemiği bulduklarını ve Lucy’nin insanın atası olduğu iddiasını da bu kemiğe dayandırdıklarını iddia etmişti. Bu iddia üzerine, katılımcılardan biri (Roy Holt), Johanson’a “diz kemiğini Lucy fosilinden ne kadar uzakta bulduklarını” sormuş ve Dr. Johanson da “60 metre aşağıda ve iki üç kilometre ileride” şeklinde yanıt vermişti. Bu yanıt üzerine, “Bu kadar uzakta bulunan bir diz kemiğinin Lucy’e ait olduğunu nereden biliyorsunuzB” sorusu yöneltildiğinde de, Dr. Johanson “Anatomik açıdan benzer” şeklinde yanıtlamış ancak bu yanıt bilimsel açıdan teşkil ettiği tutarsızlık nedeniyle oldukça gülünç karşılanmıştı. Bunun sebebi, ayılar ve köpekler gibi birbirinden tamamen farklı türlere ait canlıların anatomik benzerlikleri olabileceklerinin o zaman da bilim dünyasında zaten bilinmesiydi. (http://www.proof-of-evolution.com/donald-johanson.html)

Görüldüğü gibi, Lucy kafatası ilk bulunduğu andan itibaren bir maymun fosili olduğu bilinmesine rağmen, özel olarak planlanmış yanlı bir propaganda ile 43 yıl boyunca insanlara “insanın sözde atası” olarak tanıtılmıştır. Tüm dünyaya insan ile maymun arasındaki “sözde kayıp halka” olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak bilimsel temeli olmayan ve gerçeğe dayanmayan bu iddia, bilimin ve teknolojinin gelişen imkanları doğrultusunda her incelenişinde defalarca çürütülmüştür.

Bugüne kadar, evrim teorisini ideolojik gerekçelerle destekleyen çevreler tarafından birçok sahte fosil ve hayali iddia ortaya atılmıştır. Ancak bu iddiaların tek bir tanesi bile bilimsel açıdan kanıtlanamadığı gibi geçersizlikleri de ispatlanmıştır.

21. yüzyıl biliminin gösterdiği tek bir gerçek vardır: Canlılar evrim geçirmemiş; zaman içerisinde kör tesadüfler sonucu bir türden başka bir türe dönüşmemişlerdir.

Günümüzde yaşayan canlılar bugün nasıl görünüyorlarsa; milyonlarca yıl önce de yine aynıdırlar. Aradan geçen milyonlarca yıllık süreye rağmen tek bir değişikliğe dahi uğramamışlardır. Var oldukları ilk andan itibaren bugünkü özelliklere sahiptirler. Milyonlarca yıllık süre içinde değişikliğe uğrayarak değil; sahip oldukları özelliklerin tamamı ile donatılmış olarak, bir anda ortaya çıkmışlar yani  Allah tarafından yaratılmışlardır.

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır." (Sad Suresi, 27)

KAYNAKLAR:

  1. Mark Collard and Leslie C. Aiello, "From forelimbs to two legs," Nature (March 23, 2000), 404:339–340.
  2. Siegel-Itzkovich, Judy, Israeli Researchers: ‘Lucy’ is not direct ancestor of humans, The Jerusalem Post, http://www.jpost.com/Health-and-Sci-Tech/Science-And-Environment/Israeli-researchers-Lucy-is-not-direct-ancestor-of-humans
  3. Christopher B. Ruff , M. Loring Burgess, Richard A. Ketcham, John Kappelman. Limb Bone Structural Proportions and Locomotor Behavior in A.L. 288-1 ("Lucy")PLOS ONE, 2016 DOI: 10.1371/journal.pone.0166095
  4. http://blogs.discovermagazine.com/deadthings/2016/11/30/the-latest-on-lucy-early-hominin-spent-serious-time-in-trees/#.WHfotBuLSUk 
  5. http://spiritualcoretheory.com/lucy-fails-test-as-missing-link/
]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241602/plos-one-dergisi-de-sonundahttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241602/plos-one-dergisi-de-sonundaWed, 08 Feb 2017 13:02:02 +0200
Yaşayan Fosil: Ginkgo Biloba Ağacı

“Ginkgo biloba” ağacı Permian devrinden (270 milyon yıl önce) günümüze kadar varlığını sürdürmüş olan bir yaşayan fosildir. Öyle ki dinozorların yaşadığı çağlarda ginkgolar da varlıklarını sürdürmekteydiler. Kasım 2016’da “Giga Science” dergisindeki bilimsel bir makalede, ginkgo biloba ağaçlarının gen dizilimi yayınlanmıştır. Araştırmayı yürüten Pekin Genom Bilimi Enstitüsü, Zheijiang Üniversitesi ve Çin Bilimler Akademisi’nden bilim adamları, toplamda 10 milyar DNA harfinden oluşan çok büyük bir genomu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamı) incelediler ve çözmeye çalıştılar. Bilim adamları nautilus ve atnalı yengeci gibi yaşayan fosil örneklerinden biri olması nedeniyle, tüm zorluklara rağmen bu bitki üzerindeki çalışmalarını sürdürdüler. Pekin Genom Bilimi Enstitüsü’nden Wenbin Chen, araştırmada verilerin çokluğu ve genomların birleştirilmesindeki hesaplama kapasiteleri için 2 TB (terabayt: 1 trilyon bayt) gibi çok büyük miktarda işlenmemiş veri oluşturulduğunu açıkladı. Ağacın 40.000’den fazla geninin ilk analizi, çeşitli savunma mekanizmaları sağlayan gen ailelerinin geniş çaptaki yayılımını göstermektedir. Patojenlere (hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde) karşı direnç sağlayan genler, bu ağacın genomunda sıklıkla tekrarlanmaktadır.

Zheijiang Üniversitesi’nden Prof. Yunpeng Zhao ise, ginkgonun yaşayan beş grup tohumlu bitkiden birini temsil ettiğini  vurgulamaktadır. Ginkgo  benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Botanikçilerce, bitkiler (Plantea) alemi içindeki ayrı bir bölümde (Ginkgophyta) değerlendirilir.

Diğer ağaç türlerinde rastlanmayan yelpaze şeklindeki yaprakları ile eşşizdir.

Genel olarak bitki hastalıklarına karşı olağanüstü dirençli olmaları, gövdelerinin bitki haşeratına çok iyi karşı koyabilmesi, yüzeyde ilave kökler ve tomurcuklar oluşturabilmeleri ginkgoların çok uzun ömürlü olmalarına imkân vermektedir. Ginkgolar bir yandan yapısında böcek, bakteri ve mantarları uzak tutan kimyasalları sentezlerken diğer yandan bitki yiyici böceklerin düşmanlarını kendine çekecek uçucu organik kimyasalları salgılayan çifte savunma sistemlerine sahiptirler. Bazı ginkgo ağaçlarının yaşları 2500 yıla varabilmektedir.

Ginkgonun ilginç bir özelliği, kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Ginkgo her türlü rutubetli ve hatta kumlu toprakta bile yetişebilir. Sahillerde denizden gelen tuza da dayanabilir.

Ginkgoların dayanıklılık derecesinin uç örnekleri Hiroşima'da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan kısmen yanarak sağ çıkan ve varlıklarını bugüne değin sürdürebilmiş olan yegane canlı örnekleridir.

Bu dayanıklılık, çoğu türü öldüren Çin’deki buzullaşma dönemlerinde de ginkgonun hayatta kalmasına yardımcı olmuştur. Yapılan yeni bir araştırma ise, cep telefonlarının beyne yaymış olduğu dalgalara karşı ginkgo biloba ekstrelerinin faydası olduğunu deneyler sonucu ortaya çıkarmıştır.

Ginkgo Ağacının Yaşayan Fosil Olmasının Önemi

Darwin, araştırmaları sırasında, ginkgo ağacının yaprağının fosil halini bulduğunda oldukça şaşırmıştı. Günümüzde yaşayan bir canlının aynısı, milyonlarca yıl önceki katmanlarda bugünkü şekli ile vardı. Teorisini çıkmaza sokmak için yeterli olan ve Darwin’i gerçekten de endişeye sürükleyen bu fosil, yine Darwin’in kendisi tarafından “yaşayan fosil” olarak adlandırılacaktı.

Darwin eğer şu anda yaşıyor olsaydı, kuşkusuz bu konudaki endişesi çok daha büyük olurdu. Çünkü ginkgo, daha önce de belirttiğimiz gibi günümüze kadar gelmiş tek yaşayan fosil değildir. Yeryüzü tabakalarından çıkarılmış 700 milyondan fazla fosilin bir kısmını tam ve mükemmel soyu tükenmiş canlılar, büyük bir çoğunluğunu ise yaşayan fosiller oluşturmaktadır. Şu an var olan türlerin büyük bir kısmının milyonlarca yıllık fosil örnekleri bulunmuş ve sergilenmiştir. Eğer Darwinistlerin iddia ettiği gibi evrim yaşanmış olsaydı, yeryüzünde hiç değişmeden kalmış milyonlarca canlı fosili değil, trilyonlarca ara geçiş örnekleri bulunması gerekirdi. Evrimcilerin, bir canlıdan diğerine doğru sözde değişim gösteren ara canlıları fosil kayıtlarında sürekli olarak bulmaları, trilyonlarca "gelişmekte olan canlı" örneği ortaya çıkarmaları gerekirdi. Ancak evrimciler, tek bir ara geçiş fosili bile bulamamışlardır. Tek bir canlıda gelişmekte olan tek bir organ örneği bile sunamamışlardır. Canlılar, Eosen dönemine ait (54-37 milyon yıl) aşağıdaki ginkgo yaprağında görüldüğü gibi aralarında milyonlarca yıllık zaman farkları olmasına karşılık hiçbir değişime uğramamış, Yaratıcımız olan Allah tarafından bugün canlı örneklerinde gördüğümüz şekli ile yaratılmıştır.

Dönem: Senozoik zaman, Eosen dönemi
Yaş: 50 milyon yıl
Bölge: Kanada

Resimde görülen 50 milyon yıllık ginkgo yaprağı, Darwinistlerin bitkilerin evrimi senaryosunu geçersiz kılan delillerden biridir. Ginkgoların hep ginkgo olarak var olduklarının, başka bir bitkiden türemediklerinin, başka bir bitkiye de dönüşmediklerinin göstergesi olan bu fosil, diğer bütün fosil örnekleri gibi evrimcileri büyük bir açmaza sokmaktadır.

KAYNAKLAR:

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161121175806.htm
www.wikipedia.com

]]>
http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241509/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agacihttp://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/241509/yasayan-fosil-ginkgo-biloba-agaciMon, 06 Feb 2017 10:53:53 +0200